Şehr-i Ramazan'da Konya’da bir gün

Dünyanın her yerinde namaz kılabilirsiniz. Çünkü yeryüzü bize mescid kılınmıştır. Fakat bazı şehirlerde kılınan namaz bambaşkadır. Kendinizi Efendimiz’in (sas) arkasında sahabe ile birlikte namaz kılıyormuş gibi hissedersiniz. Güzel sesli imamlar bazı ayetleri sanki yaşıyormuş gibi okurken boğazları düğümlenip gözyaşlarını tutamadıklarında ve mescitlerden arı kovanı gibi uğultular geldiğinde siz de kendinizi tutamayıp o huşu ortamına dalarsınız. Mekke, Medine ve Kudüs şehirlerine kılınan namazlar işte böyledir.

Dünyanın her yerinde oruç tutabilirsiniz. Ama bazı şehirlerde Şehr-i Ramazan bambaşkadır. O şehirlerin kendi sakinleri ile birlikte oruç tuttuğunu hissedersiniz. Hayat bambaşka akar oralarda. Kahire, Şam, Bağdat, Tahran, İstanbul, Konya…

Şehir ile birlikte Ramazan'ı yaşayıp orucu hissetmek için öğleye doğru evden çıktım. Alaaddin Tepesi'ne varıp Alaaddin Camii'nde iki rekât tahiyyetü'l mescit namazı kıldım. Selçuklu sultanlarının mezarlarını ziyaret ettim, dua ettim. Şehre onların bıraktığı yerden baktım. “Selam size ey kabir ehli! İnşallah biz de yakın zamanda sizin yanınıza geleceğiz” dedim. Anadolu’nun fatihlerine Fatiha okudum. Mezar başında iken kendimi onların yerine, onları kendi yerime koydum. “Varsayalım ki bir zamanlar Selçuklu'nun padişahı sendin” dedim.

Geniş bir ovaya yayılan Konya'nın merkezindeki tek tepeden, Alaaddin Tepesi'nden sağa-sola baktım. Karatay Medresesi'ni, İnce Minare Medresesi’ni gördüm. Doğuya doğru baktığımda yeşil kubbesiyle Mevlana Türbesi'ni gördüm. Tramvay yolundan Mevlana Meydanı'na doğru yürürken sağa dönüp İplikçi Camii’ne, sola dönüp Şerafettin Camii’ne selam verdim. Sadeliğin insanı, mimariyi, sanatı nasıl yücelttiğine şahit oldum.

Anadolu'dan öyle insanlar geldi geçti ki onlar bulundukları şehre renklerini verdiler. Türbenin arkasında bulunan gül bahçesindeki tarihi mezar taşları sanki Mevlana ile birlikte sema yapıyorlardı. Mevlana çarşısından Ramazan'ın iki vazgeçilmezini, Hicaz yadigârı hurma ve zemzem aldım.

Alaaddin Camii

Eli öpülesi insanları hatırladım

Çarşıdan çıkarken tam karşımda Yusuf Ağa Yazma Eserler Kütüphanesi duruyordu. Annesinin eteğine tutunan evlat gibi Selimiye Camii'ne bitişik duran kütüphanenin kapısını kilitli bulunca mahzun oldum. Yazma eserler yerine duvarlara kitap gibi dizilmiş taşları ellerimle okşayıp eser bırakan insanların elleri niyetine öptüm. Duvardaki taşları öperken Konya'nın eli öpülesi insanlarını hatırladım.

Kıble tarafına yöneldim. Yolun karşısındaki Üçler Mezarlığı’na girdim. “Bu ‘üçler’ kimdi acaba?” diye düşündüm. Cevabını bulamadım. Kendim için bir “Üçler” belirledim. İkisini birbirine yakın bir yerde buldum. Biri Konya'nın manevi mimarlarından, İmam Hatip Lisesi'nin ilk kurucularından ve hocalarından Hacıveyiszade Mustafa Efendi, diğeri Konya'nın gür sesli vaizi ve hocası Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi. “Allah sevdiği kullarını insanlar arasında sevdirir.” Konyalılar şahittir ki bu güzel insanlar hem yaşarken hem de öldükten sonra çok sevildiler. Adlarına camiler, okullar, vakıflar, yurtlar yapıldı.

Üçlerin üçüncüsünü ararken ölüm üzerinde düşündüm. Gerçekte ben mi ölüydüm, burada yatanlar mı? Yavaş adımlarla ilerlerken fark ettim ki şehrin gerçek merkezi burasıydı. “Ali” yazan her mezar taşı beni heyecanlandırdı. Ama ben Kur'an'ı ve tefsirini okumayı Konya'ya sevdiren, ilk tefsir dersini kendisinden dinlediğim Ali Küçük Hoca’yı arıyordum. Ali Hoca’nın “mezarlar ve sünnet üzere defin yapmak” konusunda anlattıklarını hatırladım. Onu süslü ve gösterişli mezar taşlarının arasında bulamayacağımı anladım.

Hayatı sade olanların kabri de sade olurdu. Doğru düşünmüşüm. Küçük bir beton parçasının üzerine sprey boya ile “Ali Küçük” yazılmış. Sadece o kadar. Kur'an’ın tefsirini yazan, ev ev, mahalle mahelle, cami cami, dükkan dükkan, şehir şehir, Kur'an'ı anlatmaya koşan adam işte burada yatıyordu. Ama ondan Kur'an dinleyen öğrencileri her yerdeydi. Selam verdim. “İnşallah biz de yakında geleceğiz” dedim. Ondan dinlediğim ilk sureyi şimdi ben ona okuyordum:

“Burçlar sahibi göğe, vaat edilen güne, şahit olana ve şahit olunana andolsun hendek ashabı katledildi…” (Buruç Suresi)

Ateş dolu hendeklerde yakılanları düşündüm. Varil bombalarıyla yakılan Suriyeli çocukları hatırladım. Ateş çemberinden sağ kurtulup gelen çocukları nerede bulacağımı biliyordum. Eski garajın arkasındaki Pisili Camii'ne gittim. Mülteci çocukların iltica ettikleri cami imamı Yakup Hoca’yı çocuklarla sohbet ederken buldum. Yakup Hoca’nın elinden, çocukların alnından öptüm.

Kapu Camii

Aziziye Camii’nde dinlenmek

Eli öpülesi başka insanlar geldi aklıma. Yol üzerindeki kadınlar pazarına uğradım. Öğle sıcağında oruçlu ağızlarıyla kendi elleriyle yaptıkları peynirleri, reçelleri ve bahçesinde yetiştirdikleri yeşillikleri satan Anadolu kadınlarına selam verdim. Hal hatır sordum. Sohbet ettim. Muhabbet olsun diye peynir ve yoğurt aldım. Tanıdık bir dostun dükkânına koydum.

Konya'nın en otantik mekânlarından biri olan Bedesten’e yöneldim. Dinlenmek ve serinlemek için Aziziye Camii'ne girdim. İhtiyar amcalarla “Gonya” şivesi ile sohbet ettim. Eski Ramazanları ve güzel insanları konuştuk. Ramazan aynıydı, eskiyen bizdik. Güzelliklerimizi kaybediyorduk sadece.

İkindi namazını Aziziye Camii'nde kılıp mukabeleye katıldım. İçim de hava da serinlemişti. Kendimi Bedesten'in gölge basmış sokaklarına bıraktım. Sarrafların, attarların, baharatçıların, ayakkabıcıların, kahvecilerin önünden geçtim. Dükkânların önünde oturan amcalara selam verdim, fiyat sordum, hal hatır sordum. Maksat muhabbet olsun.

Bedesten gezmekle bitmez, çıkıp Rampalı Çarşı’ya vardım. Sahafçılara girip kitap kokladım. Yeni çıkan kitapları inceledim. Üstat Sezai Bey'den Samanyolu'nda Ziyafet, Fatma Hanım'dan Ramazanname aldım. Evde çoktu ama bir Kur'an meali daha aldım.

Dershaneler Sokağı'ndaki Tahir Paşa Camii'ne uğradım. Cami bahçesine kurulan açık hava kütüphanesine oturup kitapları inceledim. Cami bahçesine kütüphane kuranlara minnet duydum, hayran oldum, dua ettim.

Aziziye Camii

Ramazana özel dersler

Caminin yanındaki dostlar mekânı Çizgi Kitabevine uğradım. Bir kez daha minnet duyup hayran oldum. Çünkü öğrendim ki “Ramazan Felsefesi” adıyla dersler başlamış. Yedi ders şeklinde planlanan oturumlarda "Niçin felsefe?" , "bilgi felsefesi", "bilim felsefesi", "varlık felsefesi", "ahlak felsefesi", "sanat felsefesi", "siyaset felsefesi" , "din felsefesi" alanında dersler yapılıyor. Dersler iftara iki saat kala başlıyor ve iftar ikramı ile son buluyor. Prof. Dr. Ahmet Cevizci’nin Felsefeye Giriş kitabı takip ediliyor ve her dersi alanında uzman akademisyenler anlatıyor. İlim, irfan, hikmet, medeniyet yolunda taş üstüne taş, söz üstüne söz koyanlara selam olsun.

Selamdan sonra Dershaneler Sokağı'ndaki kalabalığın arasına karışıp tarihi Kapu Camii’nin yolunu tuttum. Camide kurulan yer sofralarında iftar yaptım. Caminin avlusundaki çay ocaklarından ayrı ayrı çay içtim. Odun kömüründe demlenen çayları çok sevdim. Ben çayımı yudumlarken çoluk- çocuk, kadın-erkek, genç-yaşlı, yerli-mülteci aileler akın akın camiye gelmeye başladı. Bedesten’in ara sokaklarından camiye doğru akan bir insan seli oluştu. İnsan selinin içine karışıp ön saflarda bir yer bulmak istedim kendime. Ama nafile. Koskoca caminin içini erkekler, dışını ve üst katını kadınlar doldurmuştu.

Caminin her köşesinden cıvıl cıvıl çocuk sesleri geliyordu. “Hatimle teravih namazı kılınan büyük bir camiyi hınca hınç dolduran aşk nedir?” diye sordum kendime. Cevabı tok ve güzel sesli imamın okuduğu ayette buldum.

“Şehr-i Ramazan, öyle bir aydır ki insanlara hidayet yolunu gösteren, her şeyi beyan eden ve hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'an bu ayda indi.” (Bakara suresi,185)