“Seni sevmek için ölmek mi lazım?”

İlk gençliğini doksanlı yıllarda yaşayanların rahmetli Müslüm Gürses’ten dinledikleri Sait Ergenç imzalı “Seni sevmek için ölmek mi lazım?” isimli şarkı, daha önce Kamuran Akkor’un 1972 tarihli “Yorgun Gözler - Seni Sevmek İçin Ölmek Mi Lazım?” adlı kırkbeşliğinde de yer almıştı. Dönemin sosyal, siyasal ve ekonomik dönüşüm seyri ile ilişkili biçimde Türkiye’de arabesk-melankolik müziğin yükselişe geçtiği bir vasatta doğal olarak ilgi gören eser, sonraki yıllarda birçok ses sanatçısının repertuarına girdi. Söz konusu ilginin sebebini anlamak zor değildir. Kendine acıma duygusunun genel bir kültürel eğilim haline geldiği bir devirde, gururunu ayaklar altına alarak maşukuna “sev beni” diye haykıran tutkulu bir aşığın hastalıklı ruh halini aksettiren bu kederli şarkı, aşk ile ölüm arasında doğal bir bağ kuruyordu. Umutsuz dinleyicilerin kendilerinden bir şeyler bulduğu şarkıda, aşığın varlığı kendi bağlamı göz ardı edilerek maşukun sevgisine (kendisine değil) bağlanmakta, bu şekilde gerek aşığın gerekse maşukun ontolojik olarak tahrip edildiği asimetrik bir ilişki biçimi kurgulanmaktaydı. Ötekinin sevme eylemi olarak sevilmenin, berikinin ölerek gerçekleştirdiği sevme eylemi ile kesişmesinden daha doğal bir şey olamaz. Nitekim sevme eyleminin ölünerek icra edildiği bu gerçeküstü ontoloji, son mısrada aşığın gerçek arzusunu da ele veriyordu: “Bana sorsan seni öldürmek lazım.

İnsan ruhunun haritalandırılabileceği düşüncesine dayanan Freudyen psikolojinin aşk ile ölüm arasında olduğunu ileri sürdüğü ilişkinin mitolojik bir kurgudan ibaret olup olmadığı tartışılabilir, fakat aşktan ölüme giden işlek yolda ot bitmediğini biliyoruz. Son yıllarda sıkça karşılaşılan kadın cinayetlerinin, en azından bir yanıyla bu hususla bir ilişkisi var mıdır sorusu ayrı bir konu olmakla birlikte, aşkla ilişkilendirilen intihar ve cinayetlerin kendilerine haber bültenlerinde sıkça yer bulduğu bir gerçektir. Aynı şekilde aşk ve ölüm teması, eskiden beri sinema ve tiyatronun ya da edebiyatın en yaygın ve talep gören konuları arasında yer almaktadır. En büyük müşteri kitlesinin, yazarının bîhaber olduğu (bilinçsiz bir biçimde kaleme aldığı) dram kisveli melodramların ya da sığlığı en derin haliyle temsil etmenin yanı sıra tür, biçem ve mahiyet bakımından “nesebi gayri sahih” olan hezeyanların satıldığı tezgâhların önünde olması tesadüf değildir. Nihayetinde bu manzaradan hareketle, zahmet çekmeden rahmete talip olanların gözlerinin bile bir şekilde içlerindeki zayıf alazın ışığı ile kamaştığı söylenebilir.   

Kaleme aldığı eserlerde on üç kişiyi intihar ettiren William Shakespeare’in aşk ve ölüm dolu oyunları, Johann Wolfgang von Goethe’nin umutsuz bir aşkın intihar ile sona erişini konu edinen ve yayınlandıktan sonra Avrupa genelinde benzeri intiharların yaşandığı bir Werther modasının ortaya çıkmasına yol açacak kadar güçlü bir etki yaratan Genç Werther’in Acıları adlı ürkütücü romanı ya da maşukuna birlikte intihar etmeyi defalarca teklif edip reddedildikten sonra birlikte ölmek için seveceği başka bir kadın arayışına çıkan ve sonunda bu arzusunu gerçekleştirmeyi “başaran” Heinrich von Kleist’in sarsıcı yaşam, cinayet ve intihar deneyimi çıkarılırsa edebiyat tarihinden geriye ne kalır ki! Aşk ve ölüm, insanın âlemi kavrama deneyiminin göz ardı edilemez bir parçasını oluşturmaktadır.  

Edebiyat falan bir yana, herkesin şu ya da bu şekilde maruz kalmak zorunda olduğu aşk ve ölüm olgularının insan zihninde bir arada bulunduğunu kabul etmek gerekir. Özellikle de hayal kırıklığı ile tatmin edilerek terbiye edilmemiş bir aşkın ölümün kendisi ile değilse bile ölüm fikri ile doğrudan bir irtibat içerisinde olduğu açıktır. Gökyüzünden yeryüzüne indirilerek, metafizikten fiziğe çekilerek, ötelerden beriye taşınarak ve görülebilir, işitilebilir, koklanabilir, dokunulabilir, tadılabilir bir şey haline getirilerek ya da öz toprağından sökülüp yabancı bir coğrafyaya ekilerek somutlaştırılmadığı sürece, aşk ile ölüm düşüncesi arasına bir ayrım çizgisi konulamaz. Öte yandan bunu yapmak, söylemeye gerek var mı bilemiyorum, tabiatıyla aşkı buharlaştırarak onu ölüm düşüncesinden uzaklaştıracak ve yaşama içgüdüsünün emrine vererek basit bir “itki”ye dönüştürecektir.      

Âşık olmak ya da ölmek, işte bütün mesele bu

Aşk ile ölümün aynı listede bulunmaları, herhalde bu ikisinin insan için meçhul olan bir bilgi sahasına ait olgular olmalarıyla ilgilidir. Her ikisine ilişkin birçok tarif ve tanımlama girişimi olduğu doğrudur, fakat bu girişimlerin her birinin kişisel tecrübelere dayanan ve aşkın mahiyetinden daha fazla “neye neden olduğuna” dair olan tasvirlerden öteye geçemediği de malumdur. Bunlar, en fazla kimsenin gitmediği ya da gidip de geri dönmediği büyülü bir dünyadan, aşk ve ölüm ülkesinden haber veren bir seyyahın (işin aslı yalan söyleme olasılığı hiç de hafife alınamayacak kadar yüksek olan bu zatın gerçekten seyyah olup olmadığını da bilemiyoruz) eğlendirici hikâyeleridir. Belki bir Kaf Dağı öyküsü ya da akıldışı bir Hades fantezisi… Yine modern bilimin aşk ve ölüme ilişkin açıklamaları da içerisinde molekül, salgı, atom, hormon, hücre, bölünme, dağılma, kan, kalp gibi kelimeler geçen ve elbette hiçbir şey söylemeyen cümlelerden ibarettir.

Seni Sevmek İçin Ölmek Mi Lazım?” isimli “sosyolojik metin”de en kaba hallerinden biriyle karşılaştığımız aşk ve ölüm ilişkisi, benzer metinlerde bir tür “Tanrı ile hesaplaşma” biçiminde de karşılaşılan bir “yokluk ideolojisi” olarak da okunabilir. Klasik tasavvufun “her şeyin ilâhîliği” nosyonunun zahmetsiz bir karikatürü ile her fırsatta insanın kırık testisinden sızan iktidar arzusunun orantısız bir karışımı olan söz konusu yokluk ideolojisi, görünenin tam aksine “ben”i merkeze alan kibirli bir varoluş iddiasıdır. Kendini ötekinin üzerinden ve onun dolayımında inşa etmenin bir formu olarak söz konusu iddia, “yansıtma”yı bir varoluş yöntemi olarak benimseyen öznenin “ben varım, buradayım” demesidir. “Sen bensin, bana aitsin. Senin ben dediğin, benim ben dediğimin kaidesidir sadece; benim içinsin sen; benim kendimi yansıttığım ayna, kendimi izleyerek öz benliğimin kutsiyeti ile sarhoş olduğum bir tuvalsin. Sen yoksun.” “Sev beni” haykırışı, bu kavrayışın öteki tarafından tanınmasına ilişkin şiddetli arzunun dili, yalvarış kisvesindeki emir kipidir. Aşka ve ölüme dönük bütün atıflar ile doğrudan doğruya “ben”e işaret edilir.  

Ben’in kendisiyle ve ilâhî olanın bir cüz’ü (belki küll’ü) olan kendi aşkıyla (benim aşkım dediği şeyle) zehirlendiği aşk ve ölüm düalitesi, aşığın maşuk tarafından kabul edilmesi, bir diğer söylemeyle varoluş arzusunun tatmin edilmesiyle parçalanır. Varoluşun “aşkın yüce nesnesi”nin gözü ile tescil edilmesi, söz konusu nesneyi lüzumsuz hale getirir. Artık ayna da, kaide de, tuval de gereksizdir. Var olmak için ötekine ihtiyacı kalmayan ben, kendisine ilişkin sırrı çözmüş, sorularının cevabını almıştır. Aşk bitmiş, ölüm fikri buharlaşmış, yaşamanın “önemli” ve “umursanması gereken bir şey” olduğu anlaşılmıştır. Sıra, kendi varlığına ilişkin bir öz kavrayış geliştiren ben’in, varlığına ilişkin bütün şüphelerini izale ettiği Tanrı’sına ibadet etmesine, önünde diz çökmesine ve ona teşekkür etmesine gelmiştir. Ekmek yemeye, su içmeye ve komünyon ayinin gediklisi olmaya başlar. Ben’in hiçliği, artık hiçbir delil aramaya gerek kalmayacak kadar aşikârdır. Hiçlikten varlık çıkmaz. Çıksa da bunu gerçekleştirecek olan kendisi ya da öteki değildir.

Aşk ve ölüm ilişkisinin, yukarıda tarif ettiğimiz türden bir varoluş gerilimi ile irtibatlı olduğu “söylenebilir,” fakat böyle bir şey olduğu ya da salt bundan ibaret bulunduğu “kabul edilemez.” Böyle bir kabul, hem aşkı hem de ölümü bilme alanımızın sınırları içerisine dâhil eder ve heretik bir aklın sapkınlığı ile en büyük günahı işler. Böyle bir kabul, aşkı ve ölümü tarif etme, sınırlandırma, en nihayetinde onlara ilişkin pozitif bir tarif ortaya koyma ve bir zemin kurma anlamına gelir ki, bu da onları bir bilim ya da din haline getirir. Tartışma biter, kullanım kılavuzu hazırlanır ve “hakikat”e giden yola revan olunur. Hâlbuki bilimsel ya da dinsel olarak tanımlanabilecek yanları olsa da, aşk ve ölüm bilime ya da dine indirgenemez. Bilim ve din hakikatin peşindedir, fakat aşk ve ölüm için aynı şey söylenemez. Bunlar olsa olsa mutlak hakikate ilişkin illüzyonların hayranlık ve korku bakışlarla izlendiği bir sahne olabilirler. 

Eros’un işleri veya “Orpheus”un şarkısı 

Aşk ve ölümün anlaşılabilir şeyler olduğu, bizzat kendilerine dair belirsizlikler olmakla birlikte bunların bir şeylere işaret ettiği, bir şeyleri yansıttığı veya kılık değiştirmiş başka bazı şeyler olduğu düşüncesine ortalama okur-yazar taifesi aşinadır. Düşünce tarihine yeni bir istikamet veren “psikoloji dininin” en büyük rahibi Freud’un etkisine bağlanması gereken bu mütekebbir düşünce, bir yanıyla aşka ve ölüme ilişkin anlama teşebbüsleri için kuvvetli bir zemin teşkil etse de, diğer yanıyla söz konusu olguları kendilerinin dışındaki başka kavram ve resimlere aksettirmişlerdir. Mahiyetine vâkıf olunmayan bir olguyu kendisi dışında bir şeye aksettirmenin ne kadar mümkün olabileceği konusunda şahsen benim şüphelerim var, fakat bu çerçevenin en azından iyi edebiyat metinlerinin üretilmesini sağlayan bir çerçeve sunduğunu da düşünüyorum. Çağımızın en büyük Alman yazarları arasında gösterilen Patrick Süskind’ın Aşk ve Ölüm Üzerine (çev. Şeyda Öztürk, Can Yayınları, 4. Basım, 2017) isimli eseri de bu tür metinler arasında zikredilebilir.

Tüm dünyada büyük ses getiren Koku ve benim şahsî okuma tarihimde önemli bir yeri olan Güvercin isimli romanları ile tanınan Süskind’ın Aşk ve Ölüm Üzerine’si, ihtiva ettiği “lezzetli” felsefî ve edebî referanslar üzerinden aşk ve ölüm arasındaki ilişkiyi irdeleyen keyifli bir deneme metni olarak nitelendirilebilir. Batı düşüncesinin aşk ve ölüme ilişkin yorum ve düşünceleri eşliğinde bu ikisi arasındaki kesişim noktalarına odaklanan Süskind, eserinde, her ikisinin de Yunan mitolojisinin aşk tanrısı Eros’un işleri arasında bulunduğunu önemle vurguladığı aşk ve ölüm arasındaki ilişkinin tarihsel bir serüvenini ortaya koymaktadır.

Yunan mitolojisinde lir ile yaptığı büyüleyici müzikle nesneleri harekete geçirip canavarları yatıştıran ve aşkı için ölmeyi kabul etmese de vefat eden çok sevgili Eurydike’sini almak için ölüler ülkesine gitme cesaretini göstererek bu ülkenin tanrısı Hades ile pazarlık yapan ozan Orpheus’un aşk ile ölümü uzlaştırma girişiminden başlayarak İsa Mesih’in “iktidar arzusu”na gelmekte, aşk ve ölümden ördükleri halatın üzerinde yürüyen cambaz şairlerden aşkın dolayımında ölümü de “kutsallaştıran” 19. yüzyıl romantiklerine ulaşmaktadır. Bütün bu temaslar ise, metnin başında anlatılan üç kısa modern aşk hikâyesinden hareketle yapılmakta, kendi deneyimlerinin dışına çıkmasının mümkün olmadığının farkında olan şaşkın bir şahidin zihinsel egzersizini yansıtmaktadır.

Aşk ve ölüm örneklerinin tarihselliğinin iyi haber olarak hep ön planda olduğu ve “eski aşklar” ile “hızlı aşklar” arasındaki uçurumun vurgulandığı Aşk ve Ölüm Üzerine, bir tür psikolojizm etkisini de taşımakla birlikte insana dönük hoşgörüsü ile dikkati çekmektedir. Belirtmeye herhalde gerek yok, Süskind’ın metni, bütün bu özellikleri ile aşka ve ölüme dair yine hiçbir şey söylememektedir.