banner17

Allah'ı Arıyorum: Luc Besson ve Lucy'nin Hikayesi

Luc Besson’un yönetmen koltuğunda oturduğu ve senaryosunu yazdığı, başrollerini ise Scarlett Johansson ve Morgan Freeman’ın paylaştığı ‘Lucy’ filmini izledim. Senaryoyu yazarken Luc Besson'ın aklından neler geçti bilmiyorum ama aslında tasavvufi bazı bilgilere ne kadar yaklaştığını fark ettim. Zeynep Demirgil yazdı.

Allah'ı Arıyorum: Luc Besson ve Lucy'nin Hikayesi

Bazen, çıktığımız bu hayat yolculuğunda uğradığımız duraklarda, bazı sebeplerden kafamız karışabilir; neden yaratıldığımız, varlığımızın başlangıcı, aslında gerçekten var mıyız yok muyuz, son nasıl olacak, kim olduğumuz, neye inandığımız ve niye inandığımız konusunda. Birçok kişi muhakkak hayatının belli evrelerinde kendisine bu soruları yöneltir ve kafa karışıklığını kendini tatmin edecek kadar gidererek yoluna devam eder. Çok üzücüdür ki, istatistiki olarak oldukça düşük oranda da olsa bazı yaşamlar, bazen cevaplayamadığı bu sorular ve tahammül edemediği kafa karışıklığı sebebiyle daha fazla sürdürülemez. Pek yakın bir zamanda ünlü sanatçı Avicii’nin hayatına son verişinden sonra ailesinin yaptığı açıklamadaki gibi: “Varoluşsal sorulara cevap arıyordu. Yaşam, mutluluk ve anlam hakkındaki düşünceler konusunda zorluk yaşıyordu.” Bundan daha büyük orandaki bir kesim ise zaten en baştan bu soruları kendine sormaz ve aklı o duraklara uğramaya çalıştığında kaçarak uzaklaşır. Daha çok materyalist bir bakış açısına sahip olan bu kesim, an’ı yaşa ve sorgulama der kendine zira kendini zorlamayı sevmez.

Bazı insanlarsa çok derinlerine iner konunun, ulaştığı cevaplardan aldığı hazla daha fazlasını ister, daha fazla bilgi, daha fazla aydınlanma. Biz Müslümanlar için buna tasavvuftaki gibi sekr diyebiliriz. Doğal olan sekr müminlerin sekri, akli olan ariflerin sekri, ilahi olan ise kâmillerin sekridir. İşte o bazen çok üstünde düşünmeden ezbere yaptığımız dualarımızdaki “Allah’ım, benim sendeki hayretimi arttır!” anlamındaki hadis, ilahi sekre işaret etmektedir. (el-Fütûĥâtü’l-Mekkiyye, II, 544-546). Zaten kâmil olanlar bu noktada fenaya erip, O’nda beka bulabilirler. Bu her müminin yaşarken ulaşmak isteyeceği son ve en güzel noktadır. Yaşarken diyorum çünkü artık bu noktadan itibaren, o, duyduğumuzda tüyleri ürperten hadis-i şerif vuku bulur: “Ölmeden önce Ölünüz!”. Bizler bu adımları atabilmeyi, bu seviyelerin en azından bir kısmına ulaşabilmeyi ne kadar çok isteriz. Tabii bunun için ne kadar çaba sarfettiğimiz ise işin bir başka boyutu ama bu yazının konusu o değil. Benim odak noktam ise şu: İslam’a ulaşamayanlar, bu sorulara yanıt ararken neler düşünüyor?

Tüm anılarını en ince detayına kadar hatırlama, her dili anında öğrenebilme, akıl okuma, telekinezi ve acıyı hissetmeme

Birkaç sene evvel, çoğumuzun Leon filmiyle tanıdığı Luc Besson’un yönetmen koltuğunda oturduğu ve senaryosunu yazdığı, başrollerini ise Scarlett Johansson ve Morgan Freeman’ın paylaştığı ‘Lucy’ filmini izledim. Film tipik bir Hollywood aksiyon-mafya filmi gibi başlamasına rağmen, ilerleyen dakikalarda beni fazlasıyla heyecanlandıran olaylarla devam edip çok şaşırtan bir şekilde de son buldu. Bu olaylar, kısaca bahsedecek olursam şöyle gelişiyor: Ana karakter Lucy, Tayvan’ın başkenti Taipei’de gezerken kendini bir anda en azılı uyuşturucu şebekelerinin birinin içine düşmüş bulur. Karnının içine, kuryeliğini yapması için yerleştirilen yeni bir tür sentetik uyuşturucu (hamilelerin bebek kemik gelişimi başlarken, vücutlarında çok az miktarda üreyen cph4 maddesinin sentetikleştirilmeye çalışılmış hali), beklenmedik bir şekilde vücuduna nüfuz edip kanına karışmaya başlar. Bu madde Lucy’e insanüstü yetenekler kazandırmıştır; bebekliği dahil olmak üzere tüm anılarını en ince detayına kadar hatırlama, her dili anında öğrenebilme, akıl okuma, telekinezi ve acıyı hissetmeme gibi. Sahip olduğu bu yeteneklerle çok kısa bir süre içinde beyninin tüm algı kapılarını sonuna kadar açmaya başlar. Öte yandan bunlar olurken, bedeninde bu maddeyle birkaç günden fazla yaşayamayacağının da farkındadır ve ölmeden önce tamamlaması gereken bazı görevleri olduğuna inanır.

İnsan, beyninin yüzde 20’sine erişme imkânı bulsa ne olur? 

Filmi izlerken benim en çok ilgimi çeken kısımlar, Lucy’nin beynini kullanabilme kapasitesi hızla gelişirken, üniversitede profesör olan Norman’ın (Morgan Freeman) her kapasite artışında araya girerek, beynin hangi seviyesinde insanın neler yapabileceğiyle ilgili anlattığı açıklamalardı. Bu açıklamalar bize şunları aktarır: Beynin yapısı sadece birkaç miligram düzeydeyken henüz düşünebilme yeteneğine sahip değildir. Daha çok refleks görevi görür. Tek sinir hücresi yaşamamızı, iki sinir hücresiyse hareket etmemizi sağlar.

Birçok tür beyin kapasitesinin yüzde 3 veya 5 kadarını kullanırken, besin zincirinin en üstünde bulunan insanlar ise beyin kapasitesinin yüzde 10’unu kullanabilirler. Ve beynin sadece yüzde 10’u ile bile yaptıklarımız şaşırtıcıdır. Beyin kapasitesini bizden fazla kullanabilen tek bir canlı vardır, yunus balığı. Yunuslar beyinlerinin yüzde 20’sini kullanabilirler. Bu da onlara ekolokasyon olarak iletişim kurma imkanı sağlar. Yani insanoğlunun yaptığı tüm sonarlardan daha ileri bir yapıya sahiptirler ve bu sonradan yunuslara kazandırılan bir şey değil, yaratılıştan gelen bir özelliktir.

Diğer bir taraftan Norman şunu da ekler, insan yaşamını devam ettirirken zaman kazanabilmek için üremek ister. Bu şekilde öldüğünde içgüdülerini ve bilgilerini bir diğer hücreye aktaracaktır, o da diğerine ve insanlık bu şekilde devam edecektir. Böylece ilim, bilim ve irfan zaman içinde aktarılmış olacaktır. Peki, insan, beyninin yüzde 20’sine erişme imkânı bulsa ne olur? Vücuduna erişim ve kontrol imkanı sağlayabilir. Yüzde 40’a yaklaştığında başka insanları kontrol edebilir. Kendini ve başkalarını kontrol etmeye başladıktan sonra da nesneleri kontrol edebilir. Tabii yüzde 10’dan sonrasıyla ilgili bilgiler tamamen varsayımsal hipotezlerdir. Profesör Norman, beynin yüzde 100’ü kullanılabilse neler yapılabileceğinin hayal bile edilemeyeceğini söyler ve konferansını bitirir.

Daha sonra Lucy ona ulaşır ve beyinle ilgili yaptığı çalışmalardan haberdar olduğunu söyleyerek, yardım ister. Norman da ona, ölmeden önce yapabileceği en iyi şeyin, bu kapasitedeki bir beyinle elde ettiği bilgilerin tümünü insanlara aktaracak bir yol bulması olduğunu söyler. Böylece Lucy profesöre tüm öğrendiklerini aktarmaya başlar. Yüzde 80’i geçtikten sonra artık zamanı ve mekanı istediği gibi yönetebilir. Yüzde 100’e ulaştığındaysa tüm kainata ait bilgileri özümsemiştir ve insan bedeni ortadan kaybolur. O, artık her yerdedir.

Meğer her şey Hakk ile kaim imiş

Bu filmden neden Allah’ı arıyorum başlığı altında bahsetmek istediğime gelirsek, aslında İslam’a henüz ulaşamamış ama farkında olmadan da olsa arayış içinde olan çok zeki bir düşünürü gördüm ben burada. O da filmin senaryosunun yazarı Luc Besson’du. Senaryoyu yazarken aklından neler geçti bilmiyorum ama aslında tasavvufi bazı bilgilere ne kadar yaklaştığını fark ettim. Bir yanıyla Allah’a ulaşmaya çalışıyordu, aslında her nefis gibi, ama belki de bunu bilmiyordu. Muhakkak açıklayamadığı noktaları bilimin anlattığı kadarıyla çözmeye çalışmıştı ve bizim düşüncelerimizden ayrışan birçok noktası da vardı. Örneğin dünyadaki ilk kadının maymuna benzemesi ve adının Lucy olması ya da insanlığın gelişiminin Darwin’in evrim teorisindeki gibi olması veya dünyaya ve bizlere hükmedenin zaman kavramı olması gibi. Bunları zaten birçok filmde ve belgeselde de görüyoruz ama benim için bu filmi farklı kılan bizim bazı benzerliklerimizdi.

İnsan nasıl kendini görmek için aynaya bakarsa, Allah da kendi güzelliğini temaşa için bir ayna hükmünde olan âlemi ve onun en değerli varlığı olan insanı yaratmıştır. Yani insan küçük âlemdir ve kainatta ne varsa, Allah insanın hakikatine onu öz olarak yerleştirmiştir. Fakat doğduktan sonra insan dünya hayatının telaşına dalar ve bazen hakikatleri unutur. Tekrar arayışa geçtiğindeyse Allah’a yaklaşmaya başladıkça, içinde var olan O’nun sıfatları, kendinde daha çok zuhur eder. Nefsani ve dünyevi duyguları, istekleri azalır ve Hakk’a ulaşmak için daha büyük bir çaba sarf etmeye başlar. Bu makamlarda ilerledikçe, biz insanlarda olmayan özellikler edinilir; Evliyaullah’ın bast-ı zaman ve tayy-i mekan yapabilmesi gibi. (Bast-ı zaman: zamanın genişlemesi, bereketlenmesi, az zamanda uzun bir zaman yaşamış olma halidir. Tayy-i mekan: Mekanı aşarak bir anda değişik yerlerde görünebilmektir.)

Bu yolculukta artık Hakk’a ulaşmış kimseler fena bulurlar. Fenafillah’ın öz manası, Hakk’ı bilmek; Bekabillah ise, Hakk’ı bulmak, Hakk ile olmaktır. Kişi artık hep var olduğunu sandığı kendisinin, aslında olmadığını fark eder ve Bakara suresinin 115. ayetindeki gibi ne yana dönerse dönsün Vechullah karşısındadır. Bunu görünce bir daha asla kendisini görmez. Meğer her şey Hakk ile kaim imiş. Bunu görür ve bilir. Bu, kişinin en son çıkarıldığı makamdır. Bu makamın Ayet-i Kerime’sine gelince, Allah-u Teala buyurur ki: “Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak, ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabbi’nin vechi baki kalacak.” (Rahman: 26-27) Kişi kendini Allah’ın varlığında yok etmiş, O’nunla beka bulmuş olur ve ölmeden önce ölür.

“İnsana doğasını sunmak, sadece dengesizlik ve kaos yaratır”

Tekrar filme dönecek olursak, şu noktalar dikkat çekicidir; Lucy’nin beynini kullanma kapasitesi artıp, yeni algı kapılarını araladıkça, insani istekleri ve duygularının kaybolmaya başladığını görüyoruz. Onun yerine ölmeden önce yapması gereken doğru işler için koşturur. Batıni mantıkta aslında süper güçler elde etmeye başlayan kimselerin genelde bunu kendi işlerini halletmek, insanlar üzerinde güç kullanmak ve tabiri caizse dünyaya hükmetmek şeklinde arzularla karşımıza çıktığını görüyoruz. Ama yazar burada insanın üstün bilgi ve düşünme gücünün kendini farklılaştıracağına inanmış ve amaçlarının da değişmesi gerektiğini öngörmüştür. Çünkü normal şartlarda Lucy’nin, maddeye maruz kalmadan önce hedefi bir an önce kaçıp kurtularak eski hayatına geri dönebilmekken, değiştikten sonra bu şebekeyi ve tüm sentetik maddeleri ortadan kaldırmayı başarmıştır.

Diğer bir yandan filmin ortalarında Lucy’nin profesör Norman ile konuşurken “Kendi beynime hükmedebiliyorum” ve “Aslında hiç ölmüyoruz” sözleri de dikkat çekicidir. Filmin sonunda Lucy zaman kavramına değinir ve bir arabayı çok hızlı şekilde döndürmeye başlar. Araba azami hıza ulaştığında artık onu göremeyiz, kaybolur ve Lucy şuna dikkat çeker: Arabanın varlığını nasıl kanıtlarız, artık gözükmüyor olması onun olmadığı anlamına mı gelir? Hayır ama zaman bize onun biraz önce burada olduğunu söyler ve dünyadaki tek gerçek ölçü birimi de zamandır, der. Zaman tektir ve zaman olmadan var olamayız der ki bu noktalarda zaten hakiki olan düşüncelere yaklaştığını ama bir yerde tıkandığını görebiliriz. Çünkü şu soruyu sorarak bir adım ilerisine geçememiştir. Peki, zaman kavramını ortadan kaldırırsak ne olur?

Her ne kadar burada kilitlenmiş olsa da daha sonraki repliklerde profesörün gitmeden önce Lucy’e sorduğu soru yine ana noktalardan birini oluşturur: “Tüm bu bilgi, insanların bunlara hazır olduğundan şüpheliyim. Güç ve kazanç peşinde koşuyoruz. İnsana doğasını sunmak, sadece dengesizlik ve kaos yaratır.” Lucy de der ki: “Bilgi değil, cehalet kaos yaratır.

Sonra bir bilgisayar yapıp tüm bilgilerini ona aktarır, bu arada tayy-i mekan ve bast-ı zaman da yapmaya başlar ve sonunda bir anda tam olarak ortadan kaybolur ama yok olmamıştır ve onun nerde olduğunu soran kişinin telefon ekranında “Ben her yerdeyim” yazısı belirir. Son sahnede Lucy seyirciye şöyle seslenir: “Hayat bize 1 milyar yıl önce bahşedildi. Şimdi onunla ne yapacağınızı biliyorsunuz.” Bu söz üzerine düşünecek olursak, biz inananlar için çok doğal bir mesaj vardır: Aklını kullan, kendini geliştir ve öğrendiklerini aktar.

Umarım bir gün Besson dâhil tüm arayıştakiler özünü bulur, Rabb’ine ulaşır

Filmi izlerken tüm bu noktalarda tüylerim diken diken oldu. Sizce de bazı noktalarda çok farklılaşsa da, fenafillah ve bekabillaha teğet geçen fikirler barındırmıyor mu? Bu beni çok heyecanlandırdı ve Luc Besson’un aslında Allah’ı aradığını ve bu arayışta sadece aklıyla çok önemli yollar kat ettiğini anladım. Ki düşünün bir de İslam’la hemhal olursa nasıl bir yere ve algı seviyesine yükselir. İslam’ı ve Rabbimi aramama gerek kalmadan bulmuş olarak doğduğum için ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım ve buna şükrettim. Umarım bir gün Besson dâhil tüm arayıştakiler özünü bulur, Rabb’ine ulaşır. İnşallah biz Müslümanlar da uğrunda çaba sarf etmemize gerek kalmadan sahip olduğumuz bu lütufla nankörce yerimizde saymaz, “İki günü bir olan zarardadır” hadis-i şerifinden ders alarak kendimizi geliştirmeye çalışır ve Hakk’a uzanan basamakları, doğru yoldan ayrılmadan çıkabiliriz.

 

Zeynep Demirgil

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2018, 14:51
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Halil Ibrahim
Halil Ibrahim - 7 ay Önce

Gercekten carpici bir yazi olmus. Yazarin, tasavvufi bilgi birikimi ve farkli bakis acisi ile muktesebati zengin oldugu anlasiliyor. Bir Hollywood filminin bu sekilde yorumlanmasi ve yazardaki bu arayisin farkedilmesi yine ayni arayisin telaşıyla mumkun olabilir diye düsünmekteyim. Kardesimizin emeginden, sukrunden ve duasindan Allah razi olsun.

Işık
Işık - 7 ay Önce

Ne güzel yazmış

Zeynep Toraman
Zeynep Toraman - 7 ay Önce

Aslında her insanın yaratıcısını aradığını hatırlatan çok ilginç bir yazı.

İsimsiz
İsimsiz - 6 ay Önce

Yazarımızın bahsettiği film oldukça ilgimi çeken, merakla izlediğim filmlerden biriydi. Özellikle prof.’un anlattıkları bende iz bırakmıştı. Tam da bunun üzerine yapılabilecek bu derin ve anlamlı yorum ilaç gibi oldu. Zeynep Hanım, mükemmel bir bakış açısı ve çıkarımlarınız ile bizleri aydınlattığınız için teşekkür ederiz. Emeğinize sağlık..

B Betül
B Betül - 7 ay Önce

Filmden biraz bağımsız bir yorum olacak ama bahsi geçen beyin kapasitesi mevzu şu an bilimsel açıdan kabul görmüyor. Sinirbilim araştırmalarına göre beynin tamamını kullanıyoruz. Yüzde vererek "şu kadarını kullanıyoruz" bilgisi geçmişte kaldı.

banner8

banner19

banner20