Selvilerin gölgesinde Eski Liman’a doğru bir gezinti

Neresinden başlamalı bir şiir kitabını gezmeye. Evet, gezmeye dedim; çünkü şiir kitabı önce gezilir, sonra gezip gördüğün yerleri anlatırsın. Şiir kitaplarını okumak da bir tür sosyalleşme gerektirir. Söze nereden başlayacağın, nasıl davranacağın, ne kadar süreyle kitapla baş başa kalacağın bu sosyalleşmeyle şekillenir. Eski Liman’ı gezerken aşina bir mevkii geziyor gibi dolaştım; bazen ellerim ceplerimde, bazen de gelişi güzel bir sokağa ıslık çalıp saparak. Eski Limankadar eski bir şey daha vardı beni bu samimiyete sevk eden. Eski Liman’ın sakini şair Orhan Tepebaş ile eski ve de eskimeyen dost oluşumuz. Yanlış anlaşılmasın, biz Orhan ile sadece bir kere karşılaştık ve kısa süreli diyebileceğimiz bir sohbetimiz oldu. Tanışmak ve dostluktan kastım ruberu oturup konuşmak değil elbette. Aynı şiirin sokaklarında gezmeyi kastediyorum. Benim şiirimle onun şiiri amcaoğlu gibidir. Orhan Tepebaş’ın doğup yaşadığı kent olan Giresun’a bir Kadim Kapı’dan geçerek girmiştim. Besmele çekmek gibi gelmişti bu kapının ardına geçmek. Eski Liman’da bu Kadim Kapı’nın bereketi hâlâ sürüyor.

Münacatla giriyor söze şair atalara uyarak. O yakarıştaki şu samimiyete ne demeli: “kalabalıklardaki yalnızlığı bağışladın bana/bir oğul bir ocak bağışladın.”  Eski Liman şairin içini döktüğü, sırlarını paylaştığı bir karar kılma noktası. Bu soru tam da böyle bir dosta sorulur: “denizde yüzen gemileri karada yaparlar da/gemiler nereye gömülür/ eski liman” Şu soruyu da felsefeciden kurtarıp şaire sorun: “neden yerdedir kuşun depremi”.

Ben bu dizelerle her yere giderim. İsterseniz meseleye şairin baktığı yerden bakarak cümleyi yeniden kurayım: Bu dizeler beni her yere götürür! Ne de olsa kitabı ara sokaklarına kadar turladım. “Eski Liman”dan “Bakışan Selviler” sokağına doğru uzanıyorum. Mezara ve de mezarlıklara sürünerek geçiyorum daracık sokakları selvi serinliğinde. Topraktaki ölüm kokusunu hayatın kokusundan ayırt etmek için sırlarından çözülmüş bir anneye evlat olmak gerekirmiş zahir.

Orhan Tepebaş’ın gezdiği sokaklar oldukça sakin, iklim olabildiğince ılıman. Öyle iddialı sözlere, trajik çalkantılara kapı aralayan azgın fırtınalara bağrını açan bir şiir değil onunkisi. Kapı altından giren soğuk ya da gizliden gizliye terimizi kurutan akşam serinliği gibi. En fazla şudur şairin dolaylı anlamda hayata sitemi: “kalbim terk edilmiş bir saat gibi ıssız ve tedirgin.” Bir saati terk etmenin nasıl bir hüzünlü tarafı vardır insana, bunu ancak işleyen bir zamanın üzerine kapıyı örtüp çekip çıkanlar bilir. Zaman felsefi bir didişme unsuru değildir Orhan Tepebaş şiirinde. İnsanla var olup insanın yokluğu ile yok olan bir şeydir.

Bütün şiirlerinde olduğu gibi zamanla ilgili dizelerinde de ustalıklı bir Sehl-i Mümteni dikkat çeker. Aslında o kadar yalın, sade ve saf bir söyleyiştir ki Orhan Tepebaş şiiri dikkati rahatsız edip zorlayacak bir unsura rastlayamazsınız. Yola çıktığımda fark ettim yolların zamanla iş birliği yaptığını. Bir zamanlar “bu kadar uzun yollar yapılmasın Allah’ım” diye şiirimde yalvardığımı hatırlıyorum. Orhan Tepebaş da yol oğlu bir şair, anlıyor yolun halinden: “yollar ki soyunmasıdır/bir ülkenin”.

Değil mi ki her yol bir başka yola, şehre ya da ülkeye açılır. Yolun yola açılmasındaki “soyunma”yı kervana katılanlar gayet iyi bilirler. Tabiatı insanoğlunun tabiata ilave ettikleri ile birlikte ele alan şairimiz insanın tabî olmayan şeylerin enkazı altında nasıl gücünü yitirdiğini ırmağın akışını, kuşların cıvıltısını bastırmadan işlemeye çalışıyor.  Şuraya dikkat: “ah bereketim/ delik heybem çatlak testim/ tohum nasıl düşecek toprağa/ su nasıl sızacak/ baharda çiçek çiçek köpürürken bahçem/ bir nazar eylesen efendim/ bir kıyama dursam.”

Tabiatın kendini bu derece hissettirdiği başka bir şair var mıdır bilmiyorum. Pastoral şairlerden bahsetmiyorum tabii. Zamanın, mekânın ve durumların bir iklime tabi olup o minvalde insan yaşamını kurup örmesinden bahsediyorum. Söylediğimden bir şey anlamamış olabilirsiniz. Haklısınız da zira ben de yaşadığım şeyin hikâye olacağından habersiz omzuma çiseleyen yağmurdan, ensemi ısıtan güneşten hiçbir şey anlamıyorum. Belki de anlama düzeyimizi yaşanılır bir düzeye çekebilmek için bazı şeyleri hafızamızın da yardımıyla görmezden geliyoruzdur.

Şiir kitabı okumanın dinlendirici tarafı var ve bu nereden geliyor? Bunu şöyle ifade edebiliriz: Şiirin nesirden farkı, nesir gibi sizden sorduğu soruları sadece kendine göre cevaplandırmasını şart koşmaz. Verdiğiniz cevap sorulan sorunun bir şekilde cevabıdır. Cevap, soruyla tıkanan zihnin tıkacını çıkarmaktır.

Eski Liman üslubunu bulmuş, şiirindeki fazlalıkları atmış bir şairin ustalık dönemi şiirleri. Buradakiler gezerken gördüklerim. İlk fırsatta gördüklerimden yola çıkarak şairin şiir dünyasını ve şiirinin şehirlerini yazmaya çalışacağım. Konuşunca hiçbir edebi eser yeterince anlaşılmaz. Konuşmak aksine bir eseri yağmalayıp tahrip eder. Eseri muhafaza etmenin yazmaktan başka yolu olduğunu sanmıyorum. Kitaplar üzerine esaslı yazılar yazanların sayısı gittikçe azalıyor. Bu bir alâmet ama neyin alâmetidir onu tam bilmiyorum.

Yine de herkes “tura” dese bile ben “yazı” diyorum.