Gücün adaleti gasbettiği yerde sağlam bir yapım: İki Şafak Arasında

"Selman Nacar, ‘İki Şafak Arasında’ filmiyle bu çapraşık meseleye, çok tanıdık bir hikâye ile çok sahici bir boyutta tanıklık sağlıyor. Seyirci, filmin merkezindeki kahraman Kadir’e eşlik ederek geçiyor hikâyenin içinden." Münire Daniş yazdı.

Gücün adaleti gasbettiği yerde sağlam bir yapım: İki Şafak Arasında

Güç ve imtiyaz, zayıf ve önemsiz gördüğü dünyaya kulak asmaz. Hani şair, “insanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” demişti. O minval herkes için bir başkasının bakışının, yakınlığının, güveninin olmadığı bir insanlık durumunun kendine yabancılaşma ya da birbiri için tehdit oluşturma sonucunu da ortaya çıkarıyor; bu gerçek. Sosyal adaletsizliği, dengesizliği, merhametsizliği destekleyen bencillik, çıkarcılık, toplumsal gerilimi besleyen üstünlük ayrımcılığı da işte bu toprakta serpilip gelişiyor. Kendinden ve kendini sağlama alan çıkarlarından ötesini görmezden gelen hiyerarşi, görülmeye değer bulmadığı zayıf ile arasındaki mesafeye üstünlük ve değer ölçeğinde kazandırdığı standardı korumak için doğru-yanlış ne gerekiyorsa yapmayı göze alır. Ayriyeten kendi öneminin ayrıcalığına inanan muktedir, önemsiz ve değersiz saydığını boyun eğdirmekle kendine üstünlük ve değer atfeder. Bu manada zayıfı görmemek kendini görünür kılmanın, onu önemsizleştirmek kendi gücünü kanıtlamanın ve konumunu sağlama almanın da bir yöntemi olur. Bu çarpık işleyiş bir rutin kazanırsa fark edilmesi ya da göze batması zorlaşır. Fakat bir gün güçlünün aleyhine bir sürçme olursa, akışı durduran bir ‘problem’ doğarsa, takke düşer kel görünürse gerçeğin görünenden ibaret olmayan arka yüzü de belli olur. Diyeceksiniz ki belli olursa ne olur?

Selman Nacar, ‘İki Şafak Arasında’ filmiyle bu çapraşık meseleye, çok tanıdık bir hikâye ile çok sahici bir boyutta tanıklık sağlıyor. Seyirci, filmin merkezindeki kahraman Kadir’e eşlik ederek geçiyor hikâyenin içinden. Görünenden ibaret olmayan gerçeği, kaderin arka planda örülen ağlarının nasıl tamamlandığını Kadir’le fark ediyoruz, olağan akışın olağandışına sapması karşısında köşeye sıkışan iradenin gerilimine onunla tanıklık ediyoruz, bu dünyanın değirmeni böyle dönmemeli isyanına birlikte kapılıyoruz.

Kadir, fabrika sahibi ailenin iki oğlundan biridir. Baba (İbrahim), işleri iki oğluna devretmiş, geri planda gerektikçe tecrübesini çocuklarının istifadesine sunar. Muhafazakâr bir baba, saygın bir patron, sevilen bir sima İbrahim Bey… Büyük oğlu Halil işlerin başında, küçük oğul Kadir ona yardımcı. Halil, bu değirmen nasıl döner eğrisiyle doğrusuyla kendince öğrenmiştir. Oysa Kadir yolun başındadır, yalnız bastığı yeri görmektedir…

Film, yeni bir günün başlangıcını haber veren motor sesleriyle açılır ve kamera kumaş dokuyan makinalara doğru ilerleyerek hikâyeye start verir. Ertesi güne yetişmesi gereken ürünlerin teslimi için fabrikada hummalı bir çalışma sürmektedir. “Önceden nasıl etmişlerse yine öyle tamir etsin-halletsinler” diye kestirip atan Halil’in talimatından, arıza veren bir makine olduğunu anlarız. Halil, sorun çıkaran makine üzerinde pek durmaz, asıl mesele “iş yarına yetişmez” diyen ustabaşını sıkıştırarak ikna etmektir; ‘Ya yetişecek ya yetişecek!’ Bir de kardeşi Kadir’in gönül meselesi üzerinde durur; “Bekletme şu işi oğlum, senin burada aslan gibi abin var. Kızın babası ne derse tamam de geç” diyerek, akşama sevdiği kızın babasıyla tanışmaya gidecek olan Kadir’e şerbet verir. Baba İbrahim, görmüş geçirmiş zamana karşı temkinli olmayı benimsemiştir. Oysa Halil kendine güvenen bir tavra sahiptir, her şeyin bir halledilme yolunu biliyor ya da bulabilir gibi kararlıdır, ince eleyip sık dokumaya gerek duymaz, istemek ve almaktan vazgeçmemek tavrını benimsediği bellidir. Kadir ise içinde yer aldığı akışa kendini bırakma doğallığını sergiler, her şey olması gerektiği gibi olacak, o da elinden geleni yaparak bunu destekleyecektir. Elinden geleni yapma gayretiyle dikkat çeker Kadir…

Derken fabrikada bir bağrış çağrış kopar, herkesten önce koşturan patronlar, arızalı buhar makinasında yanan işçiyi (Murat) apar topar kendi arabalarına atıp hastaneye yetiştirirler. Her şey aşina oldukları bir rutinde seyrederken, duran makinayla birlikte akış da sekteye uğrar. Zaman, kazadan önce kazadan sonra diye ikiye bölünecek ve kazadan önce gördüğümüz gerçeklik, kazadan sonra başka bir boyuta evrilecektir.

Kazadan önce baba, oğullarına ve işe yaklaşımındaki sağduyulu, alçakgönüllü, paylaşımcı yaklaşımla itibar uyandırır meselâ. Halil ve Kadir’in babalarına hürmetkâr, işlerine sadık ve çalışkan halleri de takdire şayandır. Fakat kaza sonrasında birdenbire ortam gibi kahramanlar da değişir; kendi çıkarını merkeze alan ve üstünlük imtiyazını devreye sokan hesaplayıcı-biçimlendirici irade ile önemsiz-görülmeye değer bulunmayan özne arasındaki gerilim, çatışma her şeyin rengini değiştirir. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırdıkları işçinin ardından Halil’in kurduğu ilk cümle “Ben böyle şansın…” diye başlayan küfür ve itham sözleridir. Talihe söylenir, işçiyi güvenlik tedbirlerine uymamakla, başlarına bir ton dert açmakla suçlar. Bir yandan da onları kıskaca alan bu durumda yapılması gerekenleri devreye sokmayı ihmal etmez. Başlarına açılacak sıkıntılarla ilgili tedbir için vakit kaybetmeden Kadir’i avukatına gönderir. Baba İbrahim de derhal başhekimin yanına çıkmış, hastayla ilgili bilgi aldıktan sonra Halil’i fabrikaya, Kadir’i avukatın refakatinde işçi Murat’ın karısına yönlendirmiştir. Baba, beklemedikleri bu ani gelişmenin yarattığı süreci yönetme, olacakları kontrol edebilme iradesini titizlikle sergilemeye koyulur.

Avukat da Halil gibi başlarına iş açılmaması için işçinin ailesini yanlarına çekmenin, arkalarını sağlama almanın yolunu arar; “çingenelik yaparlarsa tufaya düşmeme” yolundan ilerler. İşçinin ailesiyle ‘anlaşma’ kaçınılmazdır. İşçinin karısını (Serpil) alıp hastaneye gelirler ve ‘aşırı’ buldukları telaşını bastırmak için başhekimle görüştürürler. Kadın, hastanın durumunun iyi olduğunu, enfeksiyon riskine karşı yoğun bakımda müşahade altında tutulduğunu öğrenince sakinleşir. Hâlbuki işleri yoluna koymak için iyi niyetle koşturup duran Kadir’le birlikte, o günün gecesi, işçinin aslında hastaneye yatırıldıktan bir saat sonra öldüğünü öğreniriz. Oysa baba, Halil ve avukat bunu bilmektedir, fakat bütün gün gizlemeyi başarmışlardır. Baba başhekimi ayarlamış, onlara zaman kazandıracak açıklamayı yapmasını sağlamıştır. Kadir büyük bir şok yaşar hatta yıkıma uğramış gibidir. Abisinin ve babasının ortada kaybedilmiş bir can, dul bırakılmış, öksüz kalmış bir kadın ve çocuk yokmuş gibi vakaya kendilerine dönük tek taraflı bir ‘sorun’ olarak yaklaşmalarını ve çözüm için hileye başvurmalarını algılamakta zorluk çeker. Oysa ustabaşı Kadir’e; “Kaç kere uyardım abini, parçanın değişmesi gerekiyor diye. 10 bin liralık parça için Murat canıyla uğraşıyor” dediğinde, duyduklarına inanmak istemediği için bu ihmali sorgulayacak iradeyi göstermemiştir. Abisi Halil’in, kazandıkları bir gecelik zamanı yarına yetişmesi gereken üretim için kullanmak üzere fabrikaya döndüğünü, çalışmaması gereken makinaları çalıştırdığını kendi gözleriyle görünce de gerçeğe uyanamamıştır. Ancak gece eve gitmeden işçi hakkında bilgi almak üzere uğradığı hastanede, Murat’ın öğleden önce öldüğünü öğrenince taşlar yerine oturur. Duyduğuna inanamamanın, gördüğünü tevil etmenin, alavere-dalaverenin kamuflajı, acı gerçeği değiştirmeye güç yetirememiştir. Gerçek; onun iyi niyetli algısını, görünenle yetinen masumiyetini umursamayacak kadar kıyıcıdır.

Görünen odur ki babası ve abisi için nasıl olsa bu işten sıyrılmanın da bir yolu bulunacak, halledilecektir. Güçlünün muktedirliği zayıfın zayıflığından değil, güçlünün zayıfı önemsiz, değersiz, kolayca ezilip geçilecek saymasından doğmaz mı? Babasının da abisinin de bunun başka türlü olma ihtimaline yer vermeyeceği anlaşılmıştır.

Yasa, adaletsizliğin meşrulaştırılmasını engellemek için vardır. Öyleyse mesele mevzu yasaya kalmadan ‘anlaşma’ sağlamaktır. İşçi, masrafından kaçıldığı için tamir edilmeyen makine sebebiyle ölmüştür, pekiyi nasıl anlaşma olabilir, elbette ölen işçinin hakkını ailesinden satın alarak. Çıkar organizasyonunun bir numaralı kozu paradır. Bu işten en az zararla çıkmalarını sağlamanın yolunu en iyi bilen avukatın gösterdiği yoldan ilerleyen aile, işçinin alkol alışkanlığı olduğuna dair hazırlanan bir dilekçeyi imzalaması karşılığında yüklü bir para teklif etmiştir Serpil’e ama ihtiyatı elden bırakmayan kadın ikna olmamıştır. Murat’ın erkek kardeşi de işverenin karşılık beklemeden iyilik yapmayacağı, iyiliğinin bir bedele dayalı olacağı gerçeğine vakıf olduğundan ‘Hesap vereceksiniz’ diyerek karşılık verir bu teklife. İşçi-işveren arasındaki ‘Böyle gelmiş böyle gider’ kabulü değişmez; nitekim iş birliği tek taraflı fedakârlığı, güçlünün çıkarını korumayı esas almaktadır. İşveren, işçinin hak arayışını-hesap sorma iradesini parayla satın alarak, işçiye kaybederek kazanan olma şansını bağışlarken, kendine de hiçbir şey kaybetmeden kazanan taraf olma sonucunu layık görür. Sorumluluk-sorumsuzluk mevzusu ise arada kaynar…

Fakat evdeki hesap çarşıya uymaz ve aile satın alınmaya ikna edilemez. İşçi öldüğüne ve bu işin sonu hapise varacağına göre, kadın kocasının öldüğünü öğrenmeden, medya işin içine girmeden sorumluyu yurt dışına kaçırma seçeneğine sarılırlar. Patronluğun künhünü öğrenmiş Halil gözden çıkarılamayacağı için olup biten her şeyi son anda öğrenen Kadir kurban seçilir. Güçlülerin çarkı için bir günlük bir trajedi, kimisi için bütün hayatı etkileyecek bir yıkımın başlangıcı olur. Elbette hayatını kaybeden işçinin istismarından doğan yıkım, yalnız onun ailesi için hayata artık bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını kazır. Bu kaderden ummadığı biçimde etkilenen Kadir’in payına düşen sonuçtan ise acımasız gerçeklere hazırlıksız yakalanan insanın, herkesin kendi hikâyesinin dışında olup bitenlere nasıl kapalı-duyarsız olduğu çıkar.

Hayat böyledir; herkes için beklenmeyen-istenmeyen bir kaderi saklı tutar. Mukadder; herkesin iradesini köşeye sıkıştırmanın ve insanı çaresizliği, zayıflığı ile yüzleştirmenin akla-hayâle gelmeyen sayfasını birden açıverir. Maddi olan dünyaya gelince, güç kimdeyse ne yazık ki talihi ondan yana çevirir…

Sağlam bir senaryo ve neyi, nasıl yapacağını çok iyi bilen bir yönetmen ikilisinin ortaya çıkardığı sonuçta; ‘İki Şafak Arasında’ Türk sinemasının ilk film kategorisinde en iyilerden olmayı hak ediyor.

Münire Daniş

Yayın Tarihi: 19 Mayıs 2022 Perşembe 16:00 Güncelleme Tarihi: 19 Mayıs 2022, 18:48
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26