Derviş Zaim'in 'Rüya'sı ile Bir Konuşma

Derviş Zaim filmleri hayal ile gerçek, rüya ile yaşanılan arasındaki sınırlarla oynayarak bizi hikâyeyi sıkı bir takibe zorluyor. Bu şekilde oluşturduğu perspektif değişimleri ile herkesin kendi aynasını filme yöneltebilmesine de olanak tanıyor. Yönetmenin yeni filmi “Rüya”da da bu yön-tem değişmiyor. Feride Saliha Taşpınar yazdı.

Derviş Zaim'in 'Rüya'sı ile Bir Konuşma

Derviş Zaim filmleri hayal ile gerçek, rüya ile yaşanılan arasındaki sınırlarla oynayarak bizi hikâyeyi sıkı bir takibe zorluyor. Bu şekilde oluşturduğu perspektif değişimleri ile herkesin kendi aynasını filme yöneltebilmesine de olanak tanıyor. Yönetmenin yeni filmi “Rüya”da da bu yöntem değişmiyor. Hatta filmde anlatılan hikâyenin temellendirmesini Yedi Uyuyanlar kıssasına yapmış olduğundan, diğer filmlerinde perdede uyguladığı metot bu kez senaryoda da kendisine görünür bir zemin buluyor.

Ön gösteriminin 19 Ekim günü Boğaziçi Üniversitesi sinema salonunda (SineBU) yapılmasıyla henüz vizyona girmeden izleme imkânı bulduğum filmin konusu özetle şöyle: Sine isimli genç bir mimar kadın, amcasının ekonomik açıdan zor bir duruma düşmesi sebebiyle galeri açma, performans sanatları ile uğraşma gibi hayallerini bir kenara bırakmak zorunda kalır. Bunun yerine, amcasının mimarlık ve taahhüt işleriyle ilgilenen ofisinde çalışmaya başlar. Henüz burada çalışmaya başlamadan önce kendisindeki değişim sinyallerini zaten almaya başladığımız Sine’nin hayatı, ofisteki ekonomik problemlere yolsuzluk ve bir toplu konut projesindeki sıkıntıların da eklenmesiyle önü alınamaz bir değişimin eşiğine gelir. Yönetmenin, ana karakterin bu başkalaşım öyküsünü plansız şehirleşme, mimaride geleneksel olan ile modern arasında kurulmaya çalışılan sağlıksız ilişkiler gibi hiç de yabancısı olmadığımız günümüz problemlerine yedirerek anlatmayı tercih ettiğini görüyoruz.

“Rüya”yı “The Ambassadors” tablosu üzerinden okumaya çalışmak

Bence, Derviş Zaim’in yeni filmi “Rüya”yı Hans Holbein’in meşhur “The Ambassadors” tablosu üzerinden okumaya çalışmak ilginç olacaktır. Zaim’in “Rüya” hakkında verdiği bir röportajda da söylediği gibi, filmler yapılırken elbette seyircinin hoşça vakit geçirmesi öncelikli tercihimiz olabilir. Ancak, bu yapılırken aynı zamanda yönetmenin tartışılmasını istediği bazı soru/n/lar da olabilir. Filmi bir tablo üzerinden okumaya çalışmak istememin sebebi yüzeydeki hikâyenin arka planda tartıştığı meseleyi görmeye çalışmak. Bu tabloyu tercih etme nedenim ise, kısa bir süreliğine de olsa filmdeki bir sahnede Sine’in salonundaki televizyon ekranına yansıtılmış olan “The Ambassadors”ı görüyor oluşumuz. Filmin hikâyesinde bu tablonun somut bir karşılığını görmüyoruz elbette. Ancak yönetmenin bu seçimi üzerine biraz düşünmenin yararlı olacağı kanaatindeyim.

“The Ambassadors”, Rönesans bulmacası olarak adlandırılan bir tablo. Görünürdeki ikili portreden ziyade sembolik anlamları ile ön plana çıkan bir natürmort resim olarak niteleniyor. Natürmort, çeşitli nesnelerin bir araya getirilmesi ile oluşturulan kompozisyonun sergilendiği resimler için kullanılan bir terim. Burada her nesnenin bir anlamı ve sembolize ettiği bir değere sahip olması benim film ile ilişkiyi kurduğum ilk nokta. Büyük resmin anlattığı bir hikâye olduğu gibi, her hikâyenin de şöyle ya da böyle bir resmedilişi vardır. “Rüya” filmi de Derviş Zaim’in hikâyesini resmediş biçimidir.

Tablo ile kurduğum bir diğer ilişki ise; eserde portresi çizilen iki adamdan birinin elçi, diğerinin ise din adamı oluşu üzerinden. Bu bana filmde mimari yapılar ve projeler üzerinden anlatılan iktidar (güç) ilişkileri ile “sistem”in yürümesinde yaşanan sorunlara getirilen eleştiriyi anımsattı. Filmde bürokrasi ile yaşanan gerginliğin bir veçhesinde yapılacak olan büyük cami projesinin olması ile ayrıca Sine’nin toplu konutlarda yaşayan “vatandaş”la ilk iletişiminin yine bir cami projesi üzerinden olması dikkate değerdi. Elbette bu sembollerin seçilmesi rastgele değil. Şu an en basit bir sosyal medya platformuna girdiğimizde bile akıp giden sayfada tartışıldığını, durmadan üzerine konuşulduğunu gördüğümüz gündelik problemlerimiz bunlar…

Diğer bir açıdan tablodaki bu iki adamın bakışlarından, onları çevreleyen ama dışında kalmak istedikleri bir şeyler olduğu hissediliyor. Sanki, geri kalan tüm imgeler ile ilişki bu bakış ve duruş üzerinden belirleniyor. Benzer bir durum filmde de söz konusu: Ötekiyle kurması gereken ilişki pek çok açıdan zorunlu olmasına rağmen var olanı görmek istemeyen, yaşanılana gözünü kapayan ve göz yuman kişiler/kurumlar var filmde. Ve, geri kalan ile tüm ilişki onların durmayı seçtiği işte bu nokta üzerinden belirleniyor.

Tüm bunların ötesinde, tablonun kendi içinde kurmaya çalıştığı 3 farklı seviye/mertebe var. Aynı Derviş Zaim’in ana karakter olan Sine’yi 4 farklı kadın oyuncu üzerinden farklı seviyelerde kurması gibi. Bu seviyelerden üçüncüsü, tablonun zemine yakın bölümüne konumlandırılan ve perspektif ile ikili bir boyut kazandırılan kafatası sembolünün temsil ettiği ölüm. Bu kafatası sembolünde, örneğin tablonun bir merdivenin duvarına asıldığı düşünülürse, merdivenden çıkan kişinin aniden karşısına çıkan bu figür ile irkilmesine sebep olunmak istendiği gibi bir yaklaşım mevcut. Bu doğrultuda bir perspektife sahip kafatasının uyarıcı işlevi yadsınamaz.

Filmdeki devam etme / ber-devam vurgusu

Aynı şekilde, “Rüya” filminde de Yedi Uyuyanlar izleği doğrultusunda, uyku ve rüya ilişkisi Sine’nin tecrübesi üzerinden yeni bir seviye olarak kuruluyor. Zaten filmin başındaki bir sahnede Sine de rüyaların dondurulması ile oluşturmak istediği bir ütopya hayalinden bahseder. Uyku ve gerçeklik arasındaki bu katmanlı yapılar ile Zaim, filmde izleyicinin sabit bakışını değiştirmek istiyor. Perspektifleri kendisi kurarak, izleyicinin sabit kalmasına zaten olanak vermeyen bir hikâye kurguluyor. Ana karakterin geçirdiği dönüşümün izi ve takibinde, seyirci bu kazandığı perspektif ile bir anlamda “uyarılıyor” ve her an dönüşmekte olan “gerçek”in farkına varması isteniyor. Yaren’in Sine’ye “gerçekten özür dilemek istiyorsan ‘doğru’ olanı yap ve ‘gerçek’i (burası altyazıda da ‘truth’ olarak verilmiş) söyle” dediği sahne de bu anlamda önemli. Ve yine bu doğrultuda filmde çeşitli sahnelerde karakterlerin kendilerini bir ifade biçimi olarak kullanmaları ile öne çıkan 3D projeksiyonun da bize söyleyeceği çok şey var elbette. Film boyunca Boğaz’a ya da şehrin bina ve duvarlarına yansıtılan her şey gerçeğin, yaşanılanın bir kopya-sureti (image) niteliğinde.

Son olarak, filmde Sine kendi gerçeğini arayışını iki basamakta ifade ediyor; önce değişmek istediğinden bahsediyor, daha sonra ise değişerek devam etmek istediğinden. Buradaki devam etme / ber-devam vurgusu benim filmde en hoşuma giden yerdi. Değişmek, ama değişerek ve gelişerek yola devam etmek. Ashab-ı Kehf kıssasında gençlerin uykuya daldıktan sonra tekrar uyandırılmaları, mağaranın dışına çıkmaları bana bu anlamda birçok şey ‘hatır’latıyor.

Derviş Zaim “film ile konuşmanız gerekiyor” der. Bu yazı bir anlamda benim söz konusu gerekliliğe bir cevap olmaya çabalamamın bir sonucu oldu. Kendi adıma filmde görebildiklerimi yazmış oldum.

Feride Saliha Taşpınar

salihataspinar @ gmail.com

 

Güncelleme Tarihi: 03 Ekim 2018, 23:40
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13