Şehirlerin anası: Mekke*

Cidde havaalanındaki kontrol noktalarından geçip eski bir otobüse bindik. Yolculardan “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” sesleri yükseldi. Aşkla ve iştahla yükselen sesler otobüsü inletiyordu. Yolculardan bazıları mikrofondan Kur'an okudu. Güzel sesli olanlar ilahi söylediler. Asım Hoca otobüste önemli bilgilendirmeler yaptı:

“Kardeşlerim! Biraz sonra Mekke sınırlarına, yani Harem sınırlarına gireceğiz. Artık bağırmayacağız. Seslerimizi yükseltmeyeceğiz. Bir damla gibi insan deryasına karışacağız. ‘Ben’ değil ‘biz’ olacağız. Orada Allah'ın evi var. Ev sahibi Allah. Bizler de Rahman'ın misafirleriyiz. Burada kimsenin kimseye bir üstünlüğü yok. Giydiğimiz şu ihramla makam-mevki, mal-mülk ne varsa geride bıraktık.”

Ayağa kalkıp otobüsün içindekilere göz gezdirdim. Grubumuzdaki elli kişide de heyecan doruk noktasındaydı. Herkes gibi ben de Mekke’ye yaklaştıkça sevgiliye kavuşmanın heyecanını yaşıyordum. Dört şeritli geniş bir yoldan sel gibi araç akıyordu. Otobüsler, cipler, küçük araçlar… Polis kontrol noktasına geldiğimizde yol üzerindeki büyük mavi levhalarda üç-dört farklı dilde “Müslüman olmayanlar giremez” yazıyordu. Kendimi özel hissettim nedense. Çünkü Müslümandım.

Gayrimüslimlerin buraya girmesi yasaktı.  Âdem’den beri tevhidin sembolü olan Kâbe ve Mescid-i Haram, Allah'ın koruması altına alınmıştı. Hepimizin başı otobüsün ön camına dönüktü. Mekke ha göründü ha görünecek heyecanını yaşıyorduk. İlk görüş anını yaşamak istiyor ve bu anı kaçırmak istemiyorduk. Az meyilli bir tepeden geçerken uzaklarda bir gökdelenin ışıklarını gördük. Asım Hoca:

“Zemzem Tower” dedi. “Kâbe işte onun yanında.”

Biraz şaşırdım doğrusu. Hz. Hacer’in ve Hz. İsmail'in yadigârı olan “zemzem” kelimesini alıp ona yabancı bir kelime ekleyip Kâbe’yi gölgesinde bırakan bir gökdelen mi yapmışlar? Asım Hoca'nın otobüsteki tavsiyeleri aklıma geldi. Yanlışları ve olumsuzlukları görmezden gelecek, yaşayacağımız güzelliklerin önüne geçirtmeyecektik. Ortasından açılmış büyük bir mushaf görüntüsü verilen bir köprünün altından geçtik. Artık gönüllerimiz iyice coşmuştu. Şimdi Mekke’nin kenar mahallelerine gelmiştik. Mekke caddelerinden otele doğru ilerlerken hayal dünyamda Peygamberimizin ve sahabenin izlerini yakalamaya çalışıyordum ben.

Efendimizin koyun otlattığı dağlar şunlar mıydı acaba? Hirâ Mağarası şu dağda mıydı? Saklandığı Sevr Mağarası bu dağda mıydı? Ne kadar çok dağ ve tepe vardı. Kayalıklar simsiyahtı. Boykot için hapsedildiği mahalle şurası mıydı acaba? Evler şu simsiyah taşlardan mı yapılmıştı?

Geniş yollardan, tünellerden, alt ve üst geçitlerden ilerledik. Bol ışıklı caddelerden ve sokaklardan geçtik. Yüzlerce otobüsün bulunduğu bir otobüs parkından geçerken minarelerden yatsı ezanları yükseldi. Müezzinler ne kadar güzel ezan okuyorlardı. Makam yapmıyorlardı. Fakat insanın içine işleyen bir okuyuşları vardı. Bir müddet sonra camilerden yatsı namazı için okunan Fatihalar ve sureler duyulmaya başladı. Bütün yeri ve göğü arı uğultusu gibi Kur'an sesi kapladı. Burada namaz esnasında da sesler hoparlörlerden ve minarelerden dışarıya veriliyormuş.

“Elhamdülillahi Rabbil Âlemin…”

Aziziye Mahallesi'ndeki büyük bir otele vardığımızda Diyanet görevlileri karşıladı bizi. Asım Hoca otel yetkilileri ile görüşüp oda yerleşim planımızı gösteren bir belge ile geldi. Planlama biz otele gelmeden yapılmış. Gruptakilerin isimleri buraya ulaşmış.

Bangladeşli genç ve güler yüzlü otel çalışanları, valizlerimizin taşınmasına yardımcı oldu. İhramlı olduğumuz için rahat hareket edemiyorduk. Odalarımızı on dakika kadar kontrol edip yemekhaneye indik. Çok acıkmıştık. Cidde Havaalanı’nda salonda beklerken yanımızda getirdiğimiz pasta ve böreklerden atıştırmıştık. Uçakta da küçük ikramlar yapılmıştı. Fakat yol bizi çok acıktırdı. Asım Hoca:

“Kardeşlerim! Yemekten sonra otelin girişindeki geniş salonda toplanacağız. Sonra otobüslerle Kâbe’ye gideceğiz ve Allah'ın izniyle ilk umremizi yapacağız. Tavaf yapacağız, say yapacağız. Yatsı namazını da Mescid-i Haram’da kılacağız. Yorulduğunuzu biliyorum. Ama yemek ve çay inşallah sizi kendinize getirecek. Allah'ın evi Kâbe bizi bekler. O’nun evini ziyaret etmeden geceyi burada, otelde geçirmek doğru olmaz. Kutsal topraklara ihramlı girdik. Umreye hazırız. Yatsı namazından sonra Kâbe’deki insanlar azalmaya başlar. Bu arada biz de ilk umremizi yapmış oluruz. Yanınıza gereksiz eşya alıp kendinizi yormayın.

Çaylarımızı içip otelin önüne çıktığımızda otobüsler hazır bekliyordu. Otobüsün Sudanlı şoförü ön kapıdan binenleri tebessümle karşılayıp “Ehlen ve sehlen, hoşgeldiniz” diyordu. Bazı Türkçe kelimeleri de öğrenmişti. Şoför sağ elini havaya kaldırıp Enes’e “çak” işareti yaptı. Hepimizde heyecan doruktaydı. Yorgunluğumuzu unutmuştuk. Kâbe şu tepenin ardındaydı. On dakika sonra orada olacaktık.

Aziziye Caddesi'nden çıkıp Cin Tünelleri’nden geçtik. Tünellerden hafif meyille aşağı ilerleyip açık alana ulaştığımızda, sağımızda Kasr-ı Meliki, yani kralın sarayı, solumuzda ise kilometrelerce ötelerden gördüğümüz Zemzem Tower vardı. Bu ikisinin arasından ise Ecyad Caddesi uzanıyordu. Bir zamanlar bu bölgede Osmanlı'nın yaptırdığı, ata yadigârımız olan Ecyad Kalesi varmış. Mescid-i Haram’ın muhafazası ile görevli askerler burada kalırlarmış. Bu tarihi kale yıkılarak yerine yüksek binalar ve oteller yapılmış.

Burada büyük tezatlar vardı. Kralın lüks sarayı ve gökdelenler, Mescid-i Haram’ın dibindeki Hilton Oteli, Kâbe’nin sadeliğine ve doğallığına meydan okuyorlardı. Bilmiyorlardı ki Kâbe’ye meydan okuyan yapılar ve insanlar yok oldu. Kâbe ise var olmaya devam etti. Dünyanın öbür ucundan Müslümanlar bu sarayları ve bu gökdelenleri görmeye gelmiyorlardı buraya.

Ben neler düşünüyordum Allah’ım! Şimdi bunların sırası mıydı? Hani yanlışları görmeyip doğru ve güzel olanlara odaklanacaktık. İşte o güzel olan, bir duvar ötemizdeydi. Mescid-i Haram’ın parlak ışıkları etrafı gündüze çevirmişti. Her yer çok aydınlıktı. Ecyad kapısının önünde toplandık. Asım Hoca’nın son uyarılarını dinlemeye başladık… (Devam edecek-inşallah)

*Yol: Sen O’nu ararsan O seni bulur, Kitaparası yayınları