Âşık usanma hakkını saklı tutar

Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası

(Yunus Emre)

İnsanın kendini tanıması ve kendinden yola çıkarak varlık âlemini anlamlandırması insan oluşunun bir gereğidir. İnsan kayıptır ve kendini bulmaktan mesuldür. Kendini bulan insan öz yurdunun hasretini duymaya başlar. Elinde asasıyla “Gezdim Urum ile Şam’ı/ Yukarı illeri kamu/ Çok aradım bulamadım/ Şöyle garip bencileyin” diyen Koca Yunus, işte bu hasretin oduyla yanmıştır. Bu arayışta âşık hem yorulur hem yoğrulur. Önceleri içini ısıtan ateş, zamanla âşığı yakar ve kül eder. Küllerinden doğan âşık artık başka bir makamdan seslenir bize. Müslümanların kıblesi Kâbe’dir ama Kâbe’de namaz kılan insan ne yöne dönse yine Kâbe’ye dönmüş olur. Naz makamında söylenen sözleri bu minval üzere okumak gerekir. Orhan Gazi Gökçe, Yenidevir Yayınları’ndan çıkan “Usanma Hakkı” adlı kitabındaki bir yazısında “Usanmak Hakkımız, Naz Oldu Kârımız” diyor. Âşığın usanması ancak nazındandır ve naz, makamlar içinde yüce bir makamdır.

“İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” diyor Yahya Kemal. Burada hayalperest olmaktan ziyade bir ülkü, bir dava, bir aşk sahibi olmak vurgusu var. Her ülkü, her dava, her aşk bir duadır aynı zamanda. “Kulluğunuz ve duanız olmasa Allah size ne diye değer versin?” mealindeki ayet de aynı sırra işaret eder. Mevlânâ, “İnsan neyi arıyorsa odur.” diyor. Gökçe de, “Her birimiz niyetlerimizin peşinden koşmaktayız. Her ne ise niyetlerimizi besleyen, onun emrinde sayılırız.” diyerek aynı sırrın izahını yapıyor. Bir başka yazısında şöyle diyor Gökçe: “Neye talip olursa ona benziyor insan, kalbini ne yakıyorsa onda ferahlık arıyor yine.” Modern insan, ne kadar zeki olduğunu iddia etse de yönlendirilmeye eskisinden çok daha müsait. Nasıl düşünmemiz, nasıl yaşamamız ve nasıl davranmamız gerektiği toplum mühendisliği denilen yeni bir disiplinle kontrol altında tutuluyor artık. Bir zamanların sloganlaşan şarkı sözü “Başkası olma kendin ol” bir temenniden öteye geçemiyor artık. Bugünün insanına en uygun slogan: “Bence şimdi sen de herkes gibisin.” Gökçe: “Çiğ zamanlarda yaşamanın bir bedeli olarak payımıza düşen şahitliğin üstesinden gelmek yahut yükünü omuzlamak gerçekten zor.” diyor bir yazısında. Bu söz Rasim Özdenören’in “Gül Yetiştiren Adam” romanını aklımıza getiriyor. Bu zamanda kendi evinin bahçesinde gül yetiştiren adamların sayısı kim bilir ne kadar azaldı ve kim bilir o adaların şahitliğinin yükü ne kadar ağır.

İnsan bir ömür kavuşma arzusuyla yaşıyor ama dünyayı döndüren denge, ayrılık üzerine kurulmuş. “Dünyada fenadan başka bir şey yok. Her ânımız ayrılığa gebe.” diyor Gökçe. Bir başka yazısında da, “Dünya her ânında firaka mahkûm olduğumuz zahmet ve mihnet yurdu bir yönüyle.”  diyerek aynı fikri pekiştiriyor. İnsan çocukluğa kavuşmak isterken bebekliği, gençliğe kavuşmak isterken çocukluğu, yetişkinliğe kavuşmak isterken gençliği kaybediyor. Baharın çiçeğine kavuştum sanırken kışın kar manzarasını kaybediyor. Kavuştuğumuz için sevineceğimi sandığımız her şey daha kavuştuğumuz anda bizden ayrılmaya programlanmış. Baharı bir kavanozun içinde saklayamazsınız, bir mutluluğu tablo yapıp bir ömür onunla mutlu olamazsınız. Osman Yüksel Serdengeçti’nin dediği gibi: “O bir demdi; geldi, geçti.” İnsana düşen; gaflete düşmeden, her dem kulluğunun idrakinde olarak yaşamaktır. “Dünya gaflet üzere döner.” diyen Mevlânâ da insanı aynı konuda uyarıyor.

Peki, nedir insanın yeryüzündeki gayesi; bunca gafletin içinde aldığımız nefesleri, verdiğimiz canları anlamlı kılan sır nedir? Yenişehirli Avni Bey’in şu beytinde buluyor Gökçe cevabı: “Sanman kim taleb-i devlet-i câh etmeğe geldik/ Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik.” Eskiler, kimde şu üç haslet yoksa kendini yoklasın derlermiş: geçim darlığı, hastalık ve dert. İnsan her daim niyaz üzre olmalı. Dünyaya alışmak, insanın kendine zulmetmesinden başkaca bir şey değildir. Gökçe, dünyaya vermemiz gereken ehemmiyete dair Hz. Ömer’in bir kıssasını şöyle örnek veriyor: “Hz. Ömer’e sordu biri; “Dünya nedir? diye, mübarek cevap verdi: Sen yediklerinin sonunu görmez misin?” Bu örnekten sonra şu ifadeye yer veriyor Gökçe: “Ümit ve korku sarkacında tutunacak bir yer arayan biz insanlar, fanilik köyünde sesimizi bir türlü bulamayan varlıklarız.” Dünyanın değeri ya da değersizliği konusunda esas kıstas, dünyayı neye araç kıldığımızdır. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” mealindeki hadisin ışığında dünyaya dair tasarruflarımızın ve dünya malının ahiret için kullanılması, yani Hakk’ın rızası üzere kullanılması esastır.

Mü’min, anda olmakla yükümlüdür. İçinde bulunduğu anın gereğini yapmalı, geçmişe hayıflanmak ya da geleceği düşünmekle vaktini zayi etmemeli. Anın içinde olan insan, yaratılışın kudretini idrak edebilir, Cenab-ı Hakk’ın esmasının yansımalarını fark edebilir. Hayret makamı, makamlar içinde yüce bir makamdır. Allah’ın ilmini, kudretini, keremini idrak ve takdir etmek ancak hayret makamından bakmakla mümkündür. İsmet Özel, “Dünyaya alışan şair olamaz.” derken hayret makamına işaret eder. Peygamber Efendimiz’in duası da hayret makamının ehemmiyetini gösterir: “Senin kudretin karşısında hayretimi artır.” Gökçe de modern yaşamın insanı hayret makamından uzaklaştırmak üzere kurgulandığına vurgu yapıyor: “Modern akıl, tanımlayıcı ve dolayısıyla sınırlayıcılığı gereği, insanın şaşkınlığa düşmesini, gözlerinin kamaşmasını matah bir şey olarak karşılamaz. Aksine bunun bir eksiklik olduğunu düşünür. Öngörülemezlik, modern düşünce için çok büyük korku kaynağıdır. Gözetleme, denetleme mekanizmalarının insan hayatı üzerinde bu kadar yaygın ve etkin oluşu esasında planlanmış olanın dışında öngörülemez bir durumu engellemeye dönük bir refleksi işaret eder.

“İncitmeden yürü yeter, hırsla doldurmadan arkada koymadan gözünü; yürü ve git, kalmak gönlün kârı değil orada.” diyor Gökçe. Koca Yunus, “Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan” demişti. Dünya hayatının görünen, somut tarafı bir oyalanmadan ibarettir ancak insan sadece görünenden ibaret değildir. “Ölmeden önce ölmek” ifadesinin sırlarından biri de insanın batınî yönüyle yaşamasıdır. Şeyh Sadi Şirazî ise “İnsan üç beş damla kan ve bin endişe” derken insanın zahirî yönüne işaret etmiştir. İnsanın dünyaya dönük yaşantısı endişeden ibarettir. Gökhan Özcan’dan bir alıntıyla dünyayla olan ilişkimizi izah ediyor Gökçe: “Tek bir anını hakkıyla yaşadın mı ki dedi meczup, uzun yaşamanın sırrını arıyorsun.” Hayatın her anını hakkıyla yaşamak ancak anda olmakla ve hayret makamından bakmakla mümkündür. Mevlânâ’nın saman çöpünün üzerine konan sineğe dair anlattığı hikâye, insanın dünya ile kurduğu ilişkinin özetidir.

İçinden geçtiğimiz dönem, insanı pek çok açıdan sarstı. Gökçe de bu pandemi sürecinin özellikle duygu dünyamızda oluşturduğu panik ve kaygıya dikkat çekiyor. Bu süreç, her şeyden önce insanı anda kalma bilincinden uzaklaştırarak ekranda kalmaya zorluyor. Ekranda kalmak ise küresel aklın yönlendirmesine hazır hale getiriyor insanı. Gökçe bu panik havasına karşı, “Teenni ve temkin, tedbir ve tevekkül, virüsü bir düşman gibi değil unuttuğumuz şeyleri hatırlatan ulak gibi gösterebilir.” diyerek musibetin içinde bir rahmet aramayı tavsiye ediyor. Bu dönemde ve bütün zorlu dönemlerde insanın güçlü kalabilmesi için bir reçete de sunuyor bize: “İyilerin yüzüne bakmak, sözlerine kulak vermek insanı iyileştirir. İyileşmek diye bir talebimiz varsa şayet Allah bu iyilerle bir vesileyle yollarımızı birleştirir.” Şair Yağız Gönüler’in dizeleriyle aynı reçeteyi bir duaya çevirelim: “Bana tutunacak çok dal verdi hayat/ Rüyalar, dualar, eskilerin ayak izleri ve kapılar.” İnsana düşen, doğru kapının tokmağına sarılmak.

İnsan kayıptır, diyerek başladık söze. Gökçe, “Hatırda tutmak için sunulan ilk merhabayı, gayrıyı unutmaktan başka çaremiz yok.” diyerek bizi, elest bezmindeki merhabaya sarılmaya davet ediyor. Ne diyelim, davete icabet gerek.

 

YORUM EKLE
YORUMLAR
M. Nihat Malkoç
M. Nihat Malkoç - 4 hafta Önce

İnsanın hayat yolculuğunu anlatan güzel bir yazı olmuş. Kritiği yapılan kitabı okumak merakı hasıl oldu. Yazan kalem ve kelam daim olsun.

banner26