Afrikalıların Çaresizliğinin Ortasında Avrupalı Usûlü Aşk

Asırlardır Avrupalı beyaz sömürgecilerin oyun alanı olan Afrika'nın bir köşesinde başlayan 'The Last Face' (Gerçeğin İki Yüzü) filmi, daha sonra bizi çeşitli ülkelere götürüyor: Sudan, Liberya, Güney Afrika, Sierra Leone. Filmde Afrika'da yaşanan insanlık dramını, Batılı cani emperyalistlerin az sayıdaki insaf sahibi ve yardımsever torunlarının gözünden izliyoruz. İslam Gemici yazdı.

Afrikalıların Çaresizliğinin Ortasında Avrupalı Usûlü Aşk

Daha evvel de Andrzej Wajda'nın "Danton" filmiyle ilgili olarak yazmıştım: "Film öyle olmalı ki, seyircisini hemen ansiklopedi veya sanal âlemin kütüphanelerinde araştırma yapmağa sevk edebilmelidir."

Sean Penn'in yönetmenliğini yaptığı, 2016 yılı yapımı "The Last Face - Gerçeğin İki Yüzü" filmini seyrederken, hem ansiklopedi karıştırdım hem de bir elimde kalem notlar aldım. Kurgusu biraz da karışık olan filmi izlerken, bu nedenle biraz zorlandım. Zaman zaman duygulanıp bazen meraklandım, çoğu vakit de öfkelendim ama sonuçta 2 saat 10 dakikalık filmi bitirmeyi başardım. Son jenerik akarken, Afrika ile alâkalı diğer filmlerde de yaşadığım gibi karmaşık hisler içindeydim. Eğer aldığım notları sizinle paylaşacak şekilde yazmasaydım, içimde büyüyen balon nerede, nasıl patlardı, bilemiyorum.

Asırlardır Avrupalı beyaz sömürgecilerin oyun alanı olan Afrika'nın bir köşesinde başlayan film, daha sonra bizi çeşitli ülkelere götürüyor: Sudan, Liberya, Güney Afrika, Sierra Leone. "The Last Face"de Afrika'da yaşanan insanlık dramını, Batılı cani emperyalistlerin az sayıdaki insaf sahibi ve yardımsever torunlarının gözünden izliyoruz. Bunun için, sıradışı oyuncu ve yönetmen Sean Penn ile Javier Bardem'e teşekkür borçluyuz, diyebilirim. Çünkü bu çeşit filmleri yapmak Batılı beyaz her babayiğidin harcı değil. Oyuncular ve yönetmenler açısından sömürgecilerin propagandasını yapan filmlerde çalışmak çok daha pragmatik...

Avrupalı bir çiftin aşkı mı, Afrika'daki gariban ve mazlum insanların trajedisi mi?

Senaryosunu Erin Dignam'ın yazdığı, başrollerde Javier Bardem, Charlize Theron ve -fazla görünmese de- Jean Reno'nun bulunduğu, müziklerini efsane müzisyen Hans Zimmer'in yaptığı filmde "Yeryüzü Doktorları"nın kurucusunun kızı Wren ile çeşitli zorluklarla büyümüş ve doktor olmuş olan Miguel Leon'un hikâyesini seyrediyoruz. Burada biraz mütereddit kaldım. Şöyle ki; Afrika fonunda Avrupalı bir çiftin aşkı mı, yoksa Avrupalı bir kadın ile erkeğin aşk macerasının daha önünde, Afrika'daki gariban ve mazlum insanların trajedisi mi anlatılıyor? Her ne şekilde olursa olsun, iki açıdan da duygusallığın zirve yaptığı filmi seyrederken, Akdeniz'de sulara gömülerek hayatını kaybeden on binlerce mültecinin yola çıkarken neler hissettiğini şimdi daha iyi anlıyorum.

“Beni de götür…”

İnsan hayatının bir bardak temiz su kadar bile kıymetinin olmadığı Afrika'da, doktor Miguel'i başka bir bölgeye nakletmek için gelen helikopterin kalkarken insanların canhıraş feryatlarla koşması, yükselmekte olan helikoptere asılarak "beni de götür" diye ağlamaları ya da kundaktaki bebeklerini doktora uzatarak "ben burada kalsam da, ne olur, yavrumu buradan kurtar" diye yalvarmalarını izlerken iliklerime kadar titrediğimi itiraf edeyim. Biz burada sıcak ve güvenli evlerimizde oturup da, ihtiraslarımızı ve arzularımızı tatmin için çeşitli planlar yaparken, dünyanın çeşitli yerlerindeyse insanlar sadece hayatta kalabilmek; hayatta kalabilmeyi başaranlar da bir parça yiyecek için her türlü işkence ve zorluğa katlanıyorlar. Savaşın, ölümün, hastalıkların ve açlığın insanları çaresiz bıraktığı bir dünyada “öleceksek de bari bu yolda ölelim” diyerek kendilerini bulundukları bölgenin dışına atacak alternatifler arıyorlar. Mültecilerin kimi dikenli tellere takılarak, kimi denizlerde boğularak, kimisi de sınırlarda mayınlara basarak can veriyorlar. İşin tuhafı, çoğumuz da bunu anlamıyoruz, “neden böyle yapıyorlar ki” diyoruz. Hâlbuki böyle yapıyorlar çünkü çaresizler ve gitmezlerse zaten ölecekler.

Filmdeki bir sahnede kısa süreliğine Avrupa'daki evine dönen Dr. Miguel (Javier Bardem) banyoya girip de sıcak suyu açtığında gülmeye başlıyor. Akan suya bakarak kahkaha atıyor. Gözünün önüne haftalarca değil yıkanmak, içmek için bile suyu zor bulduğu Afrika'daki günler geliyor. Afrika'dayken uzun zaman yıkanamayan doktorun gülüşü, bana yıllar önce bir İsrail filminde rastladığım sahneyi hatırlattı: Etiyopya'dan getirilmiş olan zenci Yahudi çocukların, yıkanmak için banyoya girdiklerinde, duştan akan suyu görüp çığlık çığlığa yerdeki deliği kapatmaya gayret etmeleri... Musluktan akan suyla yıkanılabileceğini görmedikleri için, temiz suyun akarak boşa gittiğini zannederek yaşadıkları dehşet...

Avrupalı beyazlar müreffeh şekilde hayatlarını sürdürürken olan yerli halka oluyor

Bir atasözünde "akrabanın akrabaya ettiğini, düşman yapmaz" der. Batılı emperyalistlerin de komşu köyleri/kasabaları birbirine hasım ettiğini ve bunu da dünyanın sömürülecek/sömürülen her bölgesinde yaptığını, hem de yüzyıllardır yaptığını hatırlayınca kalem elimden düştü. Çünkü emperyalistlerin sinsi oyunları yüzünden Afrikalıların Afrikalılara, Kızılderililerin Kızılderililere, Müslümanların Müslümanlara yaptığını düşmanları bile yapmadılar.

Mesela 1994 senesinde Ruanda'da yakın zamana kadar aynı topraklar üzerinde kardeşçe yaşayan Hutu ve Tutsi kabileleri mensuplarının yaptığı ve 1 milyon kişinin öldüğü katliamın hiç bir izahı yoktur. Kimilerine göre âri ırk - aşağı ırk meselesi; başkalarına göre fakir Hutular'ın zengin Tutsiler'in sahip olduğu verimli tarım arazilerini ele geçirmesi gibi sudan sebeplerin öne sürüldüğü bu korkunç soykırımın gerçek nedenleri hâlâ anlaşılabilmiş değildir. Katliama engel olabilecek pozisyondaki Fransa ve ABD'nin kılını bile kıpırdatmadığı bir hakikat olarak ortada dururken, o yıllarda Fransa cumhurbaşkanı olan François Mitterand, "o ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil" diyecek kadar acımasız olduğunu göstermiştir. İnanmayan bakabilir: Le Figaro Gazetesi, 12 Ocak 1998.

Ruanda katliamı esnasında ülkede bulunan beyaz Avrupalılar'dan birinin bile burnu kanamamıştır. Merak edenler 2004 yapımı, Terry George'un yönetmenliğini yaptığı "Hotel Rwanda" filmini seyredebilirler. Başrolünde Don Cheadle, Jean Reno, Nick Nolte gibi ünlü oyuncuların bulunduğu film, insanın midesini bulandıracak, gözlerinden yaşlar akıtacak kadar gerçekçi bir eser olmuştur. Bugün Suriye'de, Afganistan'da yaşanan dramatik hadiselerin neler olduğuna dair fikir sahibi olmak için bile bu filmi seyredebilirsiniz. Çünkü Şam'ın yakınında 5 senedir kuşatma altında tutulan Doğu Guta'da veya İdlib'de Ruanda'dakinden çok da farklı şeyler yaşanmıyor. Aynı hikâye; Uzakdoğu'da, Güney Amerika'da, Orta Asya'da ve Ortadoğu'da halen yaşanmaya devam ediyor. O toprakların sömürülmekte olan masum insanları öldürülürken, sakat kalırken, Avrupalı beyazlar müreffeh şekilde hayatlarını sürdürüyorlar.

Hayatın acı gerçeklerinden aşka fırsat kalmadı

Ben size Afrika'daki savaşların ortasında yaşanan bir aşkı anlatacaktım değil mi? Kusura bakmayın, hayatın acı gerçeklerinden aşka fırsat kalmadı. Charlize Theron'un canlandırdığı Wren karakteriyle doktor Miguel, yaşadıkları dehşet olayların peşinden bir tepenin üstünde konuşurlarken, size anlattığım hususları farklı şekilde ifade ettiler. Sonrası mı? Başrollerinde Robert Redford ile Meryl Streep'in oynadıkları 1985 yapımı "Benim Afrikam - Out of Africa" filmindekine benzer bir son bekliyor onları da... Daha fazla sır vermeden, Wren'in, göçmenlerin haklarını düşünüyor gibi görünüp kendi menfaatlerini savunan Cenevre'deki Avrupalı yetkililere söylediği cümleyle sözü bağlayayım: "Mülteciler de bizim gibi insanlar... Onların da hayalleri var ve bu hayaller de en temel insanî ihtiyaçlardan biri..."

 

İslam Gemici

Güncelleme Tarihi: 10 Eylül 2019, 10:23
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Engin K. Demir
Engin K. Demir - 3 yıl Önce

Bazı Avrupalılar özeleştiri yaparak hatalarını, yanlışlarını gösterirler. Ben samimi olduklarını zannetmiyorum. Ben onların çok kötü hatta yaptıkları eleştiriler ile kendi sömürge dünyaların yıkılmaması için olduklarını tahmin ediyorum.

banner19

banner13

banner26