Bıkmadınız mı bu metal ve beton yığınından?

Bruges'ün o huzur dolu görüntüsü nerede, İstanbul'un seyirciyi boğan görüntüsü nerede? Fransız sinemacılar bile İstanbul'un karmaşasından ürkmüşler ki bu endişeyi 'Gözyaşı Kardeşliği' filmine de yansıtmışlar. İslam Gemici yazdı.

Bıkmadınız mı bu metal ve beton yığınından?

"Boğulmuyor musunuz bu şehirde?" dedi Priştineli arkadaşım Kadare. "Hiç boşluk yok. Benim şehrimde hangi yoldan giderseniz gidin bir süre sonra bir boşluğa çıkılır. Burada umutsuzca kuşatılmışsınız siz. Bu amanvermez şartlar altında nasıl fikir üretebilirsiniz ki? Bir de ne çok tadilat var evlerinizde. Gürültüden sürekli başım ağrıyor. Neden bir türlü yerleşemiyor bu şehrin insanları?"

Yıldız Ramazanoğlu'nun 2014 Şubat'ın yayımlanan hikâye kitabı "Çiçekli Bir Boşluk" işte bu cümlelerle başlıyor. Kadare'nin sorduğu suallere kendi içimde cevap arıyorum. Evet, ben şehirde boğuluyordum ve şimdi tam sınırda yaşıyorum. Ne şehir ne de şehir dışı sayılabilecek bir bölge olan, hâlen rüzgârın uğultusu, tavuk gıdaklamaları, kuş sesleri, köpek havlamaları, kedi miyavlamalarının duyulduğu Büyükçekmece'de...

Bükreş'te tıp tahsili yapan Ali Osman diyor ki: "İstanbul'da sokaklar dar, komşularla aramız 8-10 metre, balkona çıksanız fazla duramazsınız, yukarı baksanız 5. katın çanak antenini görürsünüz, gökyüzünü gece vakti görebilmek tüm şehre bedelmiş. Bunu Bükreş'te yaşamaya başlayınca anladım."

Şehir, insanın hayatın her safhasını tanzim etmek üzere teşekkül ettirdiği en mühim, çapı en büyük fizikî nesne ve onu çevreleyen bir üst mekân organizasyonu olarak tarif ediliyor. Bu yapıya şekil ve mânâ veren temel saikler ise,şehrin inanç ve kültür kodlarına ilişkin kökleridir. "İdeal Şehir" de yüksek kültürlü hayatın yaşandığı, ahlâk ve terbiyenin, san'at ve zarafetin, mimarî ve estetiğin geliştirileceği, ferdî hırs ve menfaatlerden çok, cemiyetin tamamını sükûnete kavuşturacak düzenin teşkil edildiği yerdir. 

Avrupa'dan Türkiye'ye: Şehir

2013 Fransa yapımı olan "Gözyaşı Kardeşliği - La confrérie des larmes - The Brotherhood of Tears" filmi Paris'te başlayıp, Belçika'nın Bruges şehrine uğrayıp, İstanbul'da mola verip, yine Paris'e dönerek nihayete eriyor. Jean-Baptiste Andrea'nın başarılı bir yönetmenlik örneği sergilediği filmin başrolünde Jérémie Renier oynuyor. Chevalier adlı eski bir polis hayatta dibe vurmuştur. Karısının ölümünden sonra 13 yaşındaki kızıyla yaşayan Chevalier, kumar oynayıp borca batmış, alkolik olmuş ve temizlikçilik yaparak ancak hayata tutunabilmektedir.

Tam "Her şey bitti" derken bir anda önünde yeni kapılar açılır: Eski bir tanıdığı borcunu ödemiş ve Chevalier'ye yeni fakat biraz esrarengiz bir iş bulmuştur. Kendisine gönderilen ve illegal olmadığı söylenen paketlerin bulunduğu çantaları adrese teslim etmesi gerekmektedir. Bu kuryelik işi karşılığında çok iyi paralar da almaya başlar. Ta ki bir gün görüşeceği müşterilerden birisi hunharca öldürülünceye kadar... Sonra işler çığırından çıkar.

Paris'in nisbeten karmaşık trafiği ve düzensizliği Chevalier'nin randevularına kılpayı yetişmesine sebep olurken bir defasında gittiği Belçika'nın Bruges şehrinin kendine has mimarisi "İşte yaşanacak yer burası" dedirtecek kadar nefis... Biraz araştırınca, gezi sitelerinde bu tarihî şehirle alakalı sitayiş dolu seyahat yazılarını da bulup okudum. Orta Çağ'dan kalma mimarisi 2. Dünya Savaşı'nda zarar görmediği için aynen korunmuş, değişik çikolataları, danteli, kanalları ile meşhur turistik şehir imiş. Evlerin tipik Kuzey Avrupa tarzında inşa edilmiş olması, Venedik benzeri kanallar ve köprüleriyle Bruges, insanın aklını başından alacak tarzda bir yermiş.

Eski polisimiz Chevalier, Bruges'den ayrıldıktan kısa müddet sonra İstanbul'a gelir. Filmin özellikle o bölümünü seyretmenizi isterim. Gerçi pek çok Avrupa, hassaten de Fransız filmlerinde İstanbul'da çekilmiş sahneler vardır, çünkü Dersaadet halen onlara pek egzotik gelmektedir. İstanbul denilince Avrupalının hafızasında hep Eminönü Meydanı, Galata Köprüsü ve biraz da Sultanahmet Meydanı canlanıyor. Bu filmde de aynısı oluyor. Kahramanımız arabayla bahsettiğim yerlerde gezerken, insanı bunaltan trafik, karmaşa, gürültü manzaralarıyla karşılaşıyoruz. Bruges'ün o huzur dolu görüntüsü nerede, İstanbul'un seyirciyi boğan görüntüsü nerede? Fransız sinemacılar bile İstanbul'un karmaşasından ürkmüşler ki bu endişeyi filme de yansıtmışlar. İyi ki filmin tamamı İstanbul'da geçmiyordu, yoksa bu şehirden iyice nefret edecektim.

Kore'de de farklı değilmiş

Başka bir yazıda daha bahsettiğim 2007 Güney Kore yapımı "Bir Katilin Sesi - Voice of a murderer - Geu nom moksori" filmindeki şehir manzaraları da İstanbul'u aratmayacak nitelikteydi. Oğlu kaçırılan meşhur haber spikeri ile karısının, evlatlarını bulmak için katille içine girdikleri kedi-fare oyunu film boyunca nefesimi kesmişti. Hele de katilin kendisine para getirmeleri için verdiği kısa müddette belirli bir noktaya ulaşmalarının yoldaki trafik nedeniyle inkıtaa uğraması ebeveyni delirtiyordu, dolayısıyla da seyirciyi...

Eskiden Uzakdoğu'daki aşırı kalabalık şehirlere bakıp "İyi ki İstanbul o kadar kalabalık değil" diye sevindiğimi hatırlıyorum da o memnuniyetin yerini üzüntü almış durumda... Yine aynı filmde, çocuğu kaçırılmış olan annenin, katilin sözüne inanarak buluşmaya gidişi esnasında yine trafik tıkanır. Anne, taksi şoförüne bağırır fakat sürücü de haklıdır, arabayı uçuracak değildir ya... Bunun üzerine randevu için vakti kalmayan anne Oh Ji-sun’un delirmiş vaziyette taksiden çıkması ve koşar adımlarla gitmeye çalışırken yere kapaklanması, defalarca yerde yuvarlanması, insanı hakikaten üzüyor. Hani yukarıda bahsetmiştim, güya "İdeal şehir, cemiyetin huzur ve sükûnunu sağlamak için bir düzenin teşkil edildiği yer" idi. Fakat bu dev beton ve metal yığını şehir bozuntusu korku ormanlarında huzur ve sükûnu geçtik, yaşayabilmek bile büyük hüner istiyor.

İşte bütün bu nedenlerden ötürü

Arada bir Büyükçekmece'den şehre inmem lazım geldiğinde bir düşüncedir alır beni... Kalkıp hazırlanmak, yola çıkmak, metrobüsle Cevizlibağ'a gelmek, oradan da gitmek istediğim istikamete doğru başka bir vasıtaya daha binmek... İnsan, merkepten düşmüş karpuza benziyor. Aynı günün akşamına eve döndüğümde perişan vaziyette yorgun oluyorum.

Hoş, İstanbul'un içinde yaşarken de benzer rezilliği farklı şekilde yaşıyordum. Nihayet kısmet oldu ve büyük şehirden kaçtım. Fakat hayretle bakıyorum da insanlar; bu boşluksuz, karmaşık, gürültülü, stresli, hastalıklı hayat tarzından şikâyetçi bile değiller. Her gün beton yığınlarının birinden çıkıp bir başkasına girerek ömürlerini tüketiyorlar da arada bir benim gibi "Ey insanlar bıkmadınız mı bu metal ve beton yığınından?" diyen kimselerin sesini de işitmiyorlar. Çünkü kulakları sadece duymak istedikleri seslere odaklanmış. Kuş cıvıltısı, yağmur damlalarının tıpırtısı, gök gürlemesi, kedi miyavlaması gibi farklı seslere hem kulaklarını hem de beyinlerini kapatmış durumda yaşıyorlar. Pekâlâ, hayat sizin. Dilediğiniz gibi yaşayın ama ömrünüzün son demlerine geldiğinizde de şikâyet etmeyin.

İslam Gemici 

Yayın Tarihi: 04 Haziran 2014 Çarşamba 16:19 Güncelleme Tarihi: 15 Ağustos 2020, 15:15
banner25
YORUM EKLE

banner26