“Saydın sayı bar”

Cengiz Aytmatov “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanında “saygıya saygı var” anlamına gelen “saydın sayı bar” şeklinde bir ifade kullanıyor. Yani saygı göstermelisin ki saygı duyulasın. Zira ne ekersen onu biçersin. Saygı, karşımızdaki kişiye saygın, değerli olduğunu hissettirecek bir eylem.  Hepimiz fark edilmek isteriz. Hatta bazı psikologlara göre fark edilmek en temel ihtiyaçtır; öyle ki Maslow’un ihtiyaç hiyerarşisindeki fizyolojik ihtiyaçlardan bile önce gelir. Kimimiz başarısıyla, kimimiz fiziğiyle, kimimiz haylazlığıyla fark edilmek için uğraşır. Aslında mesele sadece fark edilmek değil; mesele insan olmanın gerektirdiği saygınlığı koruyarak fark edilme ihtiyacını karşılamak. Saygınlık; mal, mülk, para, makam, mevki üzerinden elde edilmişse bu esasında sahte bir saygınlık. Saygı, kaynağını bizatihi insan haysiyetini taşıyor olmaktan almalı ki gerçek anlamına kavuşabilsin.

Saygı, esasında sadece insana özgü bir kavram da değil; her varlık kendi olmak itibariyle saygıya layık. Ağaç, ağaç olmak itibariyle; balık, balık olmak itibariyle; karınca, karınca olmak itibariyle saygıyı hak eder. Ağaca ağaç, balığa balık, karıncaya karınca muamelesi yapmak onlara duyulan saygının gereği. Bütün ağaçları odun; bütün balıkları av; bütün karıncaları zararlı birer haşerat olarak görmek bu saygının yitirildiğini gösterir. Her varlığın var olma, varlığını devam ettirme hakkı var. Bu yönüyle bakıldığında her varlık saygıya layık. Aksi takdirde doğaya karşı gösterilen saygısızlık bir şekilde döner bizi bulur. Derenin akışına engel olan bir yapılaşma nihayetinde bizim canımızı yakar; suyun özensiz kullanımı sonunda gelir bizi sıkıntıya sokar; doğaya attığımız kimyasal atıklar bizi sağlığımızdan eder. Öyleyse aynı kural burada da geçerli: Doğaya saygı duy ki o da sana saygı duysun.

Tabi saygının birinci dereceden muhatapları insanlar. İnsan bu dünyadaki en saygıdeğer varlık. Cinsiyeti, milleti, yaşı veya mesleği ne olursa olsun her insan saygıya layık. Bu saygınlığını korumak, kollamak ve buna uygun bir yaşantı sürmek insan olarak öncelikli görevimiz. Dinin koyduğu kurallar da insanın saygınlığının korunmasıyla ilişkili. Günah olarak vasıflandırılan eylemler insanın kendi saygınlığına indirilmiş birer darbe esasında.

Peki ya çocuklar, çocuklarımız? Bu saygıdan onların payına düşen ne? Günlük dilde sıklıkla kullanageldiğimiz “Küçükleri sevelim büyükleri sayalım” ifadesi bu düzlemde nereye oturuyor? Genel kullanımı itibariyle olumlu bir anlam yüklediğimiz bu söylem yanlış bir algıyı da besliyor olabilir mi? Sevgi küçüklere, saygı büyüklere mi tahsisli? Değerleri böyle üleştirmek doğru bir tavır mı? Her şeyin, herkesin sevgiden de saygıdan da nasibini alması gerekmiyor mu? Saygı duymadan saygı göremiyorsak saygıya değer olduklarını öğretmediğimiz çocuklarımızdan yetişkinler olarak nasıl saygı bekleyeceğiz? Ya da kendilerine saygı duyulmayan çocuklara özgüven ve özsaygıyı nasıl kazandıracağız?

Saygı olmadan sevgi can yakıcı ve yıkıcı olabiliyor. Sevgiden gözü dönen bir aşık “ya benimsin ya kara toprağın” diyerek sevdiğinin canına kıyabiliyor. Abartılmış bir sevgi çocuk için boğucu olabiliyor. “Severken öldürmek” tabiri bu durumu çok güzel ifade ediyor. Çocuklara yönelik abartılmış sevgi ve bu sevgiye eşlik eden yoğun ilgi çocukları eziyor, kişilik gelişimlerine zarar veriyor. Öyle ki çocuğun doyup doymadığına bile anne babalar karar verebiliyor. Ya da sevgi adı altında çocuklar o denli şımartılıyorlar ki insanı saygın kılan kural ve ilkeler, onlarda bir türlü yerleşmiyor.

Çocuğa saygıyı öğretmenin yolu ona saygı duymaktan geçiyor. Saygı olmadığında çocuğun sınırları, mahremiyeti bilinçli ya da bilinçsizce çiğnenebiliyor. Hemen herkesin bir şekilde işittiği “Hem severim hem döverim” ifadesi saygıdan yalıtılmış bir sevginin bizi nereye sürükleyeceğine ilişkin dikkat çekici bir örnek. Şayet sevgiyi çocuğa, saygıyı büyüğe tahsis edersek birbirinden çok uzak gibi görünen “sevgi” ve “dövme” eylemleri kolayca yan yana gelebiliyor. Doğrudan çocuğun saygınlığına, insan olma haysiyetine gölge düşüren dövme eylemi, sevgi üzerinden meşrulaştırılabiliyor. Halbuki masumiyetleri de dikkate alındığında saygıyı en çok hak edenlerden biri de çocuklar değil mi? Bize verilmiş birer emanet olmaları itibariyle de çocuklar bu saygıyı hak etmiyorlar mı?

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ziya Karatekin
Ziya Karatekin - 2 ay Önce

EyvAllah hocam, gönlünüze sağlık.

banner19

banner36