Selçuklular’ın Haçlılarla ilk mücadeleleri

1096 yılında başlayan Haçlı Seferleri neticesinde, Hristiyanların başta Selçuklular olmak üzere Türk beyliklerinin hâkimiyeti altındaki Anadolu’yu nasıl aştığı ve yine nasıl Kudüs’ü işgal ettiği meselesinin konuyla alakalı birçok çalışmada geçiştirildiği dikkatlerden kaçmıyor.

Batılı kaynaklarda, Haçlı sürülerinin “muzaffer” bir şekilde Anadolu’dan geçtiği zikredilirken Doğu kaynaklarında Türklerin bu sürüleri mağlup ederek zayiat verdikleri ve sonrasında Haçlıların Anadolu’nun güney kısımlarını ele geçirmesinin hemen ardından Kudüs’ü işgal ettiği anlatılmaktadır.

İki tarafın Anadolu karşılaştırmasının neden bu şekilde farklı olduğu anlaşılır olmamakla beraber, Doğulu ve Batılı yazarların kendi taraflarını yüceltmek maksadıyla ya fevri davrandıklarını ya da karmaşık olan bu meselenin üzerine fazla kafa yormak istemediklerini de düşünmeden edemiyoruz. Elbette konuyla ilgili derinlemesine çalışmalar yapan ve sayıları da az olan kalemleri tespitimiz dışında tutup tenzih ediyoruz.

Selçuklu çalışmalarında uzman akademisyen olmasının yanı sıra kalem erbabı olarak da gördüğümüz Muharrem Kesik’in 2018 yılında “Selçukluların Haçlılarla İmtihanı” başlıklı ve Timaş Yayınları’ndan çıkan kitabında, az evvel izah etmeye çalıştığımız meselenin anlaşılması adına önemli bilgiler bulunduğunu ve iki taraf açısından da meseleye yaklaştığını belirmek isteriz. Anlatımında popüler bir dilin izlerini ve akademik disiplinden uzaklaşmadığını gördüğümüz yazar Muharrem Kesik, çalışmasının anlatımına başlarken Haçlı Seferleri’nin gerekçesinin iktisadi kaygılara dayandığını söylüyor ve “din” unsurunun göz ardı edilmemesine vurgu yapıyor:

“Aslında Haçlı Seferleri din perdesi altında ekonomik çıkarların çarpıştığı savaşlar manzumesidir. Ancak unutulmamalıdır ki işgale gelenler, Hristiyan ordularıdır. Savaşların sebeplerinin her zaman ekonomik olduğu bilinen gerçektir. Haçlı Seferleri için de bu gerçek ne kadar perdelenmeye çalışılırsa çalışılsın ortadadır. Bu mücadelelerde her şeyi ekonomik nedenlere bağlarsak çok büyük hata yapmış oluruz. Bu savaşlarda ‘din’in büyük kalabalıkları sürükleyici etkisi unutulmamalıdır (s.10).”

Yazar Kesik, Haçlı Savaşları’nın her ne kadar Selçuklular zamanında 1096 yılında başlamış olsa da uzun yıllar, hatta yüzyıllarca devam ettiğini, kendisinin de içinde olduğu kimi tarihçilere göre de ‘Haçlı Seferleri’nin halen devam ettiğini aktarmaktadır. Haçlı Seferleri’ne karşı Müslümanların, işgal edilmeye çalışılan vatanlarını savunduklarını, bugün bile Hristiyan dünyanın ordularının Müslüman topraklarını fırsat buldukça işgal ettiğini belirten yazar, rehavete kapılmamak gerektiğini vurgularken Müslümanların geçmişte yaptıkları gibi davrandığına dikkat çekmektedir:

“Müslüman ülke ve idarecilerinin halen XI. ve XII. asırda olduğu gibi birbirleriyle çıkar çatışması içinde olduğunu görmekteyiz. Hâlâ kendi çıkarları uğruna yüce İslâm davasını feda etmeye devam ediyorlar. Aynı çıkar ilişkileri yüzünden XI. ve XII. yüzyıllarda Müslüman halk, Haçlılar tarafından çok büyük zulümlere, kıyımlara ve tecavüzlere uğratıldı (s.11).”

Süleyman Şah’ın 1086 yılında vefatı, Türkiye Selçuklu Devleti’nin dağılarak kendi içlerindeki kale ve şehirlerin beylerinin özerklik ilan etmesi de diyebileceğimiz başlarına buyruk hareketlerini tetiklemiştir. 1092 yılında Melikşah’ın vefatı da Türklerin taht kavgasını başlatır. Bu arada bütün bunlar olurken Türkler, Anadolu’da hâkim ve Bizanslıları tehdit eden konumdaydılar. Türklerin bu davranışları İstanbul’daki Bizans İmparatoru’nu tedirgin ediyor, Papalığı da yeni planlara itiyordu. 1089 yılında Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos Türklerin kendilerini tehdit edici bir unsura dönüştüğünü Papa II. Urbanus’a bildirirken yardım talebinde bulunmuştu. Türklerin çekişmesi Bizans-Papalık ittifakını daha da hızlandırır. Urbanus, 1095 yılında Haçlı Seferi için çağrıda bulunur. Binlerce Hristiyan Papalığın çağrısına uyarak Haçlı Seferleri için hazır olduklarını bildirmeye başlar. Avrupa’daki devletlerden teşkil edilen Haçlı sürülerinin bir araya geldiği günlerde, İslam dünyası içinde bulunduğu karışıklıklar nedeniyle yaklaşmakta olan tehlikenin farkında değildir. Üstlerine gelen büyük tehlikeyi yeterince algılayamayan Müslümanlar, tedbir alma yoluna da gitmezler:

“Haçlıların, Urfa (10 Mart 1098) ve Antakya’yı (3 Haziran 1098) işgal edip Kudüs’ü kuşattığı (7 Haziran-15 Temmuz 1098) sırada Sultan Berkyaruk ile Muhammed Tapar kıyasıya taht kavgası yapıyor, emirler ihtiraslarını tatmin için birbirleri aleyhinde çalışıyorlardı (s.20).”

Selçuklular’ın Haçlılarla ilk savaşı

Avrupa’nın farklı bölgelerinden yola çıkan binlerce Haçlı sürüsü 1096 yılının Ağustos ayında İstanbul’a ulaşır. Buradan da Bizanslıların yardımıyla Anadolu yakasına geçen Haçlılar, Yalova civarındaki Kibotos Karargâhı’na yerleştirilirler. Türkiye Selçuklu Devleti’nin sınırlarına varmış olan Haçlı sürüleri, çevre bölgelere saldırılar düzenleyip buralarda yaşayan insanları; kadın, çocuk, erkek, yaşlı, Müslüman veya Hristiyan demeden acımasızca katlederler.

Sonbaharın ilk günlerinde Alman-İtalyan birliklerinden teşkil edilen 6000 kişilik bir Haçlı ordusu, İznik yakınlarındaki Kserigordon Kalesi’ni işgal edip buraya yerleşirler. Sultan I. Kılıçarslan, Selçuklu topraklarında Haçlıların homurtularını duyduğunda büyük bir birliği, kaleyi geri almak üzere gönderir.

Selçuklu askerleri, 29 Eylül’de Haçlılara pusup kurup kalenin su kuyusu ile kaynağını ele geçirir. Türklerin saldırısına savunmada kalarak karşılık veren Haçlılar, mecburen kaleye çekilmek zorunda kalır. Selçuklular, Kserigordon Kalesi’ni kuşatırken diğer taraftan da sularını keserler. Sekiz gün boyunca susuz kalıp daha fazla da dayanamayacaklarını anlayan Haçlıların komutanı Rinaldo, kaleyi Selçuklulara teslim eder. Dinini inkar edenler tutsak edilirken diğer Haçlılar kılıçtan geçirilir.

Haçlıların ana karargahı Kibotos’da kalenin alınmasının ardından hayli sevinçli bir hava hâkim olur fakat kalenin düştüğü, komutan Rinaldo’nun da esir edildiği ve Türklerin kendilerine doğru yürüdüğü haberi ulaştığında Kibotos’daki Haçlılar, hayli endişelenerek ne yapacaklarına karar vermeye çalışırlar. Bir müddet tartışmadan sonra 20 bin kişilik Haçlı ordusunun İznik’e doğru sefere çıkmasına karar verilir. Haçlıların kendilerine doğru geldiğinin haberini alan Selçuklular, ormanlarla kaplı Drakon Vadisi’nde pusuya yatıp beklemeye başlar. Haçlıların vadiye girmesiyle beraber ormanın içlerinden ok yağmuru başlar. Haçlılar daha şaşkınlarını üzerlerinden atamadan Türkler saldırıya geçer:

“Şövalyelerin cesaretli dirençleri, ordunun panikleme ve telaş ile başlayan dağılma sürecine engel olamadı. Tüm Haçlı ordusu kısa bir süre içerisinde dehşete düşmüş şekilde karargâha kaçmaya başladı. Ormana veya deniz kenarında buldukları eski bir saraya kaçabilenlerin dışındaki tüm Haçlılar kılıçtan geçirildi (21 Ekim 1096). Durumu öğrenen imparatorun, Haçlılardan geriye kalan az sayıdaki yaralı kılıç artığı savaşçıları toplamak için Konstantinos Euphorbenos kumandasında gemiler göndermesi üzerine, Selçuklu ordusu İznik’e çekildi (s.22).”

Selçuklular savaş meydanında ilk kez karşılaştıkları Haçlıları feci şekilde mağlup etmiştir. Kolay zafer elde eden Selçuklular devamında Haçlıları pek önemsemez ve kendi iç işlerindeki çekişmelere diğer Türk beyleriyle didişmelere kaldıkları yerden devam ederler:

“Kılıçarslan’ın aklı Malatya’da olup bu şehri ele geçirmeye çalışıyordu. Dânişmendli Hükümdarı Gümüştegin Ahmed Gazi’nin de Malatya’yı kendi hakimiyeti altına almak isteyişi bu iki hanedanı karşı karşıya getirecekti. Dânişmendli Gümüştegin Ahmed Gazi, Sivas’ı fethettiği yıllarda Malatya’yı da kuşatmaya başlamıştı. Bu şehre karşı hemen hemen her yıl yağma ve kuşatma akınları düzenliyordu. Malatya’yı Dânişmend Gazi’ye kaptırmak istemeyen Sultan Kılıçarslan 1097 ilkbaharında Malatya üzerine yürüdü (s.23).”

Malatya o dönem Ermeni asıllı fakat Ortodoks Kilisesi’ne mensup Gabriel isimli bir valinin idaresinde yönetilmekteydi. Sultan Kılıçarslan, Malatya’ya kuvvetli saldırılar düzenleyip şehrin surlarını da mancınıklar ile döver. Sağlam surlarla çevrili Malatya şehri Selçuklular’ın günlerce süren saldırılarına direnir. Şehirde yaşayanlar Selçuklular’a teslim olma arzusundadır zira Vali Gabriel zalim ve Ortodoks olması nedeniyle Süryani ve Ermeniler arasında kabul görmüyordu. Sultan Kılıçarslan veziri vasıtasıyla Süryani Patriği üzerinden Gabriel’e şehri kendisine teslim etmesi için vaatlerde bulunur:

“Ancak Gabriel hem bu teklifi şiddetle reddetti hem de Sultan I. Kılıçarslan ile anlaşmaya taraftar olan Süryani Patriğini öldürttü. Sultan kuşatmayı sürdürecekti ki bu sırada İznik’ten kötü haberler geldi (s.24).”

Sultan, Haçlıları küçümsemişti ve hatta Malatya kuşatmasına gittiğinde hanımı ile çocuklarını da İznik’te bırakmıştı. Zira ona göre Haçlı tehlikesi yok edilmiştir ve bir daha gelmeleri dahi söz konusu olamazdı. İlk gelen Haçlılar sürülerden ibaretti ve Selçuklular bunları yok etmişti. Fakat yeni gelenler öyle değildir. Başlarında prensler ile düklerin bulunduğu, zırhlılarla donatılmış profesyonel askerlerden teşkil edilen ve gayet disiplinli bir Haçlı Ordusu İznik’i almış halde Türkleri beklemektedir.

Selçuklular ve diğer Türk beylikleri birbirleriyle didişmeyi bırakarak topraklarını savunmaya geçerler. Bir müddet sonra Haçlıların, Anadolu’yu işgale gelmedikleri sadece Kudüs’e gitmek için geçiş olarak kullandıkları anlaşılır. Bunun üzerine Türkler Anadolu’dan geçmelerine engel olmak için çeşitli hücumlar gerçekleştirir. Haçlılar zırhlı olduğundan Türk okları da kılıçları da fayda etmez. Kimi yerde Selçuklular Haçlıların geçeceği bölgelere önceden varıp su kaynaklarını tahrip ederken hububatları da ele geçirirler. Burada maksat Haçlıların aç ve susuz kalmasını sağlamaktır. Kimi yerde Türkler yerleşim alanlarını geçici de olsa terk eder. Bütün bunlara rağmen Haçlılar Selçuklular’ın savaş taktiklerine hayran kalırlar.

Muharrem Kesik’in kaleminden çıkan Selçukluların Haçlılarla İmtihanı” kitabında bu anlattıklarımızın dışında gerçekleşen Selçuklu-Haçlılar savaşları ve dönemle ilgili başka birçok konu epey detaylandırılarak okurun ilgisine sunulmuştur.

Tavsiye ettiğimiz bu çalışmanın yanı sıra yine Muharrem Kesik’in kaleme aldığı, ilk baskısı 2013 yılında, üçüncü baskısı 2018’de yapılan ve yine Timaş Yayınları’ndan çıkan, döneme dair önemli pek çok bilginin detaylandırıldığı, “1071 Malazgirt/Zafere Giden Yol” isimli kitabı da okuma listenize ve arşivinize almanızı önermekteyiz.

YORUM EKLE

banner26