Alışılmış bir senaryo: Kod Adı Londra

Filmde olaylar Hollywood’un alışkın olduğumuz heyecan algısı üzerinde gelişiyor. Hızlı tempo sizi kendine çekerek sürüklüyor. Suni, marazi korkular yaşatıyor. Aslında işler kötüye gittiğinde endişelenmenize hiç gerek yok. Çünkü bu işlerde önemli olan senaryoyu kimin yazdığıdır. Kemal Kahraman yazdı.

Alışılmış bir senaryo: Kod Adı Londra

Geçen akşam TV başında kanallarda rasgele gezinirken bir filme yakalandım. Yeni başlıyordu. Geçeyim şunu derken şehir ilgimi çekti. Kamera Londra’nın üzerinde geziniyor. Şehrin caddelerini, önemli binalarını, meydanlarını gösteriyor. Avrupa’nın bu kadim başkentinde insanlar aşağıda “dünyanın gerçeklerinden” habersiz kendi halinde geziniyor. Big Ben, St. Paul, Westminster, London Eye, Parlamento binası, Thames nehri, sembolik ne kadar mekan varsa gözümüzün önünden geçiyor.

Sonra Downing Street üzerine gelip 10 numarada karar kılıyor. Burası malum, İngiliz Başbakanlık Ofisi ve konutudur. 1684’ten beri bu böyledir. Daha geniş, daha modern bir yere taşınalım diye herhangi bir gayretleri yok. İngilizler için yalnız kiliseler değil bütün tarihi mekanlar, hatıralar kutsaldır. Özellikle sembolik anlamı olanlar.

Neyse, İngiliz tarafında bir telaş. Büyük Britanya Başbakanı ölmüş. St. Paul katedralinde büyük bir cenaze töreni yapılacak. Dünyanın her yerinden devlet başkanları cenazeye katılacak. En önemli konu elbette güvenlik. Bu saf, naif, kırılgan Avrupa insanları böyle önemli bir konuyu nasıl ele alacak? Yukarıdan bir göz, onlara küçümseyerek bakıyor.      

Neyse ki kendisine güvenebileceğimiz, iyilerin dostu bir kahramanımız var. Başrolde sert çocuk olarak Gerard Butler seçilmiş. Hollywood envanterinde bu tip durumlar için ilk akla gelen isimlerden. Bruce Willis sanırım biraz salaş kalıyor. İmajı amirine karşı gelip durmaktan biraz yıprandı. Doğrusu kravat ona hiç yakışmazdı. Üstelik biraz da yaşlı kalıyor. Bize daha genç, tertipli, resmiyet yakışan biri lazım. Ne de olsa Kutsal Roma İmparatoruna eşlik edecek. Yani ABD başkanına.

Gerçekten filmin başından sonuna kadar onca savaş, yıkım, Hollywood’un vazgeçilmezi araba kovalamaca yaşanıyor. Londra yıkılıyor. Ama bizimkiler hayırlısıyla takım elbiseli ve kravatlı olarak filmi tamamlıyorlar. Tabi yüzünde gözünde, üstünde başında bazı yara bere ve yıpranmalar gözlemleniyor. Ne de olsa makyajcıların aldıkları parayı hak etmesi lazım.

Hollywood’un kadrolu kutsal adamı

Sert çocuk Butler’e içimizden biri izlenimi vermek için yanına bir eş, bir de kayınvalide verilmiş. Duygusal tonu takviye etmek üzere eşi hamile durumda. Projenin sosyal boyutu tamam da biraz daha güvenilir hale getirmek için “kutsal” bir dokunuş lazım. Bunu kim yapabilir? Elbette Morgan Freeman. Hollywood’un kadrolu kutsal adamı. Bir filminde tanrıyı oynamaya bile cüret etti. Burada o kadar ileri gitmemişler, başkan yardımcı yapmışlar. Yaşına hürmeten bizzat olayların içine sokmamışlar. Uzakta, ABD’deki merkezde gelişmeleri izliyor, idare ediyor.      

Standart bir Hollywood filmi var karşımızda. Alışılmış bir tema; Ortadoğu merkezli bir terör örgütü. Yemen taraflarında büyük bir silah kaçakçısı. ABD’nin Ortadoğu operasyonlarından birisinde onlara da saldırı olmuş. Birisinin kız kardeşi ABD askerlerince öldürülmüş. Kaçakçımız bunun intikamını almak istiyor. Yalnız o değil, duruşunu makul göstermek için siyasi bir mesaj da veriyor:

“Sizler Ortadoğu’yu yangın yerine çevirdiniz. Milyonlarca insanı öldürmekten çekinmediniz. Uzakta barış ve huzur içinde sözde medeni hayatınıza devam ettiniz. Ama şimdi sıra sizde. Savaşı sizin şehirlerinize taşıyalım da görün bakalım nasıl bir şeymiş…”

Olayı Ortadoğu insanının başından geçenlere dayandırıyor ki inandırıcı olsun. Kısacası intikam alınacak. Londra’da bütün liderlerin toplandığı bir organizasyonda saldırılar yapılacak. Kaçakçının büyük bir ideali var; ABD başkanını yakalayıp dünyanın gözü önünde infaz etmek. Ortadoğuluların alışık olduğu bir tema;  Kaddafi, Saddam, Mursi… Hepsi ülkelerinde liderdi; dünyanın gözü önünde önce canavarlaştırıldı, sonra infaz edildi. Burada iş tersine dönmüş gibi görünüyor. Hedefte ABD başkanı var.

Başkanların kilisedeki cenaze törenine doğru gitmeye başlamasıyla Londra tarihi günlerinden birini yaşıyor. Aşağıdaki sembolik yapılarda, köprülerde bombalar patlamaya başlıyor. Çok çok büyük bir organizasyonla karşı karşıyayız. Olay İngiliz polisinin, istihbaratının boyunu çok aşıyor. Sam amca el atmadan çözülecek gibi değil. Adamlar her yere sızmış. Buckingham Sarayında bile o havalı, uzun siyah başlıklı, kırmızı ceketli tören kıtasının içine girmişler. Devlet başkanlarını bir bir düşürüyorlar. Sanki bir bilgisayar oyunundayız.

İşte işin anahtarı burada. Westminster’ın, köprülerin Big Ben’in kuleleri bir bir yıkılırken pek de inandırıcı bir izlenim vermiyor. Daha çok savaş oyunlarındaki görüntüleri andırıyor. Elbette bu kadar büyük bir set yapıp imha edemezlerdi. Bu zamanda maliyeti bir düşünün. Küçük Avrupa devletlerinin başkanları birer birer vuruluyor. Kulede İtalyan başbakanı şehri seyrederken yakalanıyor. Japon başbakanı köprünün yıkılmasıyla arabayla beraber Thames’e uçuyor. Fransa Başbakanı Thames’te bir motorda. Her tarafta motorlu, polis kıyafetli teröristler beliriyor. İngiliz polisine birkaç kişi değil bir ordu sızmış. Artık iş tersine dönmüş. Terör ordusuna polis sızmaya çalışıyor.

Her şey masallardaki gibi…

Her şey ergen bilgisayar oyunlarındaki gibi seyrediyor. Tabi ABD başkanımız, Kutsal Roma İmparatorumuz yakışıklı olduğu kadar, çetin ceviz. Kendisi o kadar olmasa da yanındaki koruma “olağanüstü” bir insan. Masallardaki gibi engelleri bir bir aşıyor. Başkanı tek başına kurtarmaya kararlı. Belli ki yalnız çalışmayı seviyor. Düşünebiliyor musunuz, başkanın bulunduğu helikopterlere aşağıdan Stinger ile ateş ediliyor. Bir Amerikan silahı ile. Türkiye’nin alması için kongreden bir türlü izin çıkmayan bu silahı teröristler nasıl elde etmiş dersiniz?

Güzel bir soru ama şimdi sırası değil. Şimdi adamımız Başkanı nasıl kurtaracak ona bakalım. Londra sokakları karışıyor. Amerikan elçiliği bile güvenli değil. Motorlu, kamyonlu çeteler kahramanımızla yalnız kalan başkanın peşinde. Land Rover’ın içindeler. Kurşun geçirmiyor. Ama adamlar çok fazla. Sokaklar onlara teslim. Derken bir kamyon arabayı deviriyor. Başkanı alıp gidiyorlar.

Burada iki ayrıntı var. Birisinde başkan kahramanımıza “eğer yakalanacak olursam beni vuracaksın tamam mı bu bir emirdir” diyor. İkincisi bir sahnede dolapta beklemek yerine adamımızı arkadan vurmak üzere olan bir teröristi haklıyor. Başkanın çetin ceviz olduğunu söylemiştik. Ama terörist de fena değil. Bizim çetin cevizi yakalıyor. Adam boş bir binanın içine kurduğu sette dünyanın gözü önünde başkanı infaz etmek üzere.  

Ama yılmaz kahramanımız ne yapıyor, yapıyor, engelleri bir bir aşıyor. Zaman darlığını kullanarak seyircinin duygularıyla oynamak eski bir Hollywood alışkanlığıdır. Tabi kendisine dışarıdan destek olan bir miktar İngiliz askeriyle beraber başarıyor. Onlar nedense binaya giremiyor. Orası amatörlere göre bir yer değil! Başkan kötü adamlara asla yalvarmıyor. “Benimle birlikte siz de öleceksiniz” diyor.

Filmin sonu, olması gerektiği gibi iyi bitiyor. Adamımız ve başkan kurtuluyor. O sırada sanki dünyamızın üzerindeki kara bulutlar dağılıyor. Londra’da bile güneş açıyor. Başkanın kurtulması için feda olan nice devlet başkanları, sokaktaki insanlar, fedailer, polisler unutulup gidiyor. Dünyamız bir kez daha bir kötülükten kurtulmuş oluyor. Süper kahramanımız sivil hayata, evine dönüyor. Bir de bakıyor ki çocuğu olmuş. Dünyaya yeni bir başlangıç mesajı!

Hollywood filmleri ne işe yarar

Şimdi bu filmlerin ne işe yaradığına gelelim. Batı insanının belleğinde gençlerden başlayarak bir kötü imajı çizilmeye çalışılıyor.  Yükselen ırkçılık ve İslamafobia nasıl oluşuyor sanıyorsunuz? İktisatta “her arz kendi talebini yaratır” diye bir kural var. Zararlı oldukları bilimsel otoritelerce tescil edilen onca Amerikan gıda markası dünyanın en ücra köşelerine nasıl yayılıyor? Hollywood da onca özgürlük, serbest piyasa tellallığına rağmen politikanın yedeğinde hareket ediyor. Kim bilir belki politika onun yedeğindedir.

Batı dünyasında giderek yayılan ırkçılık, göçmen ve Müslüman karşıtlığı, yıllardır izlenen politikaların bir sonucudur. Bu filmi her yerde görüyoruz. Siyasette, ticaret savaşlarında. Avrupa ülkeleri “insani duygulara” veya rehavete kapıldıklarında sembolik anlama sahip başkentleri veya ekonomileri irili ufaklı saldırılarla, sosyal hadiselerle sarsılıyor. “Gelişmekte” olan bir ülke kendi lehine bir ticaret veya üretim hamlesi yapmak istediğinde başına bazı beklenmeyen kazalar gelebiliyor. Ekonomisi derinden sarsılabiliyor.

Bu hengâmede Hollywood da üzerine düşeni yapıyor. Bir Londra senaryosu üzerinden Avrupa’daki barışçıl, medeni akıl uyarılıyor; Kendinize gelin. Gevşemeyin. Tehlike kapınızda. Böylece devam eden Ortadoğu politikalarını makul gösteriyor. Sanki dünyadaki en büyük silah üreticisi ve satıcısı kendileri değilmiş gibi, küçük silah kaçakçıları üzerinden hayali bir kötü prototipini canlı tutmaya çalışıyor. Daha inandırıcı olmak için İslam’ı direk hedef almıyor. Ama terör unsurlarını bir şekilde İslam dünyası ile ilişkilendiriyor.   

Filmde olaylar Hollywood’un alışkın olduğumuz heyecan algısı üzerinde gelişiyor. Hızlı tempo sizi kendine çekerek sürüklüyor. Suni, marazi korkular yaşatıyor. Aslında işler kötüye gittiğinde endişelenmenize hiç gerek yok. Çünkü bu işlerde önemli olan senaryoyu kimin yazdığıdır.

Kemal Kahraman

Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2019, 22:49
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13