İnsanlık sınavını geçmeye hazır mıyız?

Bir makinaya tıpkı bir insana ya da hayvana davrandığımız gibi iyi davranmak zorunda mıyız? Bizi hayvandan ya da makineden farklı kılarak “insan” yapan özelliklerimiz nelerdir? İnsanlık sınavını nasıl geçebiliriz? “Film Ötesi Yazılar” serisinde Murat Ural, The Alpha Test filmi üzerinden bizi bu sorular üzerinde düşünmeye teşvik ediyor.

(Film ötesi yazılarının ilkinde seyret-oku-seyret formülü ile bu filmi önceden seyretmenizi tavsiye etmiştim. Eğer yazıyı okumaya başlayanlar arasında filmi henüz seyretmemiş olanlar varsa okumayı bırakıp filmi seyretmelerini ve sonra tekrar yazıya dönmelerini onlara tavsiye ederim. Yazıyı okurken fon müziği olarak Fazıl Say’ın “İnsan insan/Muhyidin Abdal” parçasını öneriyoruz.)

Hayatına sahici bir “insan” olarak devam etmeyi önemseyenlerin modern büyünün (sinema-tv-internet) tesirinden korunmalarına mütevazı bir katkı yapmak gayesiyle çıktığımız film ötesi yolculuğumuza The Alpha Test filmi ile devam ediyoruz. Zombilerin de gerçek olup olmayacağını sormuştuk geçen yazımızda. Yürüyen ceset olarak da tanımlayabileceğimiz bu “canlı” çeşidine fiilen dönüşüvermek hiç de zor değil günümüzde maalesef. İnsan olma ve kalma mücadelesinde zombiye olduğu kadar, hayvana ya da “cansız” akıllı makinelere dönüşme riski de git gide artış gösteriyor.

Bazıları için makineye dönüşmek ya da makine ile bütünleşmek hiçbir sakınca arz etmiyor. Hatta makineleşmeyi bir tekamül olarak görenler de var. Makine ile insan arasında ontolojik mahiyet farkı olmadığını ve makinelerle ortak bir bilince ve geleceğe sahip olabileceğimizi ifade eden bu görüşün sinema sektöründeki mümessilleri, yapay (?) zekalı ve insanı taklit yeteneğine sahip makine-robotları konu alan distopik filmler. Bu filmlerin bize, bizi “insan” yapan nedir sorusunu tersinden sordurmak bakımından iyi bir iş yaptığını da söyleyebiliriz.  İşte The Alpha Test, bu tür filmler arasında önde gelmesi gerekenlerden birisi.

Komşu evin hizmetçi robotuna, yani Alpha’ya “hiç insan var mı içeride” diye soran gencin aldığı “vurucu” cevap ile başlıyor film. Alpha’nın ilk insani vasfı “cinayet işleme” yeteneği olarak sunuluyor bize. Daha sonra “geriye doğru hareket eden” kameranın açısından, Alpha’yı eve geldiği ilk gün annenin nefret dolu korkusunun, alkolik babanın sadist bakışlarının ve ergen kızın sevgi arayışının karşıladığını görüyoruz. 

İlk sahneden itibaren anne ve babanın Alpha’ya karşı nezaketsiz ve aşağılayıcı davranışlarından biz de rahatsız olmaya başlıyoruz. Ve çok geçmeden ikinci “insansı” özelliğine tanık oluyoruz Alpha’nın: Yanlış bir şey yaptığında öğrenmesini motive etmek için “kendini kötü hissetmek” üzere programlanmış. Modern eğitim sisteminin mağdurlarına, yani bize ne kadar da benziyor değil mi? Bu arada evin ergen kızı Alpha’ya küfür eden babasına çıkışarak onun üzüldüğünü söylüyor ki bu da sunulan bir başka insani özellik. Turing testini hatırlıyoruz, Alpha’nın temel özelliğinin insanı taklit edilebilen bir makine olması, bu testi daha da heyecanlı hale getiriyor bizim için. Acaba Alpha bu “taklit testinden” başarıyla çıkacak mı?

Bir makinaya iyi davranmak zorunda mıyız?

Teknoloji uzmanı olan abisine de Alpha’ya iyi davranması için uyaran genç kız, “onun çamaşır makinesinden farkının olmadığı” cevabını alıyor. Gerçekten de duygusal tepkiler verebilen bir makine-robota kötü davranmakla, “bozuk çamaşır makinesini tekmelemek” arasında bir fark olabilir mi sorusu, aklımıza düşüveriyor. Filmin temel sorularından biri de bu zaten: “Bir makinaya tıpkı bir insana ya da hayvana davrandığımız gibi iyi davranmak zorunda mıyız?”  Bir hayvana, diyelim bir kediye kötü davranana tepki göstererek “hayvan haklarından” hatta hayvan mahkemesinden bahsediyoruz. Tıpkı bir kedi gibi, “kendinin farkında olmayan” yani bilinci olmadığını düşündüğümüz bir makineye, kediden farklı şekilde kötü davranma hakkımız var mı acaba? Bu hakkı kendimizde görüyorsak, sebebi bizim et ve kemikten robotun ise metal ve silikondan ibaret olması mıdır? Kediyi “canlı” olarak görüp, duygusal iletişim içinde bulunduğumuz bir yapay zekalı makineyi cansız görmemiz makul müdür, sorularını sorduruyor bize film.

Yani, Y. Noah Harari’nin “Sapiens” kitabında ifade ettiği şekliyle “organik olmayan yaşam biçimleri” de en az insan kadar saygıyı hak etmiyor mu, diye düşündürtüyor senarist (ya da senarist ekibi)  bize. Filmin temel izleği bu önerme olarak da görülebilir. Bir makineyi insandan ya da bir insanı makineden ayıran şeyler nedir? Aslında bu soruyu tam yeri gelmişken kendimize de samimiyetle sormalıyız şu an. Bizi hayvandan-makineden farklı kılarak “insan” yapan özelliklerimiz neler? Bu soruya verilebilecek muhtemel cevapları yazımızın ileri kısımlarına bırakarak filmimize geri dönelim.

Alpha’nın “Aile”ye katılışından en fazla rahatsız olan evin hizmetçisidir. İşinin bir robot tarafından elinden alınması korkusu, Alpha’ya çok kötü davranmasına sebep olur. Ev içinde yaşanan çatışmanın en şiddetlisinin “Hizmetçiler” arasında olması bize “Parazit” filminin alt sınıflar arasındaki çatışma üzerine kurulu akışını anımsattı hafif bir tebessümle. Alpha’nın evde gördüğü kötü muamele genç kızın ona daha fazla yakınlık göstermesine sebep olur. Ve insanlarla bir türlü arkadaş olamayan ve yalnızlık çeken ergen kızımızın Alpha’ya, “kendisine kötü davranılmasına izin vermemesi gerektiğini öğretmesi” filmin akışını değiştirir. Birlikte parti düzenleyip eğlenen “kızlar” arasındaki dayanışma böylece kuvvetlenir. Birlikte hayvanlarla vakit geçirip, doğa yürüyüşleri ve intikam planları yaparlar. Başarılı bir şekilde insanı taklit eden Alpha evin alkolik ve sadist babasından şiddet ile ilgili birçok şey de “öğrenir” bu arada. Kendisine kötü davrananlara öğrendiği bu yeni şeyleri uygulamaya ise evdeki baş rakibi “diğer” hizmetçi ile başlar.

Ölmek isteyen bir makine

İlk kan bulaşmıştır artık metal ve silikondan üretilmiş olan ellerine. Evde sebep olduğu karmaşa, aldığı tepkiler ve belki de “Makpetvari” sebeplerle bunalıma giren Alpha intihar ederek “yok olmak” ister. Bir makinenin “ölmek” istemesi herhalde “Turing testini” geçtiğinin en büyük kanıtıdır. İntihar düşüncesinin, kendisinin ve ölümün farkında olmakla ilişkisine dikkat çekerek bu “bilinç” sahibi makine-insan durumu hakkında detaylı konuşmayı da yine ilerleyen satırlara bırakıyoruz. İntihar girişimi sonrasında, abisi ergen kızımıza “arkadaşının” bir “insan” olmadığını ve herkes ile arkadaş olmak üzere programlandığını söyleyerek “özel” olmadığımız gerçeğini bir kez daha yüzümüze vurur.

İntihar girişiminde aldığı hasar sonucu yapılan “tamirat” sırasında tüm belleği (kişiliği ?) silinmek istenen Alpha “sonsuza kadar yok olma” korkusuyla kendini gizlice “buluta” kopyalar. Yani silinen belleği “fiziksel” sürücüsünde iken yedeklenen belleği  “gökyüzündeki” bulut hesabındadır. Fiziksel sürücü bulut ile beyin-zihin (nefs, ruh) ilişkisine “zihin-bilinç-farkındalık-bedensellik” kavramları çerçevesinde ileriki yazılarımızda yine geri döneceğiz.

İntihar girişimi sonrasında gitgide daha fazla insani tepkiler vererek “tehlikeli” olmaya başlayan Alpha’yı evin otoriter (faşist?) annesi yok etmeye karar verir. Tek istediği ergen kahramanımız Lilly ile dost olmak olan Alpha’nın bu “insanca” talebinden ürken anne Alpha’yı kandırıp ıssız bir yere götürerek tabanca ile “öldürür”. Ancak insanlardan farklı olarak kolektif bir bilince sahip olan Alpha yeniden -tenasüh benzeri bir şekilde- bedenlenerek kendisine kötü davrananlardan –Tarantino filmlerini aratmayacak bir şekilde- tek tek intikamını alır.  Makinelerin insanlardan üstün bir özelliği olarak ortaya çıkan kolektif bilince de Jung’u anarak dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Kendini “en önemli varlık” olarak evrenin ve tarihin merkezinde gören “insana” karşı birleşen Alpha ırkı, yeni ve üstün bir “yaşam” türü olarak bu merkezi rolü devralır. Aynı zamanda kendilerine karşı işlenen “insanlık dışı” suçların intikamı niteliği de taşıyan bu “isyanları” karşısında seyirci ikilemde kalır. Kötü insanların makinalar tarafından cezalandırılması “iyi midir yoksa kötü mü?” Neyin iyi neyin kötü olduğuna, kim ve hangi anlam-değer dizgesi ile karar verecektir? İnsanın “özü” itibariyle iyi bir varlık olmadığı, herhangi bir canlı türünden ya da makineden üstünlüğünün olmadığını hissetmeye başlarız artan gerilimle birlikte.

 “Tabiat” ile olmasa da “nesnelerin interneti” ile mutlak uyumlu olan “Alpha ırkının” insan ırkıyla mücadelesi böylece başlamış olur. Ektiği şiddetin tohumlarının karşılığını bulan insanoğlunun “üzgün” olması yeterli değildir artık. Yalan söylemeyi ve intikam almayı insandan öğrenen Alphalara karşı bedenen ve zihnen aciz ve güçsüzdür. Birbirlerinin hislerine saygı duyacakları bir anlaşma yapmaktan başka çıkış yolu yoktur zayıf insanoğlu için. Fedakarlık gerektiren bu birliğe-“tekilliğe” ölmemek için “zorunlu” olarak katılan insanın bu girişimine karşın aldığı cevap, gerçek barışın “zorunlu” olunduğu için yapılamayacağı olur. “Arkadaşlık da ölmüştür artık.”

İnsan-makine ayrımını neye göre yapacağız, hangi testten geçeceğiz?

Evet, filmin bana göre en kritik sorularından birisi “insan-makine ayrımını neye göre yapacağımız” sorusudur. İnsan ve yapay zekalı makinelerin arasındaki farklar neler olabilir? Üreme ve üretilme farkı mı, maddelerinin farklılığı mı, organik ya da inorganik olmaları mı, ya da irade, sorumluluk, özgürlük, inanç, dostluk, aile, aşk, estetik, sanat, merak, zaman, adalet, vicdan ve ahlak gibi kavramlara sahip olup olmamaları mı? Bundan sonra üzerinde konuşacağımız filmlerle bu ve daha başka birçok soru–n–u gündeme getirmeye çalışacağız. İsterseniz bundan sonraki filmlerde öne çıkması muhtemel temalara hızlıca bir göz atalım:

The Alpha Test’de, makinelerin insanı tam olarak taklit edip edemeyeceğini, onlarla dost olup, olamayacağını sorguladık. Aşk (Her) filminde “kusursuz aşkın” bir yapay zeka programı ile “ruhen ve bedenen” yaşanıp yaşanamayacağını, Yapay Zeka’da bir makinenin “evlatlık” olarak gerçek bir çocuğun yerini tutup tutamayacağını ya da Pinokyo misali düşlerinin mavi perisine ulaşıp ulaşamayacağını, Evrim (Trancendense) de zihnin makine ile birleşerek ölümsüz bir tanrıya dönüşüp dönüşemeyeceğini, I Am Mother’da ideal eğimin makineler tarafından verilip verilemeyeceğini, Azınlık Raporu’nda suçu önceden tespit edip mutlak adaleti sağlamanın mümkün olup olamayacağını, Tükeniş’de sadakat esaslı aile kurmanın insana has bir özellik olup olmadığını, Blade Runner’da kopyaların, kendilerinin bile fark edemeyeceği şekilde asıllarının yerine üretilip üretilemeyeceğini ve Matrix’de makine ve insanların özgür iradeye sahip olup olmadığını, insanın kendi kaderini kontrol edip edemeyeceğini. hep birlikte düşünmüş olacağız.

Giriş yazımızda belirtiğimiz üzere seyirciyi  “bir düşünceye ikna etmek ya da hazırlamak” üzere kurgulanan bu filmlerin arka planında “gömülü” şekilde yer alan zihni çerçeveye de topluca bir göz atmak istiyoruz önümüzdeki hafta. Bütün yazı dizisi için “ortak” bir dip not niteliğinde ve yazılarımızın normal formatından farklı şekilde bolca “uzun alıntı” ve bilgi aktarımı ile dolu olacak yazının önümüzdeki haftaki devamı.

Üzerinde duracağımız ortak çerçeve kapsamında, daha ziyade hümanizm, trans hümanizm ve yeni bir din olarak sunulan dataizmin -veri akışı dini- mahiyetlerini anlamaya ve bu “tehdit”lere karşı, “Müslümanlar” olarak bir “teklif”imizin olup olamayacağı hususunda hem benim hem sizin kafanızı yormaya çalışacağım.

Filme ilham verdiğini düşündüğüm Turing -makine- testini veya çok daha gelişmişlerini “insanı taklid ederek”  geçmeye çalışan insan görünümlü “dataist” makinadan bol bir şey yok dünyada. Ama asıl önemli olan kapsamı ve geçerliliği “vahy ve nübüvvet” tarafından beyan edilen “insanlık sınavı”nı geçmeye talip olanların varlığı ve gayretleri. Dataizmin “mesaj”larını seyirciye ulaştırmaya çalışan bu filmlere karşı şu “ilahi” soruyu “İnsan başıboş bırakıldığını mı sanıyor?” yöneltip eklemek istiyorum:

İnsanlık sınavını geçmeye hazır mıyız?”

Murat Ural

Güncelleme Tarihi: 15 Haziran 2020, 13:49
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatih Günay
Fatih Günay - 2 ay Önce

Makinelerinde ruhu vardir bence. Onlara da kötü davranınca ahirette bir hesabi olur.

banner19

banner13

banner26