Şair Nâbî’nin Resulullah aşkı

Tarih boyunca hiç kimse onun kadar sevilmemiş ve övülmemiştir

O; kalemlerin yazmaktan, gönüllerin sevmekten usanmadığı bir nurdur, hatemü’l enbiyadır. Onun sevgisi yüreklere sığmayıp kâğıtlara taşmıştır. Tarih boyunca hiç kimse onun kadar sevilmemiş ve övülmemiştir. Zira o, sevgiye layık olanların tartışmasız bir/incisidir.

Onun sevgisi ve nuru arzı ve arşı kuşatmıştır. İnsanlığı, saplandığı bataklıklardan ve düştüğü gayya çukurlarından el verip kurtaran ondan başkası değildir. Onun maneviyat ikliminde, pörsümüş ruhlar diriliş muştusuyla kendilerini buldular, sözlerine sadık kaldılar.

O, enaniyet tahtında kendini bir şey sanan gafilleri, dalalet uçurumlarına düşmeden çekip alarak kulluk tahtına yükseltti. Rabbimiz ona “Yoldan sapmışları helak edeyim” dedi de o büyük Resul, bunu kabul etmedi; onları ikna etmeye çalıştı; ikna olanlar oldu, olmayanlar oldu. Neticede ikna olanlar ve onu ‘peygamber’ kabul edenler, cennette köşk sahibi oldular.

Gözleri küfrün kalın perdeleriyle perdelenen insanlık, onun dünyayı teşrif etmesiyle kör karanlıklardan kurtulup hidayet aydınlığıyla önünü görür oldu. O, insanların ellerinden tutup, onları Rablerinin şefkat ve merhamet iklimine taşıdı. Yürekler onun sevgisiyle gül bahçesine döndü. Diller ona salât ve selam nidalarıyla arındı, temizlendi, kendini buldu.

İslâm’la şereflenen milletimiz ona olan sevgisini bembeyaz kâğıtlara nakşetti

Kalemler onu yazmakla bitiremedi. O yazıldıkça ve anlatıldıkça daha çok keşfedildi; daha çok sevildi. İslam’la şereflenen milletimiz ona olan hasretini ve sevgisini mısra mısra nakşetti bembeyaz kâğıtlara; kâğıt bittiyse de ona duyulan derin muhabbet bitmedi, bitmeyecek… O, zaman yaşlandıkça gençleşecek; onun sevgisi yüreklerde yaprak yaprak açacak. ‘Güllerin ve gönüllerin efendisi’ sıfatına mazhar Resul olarak hep anılacak...

Türk edebiyatında asırlardan beri yazıla gelen zengin bir naat birikimi vardır. Divan edebiyatından, son dönem Türk edebiyatına kadar gelmiş geçmiş birçok şair, Peygamber Efendimize olan o derin sevgi ve muhabbetini şiir diliyle ifade etmeye çalışmışlardır.

Yüreği Hz. Muhammed (sav) aşkıyla dolup taşan şairlerden biri de, asıl adı “Yusuf” olan Urfalı Nâbî’dir. Onun mahlası “nâ”, “bî”  iki olumsuzluk ekinin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Bu ifade bile onun engin tevazuunu göstermesi açısından dikkate değerdir.

1641’de Urfa’da doğan Nâbî, çocukluğunu sefalet içinde geçirmiş bir söz eridir; divan şiirimizin parlak yıldızlarından biridir. Kaynaklar, onun 24 yaşında İstanbul’a gittiğini söyler. O, burada eğitimine devam eder; kendini bilgiyle donatır. Bunun hikâyesi de meşhurdur:

“Nâbî, Yakup Halife isimli bir Kâdirî şeyhine talebe olur. Şeyh Yakup, talebesi Yusuf Nâbî'yi, kuzusuna bakmakla vazifelendirir. Kısa bir süre sonra çobanlıktan usanan Nâbî, kendi kendine nefs muhasebesi yaptığı sırada; ‘Ben bu yola Hakk’ı bulmak için başvurdum. Hocam benden safını bulamadı da, ders vereceği ve zikir yaptıracağı yerde, bana hep kuzusunu otlattırıyor. Bu iş ne zamana kadar sürecek?’ diye düşünür. Bu düşüncesi hocasına malum olur. Hocası derhal Nâbî’yi yanına çağırarak ona ‘Senin bir talebe gibi eğitilmeye ihtiyacın yok. Sen ilimden nasibini doğuştan almışsın. Çobanlık yaptırarak, seni denemek istedim. Seni ilmin deryası olan İstanbul’a göndermek istiyorum. Gitmek ister misin?’ der. Hiç beklemediği bu durum karşısında şaşıran Urfalı Nâbî; ‘İlmi fazlasıyla öğrenmiş yılların talebeleri dururken, benim gibi üç günlük bir talebenin yüzmeyi bilmeden ilim deryasına dalması nasıl olur?’ deyince, Yakup Halîfe; ‘Sadece şöyle olur.’ diyerek ilim nuru gözlerini Nâbî’nin gözlerine birleştirir. Nâbî, o anda ilmin birçok mertebelerini aşarak kemale erer.”

Nâbî daha sonra, bugün Suriye sınırları içinde kalan Halep’e gider. Burada 25 yıl boyunca huzur ve refah içinde yaşar. Nâbî, ömrünün 25 yılının geçtiği Halep’te birçok esere de imzasını koyar. Yakın dostu Baltacı Mehmet Paşa’nın sadrazam olmasıyla tekrar İstanbul’da bulur kendini. Payitahtta ‘Darphane Eminliği’ ve ‘Başmukabelecilik’ vazifelerini ifa eder. “Seyit Nuh” takma adıyla besteler yapar. 1712’de İstanbul’da hayata veda eder. Mezarı Karacaahmet’tedir. “Bende yok sabr-ı sükûn, sende vefadan zerre/İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere” beyti, onun söz ustalığının göstergesi sayılan şiirlerinden sadece biridir.

Nâbî’nin Hz. Muhammed(sav)’e sevgisi her şeyin üzerindedir

17 ve 18. yüzyılın saygın divan şairlerinden biri olan Nâbî’nin Hz. Muhammed(sav)’e sevgisi her şeyin üzerindedir. Bu büyük sevgi, onu hacca gitmek için yollara düşürmüştür. Onun dillerden düşmeyen bu hac yolculuğunun hikâyesini sizlere aktarmak istiyorum:

Urfalı şair Nâbî, zamanın paşalarından birinin iltifatına mazhar olur ve beraberce hacca giderler. O devirlerde hacca deve ile gidilmektedir.  O zamanlarda develerin sırtına yüklenen, ‘mahmil’ ismi verilen, iki kişinin rahatça yolculuk edebileceği bir semer vardır.

Nâbî ile Paşa da böyle bir deveyle yolculuk eder. Nihayet bir seher vaktinde Medine topraklarına girerler. ????: Tevbe ~ Tevbe Edenler'in Sitesi !! http://www.tevbe.org/forum//showthread.php?p=118851Nâbî, ‘Peygamberin kabrini ziyaret edeceğim’ diye heyecanlanır. Mahmilin öbür tarafında ise Paşa yatmış, uyuyor. Bu durum Nâbî’yi fazlasıyla rahatsız eder.
‘İki cihan güneşinin bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz.
Böyle yatmak hiç münasip olur mu?’ der ve bu heyecanla dudaklarından şu mısralar dökülür:

Sakın terk-i edebden, Gûy-i Mahbubi Hüdadır bu
Nazargâh-i ilâhidir makam-ı Mustafa’dır bu.

 

Felekte mâh-ı nev Babu’s-Selâm’ın sîne-çâkidir,
Bunun kandili cevzâ, matla-ı nûr-u ziyâdır bu.
 

Habib-i Kibriyâ’nın hâb-gâhîdir fazilette,
Tefevvuk-kerde-i arş-i cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.

 

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,
İmadın açtı mevcûdât-ı çeşmin tûtiyadır bu.

Murâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metef-i kudsiyândır cilvegâh-ı enbiyâdır bu.

Yüreği Peygamber sevgisiyle tutuşan şair Nâbî’nin içine doğan bu şiirin manası şudur: “Burası Allah’ın sevgilisinin beldesidir. Cenâb-ı Hakk’ın nazar buyurduğu, Ravza-i Nebî’dir. Bu gökteki yeni ay, Bâbüsselâm kapısının yüreği, yanık âşığıdır. Ayın kandili, Cevzâ yıldızı bile ışığının nurunu ondan almaktadır. Burası, Allah (cc)’ın sevgilisinin ebedî istirahatgâhının, bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın arşının bile üstündedir. Bu toprağın ziyâsından, yokluğun karanlıkları ortadan kalktı. Bütün yaratılmışların görmeyen gözleri açıldı, çünkü bu toprak, gözlere şifa veren bir sürmedir. Bu dergâha edep ölçülerini gözeterek gir; çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve peygamberlerin tecelli ettiği bir yerdir.”

Nâbî, Peygamberimizin manevî iltifatına ve sevgisine mazhar olmuştur

Bu naat-ı şerif’i irticalen okuyan Nâbî’ye yol arkadaşı Paşa “Nâbî ne oldu, ne söylüyorsun?” der. O da yol arkadaşına şunları söyler: “Efendim, Peygamberimizin kabr-i sadetlerinin bulunduğu Medine şehrine geldik de, bazı şeyler hatırladım, bunları söyledim.”

Paşa da Nâbî’nin bu heyecanına katılır. Abdest alıp Medine sokaklarında Ravza-i Mutahhara’ya doğru yürürler. Bu esnada kulaklarına bir ses gelir; durup dinlerler. Gelen ses Mescid-i Nebevî’nin minarelerinden yükselmektedir. Sesi dikkatle dinleyince, biraz evvel Nâbî’nin söylediği mısraların, müezzin tarafından okunduğu anlaşılır. İyice duygulanırlar. Paşa Nâbî ye şöyle seslenir. “-Nâbî bu hâl nedir?” Nâbî de:”Bilmiyorum” der. Her ikisi de sükût ederler ve minarenin kapısına giderler. Müezzinin minareden inmesini beklerler.

Müezzin minareden inince: “-O söylediklerin ne idi, onları ne için söyledin, sebebi nedir” diye sorarlar. Fakat müezzin bir türlü söylemez. Ne kadar ısrar ederlerse de, “Söylemem, kafamı kesseniz de söylemem!” deyince: “-Ama”, der Nâbî, “Bunları biraz önce ben söyledim. Sana kim söyledi.” Bu sefer müezzinin tavrı ve şekli değişir heyecanla: “-Senin ismin Nâbî mi?” der. “Evet” cevabını alınca müezzin Nâbî’nin ellerine, Nâbî de müezzinin boynuna sarılır. Bu görülmeye değer, latif manzarayı seyreden Paşa, dayanamayıp: “Nereden bildin bunun isminin Nâbî olduğunu, Allah aşkına söyle!” der. Müezzin rüyasını anlatır: “Efendim, akşam abdestli olarak yatmıştım. Biraz evvel Peygamberimizi rüyamda gördüm. ‘Ya müezzin kalk, yatma. Benim âşıklarımdan biri, benim kabrimi ziyarete geliyor. Şu cümlelerle minareden onu istikbal et’ dedi. Ben de hemen kalktım. Abdest aldım. Peygamberimizin iltifatına mazhar olan âşık kimdir diye düşünerek minareye koştum.”

Peygamberin manevî iltifatına ve sevgisine mazhar olan Nâbî’yi rahmetle anıyoruz.

YORUM EKLE