Sen hangi milletsin?

“Gelin tanış olalım. İşi kolay kılalım

Sevelim sevilelim. Dünya kimseye kalmaz”

Anadolu’nun meşhur âriflerinden biri olan Hazreti Yunus Emre’ye aşk-ı niyâz olsun. Ne güzel söylemiş:

“Yetmiş iki millete bir bakmayan

 Şeriatta evliya olsa hakikatte asidir.”

Yıllardır yaptığım seyahatlerde Türkiye’nin neredeyse tamamını gezdim, gördüm. Sanırım üç ya da dört şehir hariç; Edirne’den Hopa’ya, Samsun’dan Anamur’a, İzmir’den Hakkari’ye defaatle gittim. İyi ki gezmişim ülkem ve Anadolu insanı hakkında çeşitli gözlemlerim oldu.. Ülkemi daha çok sevdim. Şahit olduğum kültürel zenginlik ufkumu açtı.

Seyahatlerim esnasında Anadolu coğrafyasında yaşayan farklı kavimlerden bir çok kişiyle tanışma ve sohbet etme imkanı bulunca “Kültür ve medeniyet”in insan ruhunda nasıl harmanlandığını görme imkanım oldu.  Zihin dünyamda var olan medeniyet tasavvuru genişledi.

Aidiyetlerin ve alt kimliklerin ölümcül girdabından kurtularak İslam coğrafyasına ait medeniyet tasavvurunun genişlemesi için sadece okumak yetmiyor. Farklı kültürler içinde yaşamak, o coğrafyada nefes almak, yerel hayatın motiflerine de şahit olmak gerekiyor.

Kültür sermayemiz olan zenginliği anlamak için Türkçe’nin kulağa ve gönle hoş gelen yerel lehçelerini duymak, farklı giyim tarzları eşliğinde Hatay’da künefe, Trabzon’da hamsi, Konya’da etliekmek, İzmir’de Tire Kebabı, Ezine’de peynir, Tokat’ta tandırdan kuzu, Bursa’da iskender, Sakarya’da ıslama köfte yemek gerekiyor…

Adapazarı’nda yaşayanlar bilir. Bu şehirle yeni tanışanlar, selam kelamdan sonra muhatabına ilk soruyu şöyle sorar: “Hangi milletsin?

Muhataba garip gelen bu soru aslında son derece masum bir sorudur. Bu soru sorulur çünkü, Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı coğrafyalarından göçle gelen insanların sığındığı / toplaştığı / birleştiği bir şehirdir Sakarya.

Kimler gelmemiş ki…

Kafkas göçleriyle Abhazlar, Çerkesler, Gürcüler.

Balkan göçleriyle Kosova Arnavutları, Makedonya Arnavutları, Sancak Boşnakları, Bosna Boşnakları.

Bulgaristan’dan göç eden Türkler ve Pomaklar.

Pirlepe’den, Manastır’dan, Kırçova’dan, Ohri’den, Debre’den, Üsküpten gelen Türkler ve Torbeşler…

Hasıl-ı kelâm Sakarya, yetmiş iki milletin birleştiği, bir olduğu kültür havzası olmuş zaman içinde.

Özellikle Batı Anadolu, Osmanlı’nın sosyolojik olarak küçültülmüş resmi gibidir. Ressamın tuvalindeki evnâi çeşit renklerden oluşan tablo gibidir Sakarya.

İrfan ehli birlikte çokluk, çoklukta birlik görür. Kavimlerin varlığı Allah’ın sanatıdır. Irkların üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır.

İnsan olmanın yüksek şerefini daraltıp ırk aidiyetiyle kendini üstün zannetmek gaflettir. Irklar üzerinden yapılan siyaset çirkin bir siyasettir. Ne yazık ki ülkemizdeki kısır çekişmelerin de temelini oluşturur. 

Allah’ın kulu olmak” şeref olarak bize yeterdi aslında.

“Hangi milletsin?” sorusu, göçmenler için kavgaya değil sevgiye açılan sohbetlerin anahtarı ve süsüdür.

Hz. Mevlana ve Yunus Emre, insanda Allah’ın isimlerini, sıfatlarını ve tecelliyatını gördükleri için yetmiş iki milleti bir gördüler. Ayrıştıran değil birleştiren oldular. Onlar,  en üst kimliğe giden yolu, “marifetullah”ı buldular. Allah dostları bizim gibi ölümcül kimliklerin kurbanı olmadılar.

Kâinatın göz bebeği olan insanı sevmek, kudret ve hikmetiyle insanı yoktan var eden; Allah’a karşı edep göstermektir. Irkı, rengi, dili, inancı ne olursa olsun “insan”, Hakk katında özeldir.

Allah’ın rızası ise iman edip güzel ahlâk sahibi olarak rıza makamına varabilen “Hazreti İnsan” sırrında gizlidir.

Türk ırkından olmak,  Karadenizli, Of’lu veya Laz olmak, Arnavut, Boşnak, Kürt, Abhaz, Çerkes, Gürcü olmak Allah katında önemsizdir. Tevhid ve imana nispetle yok hükmündedir.  

Şeyh Galip (1757 – 1799) “Ey insan evladı! Kendine saygıyla yaklaş, çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü, göz bebeği olan insansın” diyerek meseleyi özetlemiş:

“Ey dil ey dil niye bu rütbede pür gâmsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yi melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akvâmsın sen
Rûhsun nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak’sın mesel-i Îsi-i Meryem’sin sen

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”

Ey İnsan.

Hakikat, Tûr-i Sînâ’da değil, senin sînendedir.

YORUM EKLE

banner19

banner36