Şairlerin ve öykücülerin sosyal mesafesi ne kadardır?

Öykücüler hakkında bir şey söyleyemeyeceğim, ama (muhteşem istisnalar hariç) şairlere hiç güvenemedim. Geriye dönüp baktığımda hep olumsuz hatıralar canlanıyor gözlerimde. Öyküde insana şifa olan söz acaba şiirde insanı zehirleyen bir şey mi? Öyküden post, şairden dost olmaz diyeceğim, lakin yanlış anlaşılır diye korkuyorum. Yine de en zararsızı denemeciler. Yani denemecilerin şiire bulaşmamış olanları. Şimdi Tanrı’nın neden şiir söylemeyip hikâye (kıssa) anlattığını daha iyi anlıyorum. Neden Kur’an’da şairlerle ilgili temkinli olmaya davet eden özel bir sure var da öykücülerle ilgili yok? Bu durum bile tek başına çok şeyler anlatıyor. Sırtıma kaç kez arkadan bıçak saplanmışsa dönüp baktığımda hep bir şairi görmüşümdür. Kadir Daniş’in kulakları çınlasın, boşuna “bu sırtımızdaki bıçak hep öyle dik duracak” diye söylememişim.

Şiir şairin kimyasını acaba nasıl değiştiriyor? Etrafımda bu soruya cevap arayan çok fazla bir çalışma ne yazık ki göremedim. Belki de dedim kendi kendime “kimya değişimi” sandığımız şey şairlerin sıkışan mizaçlarının şiirle ortaya çıkma imkânı bulmasıdır. İnsan mizacının bütün özelliklerini serazat ortaya koyma fırsat ve cesaretini bulamaz. Bir insanı mizacının bütün özellikleriyle tanıyabilmenin yolu, onunla uzun bir seyahate çıkmak, otaklık yapmak ya da risk zamanlarını birlikte paylaşmaktır. Şiir yazmak bu üç özelliği de içerisinde direkt ya da dolaylı biçimde barındıran bir yoğunluktur.

Şair duygu dünyasına kattığı insanlarla müşterek bir yolculuğa çıkar, okuyucu şairin yaşadığı âna ortak olur ve aynı şekilde “yanlış anlaşılma” riskini şairle birlikte göğüsler. Böylelikle okuyucu şairin bilinçaltına kadar inme fırsatı yakalar. Kapris, kompleks, ego ve kibri ile şairin “kendini bir şey zannetme modu”na geçişinin canlı şahidi olur. Şairler olamadıkları bir dünyayı yazdıklarıyla hayata katmaya çalışırlar. Şair kendine odaklanan bir dünyanın türküsünü söylemeye çalışır, hikayeci ise başkasından yola çıkarak kendine doğru yaklaşır. Kaş göz hareketleriyle istihza edenlere söyleyecek sözü bellidir: Ne gülüyorsun, bu senin hikayen!

Sosyolojik olarak baktığımızda hikayecilerin insanlarla kurdukları sosyal mesafe daha sıkı fıkıdır. Böyle olmak zorundadırlar çünkü başkasının hikayesini yakından duyup dinlemeleri gerek. Şairler ise kalabalıklardan mümkün mertebe uzak durmaya çalışırlar. İnsanlarla aralarındaki sosyal mesafe alabildiğine uzak olmasına rağmen ilginçtir öykücülerden daha çok virüs kaparlar. Şairlerle öykücülerin birbirlerine ortak alanda yaklaşım durumlarına gelince tablo oldukça karmaşıktır. Şairlerin bir araya gelişleri başkalarına karşı konuşlanmadan tutunuz da “kavga etmek için de bir araya gelmek lazımdır” ilkesine riayete kadar birçok sebebe dayanır. Şairler bir dergi etrafında bir araya gelseler de bu ayrılmak içindir. Derin ayrılık ve kavga ile neticelenmeyen şair birliktelikleri yok denecek kadar azdır. Bugün var olan birliktelikler ise ayrılma zamanını ve gerekçesini bekleyen istisnalardır.

Öykücülerin başkalarıyla geçim sıkıntısı bir yazıya konu olmayacak denli azdır. Ne de olsa öykü, o öyküyü yazanın dışında herkesindir. Şiir ise sadece o kimden sadır olmuşsa onundur. Hikâye ağızdan ağıza değişip dönüştürülebilme tolerans ve esnekliğine sahipken şiir tek kelimesi bile değiştiğinde şairinin maraza çıkarabileceği hassas bir türdür. Söylediklerinin ya da yazdıklarının kitaplaşması bakımından da öykücülerle şairler farklı yaklaşım biçimlerine sahiptir. Günümüz şairleri şiiri söylenen bir şey olarak değil her haliyle yazılan bir şey olarak değerlendirdiklerinden kamu ile buluşup tanışmaları ancak dergilerde görünmek ya da dosyalarının kitaplaşmasıyla mümkün olabilmektedir. Öykücüler için de böyle bir durum söz konusu olsa da şairler kadar olmazsa olmaz bir durum değildir. Hikâyeden senaryo da yapabilirsiniz, tiyatroya da uyarlayabilirsiniz ya da skeç olarak da değerlendirebilirsiniz. Kitabı çıkan şair vehbiyeti tescillenmiş gibi havaya girer. Kitabı olmayan şair derin bir boşluk yaşar. Halbuki kitabı olmayan öykücü kendisine mistik bir kimlik arayışı içerisinde olmadığı için böyle bir boşluk yaşamaz, kimi zaman yazdığı tek bir öykü ile bile mutlu olmasını bilir. Belki de bu kanaatkâr doygunluk sebebiyledir ki öykücüler arasında öyle Yüzyıl Savaşlarını andıran kavgalar kolay kolay olmamaktadır.

Hiç kuşkusuz Türk edebiyatı kalem kavgalarıyla meşhurdur. Bu kavgaların bir kısmı enaniyete dayılı bir kısmı ise siyasi fikir ayrılıklarıdır. Recaizade Mahmut Ekrem’in “Zemzeme” şiir kitabı üzerine Elhac İbrahim Efendi ile yaptıkları polemik, kafiye kulak için midir göz içindir çerçevesinde yapılan tartışmalar dünün bildik edebiyatçı çekişmeleri arasında yer alır. Namık Kemal’in Ziya Paşa’yı eski edebiyatı hortlatmakla suçlayarak yaptığı eleştiriler, Peyami Safa-Nazım Hikmet kavgası, Nazım Hikmet-Yakup Kadri polemiği, Necip Fazıl-Peyami safa, Necip Fazıl- Nazım Hikmet, Ahmet Haşim-Yahya Kemal arasındaki kavgalar edebiyat dünyasında çok konuşulan kavgalardır. Yakın tarihimizdeki kavgalar ise yazımızın hacmini fazlasıyla aşar. Bugünkü edebiyatçı geçimsizliklerinin dünkünden farkı galiba şu: Dünkü ideolojik ya da edebi merkezli bir tartışmaya dayanıyordu bugünkü ise “ben” “sen” didişmesine edebi kılıflar bulma gayretkeşliği.

Küçük kavgaları olanlar dünyası küçük olanlardır.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 6 ay Önce

Hem şair hem hikayeci olanlara ne dersiniz kardeşim merak ediyorum...selamlar muhabbetler

Güngör Uslu
Güngör Uslu - 2 ay Önce

Şairler hep aşk için meşk eylerler,
Yâre gönül tahtını köşk eylerler...

banner19

banner13

banner26