Sahib-i vefâ Musa Topbaş Efendi (k.s.)

-Yirminci yıl: Onun vuslatı bizim hasretimiz-

İnsanların iki türlü hayat hikayesi vardır. Biri resmi ifadelerden meydana gelir ve herkes tarafından bilinir. Doğum-ölüm tarihleri, tahsili, varsa devlet görevi vesaire ile anlatılır. Bir de bilinmeyen veya sadece özel kişiler tarafından bilinen, günlük hayata, inançlara, değerlerine ait hayat bilgisidir.

Buna göre Musa Topbaş Efendi’nin kayıtlara geçen hayatı şöyledir:

Musa Topbaş 1917 (1333) yılında Konya’nın Kadınhanı ilçesinde dünyaya geldi. Babası ticaret ehli Ahmed Hamdi Efendi’dir. Büyük dedesi Topbaşzâde Ahmed Kudsî Efendi, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî’nin halifelerindendi. Babasının işi sebebi ile İstanbul’a yerleştikleri için Musa Efendi’nin çocukluğu ve hayatı İstanbul’da geçti. İlk eğitimine Erenköy’deki Fransız mektebinde başladı, daha sonra Nuruosmaniye’deki İnkılap Lisesi’nde devam etti. Ailesinin dinî bir eğitim almasını istemesi sebebiyle, Elmalılı M. Hamdi Yazır’dan Kur’an ve din dersleri okudu. Bir ara Âyân Meclisi âzâsı Mustafa Âsım Yörük Hoca’dan eski usulde Arapça ve dinî bilgiler aldı. Prof. Angel isimli bir Mûsevî’den dört-beş yıl özel olarak Fransızca dersleri aldı. Fransızcasını bu dilden tercüme yapacak seviyeye getirdi. Küçük yaşlardan itibaren güzel sanatlara özellikle hüsn-i hatta meraklıydı. Hattat Hâmid Aytaç’tan hat dersleri aldı. İlim ve hizmet özellikleri ile tanınan Topbaş ailesi, ailenin İstanbul’daki ilk büyüğü Ahmed Hamdi Efendi’den itibaren dinî ve ilmî çevrelerin destekçisi oldu. İlim Yayma Cemiyeti’nin kuruluşunda ve hizmetlerinde katkısı oldu. Bekir Hâkî Efendi, Ali Yektâ Efendi ve Ömer Nasûhî Bilmen, Bediuzzaman Said Nursî gibi devrin önemli âlimleri ile görüşür, ziyâretlerine giderdi. Tekstil sanayine yönelmiş, 1970 yılına kadar fiilen ticaret hayatında bulunmuştur.

Musa Efendi’nin öteki hayat hikayesi 1950’de Ramazanoğlu M. Sami Efendi’yi tanıması ve tasavvuf yoluna sülük etmesi ile başlar. Ki bu hususla ilgili menkıbe yazının sonunda gelecektir.

Kendisi manevi tecrübesini ve intisabını şöyle anlatır: “Muhterem üstâzımızın huzûr-i âlîlerine girdiğimizde tasavvufa dair hiçbir malûmatım yoktu. Bize evrad verecekler, yapacağız, o kadar sanıyordum. Manevi terakkî gibi şeyleri bilmiyordum. Maneviyatı, zâhirî ders gibi telakki ediyordum. Oysa kalbe kuvvetli bir aşk aşısı yapılıyor. Sâlik, zeki ve anlayışlı ise, onun farkına varıyor, kıymetini biliyor ve o hali muhâfaza ile terakkî ediyormuş.”

0, bir vakıf insandı. Hem ömrünü hem malını vakfetmişti İslam’a ve İslami hizmetlere.

16 Temmuz 1999 Cuma günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Sahra-yı Cedit Kabristanlığında sırlandı.

Tasavvuf tarihi hocası Prof. Dr. Mustafa Kara, Musa Efendi’nin vefatına şöyle tarih düşürmüştür.
 

Gönül bu, iki hece

Esrarlı bir bilmece

Tarihin üçler dedi

Vâh "ŞAM-I HATM-İ HÂCE"

*

Hayatın mânâsını bilir sahib-i iz'an

Kalblerin esrarını çözer sahib-i ihsan

Bir ney çıkıp söylesin vefatın tarihini

İki anahtar lâfız, işte "HUZUR VE İRFAN"

*

Nebevi metoda uygun yaşadı

Peygamberler, zamanlarının öne çıkan en mühim işi, revaçta olan olayı ne ise; o konuda herkesten üstünlüğe sahip olan insanlardır. Sihirbazlık Hz. Musa (a.s.) zamanının en önemli işi olduğu için, Hz. Musa aleyhisselamın mucizesi de aynı cinsten ve fakat daha muhkem ve hakikat olarak verilmişti. Peygamber Efendimiz zamanda en gözde iş edebiyat, şiir, hitabet olduğu için ona Kur’an-ı Kerim verildi ve bütün şairler dilini yuttu, Muallakatü’s Seb’a Kâbe’den kendiliğinden indirildi. İkinci husus, ticarettir ve Peygamber Efendimiz çok iyi bir tüccar idi. Ticaretten çok iyi anlardı ve bu dürüstlük, işini iyi yapmak, onun evliliğinin de vesilesidir.

Musa Topbaş Efendi Hazretleri de Sami Efendi Hazretleri gibi tam bu nebevi metotla yaşamış insanlardır. Öncelikle tahsiline bakalım. Sami Efendi Hazretleri zamanın en önemli tahsil alanlarından birinde, Darülfünun Hukuk Fakültesinde okumuşlar ve bu okulu birincilikle bitirmişlerdi.

Efendi Hazretlerinin birinci olmasının altında yatan tek düşünce şu idi: Peygamber Efendimiz şayet bu okulda talebe olsaydı, bu okulun en başarılı talebesi kim olurdu? Tabii ki Peygamberimiz. En ahlaklısı, en temizi, en çalışkanı, en cömerti,  kısacası iyi, doğru, güzel, faydalı alanda ‘en’ler neler ise, o hasletler kimde olurdu? Peygamberimiz aleyhisselam’da. Biz de onun ümmeti olduğumuza göre öyle olmalıyız, demiş ve en başarılı insan o olmuştu. Sünnete bağlılık böyle bir şey değil mi zaten?

Musa Efendi Hazretlerinin tahsil hayatı da tam bu nebevi metoda uygun tecelli etmiştir. Mesela, zamanın en önemli okullarından olan Fransız mektebinde okumuştur. Çünkü Batı’yı bilmek ve Batı dilinden anlamak, zamanın sünneti idi. Prof. Angel’den özel olarak Fransızca dersleri almıştı ve bu dilden eser tercüme edecek seviyeye gelmişti.

Tarikat, tasavvuf, mürşit denilince birtakım adamların aklına gelmeyecek işlerdir bunlar -ki onlar bunu hiç anlamadı ve anlamayacaklar-. Sonra tüccar oluşu ve ticaret ahlakı gelir ki bu da Peygamber Efendimizin izinden yürüyüşünü ayrıca gösterir.

Musa Efendimiz de onun gibi ticaret yaptı, onun gibi işçileriyle aynı sofraya oturdu. Üstadın, yemeğini her zaman fabrikadaki işçileriyle aynı kaptan yediğini Mehmet Şevket Eygi üstadımız bir yazısında belirtmiştir.

Ali Ulvi Kurucu üstadımız Topbaş ailesinin, Sultan Vahideddin yurt dışında iken, Padişahın hamilerinden olduğunu yazar anılarında. Ne asil bir davranış ve ne büyük bir sorumluluk ve hizmet! Ebülvefa demek bu demektir zahir. Bir devletin yapması gerekeni bir sivil vatandaşın yapması...

Burada Merhum Üstad Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralar’ında anlattığı hadiseye yer vermezsek Musa Efendi’nin nasıl bir aileden ve terbiyeden geldiğini tam söylemiş olmayız. Hadise, Musa Efendimizin pederleri, merhum Ahmet Hamdi Bey ile ilgili.

Osmanlı hanedanının hamisi oldular

Ali Ulvi Kurucu Hoca şöyle anlatıyor:

“Sultan Vahdeddin'in Viyana'da bulunduğu günlerde Osmanlı’nın son Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi, padişahı ziyaret etmek için Romanya'dan Viyana'ya gider. Sabri Efendi, Padişah’tan Gümülcineli İsmail’in, kendisini ziyarete geldiğini, dava arkadaşları için para istediğini ve Padişahın da elindeki beş yüz altını Gümülcineliye verdiğini öğrenir.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi o sırada Viyana'da bulunan Hamdi (Topbaş) Bey’e bu olayı anlatır ve şöyle der: ‘Hamdi Bey, aslında biliyorsun, padişahın yanında para yok, kendisi muhtaç. Sen ne yapıp edip Gümülcineli İsmail’den bu parayı geri almalısın.’

Bunun üzerine Hamdi Bey, Gümülcineliyi Viyana'da arar, bulur. Olayı Gümülcinelinin ağzından öğrenen Hamdi Bey, onu tehdit eder, elindeki parayı alır ve getirip Mustafa Sabri Efendi’ye teslim eder. Sabri Efendi de parayı Padişaha ulaştırır.

Ahmed Hamdi Topbaş Bey, bu hadiseden sonra, Gümülcinelinin belâsından, ne olur, ne olmaz diye, Viyana'da kalmadı; başka yollardan, geri döndü” diyor Ali Ulvi Kurucu.

Bir şey daha. Nice ilahiyat hocasının hatıralarından öğrendim. Diyorlardı ki: İstanbul’da ilim yolunda İmam Hatip, İlahiyat, Kur’an hizmetleri gibi hayrat işlerinde çalışıp da Topbaşların desteğini almamış kimse yoktur. Mutlaka burs, yer temini, iş gibi vesilelerle mutlaka destek vermişlerdir.

*

Musa Efendi’nin hasta günlerini ziyaret edenlerden öğrendik.

Efendim demişler, canınızın istediği bir şey var mı, ikram edelim.

“Secdeyi çok özledim” demişler.

Ne demek bu?  “Ey insanlar! Şekeriniz, tansiyonunuz yokken, başınızı yere eğip oradan sağ olarak kalkarken, beliniz, ayaklarınız, bacaklarınız işliyorken; agâh olun, bol bol secde edin. Secde etmek/edebilmek bir nimet ve lütuftur, bir zaman gelir de secde edemezsiniz, Allah size o imkanı bir daha vermeyebilir. Ne olur secde edin, yaklaşın O’na.”

Aydınlık, nurani bir sima

Talebelik yıllarımızda Erzurum’a geldiğinde, mühendis Cazim Vuraler Bey’in evine teşrif ederlerdi. Daha doğrusu biz talebeleri orada kabul buyururlardı. Kahvaltıyı orada yapardık. Kayseri’den teşrif eden Ahmet Ertaş ağabey, Mahir Kara ağabey ve diğer büyüklerimizle aynı sofranın etrafında toplanırdık. Herkes kendi kabiliyeti ve istidadınca gıdalanırdı bu sofradan. Hem karnımızı doyururduk hem ruhumuzu.

Musa Efendi Hazretleri bir fincan süt, küçük bir kaşıkta birkaç lokma bal ve lokma ile soframıza dahil olurlardı. Gözleri gülerdi biz talebelere bakarken ve kahvaltı yaparken. Yanında güvende hissederdik kendimizi. Aydınlık, nurani bir sima. Kaşlara, kirpiklere varıncaya kadar somutlaşmış bir nurani hâl. Ağzının tebessümüne gözleri de eşlik ediyordu. Talebeler, özel önem verdiği insanlardı. Bütün sıkıntılarımız atılmış olurdu o yanımızda iken. Nereye giderdi o endişeler, o korkular bilmem. Bir hafiflik… Uçacakmışız gibi. Sanki hesabımızı tam verdik, sanki cennete gitme müjdesi aldık, sanki Peygamber Efendimiz ve yolumuzun öncüleri ile hep beraber biraz sonra Rabbimizin huzuruna çıkacağız ve hatta çıktık. Sanki rabbimiz bize “Girin kullarımın arasına, girin cennetime” dedi.

Böyle idik.

Abdurrahman Gazi Hazretlerine ziyarete giderdi her gelişinde. Biz ona uzaktan bakardık. Rahatsız etmekten ve çevrenin dikkatini çekmekten imtina ederdik. Ne ki o nur huzmesi olarak yine insanları celp ederdi.

Ayrılırken bir hüzün bir hüzün...

Bir daha görebilecek miyiz? Sevince katılan hüzün, göze hücum ederdi. Boğazımız tıkanırdı. Aradan şu kadar yıl geçti.

Gülümsemesi, şefkati, sıcaklığı hâlâ canlı.

Tabii ki böyle olacaktı. Ayın ve yıldızların görünmesi için güneşin batması gerekti. Güneş batmalı ki Ay görünsün ve ışığını yaysın. Güneş batsın ki, yıldızlar göz kırpsın bize gökyüzünden. Peygamber Efendimizden sonra da böyle olmuştu. Zaten o sağlığında söylemişti: “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz, hangisini izlerseniz izleyin, doğrudasınızdır.” diye.

Vefatlar ve ayrılıklardan sonra niyetler sahih olsa da uygulama her zaman böyle olmayabiliyor.

Sami Efendi tarafından Musa Efendi’ye verilen icazet sureti

Bismillahirrahmanirrahim.

Elhamdüllilahi rabbil âlemin. Vessalâtü vesselâmü alâ rasûline Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmain.

Emmâ ba’d.

İhvân-ı kirâm ve ehl-i yakîne arz edebilirim ki tarikat-ı âliyye-i nakşibendiyyeye hizmet, gayret ve samimiyetinden dolayı siz evlâd-ı maneviyemiz Musa Efendi’yi tebrik eder, tâlib-i rüşd ve reşâd olan ıbâd-ı salihîne tâlim-i tarikat ve ilkâ-i nisbet-i feyz ü bereket için azîzim efendimden hâiz olduğum ruhsat icabınca zatınızı me’zun eyledim. Cenab-ı Hak ve feyyaz-ı mutlak hazretleri kalbinizi menba-ı iman ve lisanınızı mecrâ-yı irfan eylesin. Zâtı âlinizle sohbet eden ihvân-ı dini şeref-i sohbetinizden müstefîd buyursun.

Âmin.

Ve sallalahü alâ seyyidinâ ve hâdinê  Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn. Ve âhiru da’vanê enilhamdülillahi rabbil âlemin.

Hicri tarih                                                         

12 Ramazan 1396

Rumi tarih 1392

Erenler köyü

Nakşibendi ve Kadiri Meşayihınden

Şeyh Mahmud Sami Ramazanoğlu

İmza Mahmud Sami

Musa Efendi Hazretleri, Sami Efendi Hazretlerinin gidemediği, kendisine gelemeyenleri onun adına giden bir insan idi. Cemal vasfının tecelli ettiği mekandı o. Rabbimiz, kullarını doyurmada onu vasıta eylemişti.

Muhterem İlhan Armutçuoğlu, bir şiirinde Sami Efendimiz için şöyle der:

O hırâmında senin nesl-i Adnân görünür

Tebessüm kılsan eğer firdevs-i adn görünür

Her nâz ü niyâzında şeyhim Hazreti Sami

Cümle ihvânın ile cennet-i Adn görünür

Bu şiir Musa Efendi Hazretleri için de okunabilir.

*
Allah sırrını mukaddes eylesin

Eskiden mezarlıklar köylerin girişinde idi. Hatta geçenler mutlaka fatiha okusun diye yol, mezarlığın içinden geçerdi. Adamın biri böyle bir köy mezarlığından geçerken mezar taşlarındaki yazı dikkatini çekmiş. Bir yaşında öldü, iki yaşında öldü vs. yazıyormuş taşlarda. Ama adam dikkat etmiş, mezarlar hiç de çocuk mezarlarına benzemiyor, bayağı büyüklere mahsus, uzun mezarlarmış. Şaşmış bu işe. Önüne çıkan ilk kişiye sormuş.

Sorduğu kişi de tekkenin şeyhi...

“Ha, o mu?” demiş, şeyh efendi, “bunu ilk soran sen değilsin. Bu mezarlarda senin de tahminin gibi çocuklar yatmıyor. Bayağı yaşlı adamlar onlar. Ama onlar tasavvufla, hakikate giden yolla ömürlerinin ahirinde tanıştı.”

Dedikleri gibi ondan önceki hayatlarını yaşanmamış, gaflet geçmiş saydılar. Bunu da mezar taşlarına böyle yazdılar.

Tasavvufu ve mürşid-i kamili anlamak ve anlatmak için önemli bir menkıbedir bu. Bendeniz, Musa Efendi gibi, “tasavvuf, tarikat ve mürşid-i kamil” kelimelerini ilk kez Dr. Dursun Aksoy’dan duydum.

Musa Efendi Hazretleri ile müşterek noktam budur. O, bunun hakikatine vardı, biz hâlâ kelam tarafındayız işin. Efendim, diyorum, bu ortak noktamız hakkı için; ne olacaksa olsun; sizden bana gelecek ne ise; o da yeter.

Şu menkıbe ile bitirmek istiyorum.

Şeyh efendi, akşam namazının tesbihini çekiyormuş. Müezzin “Sübhanellah” diyor ama Efendi Hazretleri “Euzubillahimineşşeytanirracim” diyormuş yüksek sesle. Cemaat elhamdülillah’a geçmiş, şeyh efendi tekrar aynı istiazeyi çekmiş. Namaz sonrasında bunun sebebini sormuşlar. Evladım, demiş, filanca yerde bir müridimiz vardı, biz tesbih çekerken onun eceli geldi. Baktım, şeytan musallat olmuş, imanını çalmak istiyor müridimizin. Biz de onu kovduk Allah’ın izniyle.

Müridandan biri, “Efendim bendeniz o kişiyi tanıyorum, çobandır. Dersi aldığı gün koyunlarına kurt girdi ve sürüye epey zarar verdi. O da, bu aldığım vird bana yaramadı, deyip ondan sonra terk etti” deyince; olsun demiş, şeyh efendi, “bir gece yapmıştı verdiğimiz dersi.”

Musa Efendimize bendeniz de böyle diyorum. Kalpten olmasa ve dil ile de olsa biz de ara sıra çevirmişizdir tespihimizi. Size rahmet olsun, Allah sizin sırrınızı mukaddes eylesin, bize himmet ve şefaat efendim.

Eyleriz arz-ı dehâlet dergeh-i sâdâta biz

Es'ad’ı ihvân-ı dîne mağfiret kıl ey Hudâ

Sami dostun hürmetine ey Cenâb-ı Kibriyâ 

Cümle ihvânı cemâlinle cinânda kıl bekâ

Feyz-i carî  Hazret-i Musa ki, ol sahib vefâ