Bir gün şehre bir ilham perisi gelir

Geçenlerde tesadüfen okuduğum bir köşe yazısında Engin Ardıç'ın 'Kelebeğin Rüyası'nı çok beğendiğini yazmış olduğunu görünce ve sinema sitelerindeki seyirci yorumlarının müspet olması üzerine, 'Eh' dedim, 'bu filmi izlemek kaçınılmaz oldu.' İslam Gemici yazdı.

Bir gün şehre bir ilham perisi gelir

 

 

Seneler önce, kimin yazdığını bilmeden, bir yerde okumuştum şu mısraları:

Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca...


Sonra öğrendim Behçet Necatigil'in olduğunu ve şiirin tamamını bulup bir kenara not ettim ve ne zaman okusam, sanki uzaklarda çalan bir radyoyu dinlermişim gibi farklı hislere kapılırdım. Bugüne kadar da pek çok solgun güle rast geldim hayatımda... Her birinin hikâyesi farklıydı.

Geçenlerde tesadüfen okuduğum bir köşe yazısında Engin Ardıç'ın, "Kelebeğin Rüyası"nı çok beğendiğini yazmış olduğunu görünce ve sinema sitelerindeki seyirci yorumlarının müspet olması üzerine, "Eh" dedim, "bu filmi izlemek kaçınılmaz oldu."

Meğer film, Behçet Necatigil ile değil de, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu adında isimleri pek duyulmamış ve genç yaşta mevtâ olmuş iki şairle alakalıymış. Yılmaz Erdoğan öyküyü nereden bulduysa bulmuş ve senaryosunu çalışmış. Emek sarfedildiği belli olan film, 1941 senesinde Zonguldak'da başlıyor. 20'li yaşların hemen başında bulunan iki delikanlıyı kömür ocağı ve elektrik direklerinin tepesinde çalışırken görüyoruz. Dekor ve atmosfer iyi...

O yıllarda Zonguldak şehrinde edebiyat öğretmenliği yapan Behçet Necatigil, çevresinde iyi-kötü tanınmakla beraber, Muzaffer ve Rüştü'nün şiir dolu gelecek hayallerinin en büyük destekçisidir. CHP devrinin üst seviye bir bürokratının kızı olan Suzan şehre gelince, iki genç şair için bir anlamda yeni ilham perisi olur, onların hassas hayatlarını renklendirir, mısralarını daha da güzelleştirir. Fakat ellerinden sigara düşmeyen Rüştü de, Muzaffer de o dönem için tedavisi pek mümkün olmayan ince hastalık, yani verem belasının tehdidi altındadırlar.

Mükellefiyet devri

Arka plan olarak Zonguldak'ı alan filmde, Muzaffer ile Rüştü'nün hem edebiyatla uğraşıp hem de alakasız işlerde çalışıyor olması, tek parti döneminin meşhur "mükellefiyet kanunu" sebebiyledir. Köylülerin maden ocağında çalışmasının mecbur tutulduğu o dönemde, biri telgraf şirketinde, diğeri de kömür madeni idaresinde memur olan iki gencin en büyük tutkusu edebiyat ve şiirdir. Yazdıkları şiirlerinin de, o dönemin en önemli edebiyat dergisi olan Varlık'da basıldığını görmek, yine bu iki kafadarın en büyük hayalidir ve edebiyat konusundaki en büyük destekçileri de Behçet Necatigil'dir.

Milli Koruma Kanunu'na istinaden, 1940 senesinde çıkarılan ikinci iş ükellefiyetiyle, İkinci Dünya Harbi'nin sebep olduğu iktisadî zorlukların aşılması noktasında, Zonguldak havzasında yaşayanlara kömür ocaklarında çalışma mecburiyeti getirilmesi, o zamandan günümüze kadar birçok acı hatıraları taşımıştır.

Hasta veya sakat olduğuna bakılmaksızın, jandarma dipçiğiyle işyerlerine sürülen işçiler, firar etmeleri vaziyetinde bunları yakalamak için özel jandarma ekipleri vazifelidir. Tahkimat Komutanlığı'nın görevlendirildiği mükellefiyet kanunu dönemi, Yılmaz Erdoğan'ın filmiyle yeniden merak uyandırıyor. İnsan, "Acaba o zaman neler oldu, ne dramlar yaşandı?" diye düşünmeden edemiyor.

Suzan geldi, şiirler coştu

Hayat kendi akışında devam ederken, Suzan'ın Zonguldak'a gelmesiyle her şey değişir. Suzan ikisine de ilham perisi olur, yaşantılarını ve mısralarını renklendirir. Sonra şunlar olur, bunlar olur, hikâye akıp giderken, kâh gülüp kâh hüzünlendirir.

Bir "dönem filmi"nde ne, nasıl olması gerekiyorsa, hem dekorlar hem kostümler hem de atmosfer, planlandığı gibi ustalıkla kullanılmış. Fakat hepsinden mühimi, öncesinde pek tanımadığım bir oyuncu olan Mert Fırat'ın, Rüştü rolünde üstün bir performans çıkardığını söyleyebilirim. Her ne kadar senaryodan kaynaklanan bazı kopukluklar olsa da, filmin beni en çok etkileyen sahnesi, hastaneden çıktıktan veya firar ettikten sonra Rüştü'nün, Farah Zeynep Abdullah'ın canlandırdığı Mediha ile evlenirken düğünde şiir okumasıydı. Rüştü Onur, yeni evlendiği karısının gözlerinin içine bakarak kendinden geçmiş haldedir:

Sen varken
Ben bir şehirdeyim ki
Mesut akşamları
Beyaz kuşlar taşır gagalarında.
Ben bir şehirdeyim ki
Mevsim boyunca seni düşünürüm.
Sen varken yalnız değilim bu şehirde.
Oturup konuşabiliyorum
Hatta gezinebiliyorum sokaklar boyunca
Ya sen olmasan!


Gerçeklik problemi

Sinemada gerçekçilik peşinde koşan bazılarının aksine, sanatın ve dolayısıyla sinemanın mübalağadan ibaret olduğunu düşünürüm. "Gerçekçi sinema" meraklılarına oturup belgesel izlemelerini tavsiye ederim. Her belgesel filmde, "aşırı" şekilde gerçekçilik bulacaklarına emin olabilirler. Yılmaz Erdoğan'ın filminin eleştirilecek yönleri yok mu, tabii ki var. Ancak "Kelebeğin Rüyası"nı gerçeklik yönünden tenkit edenlerin fikirlerine katılmak mümkün değil... Eğer ortada bir sanat eseri yapma durumu varsa, mübalağa da doğal olarak vardır. Hadiseler, karakterler, yaşananlar, duygular abartılmayacak ise, niye film yapılsın, niçin şiir yazılsın, neden şarkı bestelensin? Sualleri uzatabiliriz. Abartmak, sanatın tabiatında var. Bu sebeple "gerçekçi sinema"nın karanlık dehlizleri yerine, "sinemanın gerçeği" peşinde koşmak, daha yerinde olacaktır. Bu nedenle Yılmaz Erdoğan'ı tebrik etmek gerekiyor.

Hoşuma gitmeyen bir husus vardı ki, o da (her ne kadar gerçek olsa da) iki genç şairin (verem olmalarına rağmen) ellerinden düşürmedikleri sigara ve rakı kadehleri oldu. Tamam, belki bir yere kadar anlayış gösterebilirim ama filmin birçok yerinde öksürükten boğazı yırtılan şairlerimizin elinden rakı kadehi, dudaklarından da sigara hiç eksilmiyordu. Bu durumun, "gerçekçilik" adına filmlerde sürekli olarak küfür edilmesinden hiç farkı yok.

Türk sineması adına halen ümitsiz olmama rağmen, bu film, bulutların aralanmasına ve güneşin kısa süre de olsa görünmesine vesile oldu.

 

İslam Gemici, filmi seyretti ve yazdı

 

Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2014, 17:49
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13