Film eleştirisi nedir ve nasıl olur, sorduk

Filmi eleştirmek ‘beğendim/beğenmedim’in ötesindedir. Bu yapıcı ‘öte’yi, film ile düşünenlere sorduk.

Film eleştirisi nedir ve nasıl olur, sorduk

Eleştirinin; ilgili olduğu sanat türünün dilini kurduğunu, olgunlaştırdığını, ‘dönüştürdüğünü’ biliyoruz. Bu oranda etkin bir faaliyetin ülkemizde nasıl yapıldığının ve nasıl yapılması gerektiğinin cevabı oldukça önemli. Film dili kuramamış bir ülke olmak sonucunun nedeni ‘Film eleştirisi nedir? Nasıl olmalıdır?’ sorularının cevabında gizli olabilir. Bu ihtimalden hareketle soruları ülkemizde sinema üzerinde düşünen, yazan birkaç isme sorduk.

İhsan Kabil (Yazar): “Filmlerin niteliğine ilişkin ilkesel bir zaafın varlığı dikkat çekici”

Film eleştirisi, bir film tanıtım yazısından ziyade, film üzerine eleştirmenin o ana dek edindiği entelektüel birikimini kullanarak yorumlayıcı ve tahlil edici bir metindir. Eleştiri yapacak kişinin öncelikle çok iyi bir sinema seyircisi olması gerekir. Bu, yıllar içinde oluşacak bir sürecin izleğinde seçici algılamayla sinema tarihinin en iyi filmlerini seyretmeyi getirecek bir mesaidir. Yanısıra, bir filmi değerlendirmeyi anlamlı kılacak felsefe, psikoloji, sosyoloji, edebiyat, görsel sanatlar, tarih ve tasavvuf gibi çok-disiplinli bir varoluşsal formasyondan geçmeyi gerektirecek bir çabadır.

Sinema, sanatların sonuncusu olması hasebiyle kendinden önce ortaya çıkan tiyatro, resim, fotoğraf, edebiyat, müzik gibi diğer sanat dallarının bir bileşkesidir ve onların yanında ayrıca kendine has bir anlatım dili olan sanattır. Böylesi zengin bir malzeme üzerine kurulu bir sanat anlatımını eleştirmeye tâbi tutacak kişilerin de belli donanımlara sahip olması herhalde beklenebilir.

Türkiye’de film eleştirisi, zaman zaman ortaya çıkan sinema dergiciliği veya gazetelerin kültür sayfalarında önemli bir geleneğe oturmaktadır. Dünya sineması ve Türk sineması üstüne iki ayrı kanalda gelişim gösteren eleştiri geleneğimiz, aynı zamanda her eleştirmenin kendi üzerinde durduğu dünya görüşüyle de şekillendi. Zaman zaman eleştiri, kendine bir misyon yükleyerek, Türk sinemasının hangi rayda yol alması gerektiği üzerinde de fikirler ileri sürdü. Her dönemin siyasi atmosferinin etkisindeki bu eleştiri çalışmaları, daha çok bir görüşün ağırlığıyla yoluna devam etti.

Sinema sanatının gerçekçilik adına manipülatif olarak kullanılması

Bugün için söyleyebileceğimiz, her eleştirmenin yine kendi durduğu noktadan sinemaya yaklaştığı ancak eskiden olduğu gibi belli eleştiri ilkelerinden daha çok bir çeşitliliğin görüntüsü şeklindedir. Kimi zaman eleştiri yazılarından çok tanıtım çalışmaları yapıldığı da görülmektedir. Benim için en dikkat çeker nokta ise, filmlerin niteliğine ilişkin ilkesel bir zaafın varlığıdır. Sinema, günümüzde geldiği nokta itibariyle, genel olarak görsel ve işitsel her türlü serbestinin rahatça serdedildiği sanal bir anlatıma dönüşmüştür. Edebi argonun ötesine geçen kaba bir argonun, giderek küfür, açıklık ve şiddetin rahatça sergilenmesi, zaten göstermeci yanıyla malul olan sinema sanatının gerçekçilik adına manipülatif olarak kullanılması demektir. Bu anlamda en büyük kötülüğü kendine yapan sinema sanatı, onun bu yönlerine kayıtsız veya duyarsız kalan eleştirmenlerin varlığıyla daha bir zaafa uğramaktadır.

Bu anlamda, “nasıl bir sinema eleştirisi metni”ni karşılayabilecek en yerinde ifade olarak, sinemanın bu tür insan karşıtı anlatım tarzlarına eleştirel bir tavır ve duruş geliştiren; estetik, aşkın, etik normları gözeten; eleştirirken yıkmayıp yapıcı olmayı öngören tefekküre açık bir metin çalışmasının önemli ve elzem olduğunu düşünüyorum.

Enver Gülşen (Yazar): “Bir şeyi ‘olduğu gibi’ kullanan hiçbir düşünce, ‘yeni’ soru(n)lara yeni cevaplar üretemez”

Film eleştirisi, şu ya da bu film veya yönetmen hakkında yazmak ve tahlillerini yapmaktan çok daha başka bir şeydir. Bir film ya da yönetmenin neyi nasıl yaptığını, neyi “amaçladığını”, ne “anlatmak” istediğini tahlil etmek, elbette film eleştirisinin bir yönünü oluşturur. Ancak bu yön, en önemli yön değildir. Eleştiri, sanat ve düşünce açısından üretici bir faaliyet olmalıdır aynı zamanda. Benim açımdan eleştirinin ilk ve en önemli amacı, aynı zamanda sanat ve düşünce alanında “yaratıcı” bir faaliyet olmasıdır.

Bir sanat eseri ve özelde bir film üzerine yazarken, öncelikle amaçladığımız şey, bu eserin bize nasıl bir ufuk açabileceğini araştırmak olmalıdır. Filmi, kendi içine kapalı bir sistem olarak görüp “tahlilini” yapacak bir eleştiri yerine; bizatihi kendisi de bir düşünce ve sanat faaliyeti hâline gelebilecek bir “eleştiri” olmalıdır amacımız. Ele aldığımız eseri “mevcut” üzerine düşünmek için bir çıkış noktası kabul ederek, “mümkün” üzerine tefekkür etmek...

Bu tip bir eleştiri, her şeyden önce bir “muhkem merkez” belirlemekle ve film sanatının, o merkezden dalga dalga yayılan bitimsiz bir “seyr u süluk” çabası olduğunun farkına varılmasıyla inşa edilir. Türkiye’de, sanat, edebiyat ve film eleştirisinde genellikle “muhkem merkez” olmamış, uçucu moda akımlar muhkem merkezin yerini almıştı. Batı akademisinde dönemin moda eleştiri, sanat veya felsefe akımları, daha “ciddi” ama epey “kuru” olan akademik eleştiriyi belirlerken; günlük gazete ve dergilerdeki eleştiriler, günlük siyaset ve toplumsal durumların eleştirisi üzerinden kuruldu. Filmlere biçilen rollerle, makalelere, sosyolojiye, psikolojiye veya siyasete biçilen roller böylece eşitleniverdi! Filmlerde, ya “iktidarın ne kadar güzel eleştirildiğinden” bahsedildi, ya da Batı’da modernliğin bir çıktısı olan “yabancılaşma” bir şablon gibi Türkiye sanat filmi eleştiri literatürünü işgal etti. Her gördüğümüz filmin içine mutlaka bir “yabancılaşma” etiketi yerleştirdik. Aslında yabancılaşan, kendi insanı, kültürü, medeniyeti ile hiçbir ilgisi kalmamış aydın kesimdi; ama bunu görebilecek bir içtenlik ve derinlik mevcut değildi intelijensiyamızda.

Abdurrahman Çelebiler işgal etmişti her yeri

“Yerli” olmak ve o yerlilikten inşa edilebilecek bir “evrensel” üzerine düşünmek yerine, kabaca Batı’dan, genellikle de hiçbir özgün düşünce arabirimine ihtiyaç duyulmadan, ithal edilen biçim ve kavramlar olduğu gibi kullanıldı. Bu da her dönem değişik türden eleştiri veya düşünce akımlarının hâkimiyetine bağlı olan modalar anlamına geldi. Diyelim bir dönem yapısalcılık moda oldu ve film eleştirileri genellikle o modanın oluşturduğu şablonlarla yapılır oldu. Marksist eleştiri, post-yapısalcılık, göstergebilim, psikanaliz, fenomenoloji vs… Batı’dan ithal edilen her şey, film, edebiyat veya sanat eleştirisi alanları üzerinde “entelektüel hâkimiyetler” kurulmak için kullanıldı. Bir Batı dili bilmek ve oradan çeviri yapabilmek düşünür olmanın tek şartıydı adeta! Düşünce kapasiteniz, derinliğiniz ve bunun “gelenek” içinde açabileceği bir alan üzerine ne kadar yetkin olduğunuzun önemi yoktu. Son tahlilde Abdurrahman Çelebiler işgal etmişti her yeri. Bir “grubun” içine dâhil olmak için, o grubun eleştiri yöntemine de biat etmek gerekiyordu! Bu da, genellikle Batı’da yapılanların üçüncü sınıf birer taklidi olan eleştirileri ülke entelektüel ortamına hâkim kılıyordu. Ezbere bir “evrensellik” iddiası, zorbalıkla, bu ülke insanlarının kültürünü, medeniyetini velâkin duruşunu belirleyen “yerlilik” üzerine bir demokles kılıcı olarak oturtuluyordu. Bu da cehaletin kusursuz cinayeti demekti!

Film eleştirisinin (edebiyat, sanat eleştirileri ve düşüncenin tüm alanları dâhil) nasıl yapılması gerektiğini anlayabilmek, şimdiye kadar nelerin yanlış yapıldığını anlamaktan geçiyor. Şimdiye kadar, genellikle Batı’dan yapılan tercümelere biat eden tercüme aydınının yerini (ki tercüme aydını, dili bilmeyen ve tercüme üzerinden hareket eden aydın değildir kabaca; daha çok, tercüme ettiği ya da edilen şeyin üzerine kendi damgasını ve tefekkürünü vuramayan aydındır) kabaca Arapça, Farsça gibi İslam medeniyeti dillerinden tercümeler yapabilen ilahiyatçı-akademisyenlerin gelmesiyle de çözülebilecek bir durum değil bu. Zira her iki anlayış da temelde aynı dertten muzdarip, aynı akademik / uzman saplantıdan sorumludur.

Orijinal eleştiri, tüm medeniyetleri muhkem noktanıza / geleneğinize akıtarak oradan yeni bir ufuk açabilecek patikalar bulabilmektir. Yoksa bir şeyi “olduğu gibi” kullanan hiçbir düşünce, “yeni” soru(n)lara yeni cevaplar üretemez. Ne olursa olsun, “mevcut kavramlara tekme atmayan” hiçbir düşünce, kendi kavramlarını üretemez. Bu yüzden, film eleştirimizin orijinal kavramlarını üretebilmemiz için, önce film sanatı ile eleştirinin arabirimini nasıl bir “şiir” üzerinden inşa edebileceğimizi düşünmeliyiz.

Umut var mıdır? Bana kalırsa çok fazla yok. Ama bu, ilerde çok daha değerli şeyler yazılabileceği; mesela film sanatında Semih Kaplanoğlu’nun yaptığının, eleştiride muadilinin yapılabileceği ihtimalini, en azından umut olarak taşıdığımız gerçeğini değiştirmiyor.

Gökhan Yorgancıgil (Yönetmen): “Beklenen nesnellik ve bilimselliği sinema eleştirilerinde göremiyoruz”

"Eleştiri" aslında bir edebi türdür. Yani öykü gibi, roman gibi. Şiir gibi. Ve kendine göre bazı sınırları ve gereklilikleri vardır. Nesnel olmalıdır. Didaktik ve yönlendirici olmamalıdır. Bu açıdan bakınca bilimsel bir tarafı vardır. Ancak maalesef ülkemizde pek böyle anlaşılmıyor. Hele hele konu sinema eleştirisi olunca serbest çağrışımların, nesnellik bir tarafa öznelliğin, "beğendim / beğenmedim"i geçmeyen kişisel kanaatlerin her an karşımıza çıktığı bir alan oluveriyor.

Sinemayı herkes sever. "Ben film seyretmeyi sevmem" diyen insana çok zor rastlanır. Bir sinema filmini seyreden herkes, hiç şüphesiz izlediği film hakkında beğendim / beğenmedim diyecek kadar bir kanaate sahip olabilir. Bu şekilde düşünecek olursak her seyirciyi bir eleştirmen olarak kabul etmeli miyiz? Sinemayı çok seven, çok sayıda filmi izleyen insanlar zamanla birer sinefile dönüşebilirler. Sinefil, filmleri sadece yıldız oyuncularıyla değil yönetmenleriyle, senaristleriyle hatta diğer bazı emek verenleriyle de takip eden insandır. Bir eleştirmen olarak anılmayı seyirci hak eder mi? Ya da farklı bir deyişle "seyirci en iyi eleştirmendir" denebilir mi? Ya da sinefiller eleştirmen olarak anılmayı daha mı çok hak ederler?

Bu, "eleştiri" derken neyi kastettiğinize bağlı. Bir edebi tür olarak eleştiriyi kastediyorsanız ne seyircinin film hakkındaki yorumu, kanaati; ne de sinefillerin yorum ve kanaatleri eleştiri sınıfına girer.

Filmlerdeki hataları bulmak film eleştirisi olarak kabul edilebiliyor

Ülkemizde 80'li, 90'lı yılların ardından dünyaya eskilere oranlara daha açık ve bilgiye daha kolay ulaşabilir nesiller yetişti. Eskiden dünya sinemasına TRT'nin yayını kadar ulaşabiliyorduk. Ama bugünlerde hem filmlere, hem de filmlerin orijin ülkelerinde yapılan eleştirilere aynı anda ulaşabiliyoruz. Ancak eleştiride özgün bakış açılarını ve eleştiri referanslarında tutarlılığı yakalayabildiğimiz söylenemez. Filmlerdeki hataları bulmak film eleştirisi olarak kabul edilebiliyor.

Bu açıdan bakarsanız en büyük bütçeli filmler bile pek çok hatayla dolu olabilir. Çok büyük sanatsal değere sahip filmler basit hatalar içeriyor olabilir. Bu onların değerini düşürmez. Eleştirinin etiğinden mahrum, nesnelliğinden mahrum genç eleştirmenlerin pek çoğunun izlediği yol maalesef bu. Mesleğin duayenleri ise duayen olmanın verdiği rahatlıkla çok daha öznel olabiliyorlar. Beklenen nesnellik ve bilimselliği sinema eleştirilerinde göremiyoruz. Gördüğümüz şey çoğunlukla; filmin konusunu özetlemek ardından konuya ait beğendim / beğenmedim yorumlarının internetten devşirilmiş bilgilerle süslenmesinden ibaret. Sinema yazarlarının ve sinema dergilerinin Türkiye'de sinemanın gerçek sorunlarına eğilmekten çok film eleştirisine yönelmeleri ve bu yönelimlerin beğeni ve kanaatlerin izharından pek fazlasını ihtiva etmemesi, sinema ve eleştiri başlığı altında söylenebilecek şeylerin neredeyse tamamını kapsıyor.

Bir sinema filminin durduğu yeri; felsefî, sanatsal ve tarihsel konsept içinde değerlendirebilmek gerekiyorken, ciddi konu başlıkları internetten tercümelerle geçiştiriliyor, geriye magazin, "trivia" ve "goof" avcılığı kalıyor. Seyirci ile sanatçı arasında köprü olabilecek kadar ciddi bir tür olan eleştiri, maalesef gittikçe daha da işlevsizleşiyor.

Gülşah Nezaket Maraşlı (Yönetmen-Yazar): “Eleştirmenler eskisi gibi etkin olabilmeliler”

“Türkiye’de film eleştirisi yapılıyor mu gerçekten?” diye sormak lazım öncelikle. Çünkü filmlerin öngösterimine basın mensupları, yazarlar ve seyirciden daha önce gider, herkesten daha evvel bu filmleri görme lüksüne sahiptirler yani. Ancak seyirciyi yönlendirmede, filmler hakkında bilgi edinmelerini sağlamada ne kadar yeterli olduklarını sorgulamak lazım.

60'lı ve 70'li yıllara baktığımızda film eleştirmenleri, filmler üzerine ciddi tartışmalar yaparlardı, hatta bu tartışmalar çok alevlenirse açık oturumlar düzenlenirdi, yazılı basın da bu tartışmalara geniş yer verirdi, yani değer verirdi ve seyirci bu fikir yoğunluğu içinde filmler hakkında fikir sahibi olurdu. Ama sadece filmler hakkında mı? Hayır… Seyirci bu tartışmalar, oturumlar sayesinde sinema yazarlarını da fikir ve şahsiyet bakımından daha yakından tanıma imkânına kavuşurdu. Şimdi ise sinema yazarı-sinema eleştirmeni dediğimizde, basın gösteriminde dağıtılan basın kitindeki metnin köşelere aynen taşındığını görüyoruz. Yahut da bir grup filmi tüm güzelliğiyle överken diğer bir grup filmi yere batırıyor. Bu da seyircinin kafasını karıştırıyor, hangisi doğru acaba sorularını sorduruyor.

Halbuki film eleştirisi dediğimizde, bir kere filmin bütçesi, başrol oyuncusunun magazindeki yerinden ziyade, filmin ne anlattığı, nasıl anlattığı, yönetmenin derdini konuşmak lazım. Hatta daha ileriye gidelim, bir film eleştirisinde, filmin seyircide oluşturduğu psikolojik etkileri bulabilmeliyiz. Çünkü filan filmin falan sahnesindeki bize önemsizmiş gibi görünen bir objenin, aslında oraya öylesine konmadığını, seyirciye bazı mesajlar verdiğini artık biliyoruz. Film eleştirisinde bunları da bulabilmeliyiz. Ve eleştirmenler eskisi gibi etkin olabilmeliler.

Bekir Arslan (Sinemazingo editörü): “Eleştiri olarak algıladığımız tanıtım yazıları beni pek de fazla ilgilendirmiyor”

Açıkçası film eleştirisinin genel durumu hakkında bir fikrim yok. En azından bu soruya cevap verebilecek bir konumda olmadığımı düşünüyorum. Fakat kendi açımdan film eleştirisi ya da tahlili nedir, ona kısaca değinebilirim. Güvendiğim birkaç dostum ve kaynak haricinde film eleştirisi okuma âdetim yoktur. Burada “eleştiri” ve “tahlil” kelimelerini birbirinden ayırmayı daha uygun buluyorum. Çünkü özellikle filmleri düşündüğümüzde ve eleştiri dediğimizde içinde bilgi düzeyini aşmayan cümleleri barındıran tanıtım yazıları akla geliyor. En azından böyle bir algı var.

Fakat tahlil dediğinizde işler biraz daha değişiyor. Filmin ne anlattığından çok nereye yolculuk ettirdiğini merak etmeye başlıyorsunuz. Filmi sadece göz izlemiyor. Ve tabi tamamen görsellikle alakalı bir yolculuktan bahsedemiyoruz. Hâl böyle olunca eleştiri olarak algıladığımız tanıtım yazıları beni pek de fazla ilgilendirmiyor. İzledikten sonra beni aynı yerde bırakmayan filmlerin yine beni başka diyarlara götürebilecek yazıları ile ilgilenmek bana daha cazip geliyor. Teknik manada bunun tarzı benim için çok mühim değil. Özellikle kuralsız yazılan tahlil çalışmalarında cümle aralarında ufuk açıcı kelimelerle karşılaşabiliyorum. Ve bu bana, yönetmenin istediği tarzda film çekebilme özgürlüğünü hissettiriyor.

Benim için bazen filmin tamamından daha çok bir sahnesi daha önemli olabiliyor. Genel değerlendirmelerin yanında beni derinlemesine içine alan sahnelerin üzerinde çokça düşünmek bana çok farklı bir tecrübe yaşatıyor. Ve bu film ile olan bağımı her zaman taze tutuyor. Özellikle tekrar tekrar izlediğim filmlerde yeni şeyler keşfetmem bunun en büyük destekleyicisi durumuna geliyor. Böylece üzerinde çalıştığım yazıları, dostlarımla kurduğumuz kendi blogumuzda (sinemazingo.com) kuralı olmayan fakat belli bir disiplin içinde durmaya çalışan şekliyle yayınlamaya çalışıyorum.  Ve bu benim için diğer tarzlardan daha değerlidir diyebilirim.

Serdar Arslan sordu

Güncelleme Tarihi: 31 Aralık 2018, 00:55
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kübra
Kübra - 1 yıl Önce

Yazıyı okudum, içi dolu dolu geliştirici bir yazıydı. Teşekkürler.

banner19

banner13