Şakir Kurtulmuş şiirinde imge ve eylem

Şakir Kurtulmuş sadece bir şair ve yazar değil aynı zamanda son 40 yılın kültür sanat hayatının derin hafızalarından biridir. İlk şiirini 1978 yılında Mavera dergisinde yayınlayan şairin hem Mavera dergisinde hem de Yeni Devir gazetesindeki mesaisi pek çok kalem erbabıyla yakından ünsiyet kurmasına vesile olmuştur. Basın yayın alanındaki diğer meşgalelerini de eklediğimizde önemli bir tecrübe ve hafızaya sahip bir isimden bahsedebiliriz. 1958 doğumlu şair ilk şiirini 20 yaşında yayınlamıştır ve henüz o yaşlarda o dönemin önemli edebiyat ve fikir adamlarıyla tanışma imkânına kavuşmuştur. Pek çoğu 1940’larda doğmuş bu isimler Şakir Kurtulmuş’un düşünce ve şiir evrenini beslemiştir. Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Alaeddin Özdenören, Nazif Gürdoğan, İsmet Özel,  Ebubekir Eroğlu bu isimlerden bazılarıdır. Ayrıca “Üstad” olarak kabul ettiği Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’i de bu evrenin başköşesine koymamız gerekiyor. Tüm bu isimlerin yanı sıra kendi kuşağının şairlerini de çok yakından tanıyan Kurtulmuş bu sayede geniş bir edebiyat ailesi içerisinde kendi sesini bulmayı başarır. Ali Haydar Haksal, Nurettin Durman, Adem Turan, Mehmet Ocaktan, Ali Sali, Ramazan Dikmen, Mustafa Özçelik, Hasan Aycın, Osman Sarı bu dost çemberinin öznelerinden birkaçıdır. Şakir Kurtulmuş’un şiiri bu ilişkiler ağından beslenerek gün yüzüne çıkmış, 80 kuşağının şairleri arasında çevresine ve coğrafyasına duyarlı içli bir ses olarak okuyucuda karşılık bulmuştur.

İlk kitabı “Ah Güzel Bir Gün” 1985 yılında yayınlandığında şiir çevrelerinde ses getirse de şair özel yaşamının getirdiği zorunluluklar ve 80 darbesi sonrası oluşan genel duyarsızlık haline bir tepki olarak köşesine çekilmeyi tercih etmiştir. Çünkü Şakir Kurtulmuş’un insana bakışında “vefa ve dostluk” ön plana çıkar. Şartlar ne olursa olsun Müslümanların meşveretten ve muhabbetten uzaklaşmalarını doğru bulmaz. Buna tepkisini yüksek sesle dile getirmek yerine O sessiz kalmayı ve yazmamayı tercih etmiştir. Aynı dönemde Nuri Pakdil’in “Sükût Eylemi” dediği duruşuna benzetebiliriz bunu. Nuri Pakdil’in yaklaşık 15 yıl süren bu sükût dönemi Şakir Kurtulmuş’ta 25 seneyi bulur. Nihayetinde 2013 senesinden itibaren yeni şiirlerini ve kitaplarını yayınlamaya başlar. Yusuf’un Kuyusu(2013), Ölüm ve Ayna(2014), Gökte Asılı Şarkılar(2018) ve Dağların Açık Yarası (2019) isimli kitapları bu süreçte ardı ardına yayınlanır. Yine aynı dönemde edebiyata dair birikimlerini içeren Edebiyatın İzi, Kültürün İzi, Kitabın İzi isimli deneme kitapları da yayınlanır.

Ana temalar ölüm, hüzün, acı ümit ve mücadele

Şakir Kurtulmuş’un şiiri aradan geçen uzun yıllara rağmen 80 şiirinden izler taşır. Lirik tarzda kaleme alınan şiirlerinin ana teması ölüm, hüzün, acı, endişe, yalnızlık, ümit ve mücadeledir. Modern şehirlerin esir aldığı insanın dört duvar arasındaki yabancılığı, arayışı ve çığlığıdır. Şairin şiirleri, insanların özelde ise Müslümanların çakralarını açmak, onları duyarlılığa davet etmek için sesini yükseltir. Şair bunu içinden gelen ve derdi şiir olsun diye değil tam aksine şiirleri derdinin aynası olduğu için yapar. Bu sebeple şairi harekete geçiren içinde biriktirdiği bu yarım asırlık dertleridir.

bitik bir gün

hepsi bu

evet böyleydi ritmik başlangıcı kırgın gün dansının

ölümle başlayıp ölümle biten

bir özleyişim vardı seni

yolların ırmakların haritadan bile silindiği bu şehirde

bir yakarışım vardı ki seni

saçlarını, işkencesi olan düşlerimin

ellerini,bereketli topraklar ülkesi ellerini

bir bekleyişim vardı ki seni

seni bir

seni.

&&

içimdeki öfkenin yürüyüşü şiir

içim yeni bir bahar sancısı

elele güneş ve rüzgar ve yetim ay

besliyor öfkeyi doğuran hüznü

Şakir Kurtulmuş’a göre; “Şair çağını iyi okumak durumundadır. Çağı iyi okuduğunda şair, taştan, gülden, dağdan, buluttan, gökten, topraktan, sudan, çiçekten, hemen her şeyden kendisine bir çağrı, kendisine bir sesleniş bulabilecektir. Çevresindeki her şey ona tanıklık etmeye hazırdır. Şair etrafında bulunan canlı cansız tüm varlıklardan gelecek sesle çoğaltacak içinin sesini. O sesle sürdürecektir yürüyüşünü. Cahit Zarifoğlu’nun ‘ne çok acı var’ sözü ile anlatmak istedikleri tam da bu noktada önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Yüreğinde mazlumların seslenişini duymadan, yaşadıkları acıyı içinde yaşamadan, insanın çilesini hüznünü hissetmeden düşünce olmaz, üretim olmaz, şiir olmaz. Hüzün Peygamberinin ümmeti oluşumuz bize çok şey söylemeli. Neden hüznü, acıyı yaşamamız gerektiğini bu gerçek karşısında daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Sokakta açıkta kalan bir kedinin yavrularına açlıklarını gidermek için bir parça yiyecek vermek de, susuz kalan bir köpeğin susuzluğunu giderecek bir tas su vermek de bizim sorumluluğumuzdadır. Hüzün hiç eksilmeyen, sürekli kendini yenileyen bir ırmağımız, merhamet ise Efendimizin örnek yaşamından armağan dualarla birlikte sığınabildiğimiz büyük limandır. Sanatçı nesneyle iç içe yaşamayı seçmiştir bir kere. Her an değişik biçimlerde karşısına çıkan bir nesneyi şiirinde kullanabilir. Nesne, eşya dediğimiz ya da imge, nasıl adlandırırsak adlandıralım, şairin gücüyle yakalanır ve kendine has diliyle ona nasıl bir anlam yüklüyorsa o şekilde konuşmasına imkân verir. Şair şiirle özdeşleştirmelidir kendisini. Şairin elbette taşıyacağı, savunacağı tezler olacaktır. Bu tezler şiirin temelini oluşturabilir ancak. İlk insan Hz. Âdem peygamberden başlayan, günümüze kadar süregelen bir izleğin, bir düşüncenin izcisi olmalıdır şair. Herkesten çok şair olmalıdır bu yükümlülüğü taşıyabilecek olan izci. Şairin sorumluluğu daha fazladır. Şair için burada önemli olan savunduğu tezler değil, bu tezleri nasıl algıladığıdır. Hamdolsun sahip olduğumuz Müslümanca düşünme, İslami hassasiyet bizim koruyucumuz olmuştur her zaman. Bu hassas duyarlık sizi asla güncelin altında bırakmaz, aktüelin sığlığında kaybolmanıza izin vermez. Ondan beslenmeye devam edersiniz, açlığınızı onunla giderirsiniz. Ta ki duyarlıklarınız zayıflayıp, antenlerinizin çekim gücü ve hızı yavaşlamaya görsün. Bu durumda belki şair susmayı tercih edebilir. Bu susuş onun yeniden temiz havalarda nefes alması için bir imkândır aslında. Şiir kendi ırmağında aktığı sürece, kaynak özelliğini yitirmez, beslenme kanalları daha çok gelişir ve içten içe gelişmesini, büyümesini sağlar şiirin.”

İki önemli şair

Şairin şiirinde temel aldığı iki önemli şair Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu’dur. Bununla birlikte şairin geçen zaman içerisinde modern söyleşiye yaklaşan kendine özgü bir üslup geliştirdiği görülür. İmgeler ile harmanlanmış, açık anlamlı ve insanı özüne davet eden bireyci eylem şiiridir ortaya çıkan. Bu sayede şairin kendi yaşamında vuku bulan acılar tüm okuyucuların yaşadığı herhangi bir acıya denk gelecek şekilde imge ile çoğaltılır. Bu da şairin şiirlerini ortak duyarlılık sahasında herkese hitap eden duygular haline dönüştürür.

umutsuz akşamlara sarılmış

bir şair sanat devletini yaşıyorken

ilk çağın korkunç merhametsiz diline oturmuş

günahkar duygularıyla bir kadın

gel demiş git demiş saatleri kollamış

çocuk düşmüş

ilaçlara ev diye soğuk akşam gibi bakardı

çocuklara özgürlük

hani bir modadır çığlık

&&

sessizce kentin sahiline

fakirleri doyurarak gelir

garipleri, kimsesizleri

ısıtarak gelir güneş

her sabah yeniden

senin adındır hasret

göğsümde açan çiçek

hangi çığlığa sığar

içimizdeki acılar

ah oğul güzel oğul

&&

işte ay ve nar

kar tohumları kış narı

verimli toprak aç

günah okuyucusu kırık aynalar

modern algıların ifadesindeki buluş

iklimlerden kaçış sanki hayat

yalın ve sarp ve hazırlıklı

ölüme yakın bir duruş

aynadaki yaşantı berrak su

suyun damarlarındaki su

nurani yüzde/devrimci sima

bahar kokulu ölüm

Şakir Kurtulmuş’un çeyrek asırdan sonra yazmaya başladığı şiirlerde ümide dair mısralar çoğalır. Bu durum şairin yaşamı ve değişen zamanla doğrudan orantılıdır. Her şeye rağmen mısraların arasında asıl olana vurgu hiç bitmez. Burada aslolan hayata şiir penceresinden bakabilmek, şiirin diriltici/sağaltıcı rolüne geri dönmektir. Şairin işaret ettiği kuşlar, gökyüzü, bahar, kar, güneş, yağmur, nehir, dağlar, kelebek, müzik gibi imgeler bu aslolana işaret eder.

Bu yazı Sebîlürreşat dergisinin Mayıs 2020 sayısında yayınlanmıştır.

YORUM EKLE