Daha insani bir hayat için nasıl bir şehir?

Yönetmenliğini Richard Donner'ın yaptığı 2006 tarihli '16 Blok - 16 Blocks' filminde kalabalık, sıkışık trafik, gürültü, pis hava ve vurdumduymaz şişman insanlar arasında geçen koşuşturmayı seyrederken, öte yandan da modern şehirlerin evrildiği son berbat noktayı görüyoruz. İslam Gemici yazdı..

Daha insani bir hayat için nasıl bir şehir?

"Köyden medeniyet çıkmaz" lafını seneler önce ilk olarak Mahmut Çetin'den işitmiştim. Doğru, fakat medeniyet denilen "çok dişli canavar" da hem dünyamızı, hem de sosyal ve psikolojik açıdan insanı yok ediyor.

Romanya'nın başkentinde 3 senedir tıp tahsili yapan Ali Osman Sağlam, "Bükreş'de ne trafik sıkışıklığı var, ne gürültü-patırtı… Araba kullanan kişilerin yayalara saygısızlığı gibi bir husus da sözkonusu değil" diyor. 1980'li senelerin başlangıcında İstanbul'un nüfusu da, bugünkü Bükreş gibi 2 milyon civarındaydı ve çok iyi hatırlıyorum, hava kirliliğine ve dar caddelerine rağmen İstanbul yaşanabilir bir şehirdi. Şimdiki kalabalık ve aşırı gürültülü büyük şehirlerden bahsetmek bile insanı yormaya yetiyor.

Batı bölgelerimizdeki şehirlerimizin aşırı kalabalıklaşmasının getirdiği problemler her geçen gün büyürken, "miadını yakın zamanda dolduracak olan dev binaların yıkılması kaçınılmaz" diye düşünmeden edemiyorum. İnşallah bu binalar miadını doldurduğu zaman, yerlerine, içinde daha insani bir hayatın yaşanabileceği mekanlar yapılır diye dua ediyorum.

Blok halindeki şehirler

Filmlerden öğrendiğimiz kadarıyla (demek ki, sinema sadece sinema değildir) New York'un merkez bölgesi, mahallelerden değil de bloklardan oluşan bir şehir imiş. Yönetmenliğini Richard Donner'ın yaptığı 2006 tarihli "16 Blok - 16 Blocks" filmini seyrederken Amerikan büyük şehirleri hakkında çok şey öğreniyoruz. Sırayla gidelim: New York'daki bir polis karakolunda görevli olan alkolik dedektif Jack Mosley (Bruce Willis), sabıkalı biri olan Eddie Bunker'ı, bir başka azılı suçlu hakkında ifade vermesi için 16 blok ötedeki mahkeme salonuna götürecektir. Önceleri sıkıntı veren tek olay Eddie Bunker'ın gevezeliği olsa da, birdenbire herşey değişiyor ve gidilecek olan 16 blokluk bu kısa mesafe bir cehenneme dönüşüyor.

Çünkü, ifade verecek olan Eddie'nin anlatacakları, polis teşkilatındaki pek çok kişiyi yakından ilgilendirmektedir. Öyle ki, suçları ispatlandığı takdirde üst seviye polis müdürleri bile okkanın altına gideceklerdir. Bu sebepten, bir zamanlar Jack Mosley'nin ortağı da olmuş polisler hem Eddie'yi hem de dedektifi öldürmek istemektedirler. Birkaç blok ilerlemeyi zararsız ziyansız başaran polis ile şahit, mahkemeye daha fazla yaklaşamadan, peşlerinde bulunan ve kendilerini öldürmek isteyen polis ordusundan kurtulmak zorundadır.

İşte bütün bu macera New York'un gökdelenleri, arka sokakları, izbe ve karanlık köşelerinde devam eder. Kalabalık, sıkışık trafik, gürültü, pis hava ve vurdumduymaz şişman insanlar arasında geçen koşuşturmayı seyrederken, öte yandan da modern şehirlerin evrildiği son berbat noktayı görüyoruz. Aslına bakarsanız, Batılıların "dünyanın başkenti" nazarıyla baktığı New York'un bile tam bir "pislik yuvası" olduğunu sadece "16 Blok" değil, seyrettiğimiz başka filmlerde de defalarca görüyoruz.

New York örneğinden hareketle artık şunu idrak etmeliyiz: Şehirlere kalıcıymış gibi bakılmamalıdır. Daha 20. asrın başında bile bugünkü şehirler hayal dahi edilemiyordu. Hışımla ve sür'atle büyüyen kentler obezleştikçe, sanayi sektörü insanı robotlaştırdı, işçi kesiminin refah seviyesi yükselse de kölelik şartları daha da ağırlaşarak dünyaya iyice yabancılaştı, teknoloji çevreye zehir saçarak doğal kaynakları tüketip katlediyor.

Hatalı yönetilen şehirler

Kentleri beton ve asfalt yığını haline getiren, ahşap malzemeden uzaklaştıran, insanları pencereleri bile açılmayan yüksek binalara mahkûm eden mimar ve inşaat mühendisleri; trafiği rahatlatmak adına daha çok asfalt yol yapan, karınca yuvası benzeri apartmanlar inşa etmek için sürekli arsa üreten idareciler bütün bu olumsuzluklardan rahatsızlık duymuyorsa, yapılacak en iyi iş, şehirden uzaklaşmaktır.

Ve insan denilen mahlûk da, taparcasına sevdiği "Dünya"nın yıkılışına hem üzülüyor hem de var gücüyle destek oluyor. Cep telefonları, bilgisayarlar, arabalar, televizyonlar vb. ormanlarda yetişen doğal ürünler değil, tamamı fabrika ve benzeri atölyelerde üretilen zararlı cihazlardır.

İşin tuhafı, sosyal bilimciler de şehirleri incelerken, insanların ve çevrenin devamlı olarak değiştiğini, dinamik ve gelişen süreci görerek tespit etmek yerine, gözlemlerini ve sonuçlarını kalıplar içinde donduruyor, kent ve sakinlerini sabit data gibi kabul ediyorlar. Oysa şehir de tıpkı diğer şeyler gibi, umumiyetle önceden planlanamayan değişiklere tâbidir. Şehrin idarecileri de, zaten çok az müracaat ettikleri sosyal bilimcilerden aldıkları hatalı verilere bakarak, yönetimleri altındaki kentleri genellikle yanlış istikamete sevk ediyorlar. Örnek mi istiyorsunuz? Başınızı pencereden dışarı uzatın ve etrafa şöyle bir bakın, hemen göreceksiniz.

Bu vaziyet, bugüne has birşey mi? Değil... 1950'lerden sonra Anadolu'ya traktör ve biçerdöverler geldiğinde, 1960'dan itibaren Avrupa'ya göçmen işçi yollarken de, bunların kent nüfusuna, mimarisine, kültürel ve iktisadî hayatına nasıl tesir edeceğini kimse hesap edip planlamamıştı. Memleketin idarecileri ile akademisyenler senelerdir karşılıklı olarak birbirlerini suçlayıp durdular. Ama şimdi gelinen nokta, içinden çıkılmaz bir hal almış durumda... Kapitalizmin zirve yaptığı günümüz dünyasının geçerli enstrümanlarından olan AVM'lerin, asfalt yolların, obez şehirlerin yıkılacağını kimse hesap etmiyor. Kışla tarzında inşa edilmiş ve içine gençlerin doldurulduğu mektep binalarıyla müteahhitler kaş yapalım derken göz çıkarıyor. Sıhhatli olmak için yükseltilen dev hastaneler, her çeşit mikrop ve hastalığı içinde barındırıyor.

Hâlbuki esnek ve çok amaçlı kullanışa açık olan binalar inşa etmez, değişen ihtiyaçlara cevap veren ve nefes alan ahşap malzemelerin kullanılacağı mimariye gözümüzü kapatırsak, gelecek adına şehirlerin mezarını kendi ellerimizle kazdığımızı görmemiz icap ediyor.

İşin bir de "yalnızlık, karamsarlık, depresif ve terk edilmişlik" hislerini ele alan psikolojik ve psikiyatrik yönü var ki, onu da 2013 ABD yapımı, başrolünde Joaquin Phoenix'in oynadığı, yönetmenliğini Spike Jonze'nin yaptığı “Her” filminden bahsederken değerlendirmek istiyorum.

 

İslam Gemici şehirden kaçtı ve yazıyı yazdı

Güncelleme Tarihi: 30 Mayıs 2014, 15:12
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER