Ruhu amatör, muhtevası profesyonel bir dergi: Mavera

“Dergi hür tefekkürün kalesidir” diyen Cemil Meriç ne kadar da haklıydı.

Dergicilik uzun ve yorucu olmasına rağmen, kutlu bir koşudur. Bu koşuda bazıları tökezler, yarışa devam edemez; bazıları da okurdan aldığı güçlü destekle emin adımlarla zirveye yol alır.  Niyet halis, maksat kültürümüze hizmet olduktan sonra yolda kalan da zirveye varan kadar değerlidir bizim gözümüzde. Yolda çektikleri sıkıntılar, davalarını bileyen bileği taşı gibidir. O engeller, onları daha güçlü ve dayanıklı kılar. Zira nimetin değeri, uğrunda çekilen zahmet kadardır.

Cemil Meriç ne güzel demiş “Dergi hür tefekkürün kalesidir” diye. Bu kalenin muhafızları aydınlardır. Onlar karanlık gecelerde dört bir tarafı aydınlatan kutup yıldızları gibidir. Onlar aydınlık düşünceleriyle yarınlara kanat çırpan kartallara benzer. Önlerinde hiçbir engel tanımazlar.  Tecessüse değil, tefekküre meylederler. Onların yüzleri makyajsızdır, hakikatin yüzüdür. Onların güllerinden koklamak isteyenler dikenleri de hesaba katmalıdır. Zira dikensiz gül olmaz.

Ülkemizde dergiciliğin tarihçesi 19. yüzyıla kadar indirgenebilir. O günden bugüne kadar binlerce dergi gelip geçmiştir kültür hayatımızdan. Bunların çok az bir kısmı uzun ömürlü olmuş, ekserisi kısa bir dönem yayımlandıktan sonra, ne yazık ki, mâlum acı akibeti yaşamıştır.

Dergi deyip de geçmeyin; meraklısı için bir tiryakilik derecesinde ehemmiyetlidir dergiler. Her ayın ilk günlerinde yolunu gözlediğimiz dostumuzdur onlar. Belki bir kara sevdadır bu. Bu sevdayı ancak çekenler bilir. Onlar, sıradanlaşan hayatımıza renk ve ahenk katarlar.

Dergiler de insanlar gibidir; doğar, büyür ve ölürler. Bazıları doğar doğmaz ölür, bazıları orta yaşa gelir, sonra birden ortadan kaybolur. Bazıları da uzun bir ömür yaşarlar. Türkiye'de dergicilik profesyonel bir zemine oturtulmadığı için ülkemiz adeta bir dergi mezarlığını andırır. Dişinden tırnağından arttırdıklarıyla yola çıkan hevesliler, amatör ruhla çıkardıkları dergilerini taşıyabildikleri yere kadar taşırlar. Sonrası malum... Her fâni gibi onlar da hayattan çekilirler. 

Her dergi kendi kaderini yaşasa da dergilerin kaderini hep okuyucu belirler.

Her dergi kendi kaderini yaşar. Bu kaderi kendisinden daha çok, okuyucu belirler. Bu açıdan bakınca gönül sunaklarımızın kurbanıdır onlar. Dergiler vardır okunulası, arşivlenip saklanılası dergiler... Âh ne dergiler geldi geçti gönül coğrafyamızdan. Kimi cafcaflı, kimi alabildiğine mütevazı. Gece sabaha kadar elimizden düşüremediğimiz dergilerdi onların bir kısmı. Bazıları çoktan unutuldu, bazıları hâlâ hafızalarımızda. Kimi tadımlık, kimi doyumluktu. Hepsi de bir aydınlar korosunun nağmelerini taşırdı. Ânın sıcaklığını yansıtırdı çoğu. Hepsinin yeri bir başkaydı.

Muhayyilemizi kuşatan, ruhumuzu besleyen ve ecnebi düşüncelerin ikliminde üşüyen hissiyatımıza yorgan olan dergiler vardır. Onların aynasında görürüz düne ve güne dair pörsümez hakikatleri. Onlar uçsuz bucaksız okyanusların fırtınasında yönümüzü kaybettiğimizde pusula olurlar bize. Onlar ki ürkütücü çatlak seslerden bunalan ruhlarımızı inşirah neşvesine davet ederler.

Hayatımızda derin izler bırakan dergilerden biri de şüphesiz ki Mavera'dır.  Mavera, İslâmcı gençliğin hayat pusulasıydı. Düşüncelerimizin duru pınarıydı. Batıdan ve SSCB'den ithal edilen kirli düşüncelerin zihinlere ulaşmasını engelleyen bir çeşit jammer(sinyal kovucu) vazifesi görüyordu. Hakikatin gönül göklerinde dalgalanan bayrağıydı o. Güçlü bir hitabet kürsüsüydü.

Zihinlerimizin şekillenmesinde ve yolumuzu bulmada değerli katkıları bulunan Mavera dergisi ilk sayısını 1976 yılının Aralık ayında yayımladı. Kültür dünyamıza doğumuyla birlikte, ilgili kesimlerde büyük bir heyecan dalgası oluşturdu. Kültür hayatına renk ve âhenk kattı. Yayınına zaman zaman ara vermesine rağmen, uzun sayılabilecek bir ömür yaşadıktan sonra 1990 senesinde irfan toğrağına gömüldü. Son sayısının üzerinde 14. cilt, 163. sayı ibaresi yazıyordu.

Mavera, kolektif bir şuurun ete kemiğe bürünmüş, mücessem hâliydi.

Mavera, kolektif bir şuurun ete kemiğe bürünmüş, mücessem hâliydi. Yani belli bir kişinin etrafında toplananların oluşturduğu bir hareket değildi. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Mehmet Akif İnan, Nazif Gürdoğan, Bahri Zengin ve Hasan Seyithanoğlu derginin kurucu kadrosunda yer alan mümtaz isimlerdi. Cahit Zarifoğlu'nun kitabına isim olarak verdiği “Yedi Güzel Adam” bunlardan başkası değildi. Onlar hakikat uğrunda çile çektikçe daha da güzelleşiyordu.

“Yedi Güzel Adam” Hakk'a ve hakikate teslimiyetleriyle, dik duruşlarıyla ve şer düşüncelere kafa tutan iradeleriyle gençlere rol model oldular. Onların güzel isimleri dillere pelesenk oldu. Bunlar aynı havayı teneffüs eden kadim dostlardı. Aynı toprağın mahsulüydüler. Hepsi de hakikat davasının çilesini çekmiş insanlardı. Onlar ki iman davasının küfesini son nefeslerine kadar sırtlarından hiç indirmediler. Bu ağır yükü sırtlarken büyük bedeller ödediler. Fakat hiçbir zaman bundan müştekî olmadılar. Bu derginin değerli mensupları daha sonra Akabe Yayınlarını kurarak kitaplarını bu yayınevinden neşrettiler. Bu sayede edebiyatımız birçok telif eser kazandı. Muhafazakâr düşünce az da olsa soluk aldı. Daha sonra bu hareket manevî bir mektebe dönüştü.

Mavera, amatör ruhla çıkarılmış, muhtevası profesyonel bir dergiydi. Mavera dergisinin isim babası hikâyemizin üstatlarından Rasim Özdenören'di. Merak edenler için söyleyelim; “mavera” kelimesi “öteki âlem, fizikötesi, deney üstü, sezgisel” gibi değişik mânâlara gelmektedir.

Mavera'nın önde gelen isimleri, lise sıralarından beri çok iyi arkadaştılar.

 Mavera belli bir şahsa değil, belli bir davaya endeksli, meselesi olan bir dergiydi. Mavera dergisini çıkaranlar; daha önceleri Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat gibi dergilerde yazmışlardı. Aslında Mavera da bu dergilerin misyon olarak bir çeşit devamıydı. Mavera bir dergi olmanın ötesinde, görünmeyen bir üniversiteydi. Bu üniversitenin rahle-i tedrisatından geçenler, bugünkü muhafazakâr kesimin öncüleri konumundadır. Dergide; Alaeddin Özdenören, Âlim Kahraman, Ali Haydar Haksal, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Ersin Nazif Gürdoğan, İsmail Kıllıoğlu, Mehmet Akif İnan, Mehmet Atilla Maraş, Mustafa Özçelik ve Rasim Özdenören sürekli yazan kişilerdi.

Mavera'nın önde gelen isimleri, lise sıralarından beri çok iyi arkadaştılar. Yani bu dergi kâğıda basılmadan evvel, tabir caizse yüreklere basılmıştı. Ümmetin çilesini yürek küfesinde taşıyan bu güzel ekip bu minvalde düşünmüş, duygulanmış ve duygularından düşünce harmanları oluşturmuştu. Daha sonra bunları iki kapak arasına alıp okurla paylaşma imkânı hasıl oldu.    Hemen her derginin akil adamları, derginin ilk sayısında ortaya çıkışlarının sebebini açıklayan bir metin kaleme alırlar. Buna bir çeşit manifesto(bildiri) da diyebiliriz.  Fakat Mavera'da böyle bir giriş yazısı yoktur. Derginin ilk sayfasında Cahit Zarifoğlu'nun “Özgürlüğe Doğru” adlı şiiri vardır. Derginin zihinlerden taşıp basılı hâle dönüşmesinde büyük emekleri olan Rasim Özdenören, ilk sayının ilerleyen sayfalarında dergiyle ilgili şöyle bir açıklama metni yayımlamıştır: “Mavera adında yeni bir aylık edebiyat dergisi çıkarmanın hazırlığı içindeyiz. Önce adımızı açıklayalım: Mavera. Yani öte, yani bir şeyin ötesinde bulunan, Frenkçe deyimiyle transandant (transcendent). Bu kelimenin türevi olan Maveraî ise, öteye mensup, öteki alemle ilgili, deney üstü, tabiattan üstün, fizik ötesi gibi anlamlara gelir. Bu kelime, ayrıca, bilginin deneysel (empirik) olmayıp sezgisel (intuitif) olduğunu ifade eden bir görüşü de kapsamına alır. Dolayısıyla felsefî anlamda, bütün insan bilgilerinin kaynağının Allah olduğu görüşüne işaret eder. Bütün bu anlamlarıyla Mavera, edebiyat anlayışımızı oldukça geniş boyutlar içinde özetleyen bir kelimedir.”

Mavera'nın hayata bakışı ve onu algılayışı Kur'an eksenliydi.

Maveracılar bu nadide dergiyi duygu ve düşüncelerini geniş kitlelerle paylaşmak için bir araç olarak gördüler. Yani dergi bir çeşit özgür düşünce platformuydu. Kur'an'la ve imanla soluklanan Mavera, güçlü bir ekonomik yapıya sahip olmasa da çok güçlü ve sağlam bir değerler altyapısına sahipti. Derginin düşünce membaı tamamen yerliydi. Derginin sekiz binin üzerinde abonesi vardı. Bu rakam o zamanın şartları içerisinde çok önemliydi. Bu derginin kurucuları arasında yer alan Nazif Gürdoğan'ın deyimiyle “Mavera'nın kurucuları ve çevresinde toplanan aydınlar, Türkiye'nin ve dünyanın geleceğini Moskova ve Washington'da değil, Kudüs'te aradılar.”

Mavera'nın hayata bakışı ve onu algılayışı Kur'an eksenliydi. Milletin değerleriyle ve değerlileriyle aynı frekanstaydılar. Gittikçe kendine yabancılaşan ruhlara ilaç olmak için yola çıkmışlardı. Onlar dünde bugünü, bugün de yarını görüyorlardı. Yahya Kemal'in deyimiyle kökü mâzide olan âtîydiler. Şahsî hesapları yoktu. Dertleri milletin derdiydi. Nazif Gürdoğan, onların zihin atlasıyla ilgili şu güzel tespiti yapıyor: “Düşüncede eylemi, eylemde düşünceyi görmek ve iki dünyaya bütüncül bir gözle bakmak, Mavera kurucularının ana misyonunu oluşturdu. Mavera'nın dört kurucusu, dört güzel şairi, şiirden hiç kopmadan, sendikadan siyasete, hayatın her alanıyla ilgilendiler. Onlar Sezai Karakoç'un yazılarında sürekli vurguladığı gibi, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağının bilincindeydiler ve edebiyatı medeniyet için bildiler.”

İslâmî düşünceden neşet eden uhrevî sanatın tarlası hükmündeki bu güzide dergi, İslâm davasını sırtlayan birçok kalemin yetişmesine vesile olmuştur.  Mavera Dergisi 14 yıl içerisinde Hikâye Özel Sayısı(168 sayfa), Afganistan Özel Sayısı(200 sayfa) ve Necip Fazıl’a Rahmet Özel Sayısı(288 sayfa) adlarıyla birçok özel sayı çıkarmıştır. Bu örneklerde de görüldüğü gibi onlar hayatı toplum paydasında görmüş, bir anlamda yürürlükteki hayatın nabzını tutmuşlardır. Mavera, bugün tarih olsa da savundukları kutlu dava, gönüllerde bütün ihtişamıyla yaşamaya devam ediyor.

YORUM EKLE

banner26