Sesi Arafat dağında hala yankılanır Bilal-i Habeşi’nin

“Ben kölelerin çocuğu Bilal! Köle olarak doğdum ve sahibim Ümeyye, beni ölüme terk etmeye karar verene kadar köle olmaya devam ettim. Bir köle, hayatında hür bir kişiye nazaran daha az tesadüfle karşılaşır ve olaylar meydana gelmeye başladığında ardı arkası kesilmez. Üzerinde sürekli kırbaç tehdidi vardır, bir köle yalnızca deriden ibarettir. Lâkin şimdi yaşlı bir adamım ve burada, Şam’da, Ümeyye’nin ellerinde olduğundan ya da onun baş ağrıları ve şarap şişesinin kaprislerine nazaran kapımdaki güller sebebiyle daha fazla tehlikedeydim. Çünkü bir köle asla bilmez, yalnızca önceden sezer. Sahibinizin sesine benzer hiçbir ses yoktur. Sizi çağırdığında sesinden kaçamazsınız. Eğer iki yerde; gözü önünde veya sesinin erişebildiği mesafede değilseniz kaçmışsınızdır. O, sizi satın almıştır ve fiyatınız; hayatınızın geri kalanıdır.”

Ben Bilal adlı kitapta İslam’ın ilk müezzini Bilal-i Habeşi’nin hikâyesi “Çağrı”, “Çöl Aslanı”, “Ömer Muhtar” ve “Waterloo” filmlerinin senaristi H.A.L. Craig tarafından kaleme alınmış. İnsan Yayınları’ndan çıkan eser, müellifinin kendi ağzından, bütün bir hayat yolculuğunu, ölümünün yakın olduğunu hissettiği bir deme kadar oldukça etkileyici ve içten bir üslupla anlatıyor. Öyle ki an geliyor kölelerin çocuğu, kırbaçların altında inleyen bir siyahi Afrikalı olarak Mekke sokaklarında koşturuyor, “Bütün insanlar Allah’ın huzurunda bir tarağın dişleri gibi eşittir” diyen Ammar’ı kırbaçlamadığınız için efendisine başkaldıran ilk siyahi olarak tarihe adınızı yazdırıyorsunuz. An geliyor; sahranın yakıcılığında karanlık dehlizlere terkedilmiş olarak geçirdiğiniz geceler, sabahlara vardığında boynunuza ip bağlayan çocukların oyuncağı oluyor, alev topu kumlarda işkenceye yatırılıyorsunuz. Hakk’ın emrine ilk muhatap olduğunuz anda imandan nasibinizi alarak tam teslimiyetle sükûnete eriyor ve tevhidin ırmağında yıkandıkça arınıyorsunuz. Bilal’in hikâyesi öyle sarıp sarmalıyor ki sizi, dönüp kendi gerçekliğinize baktığınızda aslında her şeyin özünün “bir” olduğunu, kâinat nizamının “tevhid” üzerinde yükseldiğini ve asırlar geçse de o hakikatin asla değişmediğini fark ediyorsunuz. Kurduğunuz bu ünsiyetten tecelli eden sezgisel kavrayışla, kabuk değiştirip duran bu “öz”den gafil geçirdiğiniz zamanlara acıyor ama o “önden giden atlıların” tozu dumana kattığı döneme öykünmekten yine de kendinizi alamıyorsunuz.

İşkenceleri hiç umursamadı

Resulullah’ın arzusuyla Hz. Ebu Bekir kendisini, Ümeyye’den satın alıp dünyevi özgürlüğüne kavuşturana kadar Bilal, ruhen aslında hep özgür olduğunun farkındalığıyla diğer siyahilerden farklı bir hususiyete sahiptir. Hiçbir zaman işkencelere takılıp kalmaz, acının hafızası yoktur, o; kendi mevcudiyetinde var olur. Çünkü Yaratıcı, insandan, kırbaçtan, yakıcı Güneş’ten, açlıktan ve susuzluktan daima kudretlidir ve insan ruhuna da bir kırbaçla dokunulamaz. Bilal, Resullullah’ın sadık neferi, Ezan-ı Muhammedî’nin beş vakit kutlu müezzini olmadan evvel “Ehad-ün Ehad” naralarıyla yeri göğü inletirken hiçbir dua bilmiyordu.

Yine de tek bildiği “tek olan Allah”ı anarken kalbinde hiçbir şek ve şüpheye yer yoktu ve kendisine de aynı şekilde aracısız mukabele edildi; Hakk’ın merhameti perdesiz tecelli etti.  Ederinin iki yüz katı bir bedelle İslâm’a hediye edilirken aslında ebedi saadet kapısını araladığını hissediyordu, ölümle hayat arasında kaldığı o yakaza hâlinde, Allah’ın elçisi, ona ateşi düşene kadar üç gün boyunca dua edecekti. Altıncı günün sabahında nihayet kendisine gelip ilk adımlarını attığında Hz. Ebu Bekir, dünyanın en mutlu kişisi olarak görünecekti gözüne. İslâm’la şereflenen üçüncü kişi olduğu söylenecek ancak onun asıl onur duyduğu paye; “ashabın en düşük sınıfından olmak” olacaktı çünkü onu bir taşın altında bulacaklardı.

Yazarının katıksız ve yalın bir dille başkarakterini kendi ağzından konuşturduğu eserde; İslâm medeniyetinin ilk tohumlarının atıldığı Asr-ı Aaadet yılları; yine bizzat Ashab-ı Kiram’ın perspektifinden, sahabilerin coşkusu ve ufkuyla okuyucunun dünyasına geçiş yapıyor. Resullullah’ın hayatının ilk dönemlerinden itibaren evliliği, hidayet rehberliği, vahye şahitliği ve çağrısı, akabinde Müslümanlara yapılan zulümler, müşriklerle yapılan savaşlar, Habeşistan ve Medine hicretleri ve hüzün yılları peş peşe irdeleniyor. Bu devirlerin her birinde Hz. Bilal, âdeta Allah’ın elçisinin cübbesinin cebinde; merkez çekirdeğe kordon bağıyla bağlı bir elektronunun sadakati ve şaşmaz prensibiyle yörüngesinde durmaksızın dönüyor; “Bütün mevcudiyetin, O’nun yüz-ü suyu hürmetine yaratılmış olduğu” bilinciyle kendisine ayrı bir varlık tanımı yapma gereği bile duymuyor.

Dev şahsiyetlerden biri

İslâm Devleti’nin temelleri, bir avuç teslim olmuş müminin omuzları üstünde yükselirken aynı zihni berraklık ve keskin görüş; hadiselerin batınını da işaret ediyor; hidayet rehberliğinin yanı sıra Resullullah, kanun yapıcı, komutan, hâkim, devlet başkanı hatta eş ve baba olarak farklı misyonlarıyla ele alınıyor; dev şahsiyetlerin ihtidasında nasıl bir timsal olduğu örneklendiriliyor. Dinler tarihinde iki büyük yolculuktan –biri Yahudiler’in Mısır’dan çıkışı yani Exodus- olan Mekke’den Medine’ye olan Hicret’i; ihtivasındaki zulümden kaçış hususiyetiyle temelde Hak’tan gelen emrin uygulanmasından başka bir şey olarak görmüyor ancak tam olarak hikmetine sonradan vakıf olunduğunu ifade ediyor. Hudeybiye’deki iman ve kurbiyet imtihanından sonra sahabilerin Mekke’ye dönüşü ise elbette Hz. Bilal’in nazarından muhteşem oluyor; Kâbe’nin duvarlarına tırmanırken Peygamber’in başı geride, bir eli diğerinin üstünde, devesinde otururken en yakınında Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Zer’le birlikte yanlarında binlerce, on binlerce Müslümanla kendisini izlediğinin ve tarihin kendisini kaydettiğinin de farkındadır. Sesi, Arafat tepesinin semalarında dahi yankılanırken kendisi semaya doğru yükselmektedir; çünkü o sırada Uçan Bilal’dir.

Resullullah’ın emaneti teslim edip Hakk’a yürümesinin ardından ise ayakları kederinden kendisini taşıyamaz oluyor ve tekrar ezan okumak için basamakları tırmanamıyor. Bundan sonraki geçen on yıl boyunca ömrünün her ânı O’na kavuşma ümidiyle, kader arkadaşları ve Resullullah’ın kendisini “cennetlik bir adam” olarak ifade ettiği müjdenin hayaliyle geçiyor.

Ve ömrünün son demlerinde bu kutlu ve şerefli hayata hepimizi şahit ederek dâhil etme arzusu, çağlar ötesinden kulağımızda yankılanıyor:

“Hayat ve anıları; bu yaşlı adamın zaferidir. Eğer herhangi biri beni hatırlarsa  arkadaşlarımla hatırlasın. Beni merak eden herhangi birisine söyleyin; “Bilal, O’nun yoldaşıydı.” Çünkü ben Asr-ı Saadet’te, Allah’ın Resulü hayattayken yaşayan ashaptan biriydim. Kimse, bizim parlayış günlerimizi tekrar bilemeyecek ama hepsi kendi şahitliklerini paylaşacak.”

YORUM EKLE