Sanat yazıları III-Basitte mükemmeli bulan Türk sanatı

         

Tarihimizde vuku bulan müteaddit göçlerden dolayı Türk sanatı; emsali olmayan bir genişlikte saçılıp, parıltıları ile asırlardır sönmeyen medeniyet yıldızları gibi eski dünyanın kıtaları üzerine perçinlenmiştir. Bu ışık kaynağı eserler, varlık iddiamızın adeta tapu mühürleridir.

Söz konusu ayrı yer ve zamanları göz önünde tutup Türk sanatına bir bütün olarak bakacak olursak, sanatımızın geneline dair özellikler çıkarmamız mümkün olacaktır.  Nedir bunlar? Öncelikle alabildiğince teferruattan kaçan, genellikle büyük hatlar arayan Türk yeteneği, sade ve kuvvetlidir. Yunus Emre’de, onun şiir tarzında en olgun şekilde ifadesini bulan, basitte mükemmelin sanatıdır; Türk sanatı.

Bu itibarla; mimaride daima basit fakat anıtsal şekiller aramışız. Resimde ve tezyini –yani, süsleme esaslı- sanat sahasında da büyük boyda, bazen hendesi motifler tercih etmişiz. Dünyanın en geniş kıtasının, yani Asya’nın kalbinde doğan bir kültüre bu üslup yaraşırdı elbette ki.

Bu kanaatlerim; cesur motifler kullanan maden işleri ve halıları ile bozkır sanatının; Selçuk, Kuşan, Heflait ve Uygur fresklerinin; Moğol-İlhanlı ve Timur devirleri mimarisi ve tezyinatının; Türkistan ve Anadolu halılarının ve çinilerinin, Uygur resimlerinin, en nihayet azametli Osmanlı mimarisinin sesidir.

Türk mimarisi; Türkistan’da 9 ila 11. asırlardan kalanlarla bilhassa Osmanlı ülkelerindeki 14 ila 16. asır abidelerinde görüldüğü gibi klasiklik vasfına erişen devreler geçirmiştir. Bu dönemlerde mimarimiz geleneksel sadeliğine ilaveten, sükûnet ve itidal (yani aşırılık ve abartıdan uzak, ölçülü, uyumlu ve dengeli) ile yumuşaklık vasıflarına yükselerek dünyaya, asalet itibariyle, klasik Yunan mimarisiyle eş düzeyde ama tamamen orijinal ve yeni bir form getirdi.

Türk mimarisinin geç Selçuklu, Timurî ve geç Osmanlı devirlerinde ise itidalin sınırlarını zorlayan, hatta aşan coşkun barok bir kuvvet esas şekillerin yine sade çerçevesi içinde kalarak, fakat tezyinat zenginliği veya klasik nispetlerin değişmesiyle varlığını hissettirir.

Bu devirlerde mesela Selçuk mimarisinin tezyinatı, Divriği Ulu Camii’de görüldüğü gibi çoğalmış, Timuri kubbeler beyzi (soğan) olmuş, Osmanlı mimarisinin münhani hatları mübalağalı bir hâl almıştır.

Evet… Derin, vasıflı bir sadeliğin başka misallerini mûsikîde; Abdülkadir Merâgî, Itrî, Hafız Post, Dede Efendi; edebiyatta ise Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Pir Sultan, Fuzuli, Baki, Nefi, Nedim ve Şeyh Gâlib vb. bize gösteriyor.

Demek ki kuvvetimiz, ihtisar yani sadeleştirme kabiliyetimiz sayesinde mücerrete, yani soyuta kolaylıkla ulaşabilmişiz.

         

                                                

YORUM EKLE

banner19

banner36