Şehirlerimizi ruhsuz kentlere dönüştüren biziz!

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara ­tattırıyor. Rum,41”

Yeryüzü bize Allah'ın emaneti… Bizim dünyada bu emaneti hüsn-ü muhafaza edip bizden sonraki nesillere daha güzelleştirerek aktarmak gibi bir görevimiz var. Çünkü bu yeryüzü bize çocuklarımızın emanetidir ve görevimiz yeryüzünde yapılabilecek bütün imar hareketleriyle onu daha yaşanabilir kılacak, tabii dengesini bozmadan ona birtakım yeni güzellikler katarak geliştirmek şeklinde olmalıdır.  Öncelikle yeryüzüne bu pencereden bakmamız gerekiyor…

Gidişata bakılırsa bu şekliyle şehirleri ıslah etmemiz ve onları güzelleştirerek yaşanabilir mutlu insanların yaşayacağı bir şehir modeline geçmemiz hiç de kolay olmayacak… Hâl-i hazırda içinde bulunduğumuz vaziyet itibarıyla şehircilik meselesini yeni bir anlayışla ele almak ve şehirlerimizi sürekli olarak deprem, sel, yangın, salgın hastalık ve susuzluk gibi birtakım sorunlarla boğuşmak zorunda kalmaktan kurtarmalıyız. Son dönemde sıkça karşılaşılan afetlerin vahim neticelerinin, ideal olanın çok uzağında kalan şehircilik modeli ile yakından ilgili olduğunu kabul etmek zorundayız…

Yukarıda bahsettiğim gibi yeryüzünü bir emanet bilinciyle kavrar, ona göre yaşadığımız şehirleri tasarlayarak bu anlayışa göre geliştirebilirsek günümüzde yaşanmakta olan birçok meselenin daha başlamadan kökten halledilmiş olduğunu görürüz.  

Şimdi gelelim mevcut şehirlerimizin encamına… Şehirlerimiz maalesef iki asırdır evrensel şehircilik ilkeleri ve Osmanlı yıldızlar kümesi tipi şehircilik modelinden çok uzaklaşmıştır. Yaşadığımız mekânlar temel şehircilik ilkeleri olmayan, şehrin yerel yöneticileri ve merkezi yönetim eliyle aldığı bazı kararlarla bir o yana bir bu yana savrulup (d)evrilen bir değişim ve kargaşa sürecini yaşıyor. Halkı sürekli olarak depremle korkutmak yerine, şehirlerimizi evrensel ilkelere göre yeniden ele alarak Türkiye genelinde yeni bir şehirleşme politikası belirleyip buna göre bir gelişme sürecini yakalayabilirsek geleceğimize o kadar endişeyle bakmamıza gerek kalmayacak!

Burada söylemek istenen; şehirlerimizi kontrolsüz bir şekilde kalabalıklaştırarak büyütmekten vazgeçerek, onları yaşanabilir büyüklüklere çekmek, deprem gerçeğinin daha fazla yaşanacağı önemli risk bölgelerinde yerleşimleri sınırlamak gerekir. Bununla beraber depremin yıkıcılığından çok, binaların yanlış yerlere, fen kurallarına uyulmadan yapılması, çok katlı ve birbirine çok yakın konumlanması, şehirlerin aşırı kalabalıklığı ve arazinin altını üstüne getirircesine kevgire çevrilmesiyle Allah’ın bize emanet ettiği arzı sorumsuzca kullanmakta ve bu kullanım sonucunda da çevre, hava ve insanlığın da giderek kirlendiği bir süreçle karşı karşıya kalıyoruz.

Her şeyin olduğu gibi şehrin de bir matematiği vardır. Ve alınan hiçbir karar hesaptan vareste değildir! Entelektüel birikimi ve yeterli bir teknik alt yapısı olmayan mahalli idarecilerin keyfi ve rant devşirici imar kararlarıyla şehirler tam bir keşmekeş içinde bocalamaktadır. Bu durum yetkin olmayan yetkilileri -makul olup olmadığına bakılmaksızın- aldığı keyfi kararlarla şehrin geleceğini etkileyecek tek karar verici yarı tanrı(!) pozisyonuna getirmiştir. Sınırsız ve sorumsuz yetkililer “bir vücut hareketi ile”(!) karar verdikleri her şeyin mücessem olarak ortaya çıktığını gördükçe, bunun sarhoşluğu içinde artık elindeki sihirli değnekle karar verdiği her şeyin gerçekleştiğini iddia eder bir duruma gelmişlerdir…

Peki bütün bu meselelere rağmen, şehirlerin deprem ve sel korkusunu nasıl giderebiliriz?  

Bunun çaresi, öncelikle şehirlerin iskâna uygun sağlam zeminlerde kurulması, sınırları belirlenen bir büyüklükte planlanması, insan-yaya öncelikli ve motorlu vasıtaların şehri sınırlı ölçüde etkileyeceği bir tasarımla imar edilmesidir.  Ancak bu tasarımı yaparken mevcut arazi yapısı, yerüstü ve yeraltında yaşayan bitki ve diğer canlıların hayat hakkı elden geldiğince muhafaza edilmeli; arazinin tabiî iniş-çıkışları ve farklılıklarını olumsuz bir öge olarak değil, şehrin birer zenginliği olarak telakki edilmelidir.

Şehirleri kurarken insana saygılı bir model üzerinden hareketle; üç katı geçmeyen, komşuluk ilişkilerini yaşanabilir kılan, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kirletmeyen, tarım arazilerini de muhafaza eden bir gelişim modeli içinde olunmalıdır. Bu şehirlerin kurulduğu yerin devamında belirlenen gelişme alanı dışında başka ilave bir yapılaşmayla baskı altında tutulmayacak şekilde, ülke genelinde yeterli sayıda yeni şehrin planları yapılıp, yerleri ve konumları tespit edilip eski şehirler üzerindeki nüfus baskısının da giderilmesi gereklidir.

Şimdi deprem gerçeğine bakalım; Allah'ın yeryüzünü yarattığından beri yer kabuğunun bazı hareketlerinin sürekli olacağı, biriken enerjinin de bu fay hatlarından kırılarak atılması gerektiği biliniyor. Fay, kırık olarak da bilinir. Jeolojide, yer kabuğu kayaçlarının ters yönlü sıkıştırma ya da gerilme kuvvetlerinin etkisiyle kopa­rak birbirine göre yer değiştirmesiyle birlikte ortaya çıkan yapıdır. Bu enerjiyi atarken üzerindeki yapılaşmaların bu fay hatlarını yakınında olmaması veya zaruri olarak orada kalacaksa bu yapıların hafif malzemeden, yatay mimari ile inşa edilerek çok katlı yapıların oluşturacağı büyük hasarların önüne geçilmesi gerekir. Aslında yapının deprem anında kendisinden kaynaklanan zati ağırlıklarının(ağır beton kitlelerinin) insanlar üzerine yıkılmasından kaynaklanan can ve mal kayıpları, özetle depremin bizzat kendisi öldürücü olmaktan çok, ellerimizle yaptığımız yapılardan doğan risklerden kaynaklanmaktadır.  “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara ­tattırıyor. Rum,41”

Bu ayet bize yaptıklarımızın bir bedeli olarak bozulan düzenin neticesinde ortaya çıkan afetleri haber vermekte ve insanlığı emanete sahip çıkmağa davet etmektedir.

Depremin bize ve bütün dünyaya öğrettiği bir şey var; binalarımızı hafif ve tabiî malzemeden; örneğin ahşap, ahşap+kerpiç, çelik ve az katlı olarak inşa etmeliyiz. Merhum Bilge Mimar Turgut Cansever 1977–80 arasında İstanbul’un, Dünya Kültür Mirası olarak korunması çalışmaları sırasında Japonya’dan gelen uzmanların: “Osmanlı ahşap çatkı sistemi” ile inşa edilen evlerin dünyada depreme en dayanıklı yapılar olduğunu ortaya koymuştur.

Kâgir binaların depremde kolay yıkıldıklarını, ahşap binaların da yangından korunamadıklarından dolayı betonarmeyi savunanların bu görüşlerini Y.Mimar Çelik Erengezgin şöyle cevaplıyor: “Bir kaç saniyede yıkılıp yok olurken, altındaki canlılara hiç şans tanımayan betonarmeyi, deprem riski sıfıra yakın olup tümü yanıp yıkılana kadar bazen saatler geçen ve canlıların tümünün kurtarılma şansı çok yüksek ahşaba tercih etmek oldukça ilginç!..” Bu da bize yapılarımızı yatay şehir mimarisinin hakim olacağı az katlı ve birbirlerine yeterli mesafesi olan sağlam zeminlerde ve hafif doğal malzemelerden inşa etmemizi öğütlüyor.

Şehirlerin merkezlerini nispeten az eğimli olan bölgelerde kurarken, özellikle evlerimizi çeşitli yamaçlarda, arazinin daha yüksek kotlarında, zemini sağlam, manzara, rüzgâr ve güneşlenme gibi birçok imkânı daha fazla olan yamaçlarda inşa etmeliyiz. Bu şekilde şehirlerimiz hem sel baskınlarından kurtulacak ve hem de hafif ve az katlı binalarla daha az riskli bir depremle karşılaşacağız.

Akla şöyle bir soru gelebilir; “bu kadar nüfusu az katlı binalara nasıl yerleştireceğiz? Arazi yeterli olur mu?”

Buna cevaben Ankara'nın doğusunda coğrafyamızın ne kadar boş olduğunu, yerleşime uygun arazilere hiç el değmediğini ve nüfusun yüzde altmışını özellikle İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir gibi büyük şehirlerde yoğunlaşmasına izin verip sonradan da şehre dair meselelerin herhangi bir şekilde çözümüne, kontrolsüz nüfus yoğunlaşmasına mâni olacak bir politika geliştirilebilmiş mi? Bahsedilen bu coğrafyaya yeni şehirler kurulmadıkça Anadolu kıtasının ne kadar büyük olduğunu ve buralara yerleşecek insanların kendi bahçeli evlerinde ne kadar rahat yaşayabileceğini kavramamız ve kabul etmemiz hiç de kolay olmayacaktır.

Bu konuda bir kitap çalışması sırasında yaptığım araştırmalarda Anadolu kıtasının kullanılabilir iskâna uygun kısmında (yani kıraç, yamaç, nehir göl ve bataklık ya da orman, tarım arazilerini çıkarttıktan sonra geriye kalan arazilerde) beş yüz metrekarelik bahçeli evlerde tam bir milyar insanın rahatlıkla yerleşebileceğini, bu konforun bizim İçinde bulunduğumuz coğrafyada zaten mevcut olduğunu gözden kaçırmamamız gerekiyor.

Avrupa'ya baktığımızda neredeyse bir şehrimizin büyüklüğü kadar bile olmayan Hollanda, Belçika ve benzeri ülkelerin bu kadar küçük şehir devletlerde bile gökdelen yapmadan az katlı, bahçeli evlerde oturarak yaşadığı konforu ve yatay şehir paradigmasına uygun yaşantılarını görüp de bizim coğrafyamızın zenginliği içinde bunları yaşamayışımızın müsebbibi ne olabilir? Ülke genelindeki şehircilik politikalarının yeniden gözden geçirilmesi, kültürel kodlarımızda var olan Osmanlı şehir modelinin bir daha hatırlanması gerekir. Bunun farkında olmamız, çözüme giden yolun anahtarı olacak ve bize “İstikbal köklerdedir” kelam-ı kibarının kılavuzluğunda yeni çıkış yollarını gösterecektir.

YORUM EKLE

banner26