Şehir yürüyüşleri II: Surların izinde Suriçi yürüyüşleri I

Bir gezi rotası sunmak değil amacım. Bu şehir nasıl gezilir, bu şehirde nasıl yaşanır diye rehberlik etmek de değil, bu haddime de değil zaten. Zira bu konularda birçok kıymetli kaynak mevcut.

Dünyanın dört bir yanından insanların valizlerini toplayıp onca yolu kat ederek kısa süreliğine de olsa gezip görmeye geldikleri, bir açık hava müzesi olan bu kadim şehri sırt çantamı alıp iki ak-bil fiyatına, gezi kurallarına çok da riayet etmeden doğaçlama geziyorum. Gezerken duygularımı, içinde bulunduğum halet-i ruhiyatımı, gördüğüm ilginçlikleri, sıra dışı şeyleri yaşamaya ve onları zayi olmasın diye kayda geçirmeye çalışıyorum. “Her malın zekâtı kendi cinsindendir” fetvasınca yaşadıklarımı, içimin sesini, sevincimi, hüznümü yazıyorum. Bu yaptığım doğaçlama bir şey, bir kaideye bağlı değil. Gezilecek, görülecek yerler, ziyaret edilecek mekânlar hakkında daha önce bilgilenmek elbette güzel. Ama ben daha çok o mekânlarda, içinde bulunduğum halet-i ruhiye içinde bilgilenmeye çalışıyorum. Belki bu daha da kalıcı oluyordur. İlber Ortaylı hoca, gezilecek yerler hakkında önceden bilgi sahibi olunmasını ısrarla öneriyor, ama benim acelem yok. Bu şehirde yaşıyorum, bu şehri doya doya yaşamak istiyorum. İçindeyim bu şehrin, dışındaymışım, uzaktaymışım gibi davranmak istemeyişimdendir belki. Hep bilinmedik görülmedik gizli yanları olsun/kalsın istiyorum, bitsin, tükensin istemiyorum. Beni aceleye sürükleyen şey ise kalan ömrüm konusunda bir bilgiye sahip olmamam ve bu şehrin hızla değişen fotoğrafı.

Daha önce defaten gezdiğim ve ziyaret ettiğim hâlde; sur içini, bu sefer şehri sarıp sarmalayan 22-23 km uzunluğundaki surların izinde yeniden gezmeyi yeğliyorum. Sürprizleri olmalı bir şehrin, yoksa hayret duyguları söner insanın. Bu şehrin eğri büğrü, dolambaçlı kadim sokaklarını, mekânlarını her ziyaret edişinizde bir güzelliğe yeniden şahit oluyorsunuz. Bu bazen bir evin duvarına gömülmüş çeşme, bazen de bir bahçe duvarına yapışmış mezar taşı oluyor. Sanırsınız ki ev oradaymış da çeşme gelmiş evin duvarına gömülmüş, bahçe duvarı kadim bir duvarmış da o ulu mezar taşı bahçenin duvarına yapıştırılmış. Bütün bu olumsuzlukların yanında bu sokaklar, bu mekânlar çok davetkârdırlar. Geçmişin kokusu, tarihin izi bütün yaşanmışlıklarıyla bekler sizi. O yüzdendir ki yeni yetme semtlerde sıkıldığımda tramvaya biner sur içinde herhangi bir yerde iner, ayaklarıma acımam uzun yürüyüşler yaparım. Kalbime/gönlüme iyi gelir, bir şeyim kalmaz.

Surlar her ne kadar savunma amaçlı da olsa, bir sanat eseri olarak had bilirliği simgelerler. Bir hadsizliğe, hudutsuzluğa karşı kendi sınırlarını belirlemiş bir aile sıcaklığı hissedersiniz sur içinde. Bu had ve sınır koyma olgusu, tabiata olan saygı, zihinsel bir medeniyeti simgeler aynı zamanda. Bu zihinsel anlam yok olduğunda, surlar aşıldığında nerede durulacağını kestiremiyorsunuz. Bunu, Mevlanakapı ve Yedikule’de surların üzerine çıktığımda daha net gördüm ve üzüldüm. Neyse, buralara takılırsam dizlerimin dermanı kesiliyor nefes alamıyorum.

Bu sefer Edirnekapı’da iniyorum tramvaydan. İlk Fatiha Edirnekapı sakinlerine. Mihr-î-Mâh Sultan Camii’ni, Topkapı ile Edirnekapı arasında yürüyeceğim günlerin hülasasını yapacağım geniş zamana bırakmıştım. Ancak Edirnekapı Balat arasını iki gün sonra Hasan Torun hocamla yeniden yürümem gerektiğinden, ikinci günün sabahında buluşma yerimiz Mihr-î-Mah Sultan Camii oluyor ve Edirnekapı Balat arası çift baskı olacak. Bu güzergâhtaki iki ayrı günün hikâyesini birleştirmiş olacağım.

Sabah erken saatlerde güneşin taze ışıkları şehrin üzerine yeni düşerken Mihr-î- Mah Sultan Camii’nin avlusuna giriyorum. Birden iç dünyanız değişiveriyor. Edirnekapı surlarının yanında bulunan caminin banisi Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihr-î- Mah Sultan. 1562-1565 tarihleri arasında Mimar Sinan tarafından yapılmış. Bu kadar bilgi yeterli sanırım. İlk defa ziyaret ediyormuşçasına büyük bir hayret içerisinde avluda gezinip Edirnekapı’dan şehri temaşa ediyorum. Sonra o iç huzuru içinde içeri giriyorum. Böylelikle dış dünyadan soyutlanıyorsunuz ve kendi gönül kapılarınız açılıyor. Pencerelerden zemine düşen gün ışığına oturup, zihinsel yolculuklar yapıyorum.

Bir dostunuzu böyle bir mabette beklemek, buralarda buluşmak, beklemeye ve buluşmaya unutulmaz anlamlar yükler, buna inanırım. Eskiden buluşma, bir araya gelme mekânları camilerdi, şimdilerde cami civarında bulunan kafeler aldı bunun yerini. Buralarda uzun zaman geçirilip bu mabetler ziyaret edilmeden dağılmalara da şahit oluyoruz. Neyse mevzuyu dağıtmayalım, Hasan hocam da geldi zaten.

Yazdan kalma bir Ekim günü. Surların dibindeki merdivenlerden çıktığımızda caddenin gürültüsü, telaşı, kargaşası geride kalıyor. Bir adım geride akıp giden hayattan burada eser yok. O yüksek kadim duvarların dibinden ilerliyoruz. Sabahın turuncu ışıkları surların üzerinde, taşlara tutunmuş incir ağaçlarının yapraklarında taze çiğ damlaları billur gibi parlıyor. Oldum olası sabahın çiğ damlalarını severim. Gecenin bereketi var üzerinde. Sokaklar sakin, sabahın sükûnetini kuşlar gagalıyor sadece. İstanbul’un dışına çıkmışız gibi. Kuşluk vaktinin başlangıcı diyebileceğim bir vakitte, tekfurun kapısına dayanıyorum. Günlerden Pazartesi olduğundan kapalı, daha önce de bir mânia olmuş girememiştim. Tekfur Sarayı’nın üzerinden şehir manzarası güzelmiş, nasip. Kariye’ye yöneliyoruz. Kariye Camii, kiliseden camiye dönüştürülmüş camilerimizden kadim bir yapı. Restorasyon çalışmaları devam ettiğinden ziyaret edemiyoruz. Nerede tarihi bir yapı varsa etrafını güzelleştiriyor ve derin bir sükûnet içeriyor. Bu ulu mabedin yanında çay içebilir bu sükûnet içinde çağlar öncesine yolculuk yapabilirsiniz. Etrafı temaşa edip bir miktar oturduktan sonra yola revan oluyoruz.

Az buçuk mahalle kokusu kalmış buralarda. Kıyıda köşede küçük bahçeler ve bahçelerde meyve ağaçları. Yeni yetme semtleri çekiştirerek Eğrikapı’ya iniyoruz. Eğrikapı’dan Eyüp Sultan tarafa geçiyor ve oradaki kabristanlığı ziyaret edip, mezar taşlarını okumaya çalışıyoruz. İki dünya arsında gidip geliyoruz. Buralarda adım başı bir sahabe kabrine rastlıyorsunuz. Peygambere yaren olmuş insanların buralarda ne işleri vardı… Zaman buldukça bu şehrin camilerinin hazirelerine ve kabristanlıklarına uğrar vakit geçiririm. Beni telaşeye sürükleyecek bir durum olmadığında sanırım kabristanlığa girince oturup kalıyorum. Geçirdiğim asude vakitlerdendir bu vakitler. Arandığımda mezarlıktayım diyorum. Bu ara çocukları Okçular Tekkesi’ne götürüyorum ve Kulaksız Kabristanlığı’nda yürüyorum sabahın sükûnetinde selvilerin arasında. Hamidiye Şehitliği’nin burada olduğunu tesadüfen gördüm ve öğrenmiş oldum. Kabristan ziyaretlerinin böyle bir tarafı var, şehrin ulularının adreslerini de öğreniyorsunuz, kim nerede oturuyor. Her biri ayrı mânâ taşıyan sanat eseri mezar taşlarının arasında dinlenirken aşağıda tarihi surların gölgesinde etrafında olup bitene aldırmadan otlayan bir eşek görüyoruz. Bu eşeğin şehrin ortasında ne işi var, biz de buna çok aldırmadan Eğrikapı’dan karşılıklı geçmek için birbirine yol veren araçların arasından yolumuza devam ediyoruz. Yol ağzında bir kahvehane, önünde sonbaharın renklerine bürünmüş rengârenk sarmaşık asması. Küçük bir asma, küçük bir meydanı güzelleştirmeye yetiyor. Mekân kapalı, açık olaydı çay içilirdi.

Surların dibine inen her sokağa, her çıkmaza inip geri çıkıyorum caddeye. Çıkmaz yazan birçok sokağa giriyorum, her çıkmaz asırlar öncesine çıkıyor. Çıkmaz denilen her sokak, bir sahabe kabrine çıkıyor. Kabirlerle evler, ölümle hayat yan yana. Sabah kalkıyorsunuz pencerenin önünde bir sahabe kabri, duvar duvara. Güneş, ceviz ağaçlarının uçlarında sararmış yapraklara vurmuş, yapraklar gökyüzüne asılı lambalar gibi ırgalanıyor. Bir nene ceviz topluyor uzun otların arasında, göz göze geliyoruz, çok oralı olmuyor, anlıyor bir Fatiha okuyup gideceğim. Bir eskici, arabasını hazırlıyor işe çıkacak sanırım. Selam veriyorum, şüpheli gözlerle bakıyor. Endişelerini gidermek için konuşuyorum, hava yumuşuyor birden. Sonra başka bir çıkmaza; bir teneke bacadan çıkan duman, surların üzerine doğru uzayıp gidiyor. Haliç Köprüsü’nden Okmeydanı’na doğru uzamış trafik, ama o curcunadan burada eser yok. Patates kızartması kokusu sarmış ortalığı. Tekrar caddeye çıkıyorum, küçük bir meydan, etrafta eski ahşap birkaç ev. Meydanın ortasında dört bir yanında kurnası olan bir çeşme, yanında cami. Zamanında bu küçümen meydan nasıl da çeşme başı muhabbetlerine sahne olmuştur.

Düşünsenize, sokakların kendine çıktığı küçük bir meydan, meydanın ortasında bir çeşme. Ve bütün ruhuyla yaşayan bir mahalle. Çeşmenin karşısında surların üzerinde Kazasker İvaz Efendi Camii. İlk ziyaretimde cami açık değildi. Bu tenha yerlerdeki camiler sabah namazından sonra güvenlik nedeniyle sanırım, öğlene kadar kapalı tutuluyor. Edirnekapı ile Ayvansaray arasında tam ortada Haliç’e hâkim mevkide bir Mimar Sinan eseri. Haliç’e ve Eyüp Sultan sırtlarına açılan geniş bir avlu, orta büyüklükte huzur verici bir mabet. “Baharda gelip avlusunda vakit geçirmeliyim” diye geçiriyorum içimden. Surların izleğinde Ayvansaray’a iniyorum, sokağın ucu Haliç’e açılıyor. Eyüp Sultan-Eminönü hattında araçlar vızır vızır işliyor ama sokağın başı sakin. Buraya kadar surları takiben çay içeceğiniz bir mekân yok, bunu bilgi olarak ekleyeyim. Yanında bir de berber dükkânı olan bir kahvehanenin önüne oturuyorum. İnce belli bardakla yorgunluk çayını yudumlarken mahalle sakinleriyle hoş sohbete dalıyoruz. Zaman su gibi akıp gidiyor, kalkıyor ve sur diplerinde birkaç sahabe kabrine daha Fatiha okuyup bir kilisenin duvarını takiple Balat’a doğru ilerliyorum. Mahkemealtı Caddesi üzerinde Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Semiz Ali Paşa’nın kethüdası yani kâhyası Ferruh Ağa tarafından 1562’de inşa edilen Mimar Sinan eseri Ferruh Kethüda Camii karşılıyor bizi. Ferruh Ağa’ya Fatiha okuyup camiye duhul ediyoruz. Ve gönlümüzü hoş kılan o güzel atmosferden ayrılmak istemiyoruz. Ama yol uzun zaman kısa.

Şimdilik Hasan hocamla olan günümüzde kalıp buradan geri dönelim ve benim de ilk kez karşılaştığım mekânlara uğrayarak başladığımız yere Edirnekapı’ya varıp İstanbul trafiğine karışalım. Hasan hocam daha çok Haliç’i ve şehri iyi görebileceğimiz manzaraya hâkim yerler konusunda seçici, o yüzden Balat’a girmiyoruz. Uzunca bir merdivenin sonundaki boşluğu gözümüze kestiriyoruz. Boşluğun ardında bir minare. Boşluk diyorum, henüz el değmemiş bir alan, arsa demeye dilim varmıyor, gönlüm razı gelmiyor. Günümüzde bir toprak parçasına arsa hüviyeti kazandırmak ona yapılabilecek en büyük kötülüktür sanırım. Merdivenleri tırmanırken kıvırcık saçlı bir kız çocuğuna “buradan Başakşehir otobüsü geçer mi?” diye takılıyoruz, çocuk masumane bakakalıyor yüzümüze. Çocuk Başakşehir’i İstanbul’dan saymadı desem de makbul karşılamıyor bu görüşümü Hasan hocam. Bir fotoğraf karesinden çıkmış gibi asma ve sarmaşıklar arasında kaybolmuş eski bir evin kapısındaki beyle evle ilgili konuşuyoruz, umursamaz ve bıkkın bir yüzle konuşuyor. Bizim hayran kaldığımız, penceresinden bakmanın bile bir ömre bedel olduğu bu evden o adam illallah demiştir bunu tahmin edebiliyorum. Böyle şeylerden zevk almıyorsanız şayet, damı akan, ıslak zeminlerinde cımkı sülüklerin, börtü böceğin gezindiği bu evin kahrını çekmek zor gelir insana. Bu adam bir apartman dairesinde yaşamayı ne çok istiyordur. Bu eski evi dekor yapıp fotoğraf çektiren insanlara rahatsızlık vermeden merdiveni bitirip set başına çıkıyoruz.

Molla Aşki Terası, ardımızda bu isimde bir kafe, onun da ardında Molla Aşki Camii. Manzaranın en güzel yerindeyiz. Böyle bir manzaraya, böyle bir manzaraya dikilmiş iki apartmanın önünde rastlamıştık daha önce. Balat, Haliç, Kasımpaşa, Sarayburnu’na kadar görüş alanımız içinde. Kimsecikler yok etrafta. Köyümüzün yaylasındaymışız gibi oturup manzaranın tadını çıkarıyoruz. Ardımızdaki kafeye lüks jipler gelip gidiyor, kim bilir çay kaç paradır. Biz onların çay eşliğinde yüksek fiyata aldıkları manzarayı ücretsiz seyrediyoruz, çayı da içeriz bir yerlerde. Bir yandan da içimden, “bir dahaki sefere burayı boş bulabilecek miyiz?” diye kaygılanıyorum. Kafenin ardında tarihi Molla Aşki Cami, muhtemelen ikindiyi orda kılacağız. “Molla Aşki Camii, İstanbul’un fethinde yer almış olan (ni’me’l-ceyş), şair, ulema ve devlet adamı olan Aşki Mehmet Efendi tarafından 15. yüzyılda mescit olarak yaptırılmıştır. Muhteşem bir Haliç manzarasına sahip bir tepede böyle bir eser yapmak ancak yüreği sevgi ve romantik duygularla dolu bir şaire yakışır.” Camiye sokağa açılan tarihi bir kapıdan giriyoruz. Kıble yönünde yani Haliç manzarasında içinde Molla Aşki Mehmed Efendi’nin kabri bulunan küçük bir alan. Bir bank, bir de mum gibi sararmış yaprakları yarı yerde ıhlamur ağacı. Paslı demir kapıya biraz zor kullanarak açıp giriyoruz. Bakımsız küçük bir alan, alanı olmayan bir alan yani. Namaz vaktine kadar oturuyoruz, bizim için bulunmaz bir yer ama kullanılmadığı besbelli. O küçük mekân için bir sürü hayal kuruyoruz. Semaver, masa sandalye, kitap şiir, liste uzayıp gidiyor. Hayal değil mi kurarız, bir mahsuru yok. Bitişikte çay, yani manzara kaça satılıyordur ama caminin bu müstesna köşesi bakımsız. Namazı burada eda edip Edirnekapı’da vedalaşıyoruz. Ben hızımı alamamışım ki Sulukuleyi takiple Vatan’ın altından girip kale içine çıkıyor ve tramvaya vasıl oluyorum.

İlk günün hikâyesiyle devam edelim hikâyemize. Balat’ın ara sokaklarındayım, eskiye ait, üzerinde geçmişin izleri olan eski eşyalar, antika dükkânları, nesilden nesile devam eden lezzet durakları. Eski kapılar, avizeler, gramofonlar, eski radyolar ve üzerindeki tozların altında kalmış el izleri, yakıcı hikâyeler. Habire eski eşya taşıyor eskiciler el arabalarıyla. Bir keresinde bir eskiciden bir lamba almıştım, Sultanahmet’te bir tavan aralığından çıktığını söylemişti. Eski saat ve eski radyo tamircilerini de ancak buralarda bulabilirsiniz. İçine farelerin yuva yaptığı dededen kalma bir radyoya burada can verdi bir usta. Şimdi kaldığı yerden devam ediyor hayatına. Eskiden bu işlerin adresi Topkapı idi. Hâlbuki o esnaf bir şekilde orada tutulabilirdi.

1879’dan beri nesilden nesle devam eden Balat Şekercisi’nin önündeyim. Şekerle aram iyi değildir ama cam kavanozlarda renk renk sunumu dikkatimi cezbediyor. Bunca zamandır aynı adreste aynı hizmeti vermek güzel bir duygu, daha nice nesillere. Bir genç içeriyi köpükle yıkıyor, yıkayıp kurulamasını bekliyorum, o da fark edip müsaade istiyor benden. Bana eskiyi hatırlatacak tatlardan ver diyorum, üç ayrı şeker tattırıyor. Ayaküstü sohbet ediyoruz, birkaç çeşitten azar azar paketleyip çok şık bez bir torbayla veriyor. Sunum, itina ve özen göstermek, farklı kılan az masrafla zihinlere yer edecek incelikler. Sonra gazozun her çeşidinin bulunduğu renk renk şişelerin görsel bir şölen olarak sunulduğu Sevda Gazozcusu ve nesilden nesle devam eden lezzet durakları ve dükkânlar.

Bir film setini andıran sokaklardan ilerliyorum ve gerçekten bir film setinin içinde buluyorum kendimi. Kameralar ışıklar, dekor. Meğer bir dizi çekimi varmış. Daha önce de çay içtiğim asma altı çay ocağına yöneliyorum bir oyuncu gibi. Zaten birer oyuncu değil miyiz bu dünyada? Asma altı dolu, bir beyden müsaade isteyip masasına oturuyorum ve ikimize de çay söylüyorum. Elinde telsiz olan bir genç içeriye bir işaret yapıyor ve herkes film setine yöneliyor. Meğer hepsi figüranmış. İleri geri yürütmeler, koşturmalar… Olmadı, tekrar tekrar geçişler ışıkların altından, kameraların önünden. Çaylar geliyor, karşımdaki beyle ufak ufak lafın belini kırıyoruz. ‘Güzel Günler’ dizisi çekiliyormuş burada. Güzel günler için güzel bir gün doğrusu diyorum. Çayını yudumlarken yavaştan mevzuya giriyor. Gümüşhaneliymiş, yapımcılar kendisinden oyuncu talep ettiğinde ajandasında kayıtlı uygun figüranları aracına alıp getiriyormuş sete. Sonra da evlerine bırakıyormuş. Benim de emekli olduğumu öğrenince, bir emekli için iyi bir ek gelir diyor. Bize de bir rol buldu sanırım, ufaktan yoklama çekiyor. Çantama ve önümde duran kalem deftere göz attığında cesareti kırılıyor biraz. İyi ölçüp tartıyor, bu işte bir emekli maaşı var diyor, lafın etrafında dönüp duruyor.

Bir film çevirmeden müsaade isteyip ayrılıyorum. Dar ara sokaklardan ilerlerken Osmanlı’nın farklı din, dil ve farklı ırktaki insanları nasıl bir arada tuttuğunu düşünüyorsunuz. Buralarda birçok eski ev yenilenmiş, rengârenk boyanmış, güzel olmuş. Balat’ı bitirip Küçük Mustafa Paşa’ya, Cibali’ye geçmeden ikonlarıyla heykelleriyle ve tezyinatıyla oldukça gösterişli bir yapı olan Aziz George Patrik Katedral Kilisesi’ni gezip Küçük Mustafa Paşa’ya doğru ilerliyorum. Sabah Edirnekapı’da başlamıştım güne. Erken başlayınca bereketleniyor gün. Farklı yollardan gideyim diye biraz yukarılara doğru yöneliyorum, birden kendimi apartmanların arasında buluyorum. Üzerime hemen bir gariplik çöküyor, alâkasız bir şekilde mahallede yürüyormuşum hissine kapılıyorum. Aynı duyguyu geçmişin hatıralarının olduğu eski mekânlarda yaşamıyorsunuz.

Haliç’e doğru yöneliyorum ve kilise olarak inşa edilmiş olup, fetihten sonra camiye çevrilen Gül Camii’nin önündeyim. Daha önceki gelişimde kapalıydı, bu sefer namaza denk getirmeliydim. Yorgun bir hâlde banka oturuyorum henüz ezana var. Beyaz tenli, beyazlar içinde fötr şapkalı yaşlı bir çift geliyor. Caminin ne zaman açılacağını soruyor bayan. Karşımdaki insanların yabancı olduğunu fark edip elimden geldiğince çat pat İngilizce anlatmaya çalışıyorum, biraz duraksıyorlar. Sonra eşi biraz daha anlaşılır bir dille ve tane tane, “cami ibadete açık mı, ne zaman açılır, namazı mı bekliyorsunuz?” diye sorunca jeton düşüyor birden. Adamlar düpedüz Türkçe konuşuyorlar meğer. Ezana az kaldı, namaz vakti açılacak cami diyorum ve meydana gelen havaya hep beraber gülüyoruz Türkçe. Avustralyalı, Melbourne’da yaşıyorlar. Dünyanın öbür yüzünden gelmişler. Gelmişken Antalya’dan girip Akdeniz kıyılarını, Toroslar dahil, Ege sahillerini, Konya, Kayseri, Ürgüp, Göreme, Ordu, Samsun, Amasya üzerinden İstanbul’a vasıl olmuşlar. Laf dönüp dolaşıp ne iş yaptığımıza geliyor. Kendileri Çin tıbbı alanında çalışıyorlar, aynı zamanda hacamat ve sülük tedavisi uzmanı olduğunu belirtiyor. Hacamat üzerinde başlayan sohbetimiz Peygamberimiz (sav) üzerinden devam ediyor. Ezan okunuyor, bir şeyler ikram etmek istiyorum, kabul etmiyorlar. Balat’a doğru gideceklerini zamanlarının az kaldığını ama daha gezecek çok yerlerinin olduğunu söylüyorlar. Biz namaza duruyoruz, onlar camiyi gezip fotoğraflar alıp gidiyorlar. Camide bu tür misafirlerle ilgilenecek bir ilgili yok, bunu da bir not olarak ekleyelim.

Buraya kadar hep “ben” dilini kullandım, ben gezdim ve sizi yorduğumun farkındayım, bundan böyle “siz” dilini kullanayım biraz da siz gezin.

“Gül Camii İstanbul’un kuzey kısmında Haliç Aykapı (Ayakapısı) semtinde bulunmaktadır. Gül Camii’nin Bizans dönemindeki adı ve yapım tarihi hakkında kesin bilgi yoktur. 11.yüzyıla ait olan yapı 15.yüzyıl sonunda kiliseden camiye çevrilmiştir.” İslam Ansiklopedisi böyle bahsediyor. Biraz göz ardı kaldığı için çok bilinen bir cami değil, ama mutlaka görülmesi gereken bir mabet. Gül Camii’ni ziyaret ettikten sonra hemen kıble yönünde Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nı ziyaret edebilirsiniz. 15. yüzyıla ait olan hamam, Müstantik Caddesi üzerinde bulunmaktadır. Benim gittiğimde İstanbul Bienali sergisi vardı. Harika bir yapı görmeden geçmeyin. Bulduğum en ücra karanlık odalarında oturup sessizliğin sesini dinledim. Buralarda çok miktarda, iyi çayı ucuza içebileceğiniz salaş çay ocakları ve kahvehaneler mevcut.

Buradan Unkapanı’na doğru yürüyüşünüzü devam ettirdiğinizde bodur minareli, küçümen ama şirin birçok cami ve eski ahşap evle karşılaşacaksınız. Havanın güneşli olduğu bir günde mavi beyaz renge boyanmış Üsküplü Çakır Ağa Camii benim en ilgimi çekenlerden. Gökyüzüyle uyumu ve bu rengin etrafa verdiği aydınlık insanının için açıyor. Haliç kenarına açılan üniversiteler buralara canlılık getirmiş. Sokaklar hareketli, etrafta birçok kafe ve yeme içme mekânları var. Her camiye, her çıkmaza uğrayarak Unkapanı’na vasıl olduğunuzda İMÇ bloklarının arasında bulunan Süleymaniye’ye bakma aralığından Süleymaniye’ye bakmayı ihmal etmeyin. Buradan Molla Zeyrek Camii’ne yönelip ikindi namazını Molla Zeyrek Camii’nde kılar, Fatih Belediye tesislerinde manzaraya karşı çay içebilirsiniz. Buradan Süleymaniye’yi, Şehzadebaşı’nı, Bozdoğan Su Kemerini ve arada irili ufaklı minarelerle akşam gün batımını izlemenin tadına doyamayacaksınız. Neden Unkapanı denilmiş kısa bir hatırlatmada bulunalım: “Osmanlı zamanında bazı satış yerlerinde Arapça’da Kabban adını taşıyan büyük teraziler bulunduğundan, bu tip yerlere Kapan denirdi. O dönemde un ve tahılların muhafaza edildiği hanlar burada bulunuyordu. Bugünkü Unkapanı sahiline buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt 19. yüzyılda bu ismi almıştır. Ayrıca kapanlara getirilen ürünlere göre yağkapanı ve balkapanı (Sirkeci'de Balkapanı Hanı) adını alan çeşitleri de vardır.”

Bu kısa hatırlatmadan sonra isterseniz plakçılar çarşısına uğrayıp pasajdan karşıya geçebilirsiniz. Burada yaşanmış bir hikâyeyi arz etmeden geçemeyeceğim. Yirmi yıl önceydi, bir abimiz kaset çıkaracağım diye tutturdu. O zamanlar kasetler meşhur. Ben de haset ediyormuşum gibi algılanmasın diye düştüm önüne, bir ikindi vakti plakçılar çarşısındayız. Karanlık bir ofise girdik, masanın ardında Türk filmi setinde patron rolü verilmiş oyuncu gibi oturan bir adam. Bizi şöyle üstten aşağı bir süzdü ve “hanginiz sanatçı olma aşkıyla yanıp tutuşuyor?” diye sordu. Bu soruyu duyunca bende de bir potansiyel gördüğü kanaatine vardım ve “yanıldınız” dedim içimden. Bir adım öne çıkıp bu arkadaş dedim. Arkadaşın fiyakası yerinde ya zannetti ki beni o getirdi. “Neyse oku bakalım bildiğin bir parçayı” dedi. Akşam vakti biraz da karanlık olan loş ofisten taşan ses koridorlarda yankılanıyor, adam koltuğuna kaykılmış gözlüğünün altından bizi süzüyordu. Yeterli sesi aldıktan sonra bize yürünmesi zor, uzun bir yol çizdi. Ve ünlü bir sanatçının müzik okuluna yönlendirdi. Akşam namazı civarı okulun kapısını çaldık. Oradan da uzun ve yürünmesi zor bir yol tarifi aldık. Hayallerimizi yavaş yavaş çekilen sokaklara bırakıp eve döndük ve kaset çıkarma hayali başlamadan bitti. Hoş bir hatıra olarak belleklerde yerini aldı. Şimdi karşılaştığımızda gülüyoruz.

İMÇ’den geçtiğinizde yine bodur minareli camiler karşılayacak sizi. Daha önce vakit dışında geldiğim için ziyaret edemediğim Kazancılar Mescidi ve daha çok Üç Mihraplı Cami olarak bilinen Hoca Hayrettin Camii’ni de görmeden geçmeyin. Banisi Müderris Hayreddin Ağa olan caminin bir de hikâyesi var. İnşa edildiğinde bu bölgede Müslüman nüfus azdır. Zamanla Müslüman nüfusun artmasıyla cami de yetersiz kalır. Bunun üzerine camiyi büyütmeye karar verirler. Caminin yanındaki ev Hoca Hayreddin Ağa’nın Şam kadısıyken orada vefat eden oğlu Ahmet Efendi’nin eşine aittir. Hoca gelininden evi ister, gelini de camideki mihrabın yanına bir mihrap da kendisi için yapılması şartını koşar. Hoca durumu Sultan Fatih Han’a bildirir. Sultan; gelin doğru söylüyor, onun adına da bir mihrap yap, ama her iki mihrabın arasına benim adıma da bir mihrap yap der ve cami böylelikle üç mihraplı olur. Ortadaki mihrap, Fatih Sultan Mehmet Han için yapıldığından Cuma, bayram ve teravih namazları bu mihrapta kılınır. Vakit namazları ise diğer iki mihrapta sırayla eda edilir. Vakit dışı olduğundan, namazı Sultan Fatih’in mihrabında eda edip bu hikâyeyle o zamanlara gidip bu incelikleri düşünüyorum. Bu cami başta olmak üzere, Kantarcılar Camii’ni ve hele hele Rüstempaşa Camii’ni ziyaret etmeden geçmeyin derim. Küçükpazar Caddesi üzerindeki esnafının toparlanma telaşı içinden geçerek Eminönü’nde vapur düdüklerinin ezan sesine karıştığı o tatlı telaşın içine düşüyorum. Sabah Edirnekapı’da başladığım günü, Eminönü’nde Üsküdar evlerinin pencerelerinde uğurluyorum.

Önümüzdeki günlerde, bir başka yazıyla ‘surların izinde sur içi yürüyüşleri’mizi tamamlayacağız.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Metin DEMİRTÜRK
Metin DEMİRTÜRK - 3 hafta Önce

Kaleminiz daim olsun. Teşekkür ederiz.

banner19

banner36