banner17

Çocuk kaçırma Batıda birçok filme konu oldu

Son aylarda Türkiye'de de çocuk kaçırma ve öldürme hadiseleri artınca, bugüne kadar seyrettiğim yabancı filmlerdeki benzer hikâyeler gözümün önünden sırayla geçti. İslam Gemici, iki filmden hareketle yazdı..

Çocuk kaçırma Batıda birçok filme konu oldu

Son aylarda Türkiye'de de çocuk kaçırma ve öldürme hadiseleri artınca, bugüne kadar seyrettiğim yabancı filmlerdeki benzer hikâyeler gözümün önünden sırayla geçti. Niye yabancı filmler? Çünkü bizim memlekette yaşayan yönetmenler, bıkkınlık getiren aşk filmleri çekmekten, başka türde drama yapmaya fırsat bulamıyorlar. Hâlbuki Nisan 2014 tarihi itibariyle Türkiye'de kayıp çocuk sayısı 5500'den fazla imiş. Bu rakam, aynı zamanda 5500 ailenin de perişan vaziyette ve zayıf bir ümitle her gün kapının açılmasını ve kayıp olan çocuklarının içeri girmesini beklemekte olduğu anlamına geliyor.

Senaryosu yazılıp filmi yapılacak bu kadar çok konu varken, halen birbirinin kopyası erotik aşk filmleri çekmenin, Türkiye sinemasının kendi ayağına kurşun sıkması demek olduğunu anlamamakta ısrar etmenin ne mânâya geldiğini de size bırakıyorum.

Akşam televizyonlardaki bültenlerdeki üzüntü verici haberlere bakarken, bu meselenin birkaç yönü olduğunu gördüm. Birinci unsur, çocuğun kaçırılmasıydı. İkincisi, öldürülmesi... Fakat üçüncü olarak bir de bu işteki sahtekârlıklar ve çocukların kullanılması hususu vardı. Ben de sonuncudan başlamak üzere sinema üzerinden bu hadiseleri zihnimde tasnif ettim.

Bir annenin ümitsiz arayışı

Hafızamı yoklayınca, gözümün önüne ilk olarak Clint Eastwood'un yönetmenliğini yaptığı 2008 tarihli "Sahtekâr" filmi geldi. Filmin isminin böyle olduğuna bakmayın, orijinal adı olan "Changeling" kelimesi "bebek iken başkası ile değiştirilmiş çocuk veya perilerin değiştirdiği çocuk" anlamına geliyor. Memleketimizde bu çeşit olaylara pek tesadüf edilmediğinden, bu hadise Türkiye'de "kundakta" iken meydana geliyor. Umumiyetle bebekler yeni doğmuşken, kız - erkek probleminden dolayı yer değiştirmeler oluyor. Ancak Batılı toplumlarda bizde rastlanmayan tarzda enteresan hadiseler meydana geliyor imiş. Bunun adı da böyle imiş: Changeling.

Senaryosunu Michael Straczynski'nin yazdığı filmin öyküsü, 1928 yılının Los Angeles şehrinde geçiyor ki, böylece hikâyenin yaşanmış bir olaydan yola çıkarak kaleme alınmış olduğu anlaşılıyor. Yaşanmış ve gerçek hadiselerden yola çıkan senaryolar, seyircinin ilgisini her zaman çekmektedir. Bunu bilen bazı film yapımcıları, bazen olmamış hadiseleri bile "olmuş gibi" göstererek, gişede başarılı olmayı ümit etmektedirler. Angelina Jolie ve John Malkovich'in başrollerde yer aldığı "Sahtekâr" filmi, bebeği kaçırıldıktan sonra çocuğuna kavuşan annnenin, geri gelen çocuğun kendisininki olmadığını fark etmesi ile başlıyor ve gelişiyor. Fakat burada bir parantez açmadan geçemeyeceğim: Film iyi ancak başrolde Angelina Jolie kötüydü. Angelina'nın yerine daha iyi bir kadın oyuncu olsaydı, film 10 numara olurdu.

Bir cumartesi sabahı her zamanki gibi işine gitmeye hazırlanan Christine (A. Jolie), oğluna “hoşçakal” dedikten sonra evden çıkar. Akşam işten eve döndüğünde oğlu evde değildir. Çocuğu arama çalışmaları bir türlü sonuç vermez. Aylar sonra Christine’nin dokuz yaşındaki oğlu olduğunu iddia eden bir çocuk çıkagelir. Christine bu çocuğun kendi çocuğu olmadığını fark eder ancak polislerle gazetecilerin telaşlı koşuşturmacası arasında, çıkagelen bu "yabancı" çocuğun bir gece kendisiyle birlikte evde kalmasına izin verir. Ama kalbinin derinliklerinde bu çocuğun kendi oğlu Walter olmadığını bilmektedir. Konunun araştırılması için yetkilileri zorlar ancak bir sonuç alamaz. Bu durum karşısında çaresiz kalan Christine, aradığı desteği aktivist rahip Briegleb’de (John Malkovich) bulur. Rahip Briegleb, oğlunu bulma mücadelesinde Christine’e yardımcı olacaktır.

Her şeye rağmen seyircileri etkilemeyi başaran film, Amerikan Sistemi'nin o devirde başlamış bulunan yozlaşmışlığını, çürümüşlüğünü -özellikle polis teşkilatı- gözler önüne seriyor. Kadınların hürriyetinin çok kısıtlı olduğu ve söz hakkı tanınmadığı bir dünyada, tek arzusu çocuğunu bulmak olan Christine Collins'in çoğu zaman yürek burkan mücadelesinin anlatıldığı filmin bir başka handikapı olarak da, gezindiği dalların çok olması ve tam olarak konuya odaklanamaması meselesi ön plana çıkıyor.

Film bittiğinde boğazınızda düğümlenen yumruğun daha da büyüyerek mideye indiğini hissedip, insanların ve devlet mekanizmasının anlayışsızlığına ve hantallığına isyan edesiniz geliyor. Bir de mes'uliyet kavramının aslında ne kadar mühim olduğunu kavrıyorsunuz ki, filmdeki şu replik beni benden almıştı: "Bazı insanlara göre sorumluluk, dünyadaki en ürkütücü şeydir." Hele de bu sorumluluk, ebeveyn olmak ise çok daha önemli hale geliyor.

Taklitçiliğin bile sınırlarını zorlayan adam

Gelelim, benzer bir hadiseye ve filmine... 13 Haziran 1994 tarihinde ABD'nin San Antonio şehrinde 13 yaşındaki Nicholas Barclay ansızın kaybolur. Yapılan aramalar netice vermez. Nicholas kaybolduktan 3 yıl 4 ay sonra, 7 Ekim 1997 tarihinde yağmurlu bir akşam üzeri, İspanya'nın Linares şehrinde polis karakoluna telefon eden ve "turist olduğunu" söyleyen bir kişi "14-15 yaşlarında, korkmuş, üzerinde kimlik bulunmayan bir çocuk bulunduğu" yönünde ihbarda bulunur. Hemen harekete geçen polisler, çocuğu bir telefon kulübesinde bulur ve polis merkezine götürürler. "Amerikalı" olduğunu söyleyen çocuk "kaçırıldığını, kötü durumlarla karşılaştığını vs" anlatır ve o gece karakolda kalan çocuk, ortadan el ayak çekildikten sonra telefonun başına geçer ve ABD'yi birçok kere arayarak, kayıp çocuklardan Nicholas Barclay'in bilgilerine ulaşır.

Ertesi gün, İspanyol polisine "hafızamı kaybetmiştim ama bazı şeyleri hatırlıyorum" diyerek isminin Nicholas olduğunu söyler. ABD büyükelçiliğine haber verilir, San Antonio'daki aileye haber ulaştırılır, Nicholas'ın ablası Carey uçağa biner ve aceleyle İspanya'ya gelir. Çocuk "kayıp olan kardeşinin kendisi olduğunu, tecavüze uğradığını, hafızasını kaybettiğini, üzerinde deneyler yapıldığını vs" anlatınca, abla Carey bu sözlere inanır. Kısa süre içerisinde yeni bir kimlik kartı hazırlanan çocuk, abla ile birlikte ABD'ye gider, yalanlarına orada da devam edince, Barclay ailesi bu "hikâyeye" inanır veyahut inanmış gibi görünür.

Herşey yoluna girmiş gibi gözükürken, öte yandan FBI soruşturma yapmaktadır. Fakat ailenin ısrarları karşısında bulunan çocuğun Nicholas olduğu farzedilmektedir. Basın da bu olaya alaka gösterir çünkü kaybolan çocuk sarışın ve mavi gözlüyken, bulunan Nicholas esmer ve siyah gözlüdür. Bunun üzerine Hard Copy isimli bir basın kuruluşu, gerçeği öğrenmek için özel dedektif Charlie Parker'ı tutar. Dedektif Parker'ın yaptığı sıkı araştırmalar ve DNA testi sonucu, İspanya'da ortaya çıkan çocuğun Nicholas olmadığı anlaşılır. Kendisini Nicholas olarak tanıtan kişi 23 yaşında, Fransız Frédéric Bourdin isimli sabıkalı bir sahtekârdır.

Frédéric Bourdin isimli taklitçi sahtekâr, yapılan muhakeme sonucu 6 sene hapis cezası alır. Bu arada Bourdin, Barclay ailesiyle birlikte yaşadığı sırada "bu ailenin öz çocukları olan Nicholas'ı öldürüp gömdükleri" kanaatinde olduğunu söyler. Bu iddia da ispat edilemez. Bourdin hapisten çıktıktan sonra Fransa'ya gönderilince, orada kendine yeni bir hayat kurar, evlenir ve 3 çocuğu olur. Nicholas Barclay ise hâlâ "arananlar" listesinde bir satır işgal etmeye devam etmektedir.

Çok daha uzun ve teferruatlı olan kayıp hikâyesini özetleyerek buraya yazdım. İşte bu öykü, dokümanter film yönetmenliği yapmakta olan Bart Layton tarafından 2012 senesinde "The Imposter" adıyla drama-belgesel olarak beyazperdeye aktarıldı. Sinemalarda da oynayan film büyük ilgi de gördü. Yine küçük bir not: Filmin orijinal ismi "taklitçi" mânâsına gelirken, filmi Türkiye'ye getiren ithalat şirketi filme "Hayat Avcısı" ismini yakıştırdı.

Hem Los Angeles'da hem de Teksas'ın San Antonio şehrinde yaşanan bu iki olay Türkiye'de yaşanmış olsaydı, ki buna benzer tam 5500 kayıp hadisesi meydana gelmiş, bizim filmcilerimiz bu konuları sinemaya aktarır mıydı, diye düşünmeden edemiyorum. Dünya sineması başarılı ve kaliteli eserler vermeye devam ederken, Türk sinemasının ismi niye yok, siz anlayın artık...



İslam Gemici filmleri seyretti ve yazdı

Güncelleme Tarihi: 22 Nisan 2014, 15:39
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20