Savaş karşıtı bir savaş filmi: “The Thin Red Line/İnce Kırmızı Hat”

Sinema tarihi türlü bilinmezlerle dolu bir girdabı andırıyor. Paranın hâkim olduğu bu sektörde işine saygı duyan ve sayfada eşsiz izler bırakan yetenekler de yok değil. Çokluk içinde azlığı teşkil eden bu insanları fazla görmezsiniz, fark edilmek gibi bir dertleri de yoktur aslında. Sadece içlerindeki endişeleri/idealleri bir şekilde ete kemiğe büründürmek tasasını taşırlar. Günümüzde sinema anlatılmak isteneni en kısa yoldan ve en etkili şekilde kitlelere aktarmanın yolu olarak görülüyor. Gelin görün ki başta Amerikan film endüstrisi olmak üzere neredeyse tüm sinema sahaları belirli bir anlayışa angaje olmaktan kurtulamıyor. Sosyolojik açıdan bakıldığında bunu bir kültürel dönüşümün aracı olarak görmek veya diğer toplumların dejenerasyonunda önemli bir silah olarak değerlendirmek mümkün. İşte bu çemberin dışına çıkabilen birkaç yönetmeni ve birkaç oyuncuyu derdini anlayarak, onlara kulak vererek kendi derdimizle akraba kılabiliriz. Çünkü bu derde kulak verdiğimizde bizden pek de farklı düşünmediklerini anlayabiliyoruz. İşte o “dert” sahibi yönetmenlerden birisini sizlere tanıtmak, tanıyanlara da tekrar hatırlatmak istiyorum. İzlediğim neredeyse tüm filmlerinde sarsıldığım ve kurgusuyla, senaryosuyla ortaya koyduğu filmlerini takdirle karşıladığım bir sinema dâhisinden; Terrence Malick’ten ve onun başyapıtı “The Thin Red Line/İnce Kırmızı Hat” ‘tan bahsedeceğim.

Felsefe okumuş bir yönetmen

Petrol üreticisi Teksaslı bir ailenin çocuğu olan Terrence Malick’in küçüklüğü burada geçti. Bu sebepledir ki filmlerinde güneyin yaşam tarzı ve doğa unsurları baskındır. Harvard Üniversitesi Felsefe Bölümünden yüksek derece ile mezun olan Malick, bir yandan da AIF'de (American Film Institute) sinema dersleri aldı ve sinemaya ilk adımını senarist olarak attı. İlk uzun metrajlı filmi Badlands (Kötü Topraklar-1973) her ne kadar gişede başarılı olamasa da sanatsal açıdan bütün eleştirmenlerin dikkatini çekti ve en iyi ilk çıkış filmlerinden biri sayıldı. Days of Heaven (Cennet Günleri-1978) filminde çalışmak üzere Al Pacino ve John Travolta'ya teklifte bulundu, ancak başrol için bu oyunculardan "hayır" cevabını aldı. Bunun üzerine henüz tek bir filmde bile başrol oynamamış olan Richard Gere'e gitti. Rolü kabul eden Gere, kariyerine başlamış oldu ve kendi oyunculuk yaşantısındaki en iyi performanslardan birini çıkardı. Days of Heaven'ı gören yapım şirketi Malick'e yeni filmi için kayıtsız şartsız bir fon ayırdı. Ancak evrenin başlangıcını konu edinecek bu film, bir süre sonra yapımcıların gözünü korkuttu ve Malick'in sinemaya 20 yıl ara vermesine neden oldu. Paris'e taşınan Malick, felsefe dersleri verdi. Yıllar sonra Hollywood'a geri dönen Malick'e, Fox yapım şirketi çok büyük bir destek sağladı. Sonuçta 1998 tarihli The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) ortaya çıktı. Malick ile bu filmde çalışmak isteyen Johnny Depp, onunla çıktıkları bir yemekte "peçeteye sözleşme taslağını yazıp imzalamak"tan bahsetti. Clooney, Malick filminde yer almak için kamerasını bile taşıyacağını söyledi. Sonuçta muradına eren Clooney oldu. Malick filmografisinde sayılı film olmasına rağmen Hollywood'un en yaratıcı ve en özgün yönetmenlerinden biri sayılıyor. Filmlerinin tamamının senaryosunda kendi imzası bulunan Malick yapımcı kimliğiyle de pek çok filme imza atmıştır. Malick filmlerinin ortak yönlerini şu şekilde sıralayabiliriz;

-Olabildiğince az diyalog,

-Yakın çekim ağırlıklı sinema anlayışı,

-Doğaya ve doğadaki güzelliklere dikkat çekme çabası,

-Şiirsel ve felsefi bir anlatım tarzı,

-İnsanın kutsallığına ve biricikliğine vurgu,

-Âlemi yaratan İlahi iradeye sürekli yapılan göndermeler.

Şimdiye kadar hiçbir yerde röportajı yayınlanmayan ve röportaj taleplerini de kabul etmeyen Malick yaşayan en gizemli yönetmenlerden sayılmaktadır. Stanley Kubrick ile birlikte Amerikan sinemasının en aykırı isimlerinden olan Malick, hâlihazırda Amerikan sinemasının en özgün iki büyük filozof yönetmeninden biridir. 1998 yılında yaptığı The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) filminden sonra kendi hayatından esinler taşıyan The Tree of Life/Hayat Ağacı (2011), A Hidden Life/Saklı Yaşam (2019) gibi sıra dışı 7 filme daha imza atmıştır.

The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat-1998)

Bu yazının yazılmasına sebep olan ve kanaatimizce gelmiş geçmiş en etkileyici savaş filmi olan The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) sadece görsel sahneleri veya aksiyonu ön plana almasıyla değil savaş felsefesi üzerine kurduğu etkileyici diliyle sinema tarihinde farklı bir yer edinmiştir. Gösterime girdiği 1998 yılında yedi dalda Akademi Ödüllerine aday gösterilmesine rağmen neredeyse tüm ödüllerin diğer bir savaş filmi olan Er Ryan’ı Kurtarmak’a (Yönetmeni Steven Spielberg) verilmiş olması İnce Kırmızı Hat Filmine haksızlık olmasının yanı sıra militarist Amerikan zihniyetinin sanat anlayışının da tüm dünya tarafından anlaşılmasına vesile olmuştur. Nitekim pek çok eleştirmen Deer Hunter (Avcı-1978) ve Platoon (Müfreze-1986) filmleriyle birlikte sinema tarihinin en etkileyici filmi olarak İnce Kırmızı Hat’ı göstermişlerdir. Sinema öyle bir şeydir ki eğer o film gösterildiği dönemde gerekli ilgiyi görmemişse bile geçen her gün, geçen her yıl o filmin bir başyapıt olduğunu kanıtlamaya ve yine yeniden bu filmin kitlelere mal olmasının önüne geçememektedir. İşte Terrence Malick böyle bir yönetmendir. Yirmi yıl aradan sonra yönettiği Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat), yönetmenin kariyerinde en önemli dönüm noktasıdır. Filmi izleyenler görecektir ki bilinen başrol oyuncularının aksine filme mührünü vuran yönetmenin kullandığı iç konuşma yöntemi, şiirsel anlatım, doğa manzaralarını savaşla harmanlayan görüntü açıları, korkuyu ve endişeyi dibine kadar yansıtan psikolojik alt yapısı ve çok da bilinmeyen diğer başrol oyuncusu Jım Cavıezel’in gösterdiği olağanüstü performanstır. Filmde ayrıca George Clooney, Sean Penn, Adrien Brody, Woody Harrelson, Nick Nolte, John Travolta, Elias Koteas, John Cusack gibi Amerikan sinemasının “yıldız” oyuncuları yer almaktadır. Fakat Malick filminde bu “yıldız”lara çok küçük roller vermiş, asıl rolü o tarihlerde hiç tanınmamış isimler olan Jim Caviezel gibi oyunculara vermiştir. Malick bu tercihiyle Hollywood film sektörüne üstü örtülü bir mesaj vermiştir.

Film genel çerçevede Pasifik Okyanusunda bir adayı ele geçirmeye çalışan Amerikan askerleri ile o adayı elde tutmaya çalışan Japon askerlerinin mücadelesini anlatıyor. Özelde ise insanın kendi ile olan mücadelesini, doğaya rağmen anlamsız bir hayatın kucağında nasıl bir korku girdabında yaşadığını ve günbegün nasıl sudan sebeplerle öldürüldüğünü anlatıyor. Daha ilk anından itibaren askerlere hâkim olan duygunun endişe, korku, çaresizlik, karamsarlık olduğunu her hâliyle yansıtan kamera, film boyunca insanların iç dünyasındaki hesaplaşmalarını seslendirmeye devam eder. Azap çeken ruhları izliyoruz filmde, hüzünleri, arzuları, insanı insan yapan ya da insanı insanlıktan çıkaran her şeyi. Geri planda ise Hans Zimmer imzalı müzik, izleyici derin bir psikolojinin içine çekiyor. Kamera hangi askere dönse “Bu savaş neden?” diye soruyor. Hepsi de kendi açısından bunu sorguluyor. Geride bıraktıklarını, kendisini bekleyenleri ve hepsinden ötesi kendisini bekleyen gerçeği sorguluyor. Bunu yaparken de sıklıkla Yaratıcı’ya sığınmanın en büyük yatıştırıcı olduğunu anlıyoruz. “Bu kadar değişik şekillerde yaşayan kişi. Sen kimsin? Senin zaferin, merhametin, barışın, gerçeğin… Sen ruha huzur verirsin. Ve anlayış ve cesaret. İnsanı rahatlatırsın” Askerlerin ağzından film boyunca şiirsel ve epik cümleler dökülür. Aynı şey Japon askerleri için de geçerlidir tabi. Bu sorgulama onların gözünden de olabildiğince yalın bir şekilde anlatılmaya çalışılır. Bombardıman sürerken yumurtasından yeni çıkmış bir kuşun hayata tutunmaya çalışması, bu esnada o kuşa gözü takılan eli tetikte askerin bakışları tüm tezadı anlatmaya yeten sahnelerden biridir. Yeşil çimenlerin arasında sürünerek ilerleyen askerlerin bir yılanla karşılaşması, dalları kopmuş çiçekler, mermiyle delik deliş olmuş ağaç yaprakları, savaşın görünmeyen yüzünü yansıtan diğer sahnelerdir. Doğayla karşılaşan insan elindeki silahın soğukluğuna inat şöyle konuşur; “Beraber yaşadığımız yer neresi? Birlikte olduğumuz insanlar kimdi? Beraber yürüdüğüm, kardeşim, dostum… Karanlıktan ışığa, nefretten sevgiye hepsi aynı yüzün yansımaları mı? Ey ruhum, bırak şimdi… İçinde varolayım.”

Filmde ana karakterlerden biri olan Jım Caviezel (Witt) oldukça insancıl, savaşın anlamsızlığına karşın cesur, olabildiğince savaştan uzak durmaya çalışan ve zaman zaman da kaçak durumuna düşen asi bir tip. Bulunduğu ada çevresinde yerlilerle irtibat kuran ve onlarla bir arada olmayı savaşa tercih eden aykırı bir asker. Yakalandığında ve birliğinde sorguya çekildiği esnada kendisini sorguya çeken komutanı (Sean Penn) ile geçen diyalog oldukça ilginçtir;

  • Hiç değişmedin değil mi Witt? Asla uslanmadın. Kaç kez kaçak durumuna düştün! Her şeyi sana bıraksınlar ve sen de ilmeği geçir boynuna. Asla gerçek bir asker olamayacaksın bu Allah’ın dünyasında. Seni bölüğümde istemiyorum. Seni disiplin görevine gönderiyorum, sedye taşıyacaksın, yaralılara bakacaksın…
  • Verdiğin her görevi yaparım… Her hâlimle senden daha fazlayım!
  • Bu dünyada bir tek adam, tek başına bir hiçtir ve bundan başka dünya da yok!
  • Yanılıyorsun! Ben başka bir dünyayı daha gördüm. Bazen belki hayal gibiydi ama gördüm.
  • Öyleyse sen benim hiç göremeyeceklerimi gördün…

Tüm yaşananlar gösteriş, bir ot kadar değerimiz

Filmin diğer bir özelliği ise tamamen ağır diyaloglara hapsolmaması, bunu oldukça etkileyici savaş sahneleriyle beslemesidir. Havada uçuşan mermiler, şarapnel parçaları, ağır bombardıman ve kolu bacağı kopan, leblebi misali toprağa kapaklanan onlarca ölü… Bir savaş adına akla gelebilecek her şey filmde var. Yaklaşık üç saat süren filmde yönetmenin görselliğe ve görüntü konusundaki titizliğine şahit oluyoruz. Ağır bombardıman esnasında havaya kalkarak “Gösteriş, tüm yaşananlar gösteriş. Bir ot kadarız. İşte şu ot kadar değerimiz” diye bağıran asker, yönetmenin savaşa bakışını özetliyor gibidir. Hele ki çimenlerin arasından Japonlar’a ateş eden ve ilk kez bir insanı öldüren askerin iç konuşması çok ilginçtir; “Bir adam öldürdüm. Tecavüzden bile kötü ama kimse bana dokunamaz!”

Filmde yakalandıktan ve cezalandırıldıktan sonra herkesin derdine koşturmaya çalışan bir sedye taşıyıcısı olarak gördüğümüz Witt, savaşı kendi bakışıyla en az hasarla atlatma ve yüreğini ikna edebilmenin telaşında gibidir. Bunu gören komutanı onu karşısına alarak bu kez dostça bir tarzda şöyle konuşur; “Senin için üzülüyorum evlat. Bu ordu seni öldürecek. Başkalarını kurtarmayı, düşünmeyi bırak. Hiç kimseyi kurtaramayacağın, yanan bir eve doğru koşuyorsun. Bu deliliğin içinde tek başına ne gibi bir fark yaratabilirsin ki? Ölürsen bu boş yere olacak. Dışarıda her şeyin yoluna gireceği bir dünya yok. Sadece bu dünya var. Sadece ele geçirmemiz gereken şu kaya.” Bu diyaloglar film ilerledikçe bir abi kardeş, bir dost ilişkisine dönüşecektir. Ta ki Çavuş’un dediği gibi Witt’in korkak bir başka asker uğruna Japon askerleri tarafından öldürülmesine kadar. Sırf korkak askerin korkusu yatışsın diye ona refakat etmek isteyen Witt, askerin çaresizliği ve korkaklığı karşısında kendilerini takip eden Japonlar’ı peşine takacak, diğer askerden uzaklaştıracak ve peşine düşen Japonlar tarafından çepeçevre kuşatılacaktır. Filmin bana kalırsa en can alıcı sahnesi de burasıdır. Nefes nefese kalan Witt, ayakta kendisini çepeçevre saran Japonlar’a bakıp çaresizliğini haykırmaktadır adeta. Japon subay silahını bırakmasını anlatmaya çalışırken Japonca’dan anlamayan Witt, aslında söylenen her şeyi anlıyor gibidir. Çünkü Japon subay adeta yalvarıyor, silahını indirmesini ve teslim olmasını istiyor. Filmde bu bölüm Japonca olsa da seyreden herkes diyalogun doğasını hemen anlıyor. Buna rağmen ölümü bir kurtuluş ve bir arınma olarak tercih eden Witt’in öleceğini bile bile silahına uzanması ile trajik son gerçekleşiyor.

Aynı trajik son, Japon askerlerinin de başına geliyor. Yaralı bir hâlde üst üste yığılan Japon askerlerine yaklaşarak onlara gökyüzünde uçuşan akbabaları gösteren Amerikan askeri “Birazdan onlara yem olacaksın, biliyorsun değil mi?” diyor. Kendisine yardım dilenmek için uzanan Japon esirini umursamaksızın “Benim için değerin nedir ki? Bir hiç!” cevabını veriyor. Bu kötü örneğin yanı sıra savaşı sorgulan bir başka askeri şöyle konuşturmuş yönetmen; “Savaş insana şeref kazandırmıyor. Onu köpeğe çeviriyor. Ruhunu zehirliyor. Oysa biz bir aileydik. Ama ayrılmak zorunda kaldık ve şimdi de birbirimize düştük. Her birimiz diğerinin ışığında duruyor. Bize verilen iyiliği nasıl kaybettik? Gitmesine nasıl izin verdik? Nasıl onu dikkatsizce harcadık? Bizi uzanıp iyiliğe yaklaşmaktan ne alıkoyuyor?”  Savaşın tüm acımasızlığının vurucu bir tonda verildiği diğer bir sahne ise toprak üstünde sadece yüzü kalmış ölü bir Japon askerine bakan Amerikan askerinin içinden geçenlerin seslendirildiği sahnedir; “Adaletli misin, kibar mısın ve tek bağlılığın bunlara mı? Seni herkes sever mi? Benim de öyle olduğumu bil. İyiliği sevdiğin için daha mı az acı çekeceğini düşüyorsun? Bu karanlık senin içinde de var mı? Sen de bu gecenin içinden geçtin mi?” Bu şiirsel anlatım, ister istemez kalburüstü bir seyirciyi zorunlu kılıyor.

Dostoyevski’nin muhteşem üslubunu andıran bu görsellik ve diyalogları sindirmek için asgari oranda bir algılama ve okuma alt yapısının olması şart. Aksi hâlde sadece aksiyonla beslenen meraklı gözler bu filmde aradıklarını bulamayacaklardır. Çünkü film insanın içinden çıkan ve dünyayı saran hırsının neticelerini sorgulamaya ve bunun ahlaki sonuçlarını gözler önüne sermeye çalışıyor. Akademi ödüllerini sahiplenen militarist Amerikan zihniyeti elbette bu filmi ödüllendirmez ama emimin ki gelecek zamanlar ve yetişen nesiller hakikatin çirkin yüzünü sorgulayan bu yapıtları bir bağışlanma vesilesi kabul edeceklerdir. Filmin sonuna doğru yönetmen bu fikrini şu cümle ile söyletir; “Diğer kıyılara nasıl gidebiliriz? O mavi tepelere… Aşk acaba nereden geliyor? Bizim içimizdeki bu ateşi kim yaktı? Hiçbir savaş bunu söndüremez, onu ele geçiremez. Bir mahkûmdun sen, beni serbest bıraktın.”

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26