Sekülerleşme, Katolikliğin ürettiği “öteki”dir

Bir din, din dışı ya da dinî hassasiyetler dışı bir yaşamı teşvik edebilir mi? Peki böyle bir yaşamın sebebi olabilir mi? Taceddin Kutay, Sekülerleşmenin Hristiyan Kökleri kitabında bizim açımızdan farklı konulara temas ediyor. Konuya neresinden bakarsanız bakın farklı bakış açıları göreceksiniz. Çünkü bizim din ve Tanrı algımızla yazarın bahsettiği din ve Tanrı algısı farklı. Bu yönüyle yazar bizi pek de popüler olmayan meselelere götürüyor ve kendine has üslubu ile sıkıcı sayılabilecek bir konuyu tartışmaya açıyor.

Kitabın ana konusu olan sekülerleşme, sekülerizm gibi kavramlar açıklanırken konunun Türkiye'ye ve laiklik kavramına gelmemesi kitabı popüler konuları tartışmaktan alıkoyuyor. Belki bizler İstiklal Harbi sonrası yaşadığımız tüm dünyevileşme, dinin toplum hayatı üzerindeki sınırlı etkinliği tartışmalarını tarihsel olarak görebilecektik. Ne yazık ki yazar Türkiye’deki laiklik konusuna girmeyi tercih etmemiş. Fakat yine de kitabın sonunda sonuç bölümünde Türk sekülerleşmesinden bir parça bahsediyor. En azından bizdekinin Avrupa’da neyi örnek aldığını söylüyor.

Taceddin Kutay seküler, sekülerleşme, sekülerizm ve sekülarizazyon gibi kavramların farklı olduğunu hatırlatıyor ve bu kavramları açıklamaya koyuluyor. Hatırlattığı bir başka husus ise toplumun bu kavramlara atfettiği anlamın yanlışlığı. Yani yanlış bilinen bir şeyi düzeltmesi de gerekiyor. Seküler kavramını dünyaya din dışındaki yöntemler ve kaynaklarla yaklaşmak olarak tanımlıyor. Sekülerizmi ise siyasal kategoride değerlendirdiği gibi bilgi ve bilincin ancak bilimle ortaya konabileceğini savunan bir görüş olarak tarif ediyor. Görüldüğü gibi birbirine girmiş nüanslarını ayırt etmesi zor kavramlarla muhatabız. Fazlaca kavram kargaşasına girmeden ve sizleri onlarla boğmadan sekülarizasyonun Almanca ve İngilizce kökenlerinden ötürü sekülerleşme ile aynı kabul edildiği fakat aslında birbirinden farklı şeyler olduğu belirtiliyor. Sekülarizasyonun ruhbanlık sınıfına ait bir kavram olduğu ve bizim gibi ruhbanlık sınıfı olmayanlar için pek bir anlam ifade etmediği belirtiliyor. Biz bu kavramı diğer benzer kavramlarla aynı manada kullanmakta bu yüzden bir sakınca görmemişiz.

Kitabın belirli kısımlarında ister istemez kavramlara boğuluyorsunuz. Ancak yazar, kendisini genel kanıyı kırmakla yükümlü hissediyor ve asıl konuya girmeden bir izah mecburiyeti duyuyor. Bu tarafıyla kitabın sokaktaki vatandaşa hitap edip etmeyeceği hususu şüpheli bir hale geliyor. Genel olarak yazarın dili anlatılanların ağırlığıyla birleşince ortaya kolayca anlaşılacak metinler çıkmıyor.

Bir kitabın satın alınmasında ve okunmasında ilk planda adı etkili olur. Bu kitabı vitrinde gören okuyucu şu soruyu sorar: Din dışı bir yaşam biçimini öngören bir din olur mu? Hele bu din bir de radikal tarafları çokça olan ve hatta zaman zaman kendine her an ölüme hazır müritler çıkaran mezhepsel yapısı çok parçalı bir din olan Hristiyanlıksa… Çünkü kitaba verilen ismin bizim adı geçen kavramlara yüklediğimiz anlamlara göre bir çelişkiye yönlendirdiği açık. Yazar bunu biliyor. Ama yazar sekülerleşme öyle sizin bildiğiniz gibi de değil diyor zaten. İşte içeride anlatılan da bu…

Napolyon ve Sekülarizasyon Reformu

Sekülarizasyonun şimdiki anlamına kavuşmasında Napolyon'un 1803 Almanya işgali işaret ediliyor. Napolyon bu işgalle Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'na son vermiş ve tek imparator olarak kendisini ilan etmiştir. Aynı sene gerçekleştirdiği Sekülarizasyon Reformu ile de kavramın şimdiki anlamını bulmasına yardımcı olmuştur. Yani bu kilisenin haklarının aynı inancı taşıyan yerlerde de elinden alınması demekti. Ayrıca sekülerleşme kavramının Katolik dünyaya özgü olduğunu da söylememiz gerekiyor.

Yazarın dili belki konunun da yol açtığı sebeplerden ötürü ağır olarak değerlendirilebilir. Gündelik hayatta kullanmadığımız ve çok önemli bir kısmını işitmediğimiz pek çok terim bolca kullanılmış ve bu terimler için herhangi bir açıklamaya da gerek duyulmamış. Gündelik hayatta bu konuların konuşulmadığını kabul ederek eserin bu noktada tutarlı olduğunu söyleyebilirim. Fakat bu eseri satın alacak ve okuyacak olan kimselerin önemli bir çoğunluğu yine gündelik hayatta bu konularla ilgili olmayanlar. Ayrıca bölümlendirmeler arasında ara başlıkların çok az olması da kitabı okumayı bir hayli zorlaştırıyor. Hatta kitabın birinci bölümünden ikinci bölümüne kadar hiç ara başlık yok.

Sekülerleşme dünyevileşme anlamında kullanılıyor. Bu kadar basit bir ifade ile bırakılmıyor ve altı epeyce dolduruluyor. Sekülerleşme ile beraber kilisenin etkili olduğu alanlar eksilmiştir. O ana kadar eğitim, sağlık ve hukuk gibi alanlarda kilisenin etkinliği gözlemlenir. Sosyal hayatın tam ortasında son derece etkili bir sınıfın bu akıma direnemediğini ve etkinliğinin kırılarak güçsüzleştiğini görüyoruz. 1648 Westphalia Barışı ile ulus devletler ortaya çıkarken yazarın da savunduğu diğer bir görüşe göre mezhep esasına dayalı devletler ortaya çıkmıştır. Westphalia’nın önemi mevcut Avrupa devletler sisteminin kurucu anlaşması olarak kabul edilmesindedir. Günümüz dünya sistemi 1648 Westphalia Barışı ile oluşturulmuş bir düzendir. Tüm Orta Avrupa’da mezhep çatışması ve siyasi çalkantılar 1618-48 Otuz Yıl Savaşı felaketiyle son bulmuş ve bunun ertesinde halsiz düşmüş bir medeniyet akan kanı durdurmak için bir araya gelmek zorunda kalmıştır. Amerikan dünya düzenine göre öteki uluslar Amerikalılar gibi kendi yönetimlerinde aynı ilkelere dayanan söz hakkı verildiğinde barış ve denge doğal olarak bir biçimde oluşacak ve kadim düşmanlıklar bir tarafa bırakılacaktı. Amerika aynı zamanda Avrupa’nın oluşturduğu dünya düzeninin vazgeçilmez bir koruyucusu olacaktı. Fakat bu koruyuculuk daha çok demokratik ilkelerin yayılması temelinde düşünülmelidir. Henry Kissinger Dünya Düzeni isimli eserinde yenidünya düzeni ve Amerika Avrupa ilişkilerini böyle görür.

Yazar sekülerizm ile demokrasi bağlantısının da çok kuvvetli olmadığını savunur. Demokratik olmayan birçok ülkede Kuzey Kore, Çin, Küba gibi sekülerleşmenin yaygın olduğunu belirtiyor. Buradaki iddia Avrupa ülkelerinin sekülerleşme yoluyla demokratik hale gelmedikleri yönünde. Hatta aksine demokrasi sayesinde toplum sekülerleşmiştir iddiası var. Bu noktada kilisenin Avrupa’nın asıl hâkimi olmasını sağlayan Gregoryen Reform’dur diyebiliriz. Bu da kilisenin Romalılaşması süreciyle beraber ele alınması gereken bir konudur. Yazar bunu ayrıntılarıyla madde madde açıklıyor. Bu yolla aynı zamanda tarihsel süreci de okumak mümkün oluyor.

Hristiyanlığın kurucu babası: Pavlus

Bahsedilen din Hristiyanlık olunca onun da köklerine inme gereği duyulmuş ve derinlemesine bir analiz yapılmış. Elbette bu coğrafyada ağırlıklı olduğu üzere İslâm dinine müntesip insanların çok fazla üzerinde durmadığı bir konudur bu. Kitapta ancak akademik araştırmaların konusu olabilecek bir inceleme yapılmış. Özellikle Hristiyanlığın Yahudilikten ayrılma süreci ve bilhassa Pavlus’un kötü bir hayattan aziz mertebesine geçiş aşaması, sonrasında meydan okumaları ilginç bilgiler içeriyor. Pek ilgimizi çekmiyor gibi görünse de tanrının insanlaştırılması ve buradan hareketle insanın tanrılaştırılması bahisleri gayet açıklayıcı ve doyurucu. Tanrı’nın ilmini insanlığa yansıtabilmesi için İsa Mesih olarak dünyaya gelmesi gerektiğine inanılır Hristiyanlıkta. Burada Tanrı boyut değiştirecek ve bir önceki yerinde anlaşılamayacak mesajlarını dünyadan verebilecektir. Kitapta bu durum Tanrı’nın inkarne, yani ruhun bedene bürünmesi ile etten yapılma bir ağızdan, İsa Mesih’in ağzından bizim duyabileceğimiz sözler sarf etmesi olarak değerlendiriliyor.  Kutsal kitaptan verilen parçalarla desteklenmiş bu ritüel ve inanış sisteminin ne kadar köklü olduğunu ve yüzyıllarca nelere etki ettiğini görüyoruz. Ancak her şeye rağmen el yapımı yani insan yapımı bir dinle de karşılaşıyoruz. Bu gerçeği de görmek lazım.

Kitabın konusunu teşkil eden Batı Hristiyanlığıdır. Burada da çok önemli bir teolog ve retorikçi ortaya çıkıyor: Augustinus. Augustinus’un ortaya koyduğu kimi tezler ve çıkarımlar Katolik Kilisesi tarafından resmi görüş olarak benimsenmiştir. Bu durumda Augustinus için Katolik inancının en büyük isimlerinden biridir demek yanlış olmayacaktır. Taceddin Kutay, insanların kaderlerinin Tanrı tarafından önceden belirlendiği inancının, insanın günaha yatkın olduğu inancının ilk defa Augustinus tarafından ortaya konulduğunu ve Katolik Kilisesi tarafından da kabul edilerek resmileştirildiğini söylüyor.  İlk günah öğretisi de onunla birlikte söz konusu olmuştur. Augustinus, Âdem’in cennette işlediği ilk günahı bir kötülük anlayışı olarak değerlendirmiş ve kendisinden sonra gelen nesilleri de bu kötülükten sorumlu tutmuştur. Yaratılışın henüz ilk safhasında kirletilen ruhun günahını ardıllarına yüklenmiş ve gelecek tüm nesiller bu günaha ortak edilmiştir. Sonraki dönemde ilk günah öğretisine karşı çıkanlar olsa da bu öğretinin Hristiyanlığın temel öğretilerinden biri durumuna gelmesi kaçınılmaz olmuştur. Martin Luther bile ilk günah fikrine karşı çıkmamış ve bu öğretiyi 57 maddeyle açıklama çabasına dahi girişmiştir. Yani günah çıkarma gibi bir ritüeli reddeden Martin Luther buna karşı çıkmamış üstelik onu destekler şekilde davranmıştır.

Yazar, sekülerleşme sürecinde bilhassa üç isme önem veriyor. Bunlar Anselm, Joachim ve Aquinalı Thomas'tır. Kitapta bu üç ismin nasıl yeni bir anlayışla ortaya çıktıkları ve gerek yaşadıkları dönemi gerekse de gelecek dönemleri nasıl etkiledikleri anlatılıyor. Taceddin Kutay, bu üç isimle beraber ve özellikle Thomas'ın ifadesiyle diyecek olursak doğayı inancın merkezine alarak dinin büyük darbeyi vurduğunu ifade eder. Artık dünya Hristiyan için kıymetli ve geliştirilmesi, büyütülmesi gereken bir yer haline gelmiştir. Şüphe yok ki bu adım sekülerleşmenin de ilk adımıdır.

Taceddin Kutay, psikoloji ve siyaset bilimi eğitimi görmüş bir akademisyen. Bu eser,  yüksek lisans tezinde yer almayan, sonraya bırakılmış çalışmanın sonucudur.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yusuf Çaloğlu
Yusuf Çaloğlu - 5 ay Önce

Tacettin in Kitabını okumadım,sanırım senin yaptığın kritik Kitap'dan daha anlaşılır durmda.