2018’de Sinema: Filmler, festivaller, yayınlar ve tartışmalar

2018’de sinemada neler oldu? Filmler, festivaller, yayınlar ve tartışmalar noktasında sinemanın 2018 z raporu… Serdar Arslan yazdı.

2018’de Sinema: Filmler, festivaller, yayınlar ve tartışmalar

Film sanatının gerek anlatılan hikâyeler ve gerekse yeni biçimsel arayışlar yönüyle bir durgunluk sürecine girdiğini söylemek mümkün. Özellikle sanat sinemasının durum anlatılarına yöneldiğine şahit oluyoruz. Yapımlar, daha çok karakter bazlı bir anlatının izini sürüyor. Filmin biçimsel yapısı da karakterin yolculuğuna paralel olarak şekilleniyor. Tabii sinemanın belki de esaslı son akımı olan Fransız Yeni Dalgası’nın önemli isimleri Godard ve Agnes Varda’nın biçimsel geleneklerinin izinde çektikleri son filmlerini saymazsak.

Seyir ve görme biçimlerini değiştiren hikâyeyi beyaz perdeden ve ekrandan ayırıp izlemeyi kişiye özel şekilde her mekâna taşıyan çevrimiçi yayıncılık da bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor artık. Kişiselleştirilmiş izleme deneyiminin anlatıları nereye taşıyacağını zamanla göreceğiz. Seyircinin biricikliğini merkeze koyan bu platformlar, hikâyeye seyirciyi de dâhil edecek yeni anlatı biçimleri geliştirmeye başladı bile. Netflix’te yayımlanan Black Mirror: Bandersnatch bunun ilk örneklerinden.

Sinemamızda bir anlatı krizi (mi) var

Ülkemizde de güçlü bir hikâyeyi özgün bir formla anlatma konusunda 2018’in verimli bir yıl olduğunu söylememiz zor. Cannes’te yarışan ve ödülsüz dönen Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Ahlat Ağacı biçimsel kusurları; Venedik Film Festivali’nde yarışıp Jüri Özel Ödülü ile dönen Anons da aşırı biçimselliği ile zayıflayan iki film olarak karşımıza çıktı. Uluslararası festivallerde görücüye çıkan Kelebekler ve Güvercin filmleri senenin dikkat çeken yapımları arasındaydı.

Yeni Türkiye Sineması’nın kurucu kuşağında yer alan Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerin üslupları açısından giriştikleri arayışta, eski ile yeni arasında asılı kaldıklarına şahit oluyoruz. Nuri Bilge Ceylan, sinematografik mükemmeliyetçiliğinden verdiği ödün, Semih Kaplanoğlu da sembolik düzlemde kalan modernist anlatı biçimi ile kendilerinden bekleneni gerçekleştiremediler son filmlerinde. Yeni Türkiye Sineması’nın en önemli iki isminin yaşamış olduğu bu anlatı krizi, tüm sinemamız açısından geçerli bir durum işin aslı. Ülkemiz adına karakteristik bir sinemayı var edecek kolektif bir enerjinin varlığı söz konusu değil henüz.

Ana akım sinemada yerli filmlere yönelik ilgi 2018 yılında da devam etti. Senenin en çok izlenen yapımı 6.311.619 seyirci sayısı ile Müslüm filmi oldu. Arabesk sanatçısı Müslüm Gürses’in hayatını konu edinen biyografik filmin başarısı, ana akım sinemada biyografik film örnekleriyle daha sık karşılaşmamıza yol açacak gibi görünüyor.

2018’de sinema yazını ve yayıncılığı

2018 sinema dergilerinin ardı ardına kapandığı bir yıl oldu. Rabarba Dergisi 20. sayısıyla, Hayal Perdesi de matbu olarak yayımlanan 24 sayısı ile okurlara veda etti. Her iki dergi aynı gün sosyal medya hesaplarından yayınladıkları bir mesajla kapandıklarını duyurdular. Yıl sonuna doğru Altyazı Dergisi de yayın hayatına ara verdiğini açıkladı.

Sinema kitapları alanında Ayrıntı Yayınları sayı olarak olmasa bile nitelik açısından iyi yayınlar yapmaya devam ediyor. Tekil olarak ise Küre Yayınları’nın yayınladığı Ahmet Uluçay’ın Sinema İçin Bunca Acıya Değer Mi? isimli güncesi, Dergâh Yayınları’nın yayınladığı Süleyman Beyoğlu’na ait İmparatorluktan Cumhuriyete Türk Sineması (1895-1939), Metis Yayınları’nın Nuri Bilge Ceylan Sineması kitapları dikkat çeken yayınlar oldu. Ayrıca Hollywood teorisyenlerinden Robert Mckee’nin uzun zamandır baskısı bulunmayan Hikâye ve Diyalog kitapları, İstanbul Medya Akademisi tarafından tekrardan yayınlandı.

Festivaller, gösterimler ve kısa film yarışmaları

Ülkemizde yapılan film festivallerinin prestij anlamında dikkat çekenleri İstanbul, Antalya ve Adana film festivalleri oldu yıllarca. Fakat son dönemde bu algının değiştiği görülüyor. Uluslararası Adana Film Festivali’nde 2017 yılında yaşanan ve yönetim kurulunun çekilmesi ile sonuçlanan kriz, Uluslararası Antalya Film Festivali’nin de ulusal yarışmayı sonlandırması ile yaşanan tartışmalar iki festivale yönelik algıyı etkiledi. Bu iki festival prestij algısı anlamında zayıflarken yeni bir festival ülkemizin en önemli festivalleri arasında yer almaya başladı. Bu yıl 8’incisi yapılan Uluslararası Malatya Film Festivali, festival kapsamında yapılan programların çeşitliliği ve yenilikler noktasında birçok ilki gerçekleştirdi. Festival koordinatörü Suat Köçer ve iyi bir festivalin yapılmasına imkân tanıyan vizyoner yöneticiler Malatya Valisi Ali Kaban ve Büyükşehir Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat’ı anmak gerekiyor bu noktada.

20’incisi düzenlenen Eskişehir Uluslararası Film Festivali ve 29’uncusu düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali de istikrarlı şekilde yapılmaya devam eden festivallerden.

Bu yıl altıncısı gerçekleştirilen Boğaziçi Film Festivali ise, yerli bir algıyla alternatif bir festival olmak iddiasından; programda ilan edildiği halde gösterim sonrası söyleşilerde yaşanan iptaller, gösterimlerdeki aksamalar ve film seçkisindeki özensizlik ile uzaklaşmış görünüyor. Bu yılki gösterim programında İslamofobiye her yönüyle hizmet eden Fortuna isimli bir filmin yer alması, söz konusu özensizliğe bir örnek olarak zikredilebilir.

Bu festivaller dışında mekân yahut tema bazlı birçok irili ufaklı festival, gösterim ve yarışma gerçekleştirildi sene içerisinde. İran Sineması’ndan Türkçe Film Günleri ve bu yıl ilki gerçekleştirilen Dostluk Film Festivali dikkat çeken iki etkinlikti.

Dünya ve Türk sinemasından 2018’in iyileri

Yazının girişinde ifade ettiğim 2018’in sinema açısından vasat bir yıl olduğu yorumu; konu, senaryo ve anlatım biçimi ile sinema tarihinin zirvesine konacak filmlerle karşılaşmamak anlamında daha çok. Buradan, iyi filmlerin çekilmediği anlamı çıkmamalı tabii ki. 2018’de gösterime giren Dünya ve Türk Sineması’ndan iyi örnekler şu şekilde:

Dünya sineması:

  1. Soğuk Savaş -Cold War- (Paweł Pawlikowski, Polonya)
  2. Deniz Kıyısındaki Ev -La Villa- (Robert Guédiguian, Fransa)
  3. Mekânlar ve Yüzler -Visages, villages- (Agnes Varda, JR; Fransa)
  4. Üç Yüz -Se Rokh- (Cafer Penahi, İran)
  5. Hakaret -L'insulte- (Ziad Doueiri, Lübnan)
  6. Transit (Christian Petzold, Almanya)
  7. Don Kişot'u Öldüren Adam - The Man Who Killed Don Quixote - (Terry Gilliam, İspanya)
  8. İnatçı Bir Adam -Lerd- ( Muhammed Resulof, İran)
  9. Anaokulu Öğretmeni -The Kindergarten Teacher - (Sara Colangelo, ABD)
  10. 93 Yazı -Estiu 1993- (Carla Simon, İspanya)

Türk sineması:

  1. Bütün Saadetler Mümkündür (Selman Kılıçaslan)
  2. Borç (Vuslat Saraçoğlu)
  3. Kelebekler (Tolga Karaçelik)
  4. Anons (Mahmut Fazıl Coşkun)
  5. Ahlat Ağacı (Nuri Bilge Ceylan)
  6. Aydede (Abdurrahman Öner)
  7. Güvercin (Banu Sıvacı)

Patlak veren dağıtım krizi ve sinema-devlet ilişkisi

Yıl sonuna doğru film yapımcıları ile Türkiye’de sinema salonlarının önemli bir kısmını elinde tutan Mars grubu arasında bir kriz patlak verdi. “Patlak kelimesi önemli zira krizin temelinde, Mars grubunun salonlarında uyguladığı, patlamış mısır promosyonları ile bilet fiyatlarını yukarı çekme tavrı yatıyor. Biletlerin promosyon mısır ilavesi ile olması gerekenden yüksek fiyata satılıp yapımcıya daha düşük bilet fiyatı üzerinden ödeme yapılması; Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Mahsun Kırmızıgül ve Yılmaz Erdoğan gibi çok izlenen filmler yapan sinemacıların, gerekirse filmlerimizi gösterme sokmayız, açıklaması ile karşılık buldu. Tarafların karşılıklı açıklamaları ile de kriz derinleşti. Kriz hâlihazırda çözüme kavuşturulmamış olsa da, TBMM’de görüşülen ve yakın zamanda çıkacak olan sinema yasasının yapımcılar lehine bir sonuç doğuracağı bekleniyor.

Sorunun popüler isimler üzerinden gündeme oturmuş olması daha genel bir dağıtım sorunu olduğu gerçeğini gizlemiş oldu. Yıl içinde gösterim için salon bulamayan birçok filmin varlığı, festivallerde ödüllerle dönen fakat birkaç salonda gösterim imkânı bulan yahut hiç bulamayan filmler, bu krizin merkezine konup etraflıca konuşulmalı.

Sinemanın gerek sanat gerekse endüstri olarak önemi, devlet nezdinde daha ciddiye alınır bir tavrı gerekli kılıyor. Fakat sinema-devlet ilişkisi daha çok sinema eserlerinin desteklenmesi, sınıflandırılması temeline oturmuş durumda ülkemiz açısından. Ve sansür tartışmaları ile devlet-sinema ilişkisi mayınlı bir bölge olarak görülüyor daha çok. Yaşanan krizin gündeme getirdiği sorun ve daha derinlerdeki sorunların çözümü; tüm tarafların iyi niyetle ve sinemanın öneminin bilinci ile masaya oturmasında yatıyor. Sinema ile ilişkisi açısından kimileri için eli sopalı bir güç, kimileri için de bir ganimet kapısı olarak görülen devlet algısının da artık değişmesi gerekli.

Serdar Arslan

Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2019, 10:01
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13