Ruh cephemizdeki üç komutan

“Anadolu’nun kurtuluş savaşı ruh cephesinde henüz yapılmadı.”

Nurettin Topçu, başyapıtlarından birisi olan Yarınki Türkiye’ye böyle başlıyor. Bu söz, çocuğu elinden zorla alınan bir annenin çığlıklarını andırıyor. Köklerimiz ve mazimizle irtibatımızın koptuğu şu süreçte, ruh cephemizdeki bozgunlar sorumluluk sahibi insanların kanayan yarası. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği biterken, yaklaşık üç yüz yılı bulan sorunlarımızın bitmediğini, şiddetini her geçen gün artırdığını görmek insanı bazen ümitsizliğe sevk edebiliyor.

Türk milleti, Türk yurdu olan Anadolu topraklarındaki varlığını Milli Mücadele’yle birlikte tekrar tescilledi. Son bir gayret ve Allah’ın yardımı, başarılı hamleler, eldeki imkânların doğru bir şekilde kullanılması, her türlü tedbirin ardından tevekkül ve sünnetullahın tecelli etmesiyle Türk yurdu, gelecek nesillere bin yıl sonra aynı inanç ve ruhla yeniden armağan edildi. Kurtuluş Savaşı’ndaki galibiyetimizden sonra, Osmanlı modernleşmesinin bir devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Özellikle Tanzimat’la birlikte Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtuluruz sorusu, aydınların birinci gündemini teşkil etti. Bu süreçte birçok fikir ortaya atılmış, sistemde bazı değişiklikler yapılmış, içeriden ve dışarıdan çeşitli ideolojiler devleti kurtarmak adına ortaya atılmıştır.

Osmanlı aydınları, kurtuluş reçetesi olarak çoğunlukla devletin yönetim şekline ve hukuk düzenine odaklanmışlar, sistemin ve kanunların değişmesiyle devletin yeniden ayağa kalkacağına inanmışlardır. Bunun sonucu olarak ayaklanmalar, ihtilaller, padişah suikastları gerçekleşmiş ve çeşitli yönetim biçimleri denenmiş, devletin kılcal damarlarında derin ve onarılmaz çatlaklar meydana gelmiştir. Diyâr-ı küfrü mamur beldelere benzetip İslâm ülkelerini harabe olarak nitelendiren aydınların önderliğinde, devletin sorunları çözüme kavuşmayı beklerken daha çetin ve ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır. Devletin ve toplumun içerisinde bulunduğu buhranların köküne inilmeden, çözüm olduğu zannedilen birtakım geçici ve günlük siyasî hezeyanlarla hareket etmişlerdir. Yaklaşık yüzyıllık çalkantılı sürecin sonunda, yeni bir umut ışığı olarak milletin küllerinden yükselen Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.

Süleyman Hilmi Tunahan binlerce talebe yetiştirdi

Büyük hayallerle kurulan bu devlet, Osmanlı’nın son dönemlerindeki sorunlarla karşılaşmış ve yine Osmanlı’nın son döneminde ortaya konan çözümlerin bir benzeriyle hareket etmiştir. Uluslararası arenada saygın bir devlet, imparatorluk bakiyesi ülkelerin resmî olmasa da halen hâmisi olmasının yanında, toplumun dertlerine yüzeysel çözümler üretebilmiştir. Bu geçici çözümler sebebiyle halkın manevi ihtiyaçları karşılanamamış, savaş ve gözyaşı yüzyılı olan yirminci yüzyılın dev sorunları karşısında insanlara umut verici hiçbir şey sunulamamıştır. Hızlı nüfus artışı, işsizlik, yoksulluk, eğitim, ulaşım gibi birçok alanda ciddi sıkıntılar halkın yakasını bırakmamış, toplum, geleceğinden emin olmayan bir halde çaresizliğin pençesine takılmıştır. 1960, 1980 ihtilalleriyle birlikte hem siyasi alanda hem toplumsal alanda birçok kırılma meydana gelmiş, Türk milleti bu bocalamalarla yirmi birinci yüzyıla ulaşmıştır.

Bu hâl karşısında halk arasında bağrı yananlar, insanlığa bir müjde sunabilmenin gayesiyle yaşayanlar eksik olmamıştır. Dert sahibi bu insanlar, gecesini gündüzüne katarak halkın yaralarına merhem olmaya çalışmışlar, bir kişi bile olsa onu hayata bağlamanın imkânını aramışlardır. Cumhuriyet tarihinde ruhumuzu ve kalbimizi önceleyen, çözümün bu iki unsurun iyileştirilmesinde olduğunu düşünen, kurtuluş kapılarında paspas olmayı arzulayan, tarûmar olan dünyada cennet bahçeleri kurmayı hayal eden âlimlerin başında Süleyman Hilmi Tunahan, Mehmed Zahid Kotku ve Mahmud Es’ad Coşan gelmektedir. Nakşî geleneğin temsilcisi olan bu üç isim, egzoz dumanlarına boğulan nefeslerimize ilahî bir soluğun aşısını yapmışlardır. İslâm ahlâkı ve yaşayışından hızla uzaklaşan, hiçliğe ve boşluğa sel gibi akan toplumun önünde bir set olmuş, bedenlerini bu uğurda Allah’ın davasına adamışlardır. Onlar, kurtuluş savaşımızın ruh cephesinde komutanlık vazifesini yürütmüşler, bu cephe bozguna uğrarsa bütün savaşı kaybederiz inancıyla hareket etmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin yıkılış ve Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinde yaşayan Süleyman Hilmi Tunahan, Osmanlı medreselerinde dini ilimler ve hukuk alanında eğitim gördükten sonra, genç yaşta profesörlük unvanına sahip oldu. Parlak bir zekâya sahip olması sebebiyle birçok ilme vakıf olup Süleymaniye Medreselerinin tefsir ve hadis bölümlerinden icazet alarak dersiam, Medresetü’l-Kudat’tan da iyi derecede diploma alıp kadılık rütbesine ulaştı. 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat kanununun yürürlüğe girmesi, medreselerin lağvedilmesi, din eğitiminin Maarif Vekaleti’ne devredilmesi sonucu müderrislikten istifa etti. Bununla birlikte yaklaşık beş yüz dersiamın açıkta kalması, çeşitli tartışmalara yol açtı. Süleyman Hilmi Tunahan ise, bu sıkıntıya çözüm olarak “herkesin bir talebe okutmasını, böylelikle dinî ilimlerin en az bir nesil daha devam edeceği” düşüncesini ifade etti. Bu düşüncesinde yalnız kalmasına karşın, Allah’ın davasının davacısı olmak gayesiyle fiilen din eğitimine başladı. Çeşitli baskı ve yasakların olduğu tek parti döneminde sivil ve pasif direnişin nişanesi olarak taksilerde, tren vagonlarında, kayalıklarda ders okuttu. Birçok zorluğa rağmen onun direniş meşalesi, bütün Anadolu’yu aydınlatarak İslâm sevdalısı insanlar Hazretten ders almak için İstanbul’a akın etti. Dinî ilimlerin unutulmaya yüz tuttuğu, toplumun dinden ve İslâm ahlâkından hızla uzaklaştığı bir devirde Hazret, binlerce talebe yetiştirip Kur’an kursları inşa etti. Allah onun gayretlerini öyle yüceltti ki, bugün onun talebeleri dünyanın dört bir yanında Kur’an eğitimi vermeye devam ediyor.

Mehmed Zahid Kotku’nun sohbetleri bir döneme damgasını vurdu

Güzel bir yüz, vakur bir duruş, derin bakışlarla donanmış Mehmed Zahid Kotku, Demokrat Parti sonrası din eğitiminin biraz daha rahatlaması sonucunda İstanbul İskenderpaşa Camii’nde adeta bir mektep meydana getirdi. Vaazları ve sohbetleriyle o dönemin dinî hayatındaki en önemli isimlerden biri haline geldi. Abdülaziz Bekkine’den sonra Gümüşhanevi Dergâhı’nın postnişi olarak, Süleyman Hilmi Tunahan gibi Nakşi geleneğin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e taşınmasında etkin rol oynadı. Tasavvufi yönü ağır basan Kotku, hem sohbetleriyle hem eserleriyle tasavvufî yaşantının halka ulaşması için bir ömür çaba harcadı. Necmettin Erbakan gibi siyasetçilere akıl hocalığı yapmış, Selçuklu ve Osmanlı’daki atabey-lalalık anlayışının bir uzantısı olmayı başarmıştır. Halkasına katılan müntesiplerince ilgiyle takip edilen sohbet ve vaazları sayesinde, Kotku’nun tebliğ misyonu benimsenmiş ve adını İskenderpaşa Camii’nden alan ve faaliyetlerini bugün de sürdüren İskenderpaşa Cemaati meydana gelmiştir.

Mahmud Es’ad Coşan ise, geleneksel eğitim tipi medrese ile modern eğitim modeli olan akademiyi şahsında birleştiren âlim-profesör bir sima olarak karşımıza çıkıyor. Mehmed Zahid Kotku’nun vefatından sonra dergâhın başına geçen Coşan, mürşid ve karizmatik bir kanaat önderi olarak, bir yandan irşad faaliyetleriyle cemaat müntesipleri üzerinde derin etkiler bırakırken bir yandan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde bütün kesimlerin saygısını kazanan bir akedemisyen olarak ilmî hayatına devam etti. Kotku’nun damadı olan Mahmud Es’ad Coşan, kayınpederine benzer bir şekilde Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan gibi siyasi liderlere akıl hocalığı yaptı. Esasen onu, hayalleri yarıda kalmış bir muzdarip olarak nitelendirebiliriz. Birtakım faaliyetler için gittiği Avustralya’da, bizim suikast olarak kabul ettiğimiz, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünü andıran şüpheli bir kazada hayatını kaybetti. Eskiyi ve yeniyi, geleneği ve moderniteyi, dinî ilimlerle pozitif ilimleri, medrese ve akedemiyi, dünya ve ahireti birleştiren bir duruşla geride örnek bir ilim adamı profili çizen Coşan, mücadelenin sadece madde boyutunda olmadığını, ruhsuz ve kalpsiz her hareketin dünyaya zarar vereceği inancıyla, Süleyman Hilmi Tunahan ve Mehmed Zahid Kotku’dan sonra Nakşî geleneğin ilim hayatında belki de son temsilcisi olarak karşımızda duruyor.

Köklerimizden, mazimizden uzak bir tavrı terennüm eden “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler keşâneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslamı bütün viraneler gördüm” anlayışına karşılık, “Harabat ehlini hor görme zakir / Defineye malik viraneler var” düsturuyla hareket eden, onları anlatmak için sayfalar dolusu kitapların bile yetmeyeceği Süleyman Hilmi Tunahan, Mehmed Zahid Kotku ve Mahmud Es’ad Coşan’ın hareket metodunu, ilmî anlayışlarını, mücadele ve azimlerini yeni bir idrak ve şuurla çağımıza söyletebilirsek, Nurettin Topçu Hoca’mızın derin bir ıstırapla ifade ettiği “Kurtuluş Savaşı’nın ruh cephesi”nden zaferle dönebiliriz.

YORUM EKLE