Sadece roman değil tarihi de yazmak istediler

Halide Edip ve Yakup Kadri, romanlarında, Tetkik-i Mezalim Komisyonu olarak dolaştıkları yerlerden edindikleri bilgi ve izlenimlerden hareketle yazdıklarını söyledikleri romanların roman olmasından öte bir değer taşımadığını biliyordu. Buna rağmen, tarih yapmaya kalkmalarından anlıyoruz ki bu iş için özel olarak seçilmişlerdi.

Türk edebiyatında en çok filme alınan romanlardan biri Halide Edip Adıvar'ın Vurun Kahpeye adlı kitabıdır. Romanın birden fazla sinema filmi olarak çekilmesinin sebepleri arasında sinema teknolojisi ve sanat olarak sinemanın gelişmesi olduğu kadar, siyasi sebepler de vardır ve esas sebep bu ikincisidir.

İspat çabası

Devletin bir çeşit gözüne girmek isteyen, sansüre takılmadan (en azından bu film ile kendini ispatladıktan sonra, diğer filmler için taviz koparılacağı varsayılmıştır) film yapmak isteyen yönetmenler, Cumhuriyet'e geçiş sürecini anlatmanın kazançlı olduğunu kısa zamanda fark etmişlerdir.

Jakoben devlet anlayışı ile yazılan roman ve hikâyeler yarışmalarla ödüllendirilmiş (Yaban, Sinekli Bakkal vs.) okullarda okutulmuş, gazetelerde tefrika edilmiş bu kitaplar vasıtasıyla "eski"nin ne kadar kötü, hain; "yeni"nin ise ne kadar iyi, güzel, modern olduğunu göstermek için tiyatro ve sinema da bu işe "alet" edilmiştir. Sanat amacının yanında ekonomik getiri de buna ilave edilmelidir. Çünkü sinema yeni bir eğlence vasıtasıdır ve halkın seyirciliğine (parasına) muhtaçtır.

Cumhuriyet ilan edilmiştir ve fakat devleti ayakta tutan/tutacak olan ideolojinin kurumsal olarak tesis süreci devam etmektedir. Bu süreçte gazeteden sonra en işlevsel vasıta tabii ki edebiyattır. Ancak okur yazarlıkta yeterli ilerleme sağlanamamıştır. Halkın da olan bitenler konusunda "yeni"nin yanına çekilmesi gerekmektedir. İşte burada tiyatro, sinema gibi seyirlik sanatlara iş düşer. Yönetmenler, senaristler, yapımcılar, oyuncular için bu bir fırsat olur. Hem para kazanacak, hem şöhret sahibi olacak, hem resmi ideolojinin sözcülüğünü üstlenerek devlet desteği sağlayacaktır.

Dönemin "edebi metinleri" bu konuda oldukça zengindir. Yaban, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye gibi romanlar ilaç gibi gelir.

Neden çok kez filme alındı?

"Vurun Kahpeye"yi önce Lütfi Akad; sonra Orhan Aksoy en sonda da Halit Refiğ sinema filmi olarak çeker.

Bu romanın birden fazla filme alınmasının sebepleri ile ilgili olarak yukarıdaki tespitimize ilaveten Halit Refiğ şöyle bir gerekçe de gösterir: Refiğ'in "Hem Lütfi Akad'ın filmine hem kendi filminize baktığınızda filmde yaklaşım farklılıkları görülüyor mu? Yani romanı olduğu gibi ikiniz de aynı noktalardan mı ele aldınız, yoksa farklılıklarınızın yansıdığı noktalar gözlemlediniz mi?" sorusuna verdiği cevap şöyledir :

"Halide Edip'in Milli Mücadele / İstiklal Harbi'nin dumanı daha soğumamışken yazdığı bir romandır. (...) İstiklal Savaşı kazanıldıktan sonra bir komisyon kuruluyor: Tetkik-i Mezalim Komisyonu. Bu Tetkik-i Mezalim Komisyonu, Anadolu'da Yunan işgali altındaki bölgelerde Yunanlıların yaptıkları zulüm olaylarının raporlarını hazırlıyor. Halide Hanım da Yakup Kadri de bu komisyonun içindeler. Fakat çok ilginç bir nokta; şu konuştuğumuz güne kadar bu Tetkik-i Mezalim Komisyonu raporları halka açıklanmamış. Çünkü bu raporda öylesine Yunan zulmü olayları var ki, bunların kamuoyuna açıklanması halinde Yunanlılarla bir daha hiç dost olamama ihtimali var.

"Vurun Kahpeye" romanında esas olan mesele Milli Mücadele'de dış düşmana karşı savaşta dini bahane ederek, dini kullanarak düşmanla işbirliği yapan, düşman varlığından yararlanmaya çalışan sosyal grupların eleştirisini yapıyor Halide Edip. Halide Hanım'ın hikâyesinin gerçek bir olaydan kaynaklandığı ifade ediliyor. Yani Tetkik-i Mezalim Komisyonu raporlarına geçen bir olaydan. Söylendiğine göre böyle bir olay olmuş. Uşak'ta vatansever bir öğretmen kadın, oradaki Yunan kuvvetleri kumandanıyla bir ilişki kurmuş ve Uşak'tan Anadolu içlerine sevk edilen askeri birliklerle ilgili bilgileri milli kuvvetlere taşımış. Fakat halk tarafından bu kadının milli kuvvetlerle ilişkisi bilinmediği için Yunanlılar çekilir çekilmez Yunan kumandanıyla ilişkisi var diye kadını linç etmişler.

Halide Hanım bu konudan yola çıkarak "Vurun Kahpeye" romanını yazıyor. Halide Hanım bir gerçekten yola çıkıyor. Fakat onu roman haline getirirken, Aliye öğretmen adını verdiği kahramanı Yunanlı kumandanın taleplerine rağmen, onunla bir ilişkiye girmiyor ve Yunanlılar çekildikten sonra kadını linç ediyorlar esas olayda olduğu gibi. Ama Halide Hanım romanında Aliye öğretmene Yunanlı kumandanı öldürtmüyor.

Lütfi Akad önemli bir değişiklik yapmış Halide Hanım'ın romanını filme çekerken. Halide Hanım'ın romanında Aliye öğretmen Yunan kumandanını öldürmediği halde Lütfi Akad'ın filminde Aliye öğretmen kendisine tecavüze yeltenen Yunan kumandanını öldürüyor, ona rağmen linç ediliyor. Dediğim gibi o tarihe kadar yapılmış Türk filmleri arasında en büyük seyirci toplayan film "Vurun Kahpeye"dir ve öyle düşünüyorum ki, filmin o ölçüde başarısında Lütfi Akad'ın romanda yaptığı o değişikliğin payı büyük. Geliyoruz 1964 yılında Orhan Aksoy'un yaptığı "Vurun Kahpeye"ye. Orhan Aksoy, Halide Hanım'ın romanını değil Lütfi Akad'ın filmini esas alıyor büyük ölçüde. Fakat Orhan Aksoy da yeni bir motif ekliyor filmine, bir madalyon.(...) Orhan Aksoy'un yaptığı bu eklemeyi ben filmimde bir küçük Kur'an-ı Kerim haline getirdim. Dolayısıyla burada o küçük Kur'an-ı Kerim hem ikisi arasındaki aşkın bir ifadesi, çünkü o Kur'an-ı Kerim'i cepheye giderken Yüzbaşı Tahsin Bey ona veriyor, hem de her ikisinin de yapılan ithamların tersine İslâmi inançtan kopmadıklarının, onu muhafaza ettiklerinin bir ifadesi. İslâmcılık yapanlar aslında din sahtekarları. Gerçek Müslümanlar onlar, canlarını ortaya koyanlar. Dolayısıyla Halide Hanım'ın romanından başlayıp Lütfi Akad'dan geçerek, Orhan Aksoy'dan geçerek bana gelen sürekli bir oluşum var. (...) "Vurun Kahpeye" gösterime çıktığında ben epey gericilikle suçlandım. İslâmi kesimler benim yaptığım "Vurun Kahpeye"ye diğer "Vurun Kahpeye"lerden daha olumlu yaklaştılar."

Hangi tarih?

Bu tespitlerden sonra şunları söylemek mümkün olacak. Vurun Kahpeye ve Yaban romanından beri nesiller; tarihçilerin yazdıkları tarihe değil; romancıların yazdıkları tarihe, o romanları filme alan yönetmen ve senaristlerin gösterdikleri tarihe inanıyor. Yoksa, romana kesinlik kazanmış bilgi muamelesi yapan siyasetçilerin, resmi tarihçilerin tavrını, gazetecilerin yazdıklarını, akademisyenlerin tekrar ettiklerini, medyada dolaşan sözleri izah edemiyoruz.

Tarih, vuku bulduğu şekli ile değil; insanlar nasıl yönlendirilmeleri gerekiyorsa ona göre kurgulanıp öyle öğretilmiştir. Bunun kılıfı da adı geçen yazarlar böyle bir komisyon üyesi olarak görevlendirilmekle hazırlanmıştır. Yaban romanı 1942'de CHP'nin roman yarışmasında ikincilikle ödüllendirilmiştir. Birincilikle ödüllendirilen eser Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ıdır. Kimse kalkıp dememiş ki bu tarih, milletimizin ve hatta Milli Mücadele içinde yer alan komutanların yazdığı tarih değil; romancı Halide Edip'in ve Yakup Kadri'nin yazdığı tarihtir. Ki Halide Edip'in; Vurun Kahpe'ye yerleştirdiği mühimmat deposunun imhası olayını Namık Kemal'in Vatan yahut Silistre'den intihal ettiği düşünülürse, romanın başka bir yönden de özgün bir eser olmadığı pekâlâ söylenebilir.

Kimse sorgulamıyor

Bu tür kitapların filme alınacağı esnada bir yönetmen kalkıp 'vak'anın hakikati böyle değil, ben böyle bir film çekerek tarihe/hakikate ihanet etmem, film yaparsam hakikate uygun yaparım' demiyor, dememiş. Yönetmen demeyince senarist de oyuncu taifesine de önlerine konan yemeği yemek kalıyor. Böyle denilemediği için üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen bir Cumhuriyet ve bir Mustafa Kemal filmi çekilemedi, bundan böyle de çekileceğe benzemiyor.

Acaba niçin bir akademisyen, bir gazeteci, bir tarihçi "Uşak'ta bir öğretmen kadının hareketi, "ihanet" değildir dememiş. İhanet gibi görünen olay, bir kadın ile sınırlı olduğundan, birileri çıkıp roman bu kadının gerçekliğiyle sınırlı tutulmalıdır dememiş, acaba neden? Görünüşte ihanet olan bu hususun bir fedakârlık olduğu öne çıkarılmalı, dedikodu ile hareket etmenin yanlışlığı ortaya konulmalı değil miydi? İşin içine imamların, şeyhlerin dahil edilmesinden maksat ne? Anlaşılıyor ki vak'adaki kadının ihanetini hafifletmek için onun karşısına Aliye'den daha kötü bir hainin çıkarılması amaçlanmıştır. Bu ihanet hadisesi Vurun Kahpeye'de "imam ve hacı" iken Yaban'da "Şeyh Hacı Yusuf"tur.

İhanet kurgusu

Halide Edip ve Yakup Kadri de pekâlâ biliyor ki bir ihanet kurgusu yapılacaksa bu, imamlar, şeyhler, hacılar, hocalar üzerinden değil; okumuş yazmış kişiler üzerinden mesela Ali Kemal üzerinden yapılmalı idi. Batı'da tahsil görmüş, Ali Kemal gibi gazeteci ve devlet adamları; Mili Mücadele'ye katılmasına rağmen, sonra saf değiştiren Çerkes Ethem gibi kişiler varken "çatışma"nın Anadolu'da dini kimliği ile tanınan kişinin üzerinden kurulması, tamamen önyargı ve sonraki dönemde olacaklara bir hazırlık gibi görünmektedir. Anlıyoruz ki tarihi/senaryoyu yazan derin bir zihniyet var ve bu konuda Bedirhanilerin torunu, Halide Edip ve Yakup Kadri kullanılışlı birer kalemdir.

Lütfi Akad ve Orhan Aksoy'un filmlerinde öğretmen hanım, yüzünün açık olmasından dolayı dini kisveli kişilerin dili ile lanetleniyor "kafir, kahpe, insanları yoldan çıkaran fitne, İslâm dini dışında bilgiler öğreten kişi" olarak anlatılıyor. Yani ki kadının çatışma unsuru olarak gösterilmesi yeni değildir ve "modern kadın kimliği" Batıcılık'a ve din düşmanlığına alet edilmiştir. Oysa Tanzimat sonrası İstanbul hayatına, saraydaki hayat tarzına, gazetelere, dergilere bakıldığında bu hususlar tamamen o dönemin toplumsal gerçekliğine aykırıdır. Bunu Halide Edip de bilir pekâlâ. "Kahpelik", aslında iki yüzlü, dönek, arkadan vurmak olarak nitelenebilecek davranışın adıdır. Ancak halkı yeniliklere karşı göstermek ve galeyana getirmek için bu kavram namus, kadının giysisi ve yaptığı resmi görev ile birleştirilmiş, modernliğe bakış açısı olarak anlatılmıştır ki bu hususlar tamamen yazar, senarist ve yönetmenin önyargılı zihniyeti ile ilgilidir. Kadının ihaneti "vatanseverlik"tir fakat bağcı olarak imam, hacı, şeyh dövülmektedir. Bunun adı da edebiyat, gerçekçi roman, köy romanı oluyor! Her iki yazarın kalemlerini bu şekilde kiralamaları, hoşuna gideceğini düşündükleri çevre tarafından çok takdir edilmemiş olacak ki Halide Edip 150'likler listesine girmekten kurtulamamış ve memlekete Mustafa Kemal öldükten sonra dönmüştür; Yakup Kadri de Kadro Dergisi çevresindeki yazıları bahane edilerek Zoraki Diplomat edilmiş ve memleketten uzaklaştırılmıştır.

Ne demişler? Balık tutulduktan sonra oltayı hatırlayan olmaz. Veya eden bulur.

Soru:

Acaba o dönemde bazı din adamları da Aliye öğretmen gibi benzer bir tavırla Milli Mücadele'ye destek vermek için düşmanla işbirliği içinde görünmüş ve fakat asıl maksadı Mili Mücadeleye destek olamaz mı? Şüphe çeken bazı hareketler, düşmanla iş birliği içinde bir görünüm verse de acaba niçin (İngiliz Kemal gibi) millet namına casusluk olarak kabul edilmemiştir? Milli Mücadele verilirken Rusya'dan gelen hem maddi yardım hem silah yardımı böyle bir suçlamaya nasıl muhatap olmuyorsa, mahalli olarak kendi başının çaresine bakmak zorunda kalan ve özel olarak dini tahsil, kisve, kimlik ile öne çıkmış kişiler niçin böyle bir töhmetin altına sokuluyor? Bunun sebebi açık: Milletin itimat ettiği din adamlarının etkisini kırmak, planlanan toplumsal değişiklere muhalefet edeceği düşünüldüğü için bu kesimin karizmasını çizmek ve giderek etkisiz hale getirmek. Bütün olup bitenler Milli Mücadele'yi yürüten Birinci Meclis'in içinde yer alan onca hocanın, müderrisin, şeyhin, halk önderinin hizmetlerini örtmek için düzenlenmiş bir kurgu gibi görünmektedir. Romanların, tarih muamelesi görmesi de bundandır.

Halide Edip ve Yakup Kadri, romanlarında, Tetkik-i Mezalim Komisyonu olarak dolaştıkları yerlerden edindikleri bilgi ve izlenimlerden hareketle yazdıklarını söyledikleri romanların roman olmasından öte bir değer taşımadığını bilmelerine rağmen, tam tersine tarih yapmaya kalkmalarından anlıyoruz ki bu iş için özel olarak seçilmişlerdir; bu gezi planlanmış "özel amaçlı" bir gezidir ve onlar bunun için görevlendirilmişlerdir.

Bir görevlendirme olduğunu şu satırlardan anlayabiliyoruz:

"Atatürk sofrada Türk Ocakları'nın çalışmalarına ilgi gösterir, daha doğrusu ilgi göstermekle söze başlar ve sonra biraz sert bir sesle: "Ne yapar bu İlim ve Kültür Heyeti?" diye sorar. Etraftakiler bir azar tonu ile sorulmuş bu soru karsısında şaşırırlar. Atatürk de şöyle devam eder: "Haydi diyelim ki, İlim mensupları târihimizi araştırıyorlar. Ya Harsı temsil edenler? Onlar ne yapar?" Gazi bu soruyu bilhassa Mehmet Emin Bey'e bakarak sorar ve ısrarla: "Evet, edîplerimiz, şâirlerimiz, ne yapıyorlar? 'Ben bir Türküm, dînim, cinsim uludur', anladık. Fakat o zamandan beri koskoca bir İstiklâl Harbi, bir Millî Mücadele geçirilmiş. Hani bunu mevzu yapan millî şairlerimizin millî şiirleri?" Mehmet Emin Bey, bu sözler karşısında bayılacak gibi olur, dili tutulur ve cevap veremez. Fakat kendisini Millî Şâiri korumakla görevli sayan Hamdullah Suphi Bey şöyle der; "Türk Milletinin istiklâl mücâdelesi başlı başına bir destan mevzuudur. Destanlar ise uzun çalışmalarla meydana gelir. FirdevsîŞehname'yi 30 yılda yazmıştır. Elbette Millî Şâirimiz Türk'ün Epopesi'ni yazmağa başlamıştır bile...". Atatürk, "Öyle mi?" der gibi şâire bakınca, o da şu sözleri söylemeğe mecbur olur: "Millî kahramanları terennüm etmek biz şâirlerin vazifesidir. Benim de büyük emelim budur. Yeter ki, kalemim sizin yarattığınız hârikaları anlatmaya lâyık olsun...." (Ayda, Adile. 1984. Böyle idiler Yaşarken, Edebî Hatıralar, (s.25-26)

Gayet açık anlaşılıyor ki yeni rejimin edip ve şairlerden beklentisi vardır. Bu beklenti orada bulunmayan yazar ve şairlere iletilmiş; başka bazı toplantılarda Halide Edip ve Yakup Kadri'ye de söylenmiş olmalıdır. Konuşmanın 1930 başlarında yapıldığı düşünülür ve Tetkik-i Mezalim Komisyonu'nun çalışmaları, adı geçen romanların yazılış zamanı göz önüne alınırsa tespitimizin isabetli olduğu görülecektir.

Bugün Milli Mücadele, mücadelenin öncüleri, inkılaplar ve inkılapların halk katındaki algısında edebiyattan sonra en çok pay sinemanındır; sinemaya yön veren yönetmenlerindir. Vurun Kahpeye, Yeşil Gece, Çalıkuşu, Yaban gibi zihniyet tayin edici romanların on, on beş yıl ara ile sinema filmi ve tv dizisi olarak çekilmelerinin sebebini burada aramak gerekir. Senariste, yönetmene, siyasi atmosfere göre güncellenerek (değiştirilerek) yapılan bu yeniden kurgulamalar 28 Şubat sürecinde tamamen din, medeniyet tasavvuru, inanç eksenli olarak yürütülmüştür.

Enteresandır; her üç filmde de öğretmen Aliye modern, millete hizmetin örnek modeli olarak ele alınırken başı örtülü, eteği uzun hanımefendidir ve fakat aynı görünüş 28 Şubat döneminde irtica olarak damgalanmıştır. Vurun Kahpeye'nin Aliye'si, Çalıkuşu'nun Feride'si arasında ayrım yapılmış, yeni nesil hanım öğretmenler meslekten uzaklaştırılmıştır. Şundan hiç şüphemiz yoktur: Vurun Kahpeye, Yaban, Yeşil Gece, Çalıkuşu zihniyeti "uygun ortam" bulduğunda; bu günleri de hedef tahtasına oturtmaktan çekinmeyecek, bugünkü İslâmi yaşayışı gene bir çatışma unsuru olarak ele alacaktır.

Tetkik-i Mezalim Komisyonu üyesi Halide Edip'in "Vurun Kahpeye" romanında anlattığı hikâye yaşanmış bir olaydan hareketle yazılmıştır ki kimse buna itiraz etmiyor. O zaman sormamız gerekemez mi bu ve benzeri kitaplarda ve filmlerde öğretmen-din adamı, Latin harfler- Eskimez yazı, modern hayat-geleneksel İslâmi hayat, Batı tarzı giyim – tesettür çatışmasının mânâsı ne?

Şimdi birileri çıkıp bir hikâye yazarı, kendisi fiktif dünyada dolaşıp hikâyeler "uydururken"; roman ve filmlerde gerçeklik araması saçma hatta tezat değil mi diyebilir. Bu itiraza verilecek cevabımız şudur: Hayır, saçma ve tezat yok; çünkü (Tarih) gerçek, hakikat, bu vasıtalarla değiştirilmekte ve sanal olan ikame edilmektedir.

İçinde yaşadığımız durum bunun delilidir.

Çok kereler şahit olduk ki romanları okuyanlar da okumayıp film olarak seyredenler de (talebeler), anlatılanları gerçek hayattan alınmış bir tarih olarak kabul etmektedirler.

Çuvaldız

Son olarak çuvaldızı kendimize batıralım:

"İslâmi kesimler benim yaptığım "Vurun Kahpeye"ye diğer "Vurun Kahpeye"lerden daha olumlu yaklaştılar." Refiğ bu cümlelerinde sinema sanatına niçin önem vermeliyiz, sinema sanatının başlangıcında İslâmi kimliği ve duyarlığı ile bilinen yönetmenlerimiz, senaristlerimiz, yapımcılarımız niçin yoktu, olsa idi bu günlere nasıl gelirdik gibi suallerin cevapları da gizli.

Acaba "bizim" hâlâ bir sinemamız neden yok?

Bütün bunlardan sonra ben yazının başlığındaki soruya döneceğim:

Vurulmayı kim hak ediyor?

Romancı mı, senarist mi, film mi?

Kaynak: Star/Açıkgörüş

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mim sin elif
Mim sin elif - 2 ay Önce

Tesekkur ederiz. Devamini bekleriz

Usame
Usame - 2 ay Önce

Merhaba. Yazı oldukça bilgilendiriciydi. Yazarın emeğine sağlık. Ama bazı görüşlerine katılmıyorum. Mesela kendi sinemamız olmadığına dair görüşü. Yazar resmen burda kendi sinemamıza istenmeyen üvey evlat muamelesi çekiyor. Kendi sinemanla ilgilenmezsen, onu iyileştirmek için bir yol bulmazsan tabi olmaz.

banner26