Şehir yürüyüşleri III: Surların izinde Suriçi yürüyüşleri II

Her şehir kendine özgü özellikleriyle bir yer inşa eder zihinlerimizde. Bir şehrin adını duyduğumuzda zihnimizde bir şehir fotoğrafı belirir. Her ne kadar ihtiyaçlara göre farklılık arz etse de ortak bir fotoğraf çıkar ortaya daima. Kayseri dendiğinde pastırma da akla gelebilir, ama ortak fotoğraf Erciyes’tir. Urfa denilince kebap gelir belki akla, ama ortak fotoğraf İbrahim Halilullah’tır, Balıklı Göl’dür. Mesela Bursa’da Ulucami, Uludağ’ın önüne geçer çoğu zaman. Konya deyince bu sefer bir gönül eri Mevlânâ gelir aklımıza. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

İstanbul’a gelince, zihnimizde oluşan siluet minaredir öncelikle, kubbedir, camidir. Her ne kadar gökdelenlerle bu silueti hançerlemiş olsak da betonla kirlenmiş bir cami silueti var zihinlerimizde yine de. Sonra şehre ayrı bir estetik katan su gelir akla İstanbul için. Bazı şehirlerin içinden ırmak geçer, çay geçer, İstanbul’dan deniz geçiyor.

Böyle bir girizgâhtan sonra oturmanın çok fazla bir manâsı yok, yürüyelim. Yürümek okumaktır aynı zamanda, yürürken okursunuz, düşünürsünüz, hayret edersiniz nefesiniz yorulur dinlenmek istersiniz. İşte şehri ayet ayet okumaya kalktığınızda camiler, ayetler arasındaki (vakıf) duraklardır, secâvend harfleridirler. Küçümen, bodur minareli camiler benim için ara duraklar. Büyük, selatin camiler ise ana duraklar. Çoğu durakları durmadan (vakıf) geçmek caiz değildir. Buna dikkat ediyorum, nefesleniyorum, dinliyorum, dinleniyorum, manâyı anlamaya çalışıyorum.

Efendim; surların izinde Suriçini yürümeye, okumaya, düşünmeye devam ediyoruz. Edirnekapı, Ayvansaray, Balat, Cibali ve Eminönü arasını yürümüştük. Bu sefer Kumkapı, Kadırga ve Topkapı Sarayı arasını yürüyeceğiz. Başlangıç noktamız Beyazıt Camii olsun bu kez. Beyazıt durağında tramvaydan inip önce âdet olduğu üzere sahaflar çarşısına uğrar hiç yoktan dükkân kapılarının önünde bulunan tezgâhlarda kitapların içinde uyuyan semiz kedileri sevebilirsiniz. Ülkemizde her geçen gün yenileri eklenen sınavlar için, (bu arada alfabede harf kalmadı) hazırlık kitapları satıyor artık sahaflarımız. İmtihan dünyası dedikse bu kadarı düşman başına doğrusu. Sahaflara gideceksem şayet, Beyoğlu Aslıhan Pasajı’na gidiyorum. Şimdiden çayını içtiğim birkaç sahaf var. Konuyu dağıtmadan birkaç kedinin başını okşayıp Beyazıt Meydanı’na çıkıyorum. Meydan düzenlemesi hâlen devam ediyor ama büyük kısmı yenilendi. Her meydanın ayrı bir karakteri, ayrı bir ruhu var, yenilerken bu karaktere, bu ruha dikkat etmek gerekiyor. Örneğin Üsküdar Meydanı’nın karakteri, ruhu değişti. Daha doğrusu ortada meydan filan kalmadı. Eski Arnavut kaldırımı taşları geliyor gözümün önüne ve üzerinde atılan sloganlar çınlıyor kulaklarımda. Gerçi benim kulaklarım hep çınlar. Sonra ıslak çamur zeminde patlayan göz sulandırıcı naneli şeker bombaları, polis bariyerleri bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden, “dağılın, bekleme yapmayın” uyarıları eşliğinde. Belediye bir köşeye eskiyi hatırlatma babından bir çay ocağı açmış, adına da Çınaraltı demiş. Çınaraltı, Küllük, Marmara kıraathaneleri nerelere düşerdi acep. Keşke aynı minvalde devam ediyor olsalardı. Şimdilik çınarlar yaşıyor, çınarların altına oturuyorum. Şehirle çınar ağaçları arasında eskiye dayalı bir akrabalık var, bunu düşünüyor ve zamanı geri sarıyorum.

Bunca zamandır İstanbul’dayım II. Bayezid’in Türbesini ziyaret etmemişim, Cami uzun yıllar restorasyonda, hazire de kapalıydı. Karşımda II. Bayezid (velî) Türbesi tabelası. Bu noktada hiç oturmamışım demek ki. Velî ifadesi dikkatimi çekiyor. Dinî hassasiyetleri üst düzeyde, hâlim-selim, dindar bir kişiliğe sahip olduğu için "Bayezid-i Veli" olarak anılmaktadır Sultan II. Bayezid. Kapı kapalı ama içeride bir hareketlilik var, temizlik yapılıyor. Kapıya yöneliyorum görevliler uzakta, azıcık zor kullanıyorum açılıyor. Aralayıp içeriye süzülüyorum, uzaktan bakışlar bana yöneliyor, ziyarete kapalı, anlıyorum. Elimde defter, sırtımda çanta, kapıyı aynı şekilde sessizce kapatıp görevlilerin ziyarete kapalı demelerini bekleyerek ilerliyorum. Çanta işe biraz imaj katıyor anlaşılan, işlerine dönüyorlar, anlayış gösterecekler sanırım. Göz işaretiyle selamlayıp teşekkür ediyorum uzaktan. Bazen böyle oluyor, işaret dilini kullanıyorsunuz, bir türlü konuşamıyorsunuz, konuşsanız sanki diyalog zarar görecekmiş gibi geliyor. Temizlik görevlileri ve başlarındaki iki görevliyle aramızda sessiz bir antlaşma yapıyoruz. Türbeyi ziyaret ediyorum, bakayım kimler var, kimler yok. Altı adet musalla taşı yan yana sıralanmış. Daha çok buradan uğurlanırmış şehrin sakinleri son yolculuklarına sanırım, durum onu gösteriyor. Mimar Kemâleddin Bey, Yanında Reîsülkurrâ Abdurrahman Gürses Hoca Efendi. İki mimar yan yana. Her biri ayrı sanat eseri mezar taşlarının arasında dolaşıp bir süre vakit geçiriyorum.  Çıkış kapısına yakın, Mustafa Reşit Paşa’nın kabrini görüyorum. Görevlilere bir kafa selamı uzaktan ve göz teması, teşekkür edip çıkıyorum demir kapıdan. Sonra zaten kapıyı kilitliyorlar. Cami hazireleri böyle, tarihi şahsiyetlerin mekânlarını öğreniyorsunuz. Sırf bunun üzerine bir kabristanlık gezisi yapıp zayi olmasın diye de kaleme almak lazım efendim, nasip. Ve işte ezanlar mermerlerde yankılanıyor.

Gedikpaşa her zamanki gibi hareketli. Dikine inen bütün sokalar Marmara’ya çıkıyor, sokakların ucunda Marmara ve bağlı gemiler. Farklı etnik grupların yüzyıllarca bir arada yaşadığı yerleşim alanı burası. Sanırım ticari faaliyetlerin genişlemesiyle yerel halkın yavaş yavaş çekilmesi sonucu sosyal ve fiziksel olarak değişmiş. Geleneksel doku bozulmuş, bölge ticaret ve turizm alanına dönüşmüş.

Divan-ı Ali Cami’siyle karşılaşıyorum ilkin. Fatih dönemi vezirlerinden Gedik Ahmet Paşa’nın yaptırdığı hamamın yakınında bulunması hasebiyle Gedik Ahmet Paşa Camii olarak anılmakta. Tam karşısında Can Feda Kadın Çeşmesi. Bir hikâyesi vardır düşüncesiyle araştırdım ancak Can Feda Kadın hakkında bir bilgiye ulaşamadım. Mutlaka bir yerlerde malumat vardır. Kilise sayısına bakıldığında geçmişte gayrimüslim nüfusun yoğun yaşadığı bölge olduğu anlaşılıyor. Buradan her geçişimde Fuat Paşa Camii’ni selamlar, bir sokak tutturup denize doğru inerim. Buhara Özbekler Tekkesi’nin küçük ama davetkâr avlusunda çay içip etrafı temaşa ediyorum.

Görüş alanımda Sokullu Mehmet Paşa Camii. Sonra her zamanki gibi Sokullu Mehmet Paşa Camii’ne o güzel kapılardan geçerek bambaşka bir dünyaya açılan avlusuna varıyorum. Bu camiye her gelişimde ilk kez geliyormuşum gibi olurum. İnsanı tamamen sarıp sarmalayan bir havası var. Medresede öğrenciler gürül gürül Kur’an okuyorlar. Birazdan çıkıp top oynayacaklar cıvıl cıvıl.  Her biri kim bilir nerelerden gelmişlerdir, her birinin ayrı hikâyesi var. Şimdi burada ortak bir hikâye üzerinde çalışıyorlar. Bir müddet oturup bu manevi havayı teneffüs ediyorum. Bu camiyi daha önceki yazılarımızda yazdık sanırım tekrar olmasın. Mimar Sinan eseri olan cami, buralara gelip de es geçilecek bir eser değil. Avlusunda, kubbesi altında en çok saadet bulduğum camilerdendir. Caminin alt tarafında bulunan dar ara sokaktan mutlaka geçerim her seferinde.

Yine o dar sokaktan geçip eskiden kadırgaların barındığı büyük bir limanı olan Kadırga’ya iniyorum. Kadırga meydanında, o ulu çınarların altında Esma Sultan Çeşmesi ve Namazgâhı’na vasıl oluyorum. Bir keresinde çöp yığını hâline gelmişti, belediyeyi aramıştım. Sonra bir süre kapalı tuttular, kapalı olması da hoş değil, metruk bir yer hâline gelmesi de. Namazgâha çıkıp oturuyorum, üzerimde ulu çınarlar. Gençlikle ilgilenen bunca vakıf/dernek var. Pazar sabahları gençleri alıp buraya getirseler, önce bir mıntıka temizliği, sonra namazgâhta sabah namazını kuşlarla birlikte kılsalar. Sonra da şöyle halka yapıp otursalar sohbet etseler, ne bileyim yakınlarda mekân çok bir çorba içseler ya da simit çayla kahvaltı yapsalar ne iyi olur. Hem namazgâh asıl işlevini görür haftada bir sabah da olsa hem de temizlenmiş olur. Park çevresinde çeşmeler var, bu çeşmeler ve bu güzelim evler, sokaklar, mahallenin geçmişi hakkında bir kanaate varmamızı sağlıyor. Eski evlerin çoğunluğu şimdi pansiyon olarak kullanılıyor.

Kumkapı’ya kadar ilerliyorum dolambaçlı sokaklardan. Tarihi yarımadanın Marmara Denizi kıyısındaki güzel ve tarihi semtlerinden birisi olan Kumkapı, yakın dönemde Ermeni vatandaşların yoğun yaşadığı bir semt. Camileriyle mescitleriyle kiliseleriyle tarihi sokaklarıyla İstanbul’un en eski ve köklü semtlerinden. Ayrıca denize yakınlığı ve eski liman semti olması hasebiyle çok sayıda balık restoranları mevcut. Evliya Çelebi ünlü Seyahatnamesi’nde meyhanelerden, ayrıca sahillerde yakalanan deniz canlılarının fazlalığından ve çeşitliliğinden bahseder Kumkapı için.

Biz, yavaştan Küçük Ayasofya’ya doğru yol alalım. Bir fotoğraf sergisinin içindeyiz; kibar sevimli evler, arkada evlerle orantılı Küçük Ayasofya’nın minaresi. Benim zihnimi süsleyen ve hayalini kurduğum bir mahalle fotoğrafı bu. Küçük şirin bir minare, minareyi aşmayan, pencerelerinden minarenin görüldüğü kendine özgü sıcak evlerden oluşan mahalle. Hayallere sınır konulamaz diye bir ifade var ama öyle değil; çevre, mimari yapı sizin hayalinizi sınırlamasa da yönlendiriyor. Modern gökdelenlerin olduğu bir çevrede geniş, akıllı bir daire, kullanışlı bir asansör, güvenlik, havuz, yapma çim ve çiçeklerden oluşan düzenli ve bakımlı bir bahçe hayal edersiniz ancak. Böyle bir ortamda ancak hayalinizi bunlar süsleyebilir. Biz kendi hayalimize dönelim ve işte bir kez daha Küçük Ayasofya’dayım. Burada bu tarihi mekânda, asırlar öncesine yapacağınız yolculuk esnasında sıcak çayınızı yudumlayabilir, geçmişi geleceği okuyabilirsiniz. Namazdan sonra camide oluşturulan kitap okuma köşesine geçip bir süre oturuyorum. Bu tarihi mekânlar insanın ruhuna nasıl da şifa oluyor. Bütün ağırlıklarınızdan sıyrılıp hafiflediğinizi hissediyorsunuz bir an. Hazır, ağırlıklarımdan sıyrılmışken hele kalkıp yola revan olayım. Küçük Ayasofya’nın kıble tarafındaki avlu ve bu avluya bakan evlere bakıyorum. Ben evlere, evler bana bakıyor.

Etrafımda, yürüyen bavul tıkırtıları eşliğinde Cankurtaran’a doğru devam ediyorum. Kimi misafirlerin günü dolmuş pansiyonları terk ediyorlar, kimi şehre yeni gelmiş yerleşme telaşında. Bir iki katlı küçük ev pansiyonları olduğu için bunu fark edebiliyorsunuz. Şimdi böyle İstanbul gibi bir şehirde olmak vardı. Bir pansiyona yerleşip, ilk defa göreceğim böyle dolambaçlı sokaklarında kaybolmak geçti zihnimden birden. Sonra işte İstanbul gibi bir şehir dedim, gibisi fazla kanlı canlı İstanbul işte. Daha görmediğin bir ömürlük sokak ve mekân var diye teselli ettim kendimi. Bu duygular içerisinde Akbıyık Camii’ne vasıl oluyorum. İstanbul’un en eski mescitlerinden olan bu mescit, şehrin en güneyinde bulunduğu için “Evvel-i Kıble” veya “İmâmü’l-Mesâcid” olarak anılmakta. 1464 yılında Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşamış Akbıyık Muhyiddin Efendi tarafından yaptırılmış. Sur içinde, eski İstanbul’da en güneyde bulunması hasebiyle ezanlar ilk önce bu camide okunur, diğer camiler bu caminin ezanını müteakip okurlarmış ezanlarını. Yerel saate göre ilk önce bu camide namaz vakti girdiği için “İmamü’l-Mesacid” denilmiş. Cami etrafında girilmedik çıkmaz bırakmıyorum.

Eski İstanbul’u tamamen yok olmadan göreyim diyorsanız Kadırga ve Akbıyık semtlerini mutlaka gezin derim yok olmadan. Her ne kadar mahalleli pek yoksa da o sivil mimari hakkında bir kanaate varacaksınız. Buralardaki eski ahşap evlerin önüne tek tek girip çıkıyorum. O, dillere destan mahalle kültürünün nasıl bir kültür olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bir çıkmazın önündeyim. Çıkmaza dökülen rengârenk yaprakları gayretle süpürüp sokağın başındaki eski ahşap bir evin köşesine oturuyor bir temizlik görevlisi. Her çıkmaz bir çıkmaza çıkıyor düşüncesi içinde tabakasını çıkarıp tütünü basıyor, kaçak ince kâğıda parmağını yatay bir şekilde kullanarak. Bütün yorgunluğunu, hüznünü kederini sarıyor incecik kalem gibi. Gözüme bakıp tabakayı uzatıyor, “sar bir dal, sarmak için bulunmaz bir hava” diyor ve dumanını bir çıkmaza doğru savuruyor. Sonra da süpürgesini omzuna alıp bir başka çıkmazda kayboluyor, geriye siluetini bırakarak.

Buralara yol düşürürseniz Akbıyık Camii’nin karşısında bulunan, Türk musikisinin dehası Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi’nin evini ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Virane bir şekilde yok olmak üzereyken fotoğrafını çeken bir fotoğraf meraklısı hanımın ön ayak olmasıyla yeniden hayat verilmiş. Dede Efendi’nin hatırası burada yaşatılmaya devam ediyor. Zaman zaman musiki ziyafetleri verildiğini de bilgi olarak not düşelim.

Bir yol tutturup Cankurtaran’a doğru ilerliyorum ve Ahırkapı önündeyim, Cankurtaran öğretmen evinin bahçesinde bir mezar, Ni’me’l-Ceyş’ten bir zat. Sur diplerinde çok sayıda Ni’me’l- Ceyş; o mutlu askerlerin mezarına rastlıyorsunuz. Saraya ait ahırlara buradan bir geçişin olması hasebiyle bu kapıya Ahırkapı denildiği rivayet ediliyor. Başka bir rivayet ise kazaya uğrayan gemilerdeki yolcu ve denizcileri kurtarmak için kurulan cankurtaran istasyonlarının biri de buradaymış. Bu nedenle bu semt Cankurtaran olarak kalmış. Buralara geldiğimde hava açıksa eğer, Ahırkapı’dan sahile geçer, Sarayburnu’na doğru yürürüm. Bir banka oturup şehri seyrederim. Sahile geçince şehrin dışına çıkmış hissine kapılıyorsunuz. Buralarda çok oyalandık sanırım. Tren yolunun altından şu dar geçitten karşıya geçelim. Yiğit dar geçitte belli olurmuş. Küçük bir meydana çıkıyorsunuz, tam bu noktada Topkapı Sarayı’nın duvarlarının önünde numunelik çok güzel birkaç ahşap ev var, görmeden uzaklaşmayın.

Bundan sonra sarayın yüksek duvarlarını takiple Sultanahmet Meydanı’na doğru yürümek, daha ötesi yok. Biraz yürüdüğünüzde sol kolunuzda Topkapı Sarayı duvarlarının dibinde İshak Paşa Camii’ne o tarihi kapıdan girip renk cümbüşüne bürünmüş sarmaşık asmasının altında oturup dinlenin. “Topkapı Sarayı’nın Bâb-ı Hümâyun adlı kapısı önünden Sûr-ı Sultânî boyunca Marmara denizine doğru inen İshakpaşa Caddesi kenarında bulunmaktadır. Bâni olarak zikredilen ve her ikisi de Fâtih Sultan Mehmed zamanında yaşayan İshak paşalar birbirine karıştırılmaktadır. Bunlardan biri muhtemelen Rum asıllı İshak b. Abdullah, diğeri ise Türk asıllı İnegöllü İshak b. İbrâhim’dir. İnegöl’de ve Selânik’te iki büyük hayratı olan İshak Paşa’nın bu ikincisi olduğu ve İstanbul’daki vakıfların da kurucusu bulunduğu tahmin edilmektedir.” İslâm Ansiklopedisi böyle bahsediyor bu camiden. Uğramadan geçmenin caiz olmadığı duraklardan benim için, siz ne düşünürsünüz bilmem. Özellikle o asmanın altında soluklanmayı çok seviyorum. Sultanahmet Ceza Evi’ni de sığdıralım bugüne. Yüksek duvarların ve kulelerin etrafından dolanıp giriş kapısına geliyorum. Kapının iki kolunda değişik kıyafetli iki otel görevlisi üzerinde Kur’an harfleriyle ‘Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi’ yazıyor. En son 1980 yılında İstanbul’daki cezaevleri talepleri karşılayamayınca kullanılmış ve 1986’ya kadar cezaevi olarak hizmet vermiş. Şimdi de otel olarak hizmet veriyor. Başka bir amaç için de kullanılabilirdi ama böyle uygun görülmüş. Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Can Yücel, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Kemal Tahir gibi düşünürler birçok eser vermişler burada. İyi ya kütüphane için daha uygunmuş.

Sultanahmet ve Ayasofya’yı ziyaret ettiğinizi kabul ediyorum, etmediyseniz sizinle burada vedalaşabiliriz. Ben şuracıktan tramvaya binip evin yolunu tutayım. Siz isterseniz buralarda bir süre daha takılabilirsiniz.

Yedikule zindanlarında görüşmek dileğiyle…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Barış Erdoğan
Barış Erdoğan - 4 gün Önce

Turgut Akça İstanbul'un ruhunu okuyan bir yazar. Fotoğraflarla beslemiş yazılarını. Yazının ve fotoğrafın kardeşliği. Yazısını yazıp evine dönmüş. Biz hâlâ yazdığı yerlerde kendisini bekliyoruz. Nefes darlığı olanlar bu güzelim uzun yazıyı soluyamaz. Üç yazı çıkar buradan.

banner19

banner36