<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Dünya Bizim Kültür Portalı</title>
    <link>https://www.dunyabizim.com</link>
    <description>Türkiye'nin entelektüel birikimi</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.dunyabizim.com/rss/portre" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Fri, 03 Jul 2026 16:52:32 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/rss/portre"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Batı'nın yıkılışını gören bir akıl: Malcolm X]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/batinin-yikilisini-goren-bir-akil-malcolm-x</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/batinin-yikilisini-goren-bir-akil-malcolm-x" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Malcolm X yaşadığı dönemin olaylarını değerlendirip dünyanın alacağı şekli gören bir akıldır aynı zamanda. Malcolm X’in fikir adamı kimliği, yaptığı konuşmalarda kendisini belli etmektedir zaten ama özellikle Audubon konuşmalarında bu kimliği tartışmasız bir şekilde ortaya çıkar. Ahmet Serin yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span><strong>Malcolm X</strong>, 1965’te otuz sekiz yaşında şehit edilinceye kadarki hayatına çok şey sığdırmış bir güzel insan. Onun hayatı da <strong>Muhammed Ali</strong>’nin hayatı kadar çalkantılıdır. Her ikisi de Müslüman kimliğiyle olaylara bakmış ve bu kimliğin kendilerine kazandırdığı şahsiyetle dünyaya meydan okumuşlardır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Muhammed Ali, süper güç ABD’de hem bir siyahî hem de bir Müslüman olarak inancını tüm dünyaya ilan eder ve böylelikle tüm güç merkezlerine meydan okur. Saf ve samimidir. Bu uğurda göze almayacağı şey yoktur. Kendine güvenir ve bu özgüvenle her türlü güçlüğün üstesinden gelir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Malcolm X de Muhammed Ali gibi eylemcidir, evet ama o yaşadığı dönemin olaylarını değerlendirip dünyanın alacağı şekli gören bir akıldır da aynı zamanda. Malcolm X’in fikir adamı kimliği, yaptığı konuşmalarda kendisini belli etmektedir zaten ama özellikle Audubon konuşmalarında bu kimliği tartışmasız bir şekilde ortaya çıkar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Audubon konuşmalarındaki feraset</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Amerika’daki sahih İslami hareketin en önemli öncülerinden olan Malcolm X, yeni bir atılım için toplantılar düzenleyen Afro Amerikan Birliği Örgütü’nün Audubon konuşmalarına davetlidir ve burada konuşmalar yapar. Malcolm X, bu konuşmaların yıldızıdır ve her cümlesi bir mıh gibi çakılmaktadır mazlumların akıllarına. Onun buradaki konuşmaları, birer manifestodan farksızdır. Zaten şehadeti de burada olacaktır çünkü Malcolm X, artık özelde ABD, genelde de tüm Batı için durdurulması gereken bir tehlike halini almıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bu konuşmalarda Malcolm X, entelektüel bir Müslüman kimliğiyle dünya olaylarına değinir. 1965 yılında yapılan bu konuşmaların ilki olan “Köklerimiz ya da Afrikalı Amerikalıların Tarihi” başlıklı konuşmada (bu konuşmalar 1984 yılında Beyan Yayınları tarafından, Ahmet Kot çevirisi ile Köklerimiz ismiyle yayınlanmıştır) Malcolm X, “… Son zamanlara kadar bütün güç Avrupa’daydı, tümüyle beyaz adamın elindeydi. Bu gücün merkezi Londra’ydı, Paris’ti, Brüksel’di, Washington’du ve buna benzer yerlerdi. Şimdi gücün merkezleri değişiyor. Afrika’nın Akra’sında (Gana’da) bir güç merkezi var. Bir başkası Kahire. Bir başkası Cezayir. Bir başkası Tokyo. Bir başkası Pekin. Evet, bu güç merkezleri kuvvetlendikçe Avrupa da bir güç merkezi olarak zayıflamakta. İşte, problem doğuran da bu. Beyaz adam endişeleniyor. Bütün gücü elinde toplamakla iyi etmediğini ve güç merkezi değiştiğinde ellerine düşecekleri kişilerin şimdi baskı altında tuttukları kişiler olduğunu gayet iyi biliyorlar. (…) Burada söylemekte olduğum şeylerin ırkçı düşüncelerle bir ilgisi olmadığını belirtmek isterim; ben ırkçılıktan söz etmiyorum. Bütün beyaz insanları da suçlamıyorum.”  (s. 26-27) derken sanki günümüzün huzursuz dünyasını ta o günden resmetmekte ve sömürüye doymayan Batı’nın çöküşünü daha o günden müjdelemektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Eti nasıl yersiniz?</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Yine Malcolm X, günümüzde medeniyet ölçüsü olarak bilinen Avrupa’nın, geçmişlerinde nasıl bir medeniyet anlayışı olduğunu onların et yemeklerini yeme kültürleri üzerinden çok çarpıcı bir şekilde şöyle anlatır:  “… O günlerde Avrupalılar yiyeceklerini de pişirmiyorlardı. Mağarada yaşadıkları bu dönemde hayvanları başına vurarak öldürdükten sonra etlerini çiğ olarak yediklerini kendileri bile söyleyebilirler, o dönemde yaşadıkları mağaraları gösterebilirler. Eti de pişirmeden yiyorlardı, başka yiyecekleri de… Lokantada görmüşsünüzdür, ‘Az pişmiş bir biftek ver, kanı üstünde olsun!’ derler.( …) (Siz) Kendiniz olarak davrandığınızda ‘Benimki iyi pişmiş olsun!’ diyeceksinizdir.” (s.55)</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Köleleştirme yöntemleri</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Kitabın 77. sayfasında Malcolm X’in kölelik ve köleleştirmeyle ilgili anlattıkları “Nasıl Köleleştirildik?” başlığı altında anlatılmış. Bu anlatılanlar, doğrusu insan hayalinin kavrayışını zorlayacak şeyler. Ama bizler biliyoruz ki Batı’nın geçmişinde ‘cadı’ suçlamasıyla insan yakma, kafasına tokmakla vurarak insandan şeytan çıkarma gibi tedavi yöntemleri var. Bunlar eşliğinde Malcolm X’in “… Bir kitapta okumuştum: Bir siyah elleri ve ayakları ayrı ayrı olmak üzere gerilerek bağlanıyor, sonra iplerin ucundaki ağır kütükler serbest bırakılınca ani çekiş darbesiyle kollardaki ve bacaklardaki eklemler yerinden çıkıyor ve esiri dörde ayırarak paramparça ediyor. Hamile bir kadını karşıya oturtup bütün bu yaptıklarını seyrettiriyorlar. Böylece kadının içine düştüğü üzüntü ve korku doğrudan doğruya henüz doğmamış olan bebeğe, siyah bebeğe geçiyor. Bebek korkuyla doğuyor. Korkuyu içinde taşıyarak doğuyor.” (s. 77-78) şeklindeki cümleleri, siyahi ırkın neler yaşadıklarını ve bir ırkın bir korkuyu nasıl tevarüs ettiğini olanca çıplaklığıyla anlatıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Batı’nın medeniyet illüzyonlarını çok iyi anlayan ve bunu yılmadan anlatan, bu anlattıkları yüzünden de sonunda şehadet şerbetini içen Malcolm X’e rahmet dileyerek…</span></span></p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><strong>Ahmet Serin</strong></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/batinin-yikilisini-goren-bir-akil-malcolm-x</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 09:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2018/12/bati_nin_yikilisini_goren_bir_akil_malcolm_x_h24368_cf259.jpg" type="image/jpeg" length="11610"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mücadeleci bir kalem: Şule Yüksel Şenler]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/mucadeleci-bir-kalem-sule-yuksel-senler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/mucadeleci-bir-kalem-sule-yuksel-senler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Pek çok konuda ilkleri yaşamış, tavizsiz bir isim olarak öne çıkan ve hayatı mücadelelerle geçen Şule Yüksel Şenler, bıraktığı izler vesilesiyle bir kez daha anılıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">Yücel Çakmaklı'nın "Birleşen Yollar" ismiyle sinemaya uyarladığı "Huzur Sokağı" romanına imza atan <strong>yazar ve gazeteci Şule Yüksel Şenler, </strong>vefatının ilk yılında yad ediliyor.</p>

<p style="text-align:justify">Pek çok konuda ilkleri yaşamış, tavizsiz bir isim olarak öne çıkan ve kalemiyle cihad eden Şenler, teyze çocukları olan Hasan Tahsin ile Mihriban Ümran çiftinin çocuğu olarak, 29 Mayıs 1938'de Kayseri'de dünyaya geldi.</p>

<p style="text-align:justify">Aslen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden olan ailesi,1930'lu yılların başında Kayseri'ye, ardından İstanbul'a göç etti.</p>

<p style="text-align:justify">Altı çocuklu ailenin üçüncü çocuğu olan Şenler, Koca Ragıp Paşa İlkokulu'na giderken ailesinin ekonomik durumu bozuldu. Annesi kalp krizi geçirip yatağa düşünce, Şenler, ortaokul ikinci sınıfta okuldan ayrılmak zorunda kalarak, Ermeni bir terzinin yanında çalışmaya başladı. Başarılı edebiyatçının bu tecrübesi, ileride kendi başörtü modelini tasarlamasına da öncülük etti.</p>

<h3 style="text-align:justify">Yazı hayatına 14 yaşında başladı</h3>

<p style="text-align:justify">Şule Yüksel Şenler, yazı hayatına 14 yaşında Yelpaze Dergisinde kaleme aldığı hikayelerle başladı.</p>

<p style="text-align:justify">Asıl adı Yüksel olan Şenler, yazılarında isminin önüne Şule'yi ekleyerek erkek olmadığını vurgulamak istedi. Böylece yazı hayatında Şule Yüksel adıyla tanındı ve ünlendi.</p>

<p style="text-align:justify">Şenler, gazetecilik mesleğiyle 21 yaşında tanışarak, Gökhan Evliyaoğlu ve Peyami Safa'nın da yazar kadrosunda yer aldığı Yeni İstiklal gazetesinin gençlik köşesinde yazmaya başladı. Usta edebiyatçı, ilk düşünce yazılarını Faruk Nafiz Çamlıbel’in çıkardığı Kadın gazetesinde "Duyuşlar-Görüşler" adı altında kaleme aldı.</p>

<p style="text-align:justify">Gazetenin ilanlarını hazırlayan Yüksel Bey'den resim ve müzik dersleri alarak ney ve kanun çalmayı öğrenen Şenler'in "Huzur Sokağı" romanı, 1969'da gazetede tefrika şeklinde okurla buluşmaya başladı.</p>

<p style="text-align:justify">Şule Yüksel Şenler, 1965'te, o zamana kadar benimsemiş olduğu Batılı modern yaşam tarzını terk ederek dindar bir hayata yöneldi ve tesettüre girdi. Ardından Mehmet Şevket Eygi'nin çıkardığı Yeni İstiklal Gazetesinde yazılar kaleme aldı.</p>

<p style="text-align:justify">Yazılarından ötürü hakkında birçok kez dava açılan Şenler'in hayatında, Türk Kadınlar Birliği'nin şikayeti üzerine açılan dava sonrası yeni bir süreç başladı.</p>

<h3 style="text-align:justify">Konferanslarıyla 1960-1970'li yıllara damga vurdu</h3>

<p style="text-align:justify">Başarılı edebiyatçı, başörtüsünün eğitimli Müslüman kadının hayatına girmesine vesile olurken, gerek yazıları gerekse konferanslarıyla da 1960 ve 1970'li yıllara damga vurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Şenler, 27 Mayıs 1960 Darbesi'nden sonra kurulan Adalet Partisi'ne katılıp Bakırköy Gençlik Kolları, Edebiyat ve Kültür Kolu Başkanlığı görevlerini sürdürdü, Anadolu'yu dolaşarak verdiği konferanslarla tartışmalar başlattı.</p>

<p style="text-align:justify">Kendisini örnek alan genç kızların başlarını aynı şekilde örtmesi sonucu bu tartışmalar daha da alevlendi ve Şenler gibi başını bağlayan kadınların sayısı sürekli arttı. Bunun üzerine bu tür örtünmeye "Şulebaş" adı verildi.</p>

<p style="text-align:justify">Şule Yüksel Şenler, yayın hayatına 1960'ta başlayan Bugün Gazetesi'nin yazar kadrosunda yer alarak, kadın gazetecilerin parmakla gösterildiği bir dönemde, başörtülü bir kadın gazeteci olarak dikkatleri üzerine çekti.</p>

<p style="text-align:justify">Konferanslar ve yazı hayatının yanında modayla da ilgilenen usta yazar, modern başörtüsü ve pardösü modelleri de çiziyordu. Çizdiği modellerin Anadolu'da genç kızlar arasında yayılmaya başlamasının ardından başını örten öğrenciler, üniversitelerde de tesettürlü bir şekilde okumanın önündeki engellerin kaldırılması talebini güçlü bir şekilde dile getirdiler.</p>

<h3 style="text-align:justify">Cumhurbaşkanına hakaretten ötürü tutuklandı</h3>

<p style="text-align:justify">Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın 1971'de, "Sokaktaki örtülü kadın ve kızların öncüleri cezalarını çekecekler." sözleriyle işaret ettiği Şenler, Sunay'a hitaben bir mektup yayımlayarak, cumhurbaşkanının Allah'tan ve milletten özür dilemesi gerektiğini savundu. Şenler, Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla tutuklandı ve 8 ay cezaevinde kaldı.</p>

<p style="text-align:justify">Sunay, 2 ay sonra Şenler'i affetti. Ancak usta yazar, bu affı reddederek Bursa Cezaevinde cezasını sonuna kadar çekti.</p>

<p style="text-align:justify">Cezaevinden çıktıktan sonra Türkiye'nin dört bir yanını dolaşarak konferanslar vermeyi sürdüren Şenler, Hür Söz, Yeni İstiklal, Babıalide Sabah gazetelerinde kadın sayfaları hazırladı. Bugün gazetesinde 1967-1971'de köşe yazarı olarak yer aldı. Seher Vakti Dergisi'nin başyazarı oldu ve 1980'den sonra aralarında Milli Gazete'nin de olduğu gazetelerde yazdı.</p>

<h3 style="text-align:justify">Huzur Sokağı romanı, film ve dizilere konu oldu</h3>

<p style="text-align:justify">Başarılı yazarın Huzur Sokağı adlı eseri, Yücel Çakmaklı'nın yönettiği İzzet Günay ve Türkan Şoray'ın rol aldığı "Birleşen Yollar" filmiyle sinemaya uyarlandı.</p>

<p style="text-align:justify">Huzur Sokağı romanı, 2012'de aynı adla televizyon dizisi haline getirilerek izleyiciyle buluştu.</p>

<p style="text-align:justify">Usta yazar, yaşamı boyunca ayrıca "Gençliğin Izdırabı", "Hidayet", "Bize Ne Oldu", "İslam'da ve Günümüzde Kadın", "Duyuşlar", "Her şey İslam İçin", "Uygarlığın Gözyaşları", "Kız ve Çiçek", "Sağ El", "Bir Bilinçli Öğretmen" ve "Yılanla Tilki" adlı eserlere de imza attı.</p>

<h3 style="text-align:justify">81 yaşında hayata veda etti</h3>

<p style="text-align:justify">Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan'ın evliliklerine ara bulucu olduğu belirtilen Şenler'in hayatı, gazeteci Demet Tezcan tarafından, "Bir Çığır Öyküsü: Şule Yüksel Şenler" isimli kitapta kaleme alındı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yaşamının son 15 yılını hastalıklarla mücadele ederek geçiren Şenler, yaklaşık 8 ay tedavi gördüğü hastanede, 28 Ağustos 2019'da 81 yaşındayken vefat etti.</p>

<p style="text-align:justify">Eyüp Sultan Camisi'nde kılınan namazın ardından son yolculuğuna uğurlanan Şenler'in cenaze merasimine kültür, sanat ve siyaset dünyasından çok sayıda isim katıldı.</p>

<h3 style="text-align:justify">"Şule hanımı en güzel ifade edecek kelime 'mücahide'dir."</h3>

<p style="text-align:justify">Şenler ile ilgili biyografi kitabı yayınlayan yazar Demet Tezcan, vefatının ardından yaptığı açıklamada, "Şenler, çok kıymetli ve çıtası çok yüksek bir örnekti. Davası için yaptıkları karşılığında da her türlü bedeli ödemiş bir isim. Hakkında açılan davalar, hapis yatması… Şenler, zatürreye bağlı solunum yetmezliğinden vefat etti. Bu, Şule ablada yıllardır nükseden bir durumdu. Çünkü o yıllarda verem olmuştu. O koşturmada, aç, susuz, dinlenemeden, Karadeniz turnesi yaptığı bir dönemde hastalanmıştı ve tam o esnada da cezaevine girmişti. Hastalığının en zor yıllarını cezaevinde geçirmişti. Bunu hiç atlatamadı. En ufak yağmur damlasında dışarıya çıkamazdı. Son nefesini de yine davası için almış olduğu bir hastalıkla verdi." ifadelerini kullandı.</p>

<p style="text-align:justify">Gazeteci-yazar Sibel Eraslan ise Şenler'in, arkasında herhangi bir STK, siyasi parti ya da maddi bir güç olmadan tek başına büyük bir mücadele veren isim olduğunu vurgulayarak, şunları aktarmıştı:</p>

<p style="text-align:justify">"Şenler, Türkiye'de hem direnişin hem dirilişin sembolüydü. Diriliş, ruhani manada tekrar ruhun imani aydınlanmaya yönelmesi. Bu konuda insanları davet etti. Büyük mevzuların kadınıydı, tek başına yüreğiyle çıkmıştı yola. İkinci aşamasında da başörtülü olduğu için bazı kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı ve hukuk direnişinin sembolü oldu. 1968'den bu yana devam etti. Mesela benim hukukçu olarak serbestiyet kazanmam, mesleğimi yapabilmem için yasakların kalkması 2014 idi. Yani 1968'de Şule ablanın omuzladığı ve başlattığı hak arama, hukuk mücadelesi, avukatlar için 2014'te sonuçlandı. Bu sadece Türkiye'nin değil, dünyanın en uzun hukuk mücadelelerinden biridir. Şenler, bunun mimarıdır. Şule hanımı en güzel ifade edecek kelime, "mücahide"dir. Davasına inancı açısından cesaret ve zarafet timsaliydi. Çok iyi bir anne olabilirdi, anne olsun isterdim ama bugün gördüm ki cenazesi başında milyonlarca kızı var. O kızlardan biri olmak çok büyük bir şeref. Şule abla her türlü mücadeleyi sürdürdü. Kolay değil bir hukuk mücadelesini tek başına sürdürmek ve arkasından milyonlarca insana yol açmak."</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/mucadeleci-bir-kalem-sule-yuksel-senler</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 16:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2020/08/mucadeleci_bir_kalem_sule_yuksel_senler_h41739_5612d.jpg" type="image/jpeg" length="28071"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zamana vurulan siyahi bir damga Malcolm X]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/zamana-vurulan-siyahi-bir-damga-malcolm-x</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/zamana-vurulan-siyahi-bir-damga-malcolm-x" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[21 Şubat 1965’de şehid olan Malcolm X hakkında hangi kaynaklar var? Ferhat Özbadem yazdı..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Siyahi bir adam sözünde durarak cennete doğru yol alırken, hem siyahilere hem beyaz adamlara nasıl mücadele edilmesi gerektiğini öğretmişti. Bazı hayatlar edebîdir, bazı hayatlar teatraldır, bazı hayatlar sinemasaldır, bazı hayatlar eylemseldir ve bazı hayatlarda bunların hepsi bir aradadır. İşte Malcolm kardeşin hayatı da böyle bir hayat.</p>

<p>21 Şubat 1965’de şehid olan Malcolm, birinci cahiliye döneminde “Little”, ikinci cahiliye döneminde “X” soyadını kullanmış. Gerçek anlamda hidayet bulduğu zaman ise El Hac Malik bin Şahbaz ismini almış.</p>

<p>Şehadet gömleği kimi adamların üzerinde gerçekten şık duruyor. Bir kahramanın bu dünya hayatını terk edip ahiret hayatında cennete doğru yol alırken giyineceği en şık elbise olarak şehadet gömleğini kurşunlu pelerin ile giyinip gitmesi kadar güzel bir sahne olamaz sanırım. Umuda tohum eken adamların tebessümü kadar değerli bir gidiştir bu gidiş. Aşkın gidişlerin en güzelidir bu gidişler.</p>

<p><span style="color:#ff0000"><strong>Hac dönüşü yeni fikir ve düşüncelerini ortaya koyması ırkçıları rahatsız etmiş<img align="right" alt="Malcolm X" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2012/03/08/ma.jpg" title="Malcolm X" /></strong></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Malcolm X’in hayatı aslında hüzünbaz bir hayattır. Finali çok güzel olan bu hayatın ayrıntılarına baktığımızda daha dört yaşında iken evleri yakılan ve kurşunlanan bir çocuğu görürüz. Babasının öldürülmesinden sonra 7 kardeşi ile birlikte hayatta kalma mücadelesi veren Malcolm’ın daha sonra çete hayatı başlar. İşlediği bir suçtan dolayı 7 sene kadar cezaevinde kalan Malcolm, bu süreçte kütüphanedeki bütün kitapları okuduktan sonra hayatının birinci kırılma noktası diyebileceğimiz bir karar alır ve Müslüman olur.</p>

<p>Cezaevinden çıktığında artık aksiyoner bir siyahi Müslüman hareketi savunucusu ve entelektüel bir kişiliktir. Bu dönemde savunduğu fikirler o dönem revaçta olan siyah ırkını önceleyen sapkın bir anlayıştır. Zamanla içinde bulunduğu yapıda ikinci adam konumuna kadar yükselir. Bu dönemde olayları ve fikirleri sorgulamaya başlar. Birinci adamın hoşuna gitmeyen bir kısım fikirler öne sürer. Sonrasında hayatının ikinci kırılma noktası diyebileceğimiz Kabe’ye yol alıp Hac vazifesini yerine getirmeye gider. Ve Hac esnasında gördükleri ve öğrendikleri vesilesi ile gerçek manada iman eder ve artık o bir muvahiddir. Hac dönüşü yeni fikir ve düşüncelerini ortaya koyması ırkçıları rahatsız etmiştir ve bu rahatsızlık Malcolm X’in şehid edilmesiyle sonuçlanmış.</p>

<p>Beyaz adama karşı duran siyah adamı severiz biz, kovboylara karşı her zaman Kızılderili kardeşlerimizi sevdiğimiz gibi. Aslında bizim asıl karşıtlığımız emperyalizme ve zulme karşı olmaktan kaynaklanıyor. Her zaman ezilenden yana olmak bizim için onore edici bir duruştur. Malcolm X’i ayrıca seviyoruz. Bu sevgimizin ifadesi olarak Malcolm’ı en yakın çevremizden başlayarak ulaşabildiğimiz her insana tanıtmamız gerektiğine inanıyorum. Onu nerden nasıl tanıyabiliriz kısmına da bu anlamda değinmemiz gerekiyor.</p>

<p><span style="color:#ff0000"><strong><img align="left" alt="Malcolm X" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2013/01/10/malcolm-x-alex-haley.jpg" />Malcolm X ile ilgili hangi kaynaklar var?</strong></span></p>

<p>Malcolm X’in hayatı, yönetmenliğini Spike Lee'nin yaptığı ve kendisini Denzel Washington'un canlandırdığı 1992 yapımı “<strong>Malcolm X</strong>” adlı sinema filmine konu olmuştur. Bu filmi defalarca izleyerek ilk adım atılabilir. Özellikle konuşmaları üzerinde düşünülmesi ve not alınarak izlenmesi daha faydalı olacaktır.</p>

<p>Onu anlatan kitaplar ile bu güzel adamı tanımaya devam edebiliriz. Malcolm X’in hayatını anlatan kitaplar içerisinde en bilineni şüphesiz <strong>Alex Haley</strong>'in yazdığı, İnsan Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan <strong><em>Malcolm X</em></strong> adlı kitap. Aslı İngilizce olan kitabın orijinal ismi "The Authobiography of Malcolm X". Kitap, Malcolm X’in kendi ağzından hayat hikâyesini anlatıyor. Bunları düzenleyen Alex Haley ise tüm bu hikâyeyi not alarak kitaplaştırmış, bir anlamda kitabın editörlüğünü yapmıştır. Biraz önce bahsi geçen film de hikâyesini bu kitap üzerine kurmuş.</p>

<p>Malcolm X’in hayatını konu alan diğer bazı kitaplar ise, <strong>Recep Şentürk</strong>’ün İlke Yayınları’ndan çıkan <strong><em>Malcolm X</em></strong> <strong><em>/ İnsan Hakları Mücadelesi</em></strong> adlı kitabı ve <strong>Andrew Young</strong>'ın kaleme aldığı Kardelen Yayınları’ndan çıkan <strong><em>Malcolm X / Eylemin Öteki Yüzü</em></strong> adlı kitaptır.</p>

<p>Malcolm X’in hayatını değil de konuşmalarını içeren bir kitap da var. <strong>Bruce Perry</strong> tarafından kaleme alınan kitap Pınar Yayınları'ndan çıkmış. <strong><em>Malcolm X / Son Konuşmalar</em></strong> adlı kitap Malcolm X’in özellikle hayatının son yıllarında halka hitaben ve bazı radyo programlarında yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Ayrıca yine ömrünün son yılında Ortadoğu'ya yaptığı ziyarette edindiği izlenimler de bu kitapta yer alıyor.<img align="right" alt="Malcolm X" height="322" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2013/01/10/malcolm-x-cizgilerle-yasam20111003122830.jpg" width="202" /></p>

<p>Malcolm X ile ilgili yayınlanan bir diğer farklı çalışma ise, <strong>Andrew Helfer</strong>'ın senaryosu ile <strong>Randy De Burke</strong>'un çizimlerinin birleştiği ve Türkçe baskısı Everest Yayınları tarafından yapılan <strong><em>Malcolm X / Çizgilerle Yaşam</em></strong> adlı çizgi roman…</p>

<p>Türkçede Malcolm X hakkında yayınlanan kitapların yanında Türkçeye tercüme edilmemiş eserler de var. <strong>Beatrice Gormley</strong>'in <strong><em>A Revolutionary Voice</em></strong><em> </em>(Devrimci bir ses), <strong>Manning Marable</strong>'ın <strong><em>A Life of Reinvention</em></strong>, <strong>Walter Dean Myers</strong>'ın <strong><em>By Any Means Necessary</em></strong><em> </em>adlı kitapları bunlardan bir kaçı…</p>

<p>Malcolm X’in hayatı ve eserleri ile yazdığı manifestosunu bütün gençlerin okuması ümidi ile zamana damgasını vuran siyahi damgaya/siyahi nura selam ve hürmetlerimi sunuyorum.</p>

<p><strong>Ferhat Özbadem</strong> yazdı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/zamana-vurulan-siyahi-bir-damga-malcolm-x</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 16:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2013/01/10/27249-1-1.jpg" type="image/jpeg" length="13181"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kendi dilinden: M. Emin Saraç Hocaefendi]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kendi-dilinden-m-emin-sarac-hocaefendi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kendi-dilinden-m-emin-sarac-hocaefendi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["İlim ehli kimse, boş sözlerle, mâlâyaniyle vakit geçirmez. Onların bulunduğu meclisler hep ilim meclisleri haline dönüşür. Biz de öyle olmaya çalışacağız. Güzelce, yerine göre en güzel sözleri söyleyeceğiz." Derin Tarih Dergisi'nin "Muhammed Emin Saraç Hocaefendi'nin Hayatı" adlı kitap ekinden alıntıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">İlk tahsil hayatım </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Hafızlığım küçük yaşlarında babamdan bitirdim. Babamız bizi, dört erkek bir de kız kardeşimizi öyle karanlık bir devirde hafız yaptı ki gayreti takdire değer. Babam ve dedem Nakşi tarikatından Yanyalı İsmet Efendi'nin Erbaa'daki hulefâsından Bahrullah Efendi’ye müntesiplerdi. Dedem, müderrislerdendi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Dedemin vefatı da ayrı bir hengâmedir, onunla ilgili de bir iki şey söyleyelim. Menemen Hadisesi sırasında Türkiye'nin neresinde meşayıhtan bir zât varsa hapse atılmıştır. Mürettep bir hadise olduğu için bütün din adamları tehdit edilmiştir. Ahh... Çok hazin hikayelerdir o tarafı. Babam da dedem de Menemen Hadisesi'nde suçlanan zâtları tanımadıkları, ilgileri olmadığı halde yine de altı ay hüküm giymişlerdi. Hâkimin sonradan ifade ettiğine göre, bu hüküm onların Çorum’daki İstiklal Mahkemesi'ne gitmelerine engel olmuş. Dedem o üzüntüyle hapisten çıktıktan üç ay sonra vefat etti. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Evimiz bir Kur'ân medresesiydi </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bizim evimiz tam bir Kurân medresesiydi. Babam teheccüde kalkmanın bereketiyle soğuk kış gecelerinde dahi bütün aile efradını kaldırır, hepimize şefkatle davranır, o teheccüdünü kılarken biz ab destlerimizi alırız, sonra ders başlardı. Yazları evimizin arkasındaki bahçede Kur'an okurduk. Ortalık aydınlanırken bizim de gönlümüz aydınlanırdı. Seher vakitlerinden güneş doğuncaya kadar bütün aile Kur'ân ile meşgul olurdu. Bir takım maddi sıkıntılar içinde yaşıyorduk fakat huzurluyduk. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bütün kardeşlerimin hafız olmasında çok genç yaşta vefat eden annemizin emeği çok büyüktür. Bizler babamız tarafından verilen günlük ezberlerimizi önce annemize dinletirdik, dersimizi yapmadan rahmetli annemiz bize yemek vermeyi geciktirirdi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Babam bize Kur'ân okuttuğu, öğrettiği için evimiz defaatle jandarma tarafından basıldı, babam karakola götürüldü. Elhamdülillah arak onlar geride kaldı. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span><span><img alt="" height="335" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/hafız-mustafa-efendi.jpg" width="456" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Fatih Camii ile ilk tanışma </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>1943'te İstanbul'da Çarşambalı Ali Haydar Efendi'ye geldim. Kendisi çok maruf bir zât idi. O da o günlerde tekkesi takibatta oldugundan bizleri Fatih Camii Baş İmamı Ömer Efendi'ye gönderdi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Onun himayesinde üç ay Fatih Camii'nde misafir olduk. Ömer Efendi Kelâmi Dergâhı müntesiplerindendi. Hatta 1944 veya 1945 senelerinde Sami (Ramazanoğlu) Efendi'yi onun evinde görmüştüm; zayıfça, vakur, güzel simalı, siyah sakallı bir zâttı. Adetleri üze i koltuğa hep diz üstü otururlardı. Ömer Efendi gayet celalli, Hz. Ömer (r.a.) meşrepli bir zât olmasına rağmen Sami Efendi'ye gayet müeddebane bir şekilde davranırdı. Hâlbuki Ömer Efendi oldukça yaşlı, Sami Efendi ona göre genç bir kimseydi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>İstanbul’da bizler Karagümrük'te Üçbaş Camii’nin medrese olanak yapılan yerlerinde kalırdık. Üç beş talebe Fatih Camii'nin üst katında o yıllarda gizli gizli İslami ilimle meşgul olurduk. Ali Haydar Efendi'nin evinde mutad olarak dersimiz olurdu. Ali Haydar Efendi ile Ömer Efendi’den başka Gümülcineli Mustafa Efendi, Muhaddis İbrahim Efendi gibi zâtlardan da ders okumaya devam ediyorduk. Fatih Camii'nde de evlerde de okuyorduk. Fakat hepsi gizlice oluyordu. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bu tedrisat sekiz sene devam etti. Ali Haydar Efendi'nin teşvikiyle Mısır'a gidinceye kadar. Kendisi bir gün ilim tahsilimizin devamını ve Ezher'e gidip orada ilmî çalışmaları sürdürmemi istedi. Şifâ-i Şerif'in zevkini bana aşılayan insandır. Ondan Şerh-i Akaid ve usul-i fıkıh sahasında Mirat okudum. Meclisi dersten ibaretti. Her an istifade edilirdi, müstesna bir insandı. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span><span><span><img alt="" height="397" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/mısır-gunleri.jpg" width="420" /></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Mısır günleri </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Mısır'a gittiğimiz zaman Mustafa Sabri Efendi, Zahidü'l-Kevseri, İhsan Efendi hayattaydılar. Rabbimiz nasip etti, İstanbul'daki güzel bir muhitten Mısırdaki güzel bir muhite intikal ettirdi. Ezher'in lise sini okuduktan sonra Şeriat Fakültesi'ni bitirdim. Kadılık mastırının bir senesini okuduktan sonra Cemal Abdunnâsır'ın zulmüyle bırakmak zorunda kaldık. Gittiğimiz zaman Bağdat Oteli'nin 7-8. katları kral faruk bizlere tahsis etmişti. Abdülnasır gelince çıkartıldık. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><img align="left" alt="" height="350" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/mustafa-sabri-efendi.jpg" width="340" />Zahidü'l-Kevseri Hocamız'ın evine cuma günleri gider, kendi de ders okurdum. Vefatından 20 gün evvel bana icazet verdi i benim için Ezher diplomasından daha kıymetlidir. Çünkü Zahidü'l Kevseri Fatih silsile-i ilmiyesine müntesiptir. Düzcelidir ve Faili dersiamlarındandır. Mustafa Sabri Efendi'nin meclislerinden, derslerinden ve ilimlerinden de istifade ettik. Mısırda sekiz sene halim Yaşadığımız bir "ilim hicreti" idi. Bu müddet zarfında İstanbul’a hiç gelemedik. Çünkü gelseydik dönemeyecektik. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>İlk gittiğimiz zaman oradaki Türk vakıflarının tahsis ettiği burslar ile ihtiyacımızı karşılıyorduk. Ecdadımızın hayır eli orada da imdadımıza yetişmişti. Sonra General Abdunnâsır bütün vakıfları kaldırdı bizlere çok cüz'î burslar bağladı, onunla da geçinme imkânı yoktu, Mısır’a hayır sahiplerinden bir şey gelmesi de çok uzun zaman alıyordu. O vakit böyle vakıflar, hayır kurumları ne yazık ki ülkemizde yok idi. Bir hayli sıkıntılar çekildi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Oradaki unutmadığım tatlı hatıralarımızdan birisi de yokluk sebebiyle sık sık oruç tutmak mecburiyetinde kalışımızdır. Ama hamd-ü senalar olsun ki bir defa bile tahsilimi yanda bırakmayı düşünmedim. Allah Teâlâ bir azimet lütfetti. Kimi vakit gözümüz kararırdı, açlıktan... Bir avuç Türk talebeydik ama azmettik, biliyorduk bizim için memleketimizde dua edenler vardır. Tek bir düşüncem vardı, memleketimize dönmek, ilmi çalışmalarda hizmet etmek. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Türkiye'ye dönüş </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Türkiye'ye döndükten altı gün sonra İsmail Ağa Camii'ndeki cuma namazının akabinde Ali Rıza Sağman Efendi yanıma geldi ve yanındaki şahsa "İşte aradığın genç budur, Ezher mezunudur” diyerek bizi anlattı. Meğer İmam Hatip Mektebi'nin banisi meşhur Celal Hoca imiş yanındaki, etrafına "Ben artık Medine'ye gitmek istiyorum, yerime birisini bulun." diyormuş. Bana "Yarın İmam Hatip Mektebi'ne gelebilir misin?" dediler. O zaman cumartesi günleri de tedrisat vardı. Gidince Celâl Hoca kendisine Hasan el Bennâ'nın damadı Said Ramazan Bey'den gelmiş bir mektup çıkardı ve okumamı istedi. Okuduk, sohbet edip ayrıldık. Ertesi gün Celâl Hoca'nın sınıflarını bize verdiler. Bu gönlüme büyük bir teselli oldu. 1960 İhtilali'ne kadar üç yıl muallimlik yaptık. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Askerliği ikmal ettikten sonra bizi Ankara Evkaf Müdürlüğü'nde bir imtihana tabi tuttular. O vakitlerde birkaç saat içerisinde Evkaf Müdürlüğü'ne tayinimizi çıkarttılar. Fakat ben burada çalışma fikrinden dolayı müteessir olmaya başladım. O kadar ağırıma gidiyordu ki ağlıyordum. "Babam bize karanlık gecelerde Kur'an-ı Kerim okuttu, şu kadar senedir gurbetlerde tahsil yaptım ki hepsi dine hizmet etmem içindi. Şimdi bu mahzenlerde haramilere malzeme hazırlamak için mi çalışacağım?" şeklinde düşüncelerle muzdarip oluyordum. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Hac yolculuğu ile açılan kapılar </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Aynı günlerde Hacı Bayram Camii'nde bir öğle namazında Mehmed Akif Aydın Bey'in babası hemşerimiz Bedreddin Beylerle karşılaştık. Bana "Biz hacca gidiyoruz, hadi seni de götürelim." dediler. Birden kararımı verdim hacca gidecektim, işimi de bırakacaktım. Muameleleri başlattık. Diyanet'teki arkadaşlar “Biz Müşavere Kuru orada 500 lira maaşla çalışıyoruz, sen 900 lira alacaksın." tarzındaki sözlerle beni vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Bu minval üzere belki bir mücadele ettik. Sonunda içlerinden söze karışmayan birisi dedi ki arkadaşlar hac kapısı bir tanedir, rızk kapısı bin tanedir. Kardeşimiz gönlünü hacca hazırlamış, bırakınız." Bu söz bana o kadar tatlı geldi ki.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Evkaf 'taki işi öylece bırakıp yola çıktık. Yol boyunca, Medine-i Münevvere’de, Mekke-i Mükerreme’de, Arafat'ta hep dilinde şu dua vardı "Ya Rabbi, hükümet tasallutundan uzak, ulum-u şer'iyyeye hizmet etmek kapısını bana feth eyle." Elhamdülillah o hac başka oldu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span><span><span><img alt="" height="317" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/bir-omur-ilim.jpg" width="440" /></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Bir ömür ilim yolunda</span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Döndükten hemen sonra İlim Yayma Cemiyeti'nin Yüksek İslâm Enstitüsü talebeleri için ilk defa açtıkları yaz kursunda Ahmed Davutoğlu Hoca'yla birlikte tedrise başladık. Sonra İlim Yayma Cemiyetinden İsmail Niyazi Bey (Numan Kurtulmuş'un babası) bana bu tedrisi devamlı yapmamı teklif etti. Ve o günden bugüne kadar ha yatım ilim tedrisi ile geçti elhamdülillah. Allah Teâlâ o yönden kapımızı açtı. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Fatih Medreseleri ulüm-i dîniyye merkeziydi. Fatih Sultan Mehmed'e kadar dayanan köklü bir geleneği vardı. Biz o derin âlimlerin, güzel insanların sonuncularına yetişebildik. Şimdi o hocalarımın vazifelerini uhdeme tayin edilmiş olarak görüyorum. Yalnız başına olsam da ilim halkasını kurup tedrise devam ediyorum. Tefsir, hadis, fıkıh, usul... Bu dört ders bizim ana derslerimiz. Hadiste Bulûğu'l Merâm'dan başlayıp Tac'ı, sonra da Kütüb-i Sitte'yi Arapça metinlerinden talebelerimle okumak suretiyle bitirdik. Şifâ-i Şerif'i bitirir tekrar başlarız; son seferlerde talebelerimiz takrir ediyor ben de onların yanında dersi dinliyorum elhamdülillah. Tefsirden, fıkıhtan şimdi isimlerini hatırlayamadığım nice kitaplar okumak nasip oldu. Allah'a sonsuz şükürler olsun. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><em><span>(Bu yazı, bazı tasarruflarla Kitabın Ortası dergisinin Temmuz 2018 tarifli nüshasından iktibas edilmiştir.) </span></em></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span><span><em><span><img alt="" height="287" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/ummet-insanı-olmak.jpg" width="462" /></span></em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Ümmet insanı olmak </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span>Kıymetli Gençler! </span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span>İlim yoluna çıkmış evlatlar! </span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Cenâb-ı Hakk'a ne kadar şükretsek azdır. Zira bizlere ilim kapısını açmıştır. Fakat şükür sadece dille yerine getirilecek bir vazife değildir. Bizlere düşen vazife; ilmin kemâline ermek için, bunun izzetini bulmak için, gelecek nesillerin peşimizden gelmek suretiyle manevi servetimizi devam ettirmeleri için bu yolda devam etmektir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Resulullah Efendimiz (s.a.v) ne buyurmaktadır, dikkatle dinleyiniz ve inşallah hiç unutmayınız: </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>"insan öldüğünde amel defteri kapanır..." Öldükten sonra artık in sanın yapacağı bir iş kalmamıştır, dünyadan gitmiştir, amelleri bitmiştir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Ama uç kimse vardır ki müstesna: Birincisi, sadaka-i cariyesi bulunan kimsedir... Sadaka-i câriye nedir? Allah rızası için yapılmış Beşeriyete faydalı, hayırlı olan hangi şey varsa işte ona sadaka-i </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>İkincisi ilim ve irfan neşreden insandır..." Mesela hocaları nice fedakarlıklarla bizi okuttular, ama şimdi okuduklarımız amellerimizden istifade ediyorlar inşallah. Amellerimiz onların defteri ameline yazılmaktadır. </span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Üçüncüsü de salih evlat yetiştiren kimsedir. Evladının salih halinde o evladın yaptığı bütün güzel ameller aynı şekilde anne babanın siciline işliyor ve anne baba da kendileri bizzât hayatta yaptıkları amel gibi çocuklarının amellerinden istifade ediyor, memnun oluyorlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bizler de ilim talebeleri olarak dünyadan ayrıldıktan sonra amel defterlerinin hasenât kısmı açık kalan kimselerden olacağız inşallah. Sizler daha gençsiniz, fakat bilin ki vakti geldiğinde arkanızdan çok insanlar gelecektir. Bunun için aman ha dikkat ediniz; siz ferd-i vahid değil, ümmet insanı olacaksınız. "Her kim İslâm'da güzel bir ir açarsa, kıyamet gününe kadar ona hem açtığı bu yolun sevabı hem de kendisinden sonra aynı yolda yürümeye devam edenlerin sevabı yazılır." hadis-i şerifini hiç unutmayacağız.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Sonra, başka bir şey daha: "Herhangi bir kimsenin hidayetine vesile olmak, hidayet kapısını bulmasına sebep olmak, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyuruyor Peygamberimiz (s.a.v).</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bütün bu temennilerimizin gerçekleşebilmesi için evvela kendimize çekileceğiz. Kendimizi, kalbimizi Kur'an-ı Kerim ile nurlandıracağız. Evlerimizi Kur'an-ı Kerim'den mahrum bırakmayacağız. Nasıl ki Kur'an-ı Azîmüşşânın okunmadığı bir ev karanlıktır, haraptır; aynı şekilde kalbinde Kur'ân-ı Kerim olmayan kimsenin vücudu da haraptır. O Kur'an-ı Kerim ki; ruhtur ve nurdur. Ayet-i kerimede Cenab-ı Hak nasıl buyuruyor: "İşte biz, sana da (Habibim) böylece emrimizden bir ruh vahyettik." Ruh ne manada bu âyet-i kerimede? Kur'an-ı Kerim manasındadır. Düşünelim, ruhsuz olan bedenin hali nedir? En sevdiğimiz akrabamız vefat ettikten sonra, onun ruhu olmadığı için artık gözümüzde itibarı yok olur, onu defnederiz. Hemen götürürüz, defnederiz. Gözümüzün önünden uzaklara bırakır geliriz. Binaenaleyh bizim kalplerimizde de Kur'an-ı Kerim yoksa halimiz nice olur?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Kur'an'ın olmadığı kalpte -Allah muhafaza- iman da yok gibidir. İmansız Kur'an; Kur’an ‘sız iman olur mu? Kur'an-ı Kerim ruhtur, aynı zamanda nurdur. Nur ne demektir? Gözümüzün önünü görmesini sağlayan şey demektir. İnsana gideceği yeri gösteren şeydir. İşte insanın içinde Kur'an-ı Kerim varsa ona nereye gideceğini gösterir. İnsan ancak o nurla dünya huzurunu temin edebilir, cennet yolunu bulabilir. O sebeple Kur’an-ı Kerim'le irtibatımız daima kuvvetli olacak. Onu okumadan geçirdiğimiz günlerimizi ziyanda bileceğiz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Kur'an-ı Kerim'in hemen yanı başında da Rasulullah Efendimiz ‘in (s.a.v) hadis-i şerifleri gelecek tabi ki. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz şeylerdir. İslam tarihi boyunca bütün ulemamız bunu böyle bilmiş ve öğretmişlerdir. Daha dün gibi aklımdadır. Mısır'a tahsile gittiğim yıllarda bir gün Ezher Camii’nden çıkıyordum. Yanımda da Mısır’ın büyük allamesinden Abdulvehhab Buhayri Hocamız vardı. Bana "Senin Riyazu's-Salihin’in var mı? diye sordu. Olmadığını söyleyince, hemen caminin yakınında bir iki basamak alt tarafta</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Mektebetü's-Subeyh vardı, oraya girdik. Bana bir tane Riyâzu's-Sâlihin hediye etti. "Bunu masanın üzerine koyacaksın, hani her gün Kur'an-ı Kerîm okuyorsun ya -bu oku demektir tabi ki- sonrasında da bir miktar da bundan okuyacaksın." demişti. İlk sahifesine de oldukça tevazuâne birkaç satır yazmıştı, hatıra kabilinden. O kitabı hâlâ gözüm gibi saklarım. Talebelerimiz bilir. Hâlâ ders okuduğumuz masanın üzerinde Kur'ân-ı Kerîm'in yanında durur. Hocalarımızın bu tavırları bizler için misaldir. Ben de şimdi sizlere başka ne diye bilirim ki? Kur'an-ı Kerîm okuyacağız ve ehâdîs-i şerife okuyacağız.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Dikkat buyurunuz, çok güzel, kısa kısa bazı hadis-i şerifler var din onları güzelce seçip zihnimizde, ezberimizde, lisanımızda bulundurmalıyız. Bunlar bizim sermayemiz olacaktır. Bilmeyenlerin arasında bulunduğumuz zaman, bunları söylemeliyiz. İlim ehli kimse, boş sözlerle, mâlâyaniyle vakit geçirmez. Onların bulunduğu meclisler hep ilim meclisleri haline dönüşür. Biz de öyle olmaya çalışacağız. Güzelce, yerine göre en güzel sözleri söyleyeceğiz. Söylediğimiz takdirde, çevremizdekiler de bunları öğrenirler. Hem öğrendikleri bu bilgilerle amel ederlerse, biz de onların bu amellerinden öyle bir servet kazanırız ki, bunun, dünya servetleriyle kıyası mümkün değildir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Anlatacağız. Önce biz yaşayacak, sonra da güzel bir üslûpla anlatacağız. Bakınız, maalesef insanlarımızın nicesi namaz kılmıyor. Namaz kılmayanlara, "Yapma kardeş, gözünü aç, bu fâni hayat biter. Senin ilk sualin namazla başlar." dememiz gerekir. Böyle derken biz de öyle güzel namaz kılacağız, kötülüklerden elimizden geldiğince uzak duracağız ki insanlar halimize tavrımıza bakarak bazı şeylerin farkına varacaklar. En önemli hususlardan biri olan haram-helal meselesine keza dikkat edeceğiz. Nice nice haberler vardır ki bunların yapılmasına vesile olanlar en büyük ahiret sermayesini elde etmiş olurlar. Bunlara dikkat edeceğiz. "Bunlar zâten bildiğimiz sözler canım, tekrar konuşmaya ne hacet var?" demeyeceğiz. Çünkü birbirimize nasihat etme mükellefiyetimiz vardır. Merhum Bekir Hâkî Efendi, "Kardeş öyle bir devirdeyiz ki Besmeleyi bilen onu öğretmeli" derdi. Maalesef cemiyetimiz bu hallerde.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bunlar bizim asli vazifemizdir. Bir de ilim yoluna çıkan kimselerin, dinimizi daha güzel öğrenip öğretme derdinde olan kimselerin yapmaları gereken bir şey var: Arapça lisanını öğrenmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Arapça lisanına efendim, tüccarların ticaret lisanı gibi bakmayız biz. Bir talib-i ilme göre Arapça öyle bir lisan değildir. Ama maalesef bakınız İngilizce öğreniyorlar, yüzde doksan dokuz değil yüzde yüz öğreniyorlar, ticaret âleminden bir şeyler almak için ya da işte siya set âleminden birisi olmak için vs... Biz ise Arapçayı basit dünyalık metalar için değil, ahiret saadetini elde etmek için öğrenmeliyiz, diyoruz. Ama ne kadar çalışıp öğrenebiliyoruz? Ne diyor Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): "Arap'ı seviniz, çünkü ben Arap'ım, Kur'an Arap çadır, ehl-i cennetin dili de Arapçadır." Evet, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Arap'tır. Bugün Arap dediğimizde misal, Nusayrileri de Arap diye sevecek değiliz ya. Kur'an-ı Kerîme iman eden Araplar, benim din kardeşimdir, işte biz onları severiz, bir ikincisi efendim, Kelamullâh, Kur'ân-ı Azimüşşan Arapçadır. Ve cennet ehlinin dili Arapçadır. Ahirete gittiğimiz zaman Arapça konuşacağız.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><img align="left" alt="" height="459" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/dergi_4.jpg" width="300" />Bunların yanında Allah Teâlâ ne buyuruyor: "Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun ayetlerindendir. Hakikat, bunlarda ilim ehli için elbette ibretler vardır. İnsanların renklerinin, dillerinin farklı olması mühim değil. Hepimiz Âdem’in (a.s) nesliyiz, Âdem (as) soyundan geliyoruz. Rasulullah Efendimiz (s.a.v), "Hepiniz Âdemdensiniz, Âdem ise topraktandır. Arap olanın Arap olmayana, beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. Kim mü'min ve muttaki olursa onlar makbuldür, muteberdir. Onlar, Allah nezdinde muteber sayılır." buyuruyor hadis-i şeriflerinde. Öyleyse kavmiyetçiliğe vs. lüzum yok. Biz Arap lisanını Kelâmullâh için, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) için öğreneceğiz. Evvela oradan başlayacağız. Rasûlullah Efendimiz'e muhabbetimiz için öğreneceğiz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Dikkat, burası bizim en mühim sermayemdir ki Rasûlullah Efendimiz'e muhabbet, dinimizin emridir. Rasûlullah Efendimiz'i sevmek imanımızın en mühim noktalarından birisidir. Çünkü bir insan tabii olarak evvela kendisini seveni sever, değil mi? Çevremizdekileri de neredeyse bize olan muhabbetlerine göre severiz. İşte Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bizi o kadar seviyor ki hatta ve hatta Kur'ân-ı Kerim'inde ne buyuruyor Cenab-ı Hak: "O peygamber, mü'minlere öz nefislerinden evlâdır..." Mü'min olan kimseleri Rasûlullah (s.a.v) seviyor. Bizi bizden daha fazla seviyor. Bizim kendimizi sevdiğimizden daha fazla Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bizi seviyor. Ondan dolayıdır ki bizim hayrımıza, faydamıza olan şeyleri bize tebliğ ediyor, ikaz ediyor, beyan ediyor. Böyle olunca da Rasûlullah Efendimiz'i sevmek bizim imanımızın icabı oluyor. İmanımız bununla tamam olur. Onunla temel bulur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Rasûlullah Efendimiz'in sevgisi, evvela O'nun yolunu takip etmekle tahakkuk eder. Allah Teâlâ ne buyuruyor: "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin... Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Allah Teâlâ'nın emriyle bunu, bu emri bize tebliğ ediyor. Bunu Allah Teâlâ emretti O'na da onun için söylüyor. Ne diyor: "Ey insanlar! Sizi yaratan Rabbinizi seviyorsanız bana tabi olacaksınız." Tabi olursak ne oluyor: "Cenâb-ı Hak da bizi muhakkak seviyor, sevecek. Allahın sevgisinin şartı, Rasûlullah Efendimiz'in yolunu takip etmemiz, Onun amellerini yapmamızdır. Rasulullah Efendimiz'in amelleri nedir? Rasulullah Efendimiz'in amellerinin hepsinin ismi için "sünnet" tabirini kullanıyoruz. Sünnet ne demektir? Rasûlullah Efendimiz'in akvali / sözleridir. İkinci sırada Rasulullah Efendimiz'in (s.a.v) yaptıkları, amelleri; üçüncü sırada ise Rasûlullah Efendimiz'in tasvip ettiği, yanında yapılıp da reddetmediği, tasviple karşıladığı ameller gelir. Bu üç hususun hepsine birden sünnet denmiştir. Biz bu sünnetleri yaptığımız takdirde Rasulullah Efendimiz'e (s.a.v) ittibâ etmiş oluyoruz. Bu ittibâmız ağırlığında da Allah'ın (c.c) rızasını kazanmış oluyoruz. Rabbim bizleri bu iman üzere yaşatsın ve bu imanla haşretsin.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><em><span style="background-color:white"><span><span arial=""><span style="color:#3a3e3f">Kaynak: </span></span></span></span></em><strong><em><span style="background-color:white"><span><span arial=""><span style="color:#3a3e3f">Derin Tarih</span></span></span></span></em></strong><em><span style="background-color:white"><span><span arial=""><span style="color:#3a3e3f"> Dergisi Kitap Eki</span></span></span></span></em></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı, Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kendi-dilinden-m-emin-sarac-hocaefendi</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Oct 2025 16:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2022/02/kendi_dilinden_m_emin_sarac_hocaefendi_h45414_79c6e.jpg" type="image/jpeg" length="96274"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şule Yüksel Şenler Hanımefendi’yi tanıyanlar onun hakkında ne demişlerdi?]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/sule-yuksel-senler-hanimefendiyi-taniyanlar-onun-hakkinda-ne-demisler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/sule-yuksel-senler-hanimefendiyi-taniyanlar-onun-hakkinda-ne-demisler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Kadın üzerinden dindarlaşma, kadın üzerinden modernleşme tartışmalarının yaşandığı tartışmaların, plan ve projelerin odağındaki kadına bakış, kadınla toplumun şekillenmesi, kadın odaklı girişimlerin bir ucunda “Yanımda, arkamda kim, kaç kişi var ?” hesabı yapmadan her türlü taarruzu, kınamayı, yadırgamayı göze alıyor,  eylemine duasını katıp yola koyuluyordu Şule Yüksel..."]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span><span><img align="left" alt="" height="224" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/şule-yuksel-şenler-db.png" width="219" />“Cumhuriyet elitlerinin, Osmanlı kadınını bir proje olarak yeni baştan üretme ve yaratma iddiası ne akıl almaz bir şeydi. İnsanlar o kadar susturulmuştu ki herkes ya projeye aklı yatmış gibi davranıyor, ya da kızlarını okula göndermeyi reddederek, sessizce tepki veriyordu. Teoriye göre kırsal kesimdeki kadınlar eğitim gördükçe, bilinçlendikçe, modern kentli kadına doğru bir transformasyon geçirecekti. Kentlilik bilinci, dinle arasına mesafe koymuş Batılı kadını bire bir taklit etmeyi öngörüyordu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bu projeyi büyük bir cesaretle eleştiriye açan bir yazar Şule Yüksel Cumhuriyet eğitiminden geçmiş, kentli, zarif bir kadın. İçtimai hayata katılımın ön şartı gibi takdim edilen profan değer yargıları yerine, İslâmî bilinçle kamu alanının yeniden yapılandırılması fikrini atan; bu yönüyle de öncü bir kadın. Tam anlamıyla sonraki kuşakların ateşleyicisi...” </span></span></span></p>

<p align="right" style="text-align:right"><span><span><strong><span>(Yıldız Ramazanoğlu)</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>“Son yıllarda bir söyleşisinde mücadelelerini anlatırken hâkim karşısındaki kararlı ve kendinden emin, vakur tavrından çok etkilendim. Belki de hukukçu olduğum ve asıl olanın kanunilik değil, hukukilik olduğunu bildiğim ve yaşadığım için... Şule Yüksel adı bana tek başına da olsa doğrunun ve Hakk’ın yanında olmayı ve inandığını söylemenin insanı nasıl güzel sonuçlara ulaştırdığını, nasıl bereket getirdiğini simgeliyor. Onca yalnızlığına rağmen asla mücadeleden vazgeçmeyen güçlü bir kadın.” </span></span></span></p>

<p align="right" style="text-align:right"><span><span><strong><span>(Şeyma Döğücü)</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>“Şule Hanım bu fikrin, bu ilmin çölünde yeşermiş bir ağaçtı. Her türlü rüzgâr, fırtına ona vuruyordu. O devirde şu zorluğumuz vardı Erkeklere anlatıyoruz, alimler vardı: Elmalılı Hamdi Yazır, Bedüizzaman Said-i Nursi. Peki, bu kadınlar ne olacak? diye düşünürken; bunlara da birisi lazım derken Şule Hanım çıktı.” </span></span></span></p>

<p align="right" style="text-align:right"><span><span><strong><span>(Hekimoğlu İsmail)</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>“Sadık bir okuyucu ve sadık bir seyirci olarak diyebilirim ki Şule Yüksel benim rüya kadınımdır. Şule Yüksel’i sadece bir gazeteci, sadece bir edebiyatçı veya güçlü bir hatip olarak görmüyorum. O, bütün bu saydıklarımın komplike ustası olduğu kadar onurlu hayatı ile de gönüllere taht kurmuş, örnek bir şahsiyettir. Etkisi nesiller üstü devam edem bir başlangıç noktası olarak Şule Yüksel; dini ve milli değerlere atıf yapan karakteriyle pek çok oluşumun nüvesini de hazırlamıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>O, halkandan kopmamış ve halkıyla buluşan bir aydın olarak, genç araştırmacıların hazırladığı başarı tezlerine de konu olan çok özel bir şahsiyettir...</span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Öyle bir kadın düşünün ki yazdıkları ile bir ülkenin başbakanından traktör üstündeki işçisine, doktorundan gece bekçisine, öğretim üyesinden sinemada yer göstericisine kadar her kesimden insanını etkilemiş ve pozitif manada dönüştürmüş olsun... Şule, ana cadde ismidir. Biz bugün, işte o caddeye yürüyoruz!” </span></span></span></p>

<p align="right" style="text-align:right"><span><span><strong><span>(Sibel Eraslan)</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>“Bir Müslüman hanımın başını örtmesinin olay olduğu, zekâsından şüphe edildiği günler...</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>O devirde, genç bir hanım- üstelik okuyan, yazan birikimli bir hanım- kimsenin tehdidi, zorlaması, dayatması olmadan, kendi isteğiyle nasıl başını örtebilir? Ve inancını örtüsünü, Atatürk’ün laik Türkiye’sinde hangi cesaretle savunabilir? diye bas bas bağıranlara karşı; hem davasına sadık-samimi sözleri, hem de düzeyli davranışları-hal diliyle ‘işte böyle’ diyebilen, bir öncü şahsiyeti, bir seçkin kişiliği hatırlıyorum. Bir güzel insan!” </span></span></span></p>

<p align="right" style="text-align:right"><span><span><strong><span>(Sabiha Ünlü)</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><img align="left" alt="" height="254" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/şule-yuksel-şenler.jpg" width="315" />“Şule Hanım mükemmeliyetçi, ayrıntıcı, ince eleyen sık dokuyan bir yapıya sahip Türkiye’deki, dünyadaki, İslâm âlemindeki her Müslüman’ın derdi ile dertlenen bir insan. Kalemi, hitabeti ve aksiyonerliği ile bir devrin bayrak insanı oldu. Pek çok sineye heyecan ve özgüven verdi, İnancıyla ve iffetiyle dışarıda olunabileceğini işaretledi. En önemlisi de şiddete bulaşmadan nasıl hak aranacağının yolunu gösterenlerden oldu. Gözden uzak ve yorgun olduğu dönemlerde de sürekli kendini geliştirmek, yenilemek ve düşünmekten geri durmadı. Doğum ve ölüm parantezine çok şey sağdırmaya çalışan bir gayret abidesiydi.” </span></span></span></p>

<p align="right" style="text-align:right"><span><span><strong><span>(Prof. Dr. Nevzat Tarhan)</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>“Şule Yüksel Şenler başörtüsünü Türkiye’ de adeta bütün il, ilçe, kasaba demeden gezerek genç kızlarımıza anlatmış hatta sevdirmiştir. Gerçekten iyi diyaloglar kurarak, muhatabının duygularını iyi süzerek onların anlayacağı şekilde bunu gündeme getirmiştir. Onun bu mücadelesi şu anda birçok genç kıza örnektir.” </span></span></span></p>

<p align="right" style="text-align:right"><span><span><strong><span>(Av. Bülent Yıldırım)</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>“Şule Hanım; himmeti ve gayreti ile hem kadınlık şartlarını zorladı hem de klasik ‘Müslüman yazar’ tipini zorladı. Yazmış olmak için yazmadı. Şöhrete koşmadı. Söylenenlere aldırmadı. Bunun için sözü de yazısı da müessir oldu. Ondan kadınlar da etkilendi erkekler de. O, ömründen fazla yaşamayı, asırlarca hayırlarla anılmayı hak etmiştir. Allah ondan razı olsun. Amelini kabul buyursun.” </span></span></span></p>

<p align="right" style="text-align:right"><span><span><strong><span>(Nurettin Yıldız)</span></strong></span></span></p>

<p align="right" style="text-align:right"></p>

<p><span><em><span><span arial="">Elif Elif Dergisi, 2. Sayı'dan alıntılanmıştır.</span></span></em></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/sule-yuksel-senler-hanimefendiyi-taniyanlar-onun-hakkinda-ne-demisler</guid>
      <pubDate>Sat, 30 Aug 2025 19:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/04/sule_yuksel_senler_hanimefendiyi_taniyanlar_onun_hakkinda_ne_demisler_h48377_be06e.jpg" type="image/jpeg" length="59019"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hadis âlimi Mehmet Emin Saraç kimdir?]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/hadis-limi-muhammed-emin-sarac-kimdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/hadis-limi-muhammed-emin-sarac-kimdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mehmet Emin Saraç'ın bugün İslâm dünyasında Elmalılı Hamdi Efendi, Ömer Nasuhi Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi büyük âlimler yetiştiren bir ilim merkezi olarak hatırlanan Fatih Camii'nde 1943 yılında başladığı ilim yolculuğu, 92 yaşındaki vefatına kadar devam etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Hayatı</span></span></strong></span></span></p>

<ul>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Mehmet Emin Saraç, Tokat´ın Erbaa kazasının Tanoba köyünde doğdu. (İmam Şâfiî ve İmam Mâlik'in tavsiyeleri üzerine M. Emin Saraç doğum yılı zikretmemektedir.) Babası Hafız Mustafa Efendi'dir. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Dedesi Nakşibendiye´den Müderris Üzeyir Efendi Niksar´ın Keşfi Camii Medresesi´nde müderrisdi. Müderris Üzeyir Efendi, dönemin sayılı uleması arasında gösteriliyordu. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Dedesinin yanında 6 yaşında Kur'ân-ı Kerîm'i hatmederek hafızlığa başladı. M. Emin Saraç´ın abisi Bahaddin Saraç, kardeşleri Osman ve Yusuf ile kız kardeşleri, anne ve babaları tarafından Kur´ân okumanın suç sayılabildiği dönemlerde Kur´ân hafızı olarak yetiştirildiler. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Babası Hafız Mustafa Efendi o dönemde çocuklarına Kur'ân-ı Kerîm okuttuğu için mahkemeye çıkarıldı. Hâkim, "Sen çocuklara Arapça okutuyormuşsun. Bu, doğru mu?" diye sorduğunda "Ben çocuklara kimsenin canına, malına ve ırzına tasallut etmeleri için bir şeyler öğretmiyorum; ben Kur'ân-ı Azîmüşşan'ı okutuyorum" dedi. Ancak mahkeme neticesinde 6 ay hapis cezası aldı.</span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Eğitimi</span></span></strong></span></span></p>

<ul>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç, 1940–43 yıllarında Niksar-Merzifon'da mukabeleler okudu. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>1943'te ailesi tarafından tahsil için İstanbul'a Ali Haydar Efendi'nin tekkesine gönderildi. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Ali Haydar Efendi, tekkesi sürekli gözlem altında tutulduğu için M. Emin Saraç'ı Fatih Camii Baş İmamı Ömer Efendi'ye emanet etti. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Ömer Efendi'nin yanında Kur'ân talimi yapmaya ve Telhîs okumaya başladı. M. Emin Saraç Fatih Camii'nde üç ay misafir kaldıktan sonra Kargümrük'teki Üçbaş Medresesi'ne gitti. Burada ikamet eden ve 65 sene başkayyımlık yapan Süleyman Efendi'den Buhâri-i Şerif'in birinci ve ikinci ciltlerini okudu. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç, ilk hadis icazetini muhaddis Hacı Ferhad-ı Rizevî silsilesinden gelen icazetname ile Süleyman Efendi'den aldı.</span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç, Üçbaş Medresesi'nde 1950'ye kadar kaldı. Bu süreçte Ali Haydar Efendi ile Fatih Camii baş imamı Ömer Efendi'den başka Gümülcineli Mustafa Efendi, Muhaddis İbrahim Efendi, Arnavut Hüsrev Efendi, Ali Haydar Efendi, Silistreli Süleyman Hilmi (Tunahan) Efendi gibi zatlardan da tefsir, hadis, fıkıh, usul dersleri okumaya devam etti. İstanbul'da kaldığı yıllarda M. Emin Saraç; Tirmizî, Buhârî-i Şerif, Merâkı'l-Felâh, Kudûrî-i Şerîf, Şerhu'l-Akâid, Şifâ-i Şerif, Mir'ât, Müslim-i Şerîf, Mişkâtü'l-Mesâbih, Tefsir-i Kâdı Beyzavî gibi kitapları okudu.</span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Mısır'a hicreti</span></span></strong></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<ul>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>1950'den sonra Ali Haydar Efendi'nin teşvikiyle Mısır'a, kendi deyimiyle "İlim hicreti" için gitti. Ancak Mısır'a gitmesi zannettiği kadar kolay olmadı. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Mısır'a gitmek için gerekli olan pasaportu dönemin şartları yüzünden çıkaramayınca M. Emin Saraç, yol istikametini Bağdat üzerinden gerçekleştirmek istedi. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Önce trene binerek Diyarbakır'a giden Saraç, oradan Mardin'e geçti. Mardin'den de Cizre'ye geçen Saraç, burada gördüğü bir rüya üzerine Mısır'a bu şekilde gitmekten vazgeçti ve memleketine ailesinin yanına döndü. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Yeniden İstanbul'a geçen M. Emin Saraç burada tanıştığı dedesinin arkadaşı Meletli Şeyh Efendi'nin oğlu Remzi Bey sayesinde pasaport çıkartabildi ve meşakkatli bir süreç sonunda Mısır'a gitti. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Mısır'da ilk olarak Muhammed Zahidü'l Kevserî'nin yanına giden M. Emin Saraç, Ezher Üniversitesi'ne kaydolmak için sınavlara girdi.</span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Ezher´in lise bölümüne kaydolan M. Emin Saraç, sonra yine aynı okulun Külliyetü'ş Şerîa bölümüne sınavla kabul edildi. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Mısır'da Kral Faruk, Bağdat Oteli'nin 7–8. katlarını M. Emin Saraç Hoca'nın da dâhil olduğu bazı öğrencilere tahsis etmişti."Kadılık Yüksek Lisansı"nda bir sene okuduktan sonra Kral Faruk'tan sonra başa geçen Abdunnasır´ın baskıları yüzünden M. Emin Saraç kaldığı oteli ve okulu bırakmak ve Türkiye'ye dönmek zorunda kaldı.</span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">İlmi çalışmaları<img align="right" alt="" height="234" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/Resim3_5.jpg" width="350" /></span></span></strong></span></span></p>

<ul>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç, Ezher diplomasının Türkiye'de geçersiz kılınmasına rağmen Mısır'da 9 yıl kalarak eğitimine devam etti. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Bu dönemde Muhammed Zahidü'l Kevserî, Osmanlı'nın son şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi, Yozgatlı İhsan Efendi, Muhammed Abdulvehhab Buhayri, Ahmed Fehmi Ebu Sünne, Ali Yakup Efendi, Abdulfettah eş-Şa'şa'dan istifade etti. Türkiye'den eğitim amacıyla geldikleri için oradaki hocalar kendilerini "Osmanlı devletinin çocukları" olarak görüyordu. M. Emin Saraç'a göre bu çok önemli bir iltifattı.</span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Muhammed Zahidü'l Kevserî Hindistan-Pakistan hocaları ile sürekli irtibat halindeydi. Mektuplar, ziyaretlerle aradaki ilim bağı devam ediyordu. Bu sürece tanıklık eden M. Emin Saraç, Muhammed Zahidü'l Kevserî'nin yapmış olduğu görüşmelerden de istifade etti. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>1951 yılında büyük ilim ve davet adamı Ebu'l Hasen en-Nedvi Mısır'a ziyarete geldiğinde M. Emin Saraç ile tanıştı. Ezher Üniversitesi'ne geldiğinde Türk talebelerin yerini soran en-Nedvi tevafuk eseri ilk önce M. Emin Saraç'ın odasına yöneldi ve kapısını çaldı. Böylelikle Nedvi'nin tabiriyle "kadim bir dostluk" başladı. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç vefatından bir müddet önce Nedvi'yi Hindistan Leknev'de ziyaret etti, ondan icazet de aldı. </span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">İstanbul'a dönüş</span></span></strong></span></span></p>

<ul>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç, 1958 yılının sonunda kardeşi Osman ile İstanbul'a döndü. Döndükten 6 gün sonra yeni bir teklifle ilim hayatına devam etme fırsatı buldu. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Dönemin İstanbul İmam Hatip Lisesi müdürünün daveti üzerine 1960 ihtilaline kadar bu okulda hocalık yaptı. Burada, Ezher'de Külliyetü'ş Şerîa bölümünde eğitim almış olan Bulgaristanlı Ahmed Davudoğlu ile karşılaştı. Şahit olduğu ilmî dirayet ve kudreti üzerine onu "Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi"ni yazmaya ikna etti. Kitap çıktıktan kısa bir süre sonra Ahmed Davudoğlu vefat etti. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç'ın İstanbul'a dönmesi ardından vuku bulan bir diğer olay ise evliliği idi. Kısa bir zaman sonra hocası Ali Haydar Efendi'nin tavassutuyla Eminönü Müftüsü Ali Yekta Efendi'nin kızı ile evlendi. Bu evlilikten, birisi Eski Türk Edebiyatı Profesörü M. A. Yekta Saraç, diğeri şu anda ticaretle meşgul olan Fatih Saraç olmak üzere iki erkek çocuğu bulunmaktadır.</span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç, 1960 darbe döneminde zorunlu askerlik görevini yerine getirdi. Acemilik eğitimini İzmir'de yapan Saraç Hoca, daha sonra İstanbul'a İstihkâm Okulu'na geldi. İstihkâm okulunda iken ikindi namazlarından sonra Sadabad Camii'ne gidiyordu. O dönemde Sadabad Camii´ne Yüksek İslam Enstitüsü'nden bazı öğrenciler gelir, Saraç onlara ders verirdi. İlim hayatına askerlikte de devam etmiş olması Saraç´ın şükrederek yadettiği hatıraları arasında yer alır. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Askerlik görevinin bitmesinin hemen ardından M. Emin Saraç, Arapça ve Osmanlıca bildiği için Ankara Evkaf Müdürlüğü'nde bir imtihana tabi tutuldu. Birkaç saat içinde de tayini çıkarıldı. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Fakat Saraç, İstanbul'da kalıp, devlete bağlı olmadan ders vermek istiyordu. </span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Hac dönüşünde İlim Yayma Cemiyeti'nin Yüksek İslâm Enstitüsü talebeleri için ilk defa açtığı yaz kursunda ders vermeye başladı. Sonra İlim Yayma Cemiyeti'nde İsmail Niyazi Kurtulmuş, Saraç Hoca'ya bu dersleri devamlı yapmasını teklif etti. Ve o günden vefatına kadar hayatı ilim tedrisi ile geçti. </span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Müderrisliği ve talebeleri<img align="right" alt="" height="303" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/resim-4_2.jpg" width="229" /></span></span></strong></span></span></p>

<ul>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç, Kur'ân-ı Kerîm gibi sürekli okunmasını arzu ettiği hadis kitapları arasında yer alan Riyazu's-Sâlihîn'i 8 defa okutmak suretiyle bir defa da genç talebesi Habib Salih Emre'nin Riyâzu's Sâlihîn hıfzını dinlemek suretiyle 9 defa okudu. Hadis ilmine verdiği önem kadar fıkıh ve tefsir tedrisine de önem verdi.</span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç, Osmanlı ulemasının müstakîm çizgisini takip etti. İhlas ve takvası, samimiyet ve şahsiyeti, edeb ve ahlakı, sebat ve istikameti, itidal ve hassasiyeti, tevazu ve mahviyeti ile sadece Türkiye'de değil, dünya çapında sevilen ve takdir edilen bir âlim oldu.</span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>M. Emin Saraç, Fi-Zılalil-Kur'ân mütercimleri arasında yer aldı. Ama o eser telifi yerine daha çok ders vermeyi tercih etti. 2000'den fazla talebe yetiştirdi. Aralarında davet ve irşad erbabı, müftü, vaiz, imam hatip, akademisyen ve öğretmenlerin çoğunlukta olduğu mümtaz talebeleri arasında Osman Topbaş, Prof. Dr. Cevat Akşit, Prof. Dr. Osman Öztürk, Prof. Dr. Kemal Sandıkçı, Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan, Prof. Dr. Mehmet Bulut, Prof. Dr. Mustafa Avcı, Prof. Dr. İbrahim Hatiboğlu, Doç. Dr. Seyyid Bahçıvan, Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay, Yrd. Doç. Dr. Abdullah Özcan, Dr. Ahmet Efe, Dr. Salim Sancaklı, Mustafa Demirkan, Hamdi Arslan, İsmail İpek, Hafız Osman Şahin, Nurettin Yıldız, Ahmet Yüksek, M. Salih Köse, Dr. Muhammed Beyler, Ahmet Hamdi Yıldırım, M. Fatih Kaya gibi isimler yer alıyor.</span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Vefatı</span></span></strong></span></span></p>

<ul>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>Saraç, yurtdışındaki ilim meclislerinde defalarca Türkiye'yi temsil etti. Mısır, Suriye, Ürdün, Filistin, Kuveyt, Hindistan, Pakistan ve diğer İslâm ülkeleriyle ilmî irtibatını devam ettirdi. Yurt dışından gelen İslam âlimlerinin ilk aradıkları kişi oldu.</span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span>65 yıl boyunca tefsir, hadis ve fıkıh dersleri verdi.</span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span style="background-color:white"><span><span style="color:black">Bugün İslâm dünyasında Elmalılı Hamdi Efendi, Ömer Nasuhi Efendi, Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi gibi büyük âlimler yetiştiren bir ilim merkezi olarak hatırlanan Fatih Camii'nde 1943 yılında başladığı ilim yolculuğu, 92 yaşındaki vefatına kadar devam etti.</span></span></span></span></span></li>
 <li style="text-align:justify"><span><span><span style="background-color:white"><span><span style="color:black">19 Şubat 2021’de rahatsızlanarak kaldırıldığı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi’nde vefat etti.</span></span></span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/hadis-limi-muhammed-emin-sarac-kimdir</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Aug 2025 15:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2022/12/hadis_limi_muhammed_emin_sarac_kimdir_h47427_cea0a.jpg" type="image/jpeg" length="13449"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tasavvuf geleneğimizi ortaya çıkaran isimlerdendi]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/tasavvuf-gelenegimizi-ortaya-cikaran-isimlerdendi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/tasavvuf-gelenegimizi-ortaya-cikaran-isimlerdendi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Selçuk Eraydın hocanın tasavvuf kürsüsüne emekleri, katkıları çoktur. Tasavvuf geleneğimizin ortaya çıkartılmasında öncülerdendir. Cihat Demirci yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span>25 Aralık 1995 tarihinde, Miraç kandili gecesi <strong>İskenderpaşa Camii</strong>’nin avlusunda az önce vaaz kürsüsünde dinleyenlerin belki bir daha unutamayacakları ve gözleri dolarak hatırlayacakları bir vaaz irad eden <strong>Selçuk Eraydın</strong> Hoca, yanındaki dostlarına; “Uzun zamandır kandilleri dışarıda geçiriyorum. Hem aileden uzak kalıyorum hem de arayanlara cevap verememiş oluyorum. Sohbetten sonra <strong>Es’ad Hocaefendi</strong>’den müsaade isteyip ayrılsam, programın sonuna kalmasam edepsizlik yapmış olur muyum?” diye danışır.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span>Akabinde Hocaefendi’den iznini almış olmalı ki kandil programından ayrılır, yola çıkar fakat Fatih İskenderpaşa mahallesinden evinin bulunduğu Kadıköy Sahrayıcedit mahallesine varamadan bir trafik kazası geçirir, Numune hastanesine kaldırılır ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuşur. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>O akşam Selçuk hocanın yanında bulunan ve o son vaazını dinleyenlerden aynı zamanda Hoca’nın doktora öğrencisi de olan İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Kürsüsü hocalarından Yrd. Doç. Dr. <strong>Necdet Yılmaz</strong> hocamız, Sahrayıcedit’te Selçuk hocanın kabrini ziyaret ederken bunları söylemişti. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Ali Efendi, Selçuk hocayı çok severdi</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Selçuk Eraydın hoca, yaptığı hizmetleri, akademik çalışmaları, eserleri ve yetiştirdiği öğrenciler ile ardında derin iz bırakan büyük hocalardandı. Tıpkı aynı kabristanı paylaştığı kendi hocası da olan <strong>Mahir İz </strong>hoca gibi... Bandırma’nın sahabeler diyarı olarak bilinen (Bu konu hakkında kesin bilgi olmamakla birlikte yetkililer tarafından araştırılmaktadır.) mahallesi Edincik’te başlayan, <strong>Tatlıcı Ali Öztaylan</strong> rahmetli ile kesişen ve bu kesişimin neticesi İstanbul’a uzanan, Bağlarbaşı’nda İlahiyat Fakültesi’nde uzun yıllar yoğun çalışmalara adanan, içinden nice nice hocalar ki <strong>Nihad Sami Banarlı</strong>, <strong>Ali Nihat Tarlan</strong>, <strong>Ahmed Davudoğlu</strong> bunlardandır, nice nice dostlar ve nice nice öğrenciler geçen ve <strong>Mustafa Tahralı</strong> hoca ile ortaklaşa gayretleri ile ortaya çıkardıkları <strong>Ahmed Avni Konuk</strong>’un Füsûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’nin de hazırlandığı, ennihayet bir Miraç gecesinde Sahrayıcedit’te son bulan bir hayat…</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Tatlıcı Ali Efendi, Selçuk hocanın vefat haberini alınca, “Sanki vücudumun yarısını kaybettim.” demiş. O kadar çok severmiş rahmetliyi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bandırma’nın Edincik mahallesinde Selçuk hocanın adını taşıyan bir sokak var. O sokakta, o mahallede ve genel olarak <strong>Bandırma</strong>’da neredeyse herkesin Ali Efendi ve Selçuk hoca ile ilgili hatıraları var. Bir de herkes şunu biliyor: “Ali Efendi, Selçuk hocayı çok severdi.”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Selçuk hocayı ve Ali Efendi’yi sorduğumda Bandırma İmam Hatip Lisesi kurucu müdürü <strong>Mehmet Ali İlhan</strong> şunu anlatmıştı mesela: Bir defasında otuz-kırk kişilik bir grup ile <strong>Ahmed Yesevi</strong>’nin türbesini ziyaret amacıyla Türkistan’a seyahat edeceklerdir. <strong>Ali Ulvi Kurucu</strong> ve <strong>Selçuk Eraydın</strong> hoca da bu seyahate katılırlar. Fakat <strong>Tatlıcı Ali Efendi</strong> biraz rahatsız olduğu için katılmaz bu ziyarete… Ahmed Yesevi’nin kabrinin önüne geldiklerinde Selçuk hoca önlerindeki kalabalığın içinden birisini Ali amcaya benzetir. Şaşırarak gözlerini ovuşturur, bakar ki gördüğü kişi Ali amcadır. Ali Ulvi Kurucu’ya göstermek için onu ararken merhum Ali Ulvi Kurucu ileriden bağırarak Selçuk hocaya, “Selçuuuuk! Görüyor musun bak, o bizden önce gelmiş.” dediğini duyar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bandırma İmam Hatip Lisesi meslek dersleri hocası İlhan Üçkan Selçuk hoca ile ilgili şunu unutamadığını anlatmıştı: “Selçuk hocadan dinlediğim ve unutamadığım ufak bir anekdot var. Zamanında Bandırma’da bir zengin adamın hayır işlerine para vermeyi istemesine rağmen eli gitmezmiş. Bir türlü elini cebine atıp da çıkarıp bir ihtiyaç sahibine veremezmiş. Fakat vermek de ister, bunu gönlünden geçirirmiş. Bunun üzerine bir arkadaşına, 'Sen bir ihtiyaç sahibi, bir dernek, vakıf vesaire görürsen benim adıma söz ver. Sonra gel o parayı benden al, götür, ver.' Arkadaşı ile anlaşmışlar. Arkadaşı örneğin bir cami yapılacağını görünce gidip, 'Ben de yarın size şu kadar para getireceğim, bağışlayacağım.' diye söz verir ve gelip parasını alır, götürür, bağışı gerçekleştirirmiş. Bunu Selçuk Eraydın’dan dinlemiştim.” </span></span></p>

<p style="text-align:center"><img alt="" height="298" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/selcuk-eraydin-hoca-kitap.jpg" width="580" /></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Tasavvuf geleneğimizin ortaya çıkartılmasında öncülerdendir</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Selçuk hocanın şiire ilgisi de malumdur. Hafızasında neredeyse her konu ile ilgili Yunus Emre’nin, Fuzuli’nin, Mehmet Akif’in, Necip Fazıl’ın şiirleri bulunan ve bahsolunan konunun ardından şiirleri duru sesi ile okuyarak renklendiren hoca için fakülteden arkadaşı<strong> Emin Işık</strong> hoca, “Hayatı da şiir gibi yaşadı.” dermiş.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bizler bu şiir gibi yaşanan hayat için, istifade ettiğimiz kıymetli eserler için Hoca’ya minnet duyuyor ve kendilerini rahmetle yâd ediyoruz. Bugün Selçuk hocanın vefatının yirminci sene-i devriyesi... Selçuk Eraydın hocanın tasavvuf kürsüsüne emekleri, katkıları çoktur. Tasavvuf geleneğimizin ortaya çıkartılmasında öncülerdendir. Çalışmaları yolu aydınlatan işler olmuş ve üzerine emek sarfettiği meseleler sonraki çalışmalar için kaynak sayılmıştır. Birçok lisans öğrencisi onun <em><strong>Tasavvuf ve Tarikatler</strong></em> kitabından istifade etmiştir. Hoca’yı anmak vefamızın gereğidir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Hoca’yı merak edenler, onu okumak isteyenler için <strong>Tasavvuf dergisi</strong>nin 27. sayısının “Selçuk Eraydın’a Armağan” dosyası ile çıktığını hatırlatmış olalım. Hocanın yakın çevresindeki değerli hocalarımızın yazılarından oluşan bu kıymetli sayıda <strong>Hasan Kamil Yılmaz, Emin Işık, Mehmet Erkal, Necdet Tosun, Safi Arpaguş, Necdet Yılmaz, Ali Namlı, İsmail Kara, Yakup Çiçek</strong> gibi birçok hocanın veda yazıları okunabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong>Cihat Demirci </strong>yazdı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/tasavvuf-gelenegimizi-ortaya-cikaran-isimlerdendi</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Aug 2025 11:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/07/tasavvuf_gelenegimizi_ortaya_cikaran_isimlerdendi_h22604_fcc42.png" type="image/jpeg" length="86975"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kafkasya'dan Kahire'ye bir ilim hazinesi: Muhammed Zâhid Kevserî]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kafkasyadan-kahireye-bir-ilim-hazinesi-muhammed-zahid-kevseri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kafkasyadan-kahireye-bir-ilim-hazinesi-muhammed-zahid-kevseri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zâhid Kevserî, İslâmî ilimlere vukûfiyeti dönemindeki alimlerce; hem onun görüşlerine yakın olanlar tarafından, hem de bizzat tenkit ettiği kişiler tarafından kabul edilmiş, son yüzyılda yaşamış en büyük âlimlerden biriydi. Muhammed Ebu Zehra’nın da dediği gibi o “araştırmalarının ve yazdıklarının çok üzerinde, Mısır’da bir ilim hazinesiydi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Son dönem Osmanlı alimlerindendir Muhammed Zâhid Kevserî, Kafkasya işgalinden dolayı Düzce’ye göçmüş bir aileye mensuptur. Babası Hasan Hilmi Efendi'nin kurduğu medresede eğitimini bitirdikten sonra birçok medreselerde müderrislik yaptıktan sonra 1919 tarihinde Şeyhülislam ders vekili olarak görevlendirilmiştir. Fakat onun doğruluk ve haktan ayrılmayan yapısı bu görevi uzun süre sürdürmesine engel olmuştur. Bir medreseyi garaj yapmak için yıktırmak isteyen İttihat ve Terakki üyelerine şiddetle karşı çıktığı için görevinden azledilmiştir.</p>

<p>Hakkında tutuklama emri çıktığını öğrenmesiyle ailesine bile haber veremeden İstanbul’dan Mısır’a göç etmek zorunda kalan Muhammed Zâhid Kevserî, yolculuğa çıktığında ülkesine bir daha dönemeyeceğinden habersizdi. Mısır’a intikalinden sonra birçok ilim talebesi gibi pek çok kez onu ziyaret etmiş olan <strong>Muhammed Ebu Zehra’nın da dediği gibi o “araştırmalarının ve yazdıklarının çok üzerinde, Mısır’da bir ilim hazinesiydi.”</strong> Zâhid Kevserî, İslâmî ilimlere vukûfiyeti dönemindeki alimlerce; hem onun görüşlerine yakın olanlar tarafından, hem de bizzat tenkit ettiği kişiler tarafından kabul edilmiş, <strong>s</strong><strong>on yüzyılda yaşamış en büyük âlimlerden biriydi. </strong>Mısır’da yaşadığı zamanda onunla sürekli irtibatta olan Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin söylediği gibi <strong>Zâhid Kevserî sahili olmayan iki deryada, yani fıkıh ve hadis ilminde emsalsizdi.</strong></p>

<figure>
<p><img alt="Zâhid Kevserî'nin babası Hacı Hasan Efendi" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2018/06/27/10/30/resized_c785b-dba2d4edmakalatulkevserimuhammedzahidelkevseriebubekirsifil05.jpg" /></p>

<figcaption agency="">Zâhid Kevserî'nin babası Hacı Hasan Efendi</figcaption>
</figure>

<p><strong>Babası</strong> Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevi’ye bağlı Nakşi şeyhi bir âlim olan Zâhid Kevserî, 1879 yılında Düzce’de babasının adıyla anılan Hacıhasan köyünde doğmuştur. Kafkasya’da doğan babası <strong>Hasan Hilmi Efendi </strong>Rus işgalinden dolayı talebeleriyle birlikte <strong>Düzce’ye göçmüş ve burada yaptırılan medresede birçok talebe yetiştirmiştir.</strong></p>

<figure>
<p><img alt="Nakşi Şeyhi Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî." src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2018/06/27/10/33/resized_0cdde-893df4d0ahmetziyaeddingumushanevi.jpg" /></p>

<figcaption agency="">Nakşi Şeyhi Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî.</figcaption>
</figure>

<p>Kevserî temel eğitimini bu medresede babasından almıştır. Daha ileri eğitim için Düzce’deki rüştiye mektebine gitmiş, bunun yanında <strong>bölgedeki tanınmış âlimlerden sarf ve nahiv dersleri okumuştur.</strong> Mezun olduktan sonra 1893’de İstanbul’a gitmiş, Kazasker Hasan Efendi Dârülhadis Medresesi’nde öğrenim görmeye başlamıştır. Büyük bir ilim merkezi olan İstanbul’a vardığı andan itibaren ilim peşinde koşan <strong>İmam Kevserî, Fatih Camii ders halkalarına katılmış ve birçok önemli âlimden muhtelif konularda eğitim almıştır. </strong>Babasının sıkı arkadaşı ve <strong>Ahmet Ziyâeddin Gümüşhânevi’ye</strong> bağlı olan Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’den dersler alırken bir yandan da beş yılda bir yapılan Ruûs sınavlarına hazırlanmıştır. <strong>Şahsiyetinin oluşmasında oldukça etkisi olan Hasan Hilmi Efendi’ye tabi olarak tasavvuf yoluna girmiştir.</strong> Hasan Hilmi Efendi’den okuduğu derslerin dışında<strong> “delilim ve rehberim”</strong> olarak tanımladığı <strong>Eginli İbrahim Hakkı Efendi’den</strong> sarf, nahiv, fıkıh, tefsir okumuştur. İbrahim Hakkı Efendi 1895’te vefat edince İbrahim Hakkı Efendi’nin yönlendirmesiyle kendisinden oldukça etkilendiği, hakkında <strong>ilimde </strong><strong>öncüm ve en büyük yardımcımdır</strong> dediği <strong>Ali Zeynelabidin el Alasoni </strong>ile derslerine devam etmiştir.</p>

<figure>
<p><img alt="İmam Zâhid Kevserî'nin İstanbul yıllarına ait bir fotoğrafı." src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2018/06/27/10/36/resized_8e438-c1b19c6aistanbulyillari.jpg" /></p>

<figcaption agency="">İmam Zâhid Kevserî'nin İstanbul yıllarına ait bir fotoğrafı.</figcaption>
</figure>

<p>25 yaşında medrese eğitimini tamamlayan ve icazet alan İmam Kevserî, ders verecek hocaların yetkinliğini ölçmek için yapılan Ruûs sınavına girmiştir. <strong>Sınavı başarıyla verip şer’i, edebi ve akli ilimlerin tamamında ders okutabileceğine dair icazetini aldıktan </strong>sonra Fatih Camii'nde müderris olmuştur. 1907’de “Dersiam” sıfatıyla derslere başlayan İmam Kevserî 1. Dünya Savaşı’nın başlarına kadar cuma günleri hariç her gün ders vermiştir.</p>

<p>Vaktinin çoğunu ders vermekle harcayan Kevserî, 1913 yılında medreselerin ıslahı için kurulan ve eğitimde ne gibi değişikliklerin yapılabileceğini ele alan bir komisyona üye seçilmiştir.<strong> İmam Kevserî komisyonda,</strong> müfredata pozitif ilimleri sokmayı ve eğitim sürecini 8 yıla indirmeyi teklif eden <strong>İttihat ve Terakki partisi üyelerine karşı çıkmıştır. </strong>Ders sayısının arttırılmasına rağmen eğitim süresinin düşürülmesinin uygun olmadığını, bilhassa dinî ilimleri okuyan öğrencilerin Arapça için hususi bir süreye ihtiyaç duyduğunu savunmuştur.</p>

<blockquote>Zâhid Kevserî’nin komisyon üyelerini de ikna ederek 15 yıl olan eğitim süresini 18 yıla çıkartması İttihat ve Terakki üyeleri ile arasını açmıştır.</blockquote>

<p>Savaş yılları yaklaşırken İmam Kevserî’ye İttihatçı bir arkadaşı tarafından İstanbul’da kalmasının sakıncalı olacağı konusunda uyarı gelmiş ve Kastamonu’da yeni yapılacak bir medresenin başına geçmesi teklifi yapılmıştır. <strong>Hükümet tarafından görevlendirilmiş olmasına rağmen Kevserî İstanbul’dan ayrılmadan önce Daru’l Fünûn öğretmenlik sınavlarına girmiş ve sınavı başarıyla geçmiştir. </strong>Fakat <strong>İttihat ve Terakkicilerin müdahil olup onun yerine başka birini göreve getirmelerinden dolayı</strong> İmam Kevserî 3 yıl kalacağı Kastamonu’ya doğru yola çıkmıştır.</p>

<p>Kastamonu’daki medresenin tamamlanmasının ardından tekrar ders verebilme ümidiyle İstanbul’a doğru yola çıkmıştır. Mevsim kış olduğu için seyahat için deniz yolunu tercih etmek zorunda kalmış ve İğnebolu’ndan küçük bir tekneye binmiştir. Hava şartları bozulmaya başlayınca kışı geçirmek adına Düzce’ye geçmeye karar vermiştir. Fakat <strong>tekne</strong>, Ereğli limanına yaklaşırken, <strong>yükselen dalgalar yüzünden alabora olunca Kevserî boğulma tehlikesi yaşamıştır.</strong> İmam Kevserî limandaki insanlar tarafından kurtarılmış olmasına rağmen kendisi için çok önemli olan; <strong>neşirleri yedinci, sekizinci asra dayanan el yazması kitapları denize karışmıştır.</strong></p>

<blockquote>
<p>“Şeyhülislamlığım zamanında Zahid efendiyi ders vekili olarak tercih ettim. Onu ders vekaletine getirdim derken, hak etmediği halde bu görevi verdiğimi söylemek istemiyorum. Bilakis asrın İslâm alimlerine karşı onunla övünmek için bunu yaptım”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><em>Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi</em></p>
</blockquote>

<p>Memleketi Düzce’ye vardığında İstanbul’dan görev için çağırıldığını duyan Kevserî vakit kaybetmeden İstanbul’a hareket etmiştir. Bir ay kadar Daru’l Safakati’il İslâmiyye’de müderrislik yaptıktan sonra <strong>1919 tarihinde Şeyhülislam ders vekili olarak görevlendirilmiştir.</strong> Fakat onun doğruluk ve haktan ayrılmayan yapısı bu görevi uzun süre sürdürmesine engel olmuştur. Bir medreseyi garaj yapmak için yıktırmak isteyen <strong>İttihat ve Terakki üyelerine şiddetle karşı çıktığı için görevinden azledilmiştir.</strong></p>

<figure>
<p><img alt="İmam Zâhid Kevserî'nin Mısır'a göç ettiği zamanlardan bir fotoğrafı." src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2018/06/27/10/43/resized_b41c2-a2cb4310misirzamani.jpg" /></p>

<figcaption agency="">İmam Zâhid Kevserî'nin Mısır'a göç ettiği zamanlardan bir fotoğrafı.</figcaption>
</figure>

<blockquote>
<p>“Üstadımız el-Kevseri, İslâm'a hizmet ve ilmi misyonunu en üst seviyede yerine getirmiş dünya çapında bir alimdi. Mısır'da ilmi bir çığır açmış, eserleriyle ölümsüz bir servet bırakmıştı."</p>

<p>Öğrencisi Kahire vaizi Muhammed İsmail1922’de bir arkadaşından aldığı haber ile apar topar ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. <strong>Hakkında tutuklama kararı çıkartıldığı haberi Kevserî’nin yolunu, bir başına, ailesini arkasında bırakarak Mısır’a çevirmesine yol açmıştır.</strong> Mısır üzerinden Şam’a varan Kevserî burada<strong> Daru’l Kütübi’z Zâhiriyye’de yazma eserler üzerinde incelemeler yapmıştır.</strong> Kahire’ye geri döndüğünde Türkçe metinlerin Arapça’ya çevrilmesi için <strong>Dârü’l-mahfûzâti’l-Mısriyye tarafından açılan işe başvurmuş, sınavı birincilikle kazandıktan </strong><strong>sonra</strong> burada çalışmaya başlamıştır. Geçinebilecek kadar maaş sahibi olan İmam Kevserî bir arkadaşının ona ev açmasının da ardından İstanbul’daki ailesini yanına getirtmiştir. Ne yazık ki, evinden uzak olduğu zamanda bir kızı ve bir oğlu vefat eden <strong>Kevserî sadece karısı ve iki kızına kavuşabilmiştir.</strong></p>
</blockquote>

<blockquote>
<p>“Hadis ve fıkıh ilimlerinde kaynak sayılacak derecede alim idi. Ne zaman ziyaretlerine gitsek, çeşitli milletlerden talebeleri yanında bulurduk. Onlardan her biri ilmî meselelerde hocadan cevap almak ve onu tezi veya hazırladığı mevzuda kaynak gösterebilmek için sabırla izahını beklerlerdi. Zira hocanın malumatının esasa dayanması hususunda hiç şüpheleri yoktu.”</p>

<p><strong><em>Ali Ulvi Kurucu</em></strong></p>
</blockquote>

<p>Evini bir medreseye çevirerek öğrenciler yetiştirmeye başlayan Kevserî verdiği derslerin ve yaptığı işin yanı sıra Mısır’da bulunduğu zamanlarda çeşitli dergi ve gazetelerde yazılar yazmıştır. Yazılarında daha çok <strong>modernistleri tenkit etmiş </strong>ve son yüzyılda ortaya çıkmış mezhep karşıtlığını eleştirmiştir. <strong>Akidenin, sağlam olduğu takdirde her iyiliğin kaynağı olacağını; bozuk olduğunda ise her türlü kötülüğe temel teşkil edeceğini düşünen Kevserî </strong>özellikle itikat konularına eğilmiştir.<strong> Hz. İsa’nın nüzulünü inkâr </strong>eden kişilere karşı reddiyeler yazmış,<strong> Allah’ın “yukarı cihette”</strong> olduğunu söylemenin tehlikelerini konu alan makaleler kaleme almıştır. Modernist düşünceleri konu alan reddiyelerinin yanı sıra zamanın kadısı Ahmed Şakir’in talak (boşama) konusundaki eserine reddiye yazması ile dikkatleri üzerine çekmiştir. <strong>Bazı devlet görevlileri, düşünürler ve Ezher hocaları Zâhid Kevserî’nin sınır dışı edilmesi için çabalamış</strong> fakat Kevserî’nin hatırı sayılır arkadaşlarının engellemeleri dolayısıyla istekleri geri çevrilmiştir.</p>

<figure>
<p><img alt="İmam Kevserî'nin hayatının son dönemlerine ait bir fotoğrafı." src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2018/06/27/10/49/resized_a1e0d-c48a1205hayatininsondemleri.jpg" /></p>

<figcaption agency="">İmam Kevserî'nin hayatının son dönemlerine ait bir fotoğrafı.</figcaption>
</figure>

<blockquote>
<p>“Son yıllarda vefat edip de yeri boş kalan Kevserî gibi bir alim bilmiyorum. Çünkü o, ilmi kazanç vesilesi ve kötü emeller için bir amaç kılmayan Selef-i Salihin'in son halkasıydı. Çünkü o, Selef-i Salihin'in amaçladığına ulaşan ve onların boş bıraktığı yerleri dolduran kişiydi.”</p>

<p>Muhammed Ebu Zehra</p>
</blockquote>

<p><strong>Son dönemin en büyük âlimlerinden olan Kevserî 1952’de, </strong>arkasında Abdulfettah Ebu Gudde, Muhammet Emin Saraç gibi birçok tanınmış öğrenci bırakarak <strong>Türkiye’ye dönebilme umudu taşırken vefat etmiştir.</strong> Vefatından hemen sonra dergilerde yazdığı yazılar öğrencisi Ahmed Hayri tarafından “Makalat” adı altında kitaplaştırılmıştır. Vefatını Düzce’deki kardeşi Necati Efendi’ye duyurmak adına mektup yazan bir öğrencisinin dediği gibi<strong> Zâhid Kevserî vefatıyla “yalnız sizleri değil, bütün âlem-i İslâm'ı mahzun etmiştir."</strong></p>

<p><strong>Kaynak: Mecra</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kafkasyadan-kahireye-bir-ilim-hazinesi-muhammed-zahid-kevseri</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Jul 2025 20:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/07/kevseri.jpg" type="image/jpeg" length="94000"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['İlim Yolunda Bir Ömür' süren M. Emin Saraç Hocaefendi - PDF]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/ilim-yolunda-bir-omur-suren-m-emin-sarac-hocaefendi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/ilim-yolunda-bir-omur-suren-m-emin-sarac-hocaefendi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“İlim ehli kimse, boş sözlerle, malayaniyle vakit geçirmez. Onların bulunduğu meclisler hep ilim meclisleri haline dönüşür. Biz de öyle olmaya çalışacağız. Güzelce, yerine göre en güzel sözleri söyleyeceğiz.” diyen Hadis âlimi Merhum Mehmet Emin Saraç Hocaefendi'nin vefatının sene-yi devriyesi münasebeti ile yayınlanmış olan bu kitap; Hocaefendi ile yapılan söyleşiler ve talebeleri tarafından hakkında yazılan yazılardan oluşmaktadır. PDF olarak indirip okuyabilirsiniz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:red">'İlim Yolunda Bir Ömür' süren M. Emin Saraç Hocaefendi</span></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p class="MsoPlainText">“İlim ehli kimse, boş sözlerle, mâlâyaniyle vakit geçirmez. Onların bulunduğu meclisler hep ilim meclisleri haline dönüşür. Biz de öyle olmaya çalışacağız. Güzelce, yerine göre en güzel sözleri söyleyeceğiz.” diyen Hadis âlimi Merhum Mehmet Emin Saraç Hocaefendi'nin vefatının sene-yi devriyesi münasebeti ile yayınlanmış olan bu kitap; Hocaefendi ile yapılan söyleşiler ve talebeleri tarafından hakkında yazılan yazılardan oluşmaktadır. <img align="right" alt="'İlim Yolunda Bir Ömür' süren M. Emin Saraç Hocaefendi" height="459" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/ilimyolundabiromur_1.jpg" width="307" /></p>

<p></p>

<p><strong><span style="color:red">İçindekiler</span></strong></p>

<p>05 Kendi Dilinden: M. Emin Saraç Hocaefendi</p>

<p>13 Ümmet İnsanı Olmak</p>

<p>21 Eslafın Yetimi: M. Emin Saraç Hocaefendi</p>

<p>35 Yarım Asırlık Talebelerinin Dilinden: M. Emin Saraç Hocaefendi</p>

<p>53 Rabbani Bir Âlim: M. Emin Saraç Hocaefendi</p>

<p>59 Âlim ve Mürşit M. Emin Saraç’a Veda</p>

<p>69 Merhum M. Emin Saraç Hocamızın Mübarek Mirası</p>

<p>79 M. Emin Saraç Hocamla Gönül Muhabbetimiz</p>

<p>83 M. Emin Saraç Hocamın Halkasında Fıkıh Dersleri</p>

<p>89 M. Emin Saraç Hocaefendi’nin İz Bıraktığı Hatıralar</p>

<p>95 M. Emin Saraç Hocaefendi’den Bir Hatıra...</p>

<p>101 M. Emin Saraç Hocamızın Ardından...</p>

<p>107 M. Emin Saraç: “Bu Delikanlıya İyi Bir Palto Ayarlayın”</p>

<p>113 Saadet Ancak Resulullah’a (s.a.) Tâbi Olmakla Mümkün</p>

<p>123 Hususi Şahitlikler: Ümmete Açılan Pencere</p>

<p>141 M. Emin Saraç Hoca ile Yakın Dönem İlim ve Fikir Atlası Üzerine</p>

<p>165 M. Emin Saraç Hocaefendi ile Fatih Camii Çevresinde...</p>

<p>175 M. Emin Saraç Hocaefendi’nin Nazar-i Dikkatiyle “Bir Peygamber Mirası: İlim”</p>

<p>189 M. Emin Saraç Hocaefendi ile Hasbihâl!</p>

<p>205 M. Emin Saraç Hocaefendi ile Son Devir Âlimlerimiz Üzerine</p>

<p>231 M. Emin Saraç Hocaefendi’den İlim Yolcularına Tavsiyeler</p>

<p class="MsoPlainText"></p>

<p class="MsoPlainText"><strong><span style="color:red">PDF oku, indir!</span></strong></p>

<p class="MsoPlainText">Müstesna bir hadis aliminin hayatının herkes tarafından öğrenilmesi amacına yönelik olarak Risale Yayınları tarafından hazırlanan bu kitabın PDF'ini istifadelerinize sunuyoruz.</p>

<p class="MsoPlainText"><strong><span style="color:red">İlim Yolunda Bir Ömür PDF: <a class="detayFoto" href="https://dunyabizimcom.teimg.com/dunyabizim-com/images/upload/%C4%B0limYolundaBirOmur.pdf" rel="nofollow">İlimYolundaBirÖmür.pdf</a></span></strong></p>

<p class="MsoPlainText"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kitap, Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/ilim-yolunda-bir-omur-suren-m-emin-sarac-hocaefendi</guid>
      <pubDate>Fri, 25 Jul 2025 11:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/03/ilim_yolunda_bir_omur_suren_m_emin_sarac_hocaefendi_h48164_b33fd.jpg" type="image/jpeg" length="19601"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['Kalbiyle düşündüğü için zerre kadar kül yutmadı', Akif Emre...]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kalbiyle-dusundugu-icin-zerre-kadar-kul-yutmadi-akif-emre</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kalbiyle-dusundugu-icin-zerre-kadar-kul-yutmadi-akif-emre" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Her daim sadeliği, vakur tavrı, mütevazılığı samimiyeti ile tanınan Akif Emre, vefatının altıncı yıl dönümünde yad ediliyor. Sitemizin bir dönem genel yayın yönetmenliğini yapan Akif Emre, Sezai Karakoç ve dostu olduğu merhum Aliya İzzetbegoviç çizgisinde, onurlu bir hayat yaşadı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Temel amacı Müslümanca yaşamak ve sesinin ulaştığı her yerde islam dünyasını anlatmak olan Akif Emre, vefatının sekizinci yıl dönümünde dualar ile anılıyor.</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">İslam medeniyetinin izlerini aradı</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>Türkiye’ye döndükten sonra askerlik görevini tamamlayan Emre, 1986-1987 yıllarında Seha Neşriyat bünyesindeki İslam Dünyası Ansiklopedisi projesini yönetti. Proje sona erdiği halde yayınevinin tasarrufu sonucu ansiklopedi yayınlanmadı. Bu görevinden sonra yine aynı yayınevinin çıkardığı İlim ve Sanat dergisinin yayın kurulunda bulundu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span><span>Daha sonra 1988-1991 yıllarında İngiltere’ye giden Emre Londra’da Tottenham College of Technology’de okutmanlık yaptı. İngiltere’de İslam dünyasının önemli isimleriyle bir araya gelen Emre, burada kurulan Association of Muslim Writers'ın (Müslüman Yazarlar Birliği) kurucuları arasında yer aldı. Türkiye’ye döndükten sonra iki yıl İnsan Yayınları Genel Yayın Yönetmenliği görevini yürüten Emre, ardından bir sanat galerisini yönetti.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre, 1993-1995 yılları arasında Bilim ve Sanat Vakfı’nda idarecilik yaptı. Bu tarihten itibaren gazeteciliğe adım atan Emre, bir yandan Kanal 7'de Dış Haberler Dairesi'nde görev alırken, bir yandan da Yeni Şafak’ın kurucuları arasında yer aldı. Kanal 7’de İslam medeniyetinden izler taşıyan şehirleri konu alan belgesellere imza attı. Emre, bu proje kapsamında Selanik, Üsküp, Filibe, Kudüs ve Saraybosna’yı konu alan belgeseller çekti.</span></span></p>

<p><span><span>Küre ve Klasik Yayınları’nın kurucuları arasında yer alan Emre, iki yayınevini üç yıl boyunca yöneterek çok sayıda önemli eseri yayın hayatına kazandırdı. Bu görevi sırasında Bosna Hersek'in kurucu lideri ve önemli İslam düşünürlerinden Aliya İzzetbegoviç’in de eserlerini yayınladı ve editörlüğünü yürüttü.</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">Tüm İslam şehirlerine aşıktı</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>Akif Emre, 2006 tarihinden itibaren ise internet haberciliğine adım attı ve 10 yıl boyunca Dünya Bülteni haber sitesinin Genel Yayın Yönetmenliği görevini yürüttü. 2016’da bu görevinden ayrılan Emre, 2017 yılının Mayıs ayında ise Haberiyat isimli bir haber sitesi kurdu. Emre, bu projesini hayata geçirdikten 15 gün sonra Haberiyat’ın ofisinde geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti.</span></span></p>

<p><span><span>Emre, İstanbul başta olmak üzere tüm İslam şehirlerine aşıktı. Gençlik yıllarından itibaren İslam coğrafyasında düşen her yaprakla, yaşanan her acıyla, parlayan her düşünceyle doğrudan ve yakından ilgilendi.</span></span></p>

<p><span><span>Ortaokul yıllarında harita metod defterinin arkasındaki dünya haritasında gitmek istediği ülkeleri işaretlediğini belirten Akif Emre, bir konuşmasında şunları anlatmıştı:</span></span></p>

<p><span><span>"İlkokul yıllarımda küçük kitaplığımdaki kitapların listesini, okuduğum kitapları kaydettiğim büyük boy kareli bir harita metod defterim vardı. Okul harçlıklarından biriktirerek aldığım her yeni kitabı listeye ekler, okuduğum kitaplar için de ayrı bir liste tutardım. Bir de önemli gördüğüm romanların özetleri... Ama asıl hikaye defterin arka kapağındaydı. Büyükçe bir dünya haritası vardı ve defteri elime her alışımda kıtalar dolaşır, ülkeler keşfederdim. Mavi renk bir tükenmez kalemle kendimce görmek istediğim yerlere bir rota çizerdim. Avrupa'dan Asya'ya, Sibirya'yı katedip tropikal ormanlara dalarak selam vere vere tamamlanan bir dünya turu."</span></span></p>

<p><span><span>Emre, daha sonraki yıllarda hayalini kurduğu şehirlere yaptığı gezileri İz'ler kitabıyla okuyucularıyla paylaştı.</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">Kendi isteği ile yalnızlığı tercih etti</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>Akif Emre için birçok kişi "yalnız bir adam" tanımı yapardı ama o dışlanmış bir yalnız değildi, kendi isteğiyle yalnızlığı tercih etmişti. Son yazılarının birinde “Elimizi attığımız her şey çürüyor. Belki de biz çürüyoruz. Gördüklerimiz kirleniyor. Baktıklarımız bizi kirletiyor. İşittiklerimizden ve bildiklerimizden dolayı acı çekmeye başlıyoruz. Bu denli yozlaşmaya, çürümeye mahkum olmak duygusu bizatihi insanın içini kemiren bir şey." ifadelerini kullanmıştı.</span></span></p>

<p><span><span>30 yıllık yazarlık hayatında binlerce köşe yazısına imza attı. Sağlığında bu yazılarının bir kısmını kitaplaştırdı, bazı çalışmalarının kitaplaşması için ise planlar yaptı. Ancak hazırlıklarını tamamlamasına rağmen birçok kitabının yayımlandığını göremedi. Yayına hazırladığı veya planını çıkardığı kitapları hala yayımlanmaya devam ediyor.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span>Endülüs İslam uygarlığından Filistin'e, Balkanlardan Pakistan'a kadar yazı ve belgeselleriyle izini sürdüğü İslam medeniyetinin sevdalı bir tutkunu oldu.</span></span></p>

<p><span><span>Daha çok dış haber ve dış politika ağırlıklı projelerde çalıştı ama Akif Emre için dış haberler hiçbir zaman savaş ve çatışma ve saldırılardan ibaret değildi. Kanal 7, Yeni Şafak, Dünya Bülteni ve en son çıkardığı Haberiyat haber sitesinde dünya Müslümanlarının sorunlarını, olayların belki de birkaç adım sonrasını tarihi perspektiften ve derinden bakarak yorumlamaya çalışıyordu.</span></span></p>

<p><span><span>Ona göre habercilik sadece savaş, çatışma ve ölüm sayılarını rapor etmek değildi. Yönettiği tüm haber mecralarında dünya Müslümanlarının hayat tarzını ve kültürünü Türkiye’ye tanıtmaya, Türkiye’deki Müslümanları ise dünyaya tanıtmaya çalıştı. Bunun için yabancı dilde haber portalları kurdu ve yönetti.</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">Gerçeği arayan bir habercilik anlayışını benimsedi</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>Emre, gazetecilik mesleği boyunca çalıştığı tüm kurumlarda, spekülatif habercilik yerine politik duruşunu net bir şekilde ortaya koyan ancak hiçbir zaman hamasete kaçmayan ve gerçeği arayan bir habercilik anlayışını benimsedi. Gündelik olaylardan, fikriyata katkı sağlamayacak her eylemden uzak durdu ve görmezden geldi. Son projesi Haberiyat haber sitesinin açılışı vesilesiyle kaleme aldığı manifestoda, “Farkımız, biraz da herkese önemli olduğu telkin edilen her bilginin haber olmadığını göstermek; yani yayınladıklarımız kadar yayınlamadıklarımızın da önemli olduğunu göstermek.” diyerek, haber olarak gösterilen her şeyin aslında haber olmadığını ifade ediyordu.</span></span></p>

<p><span><span>İslam şehirleriyle ilgili belgesel serisinde Kudüs, Kırım, Üsküp, Selanik, Bosna - Hersek gibi Osmanlı şehirlerinde Osmanlı ve İslam’ın izini aradı.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre yalnızca yazdıklarıyla değil aynı zamanda görsel çalışmalarıyla da hatırlanacak. Estetik kaygılarını bütün imkansızlıklara rağmen çektiği belgesellerde, yüzlerce fotoğrafa yansıttı. Fotoğraflarında ışık ve gölge; hayat ve ölüm gibi karşıt fakat dengeli ve birbirini tamamlayıcıydı.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre'nin vefatının ardından başta Balkan ülkeleri olmak üzere birçok İslam şehrinde gıyabi cenaze namazları kılındı. Ardından onlarca yazı yazıldı, televizyon programları yapıldı.</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">Akif Emre hakkında ne dediler?</span></strong></span></span></h2>

<h2><span><span><strong>Tanıdıkları ve arkadaşları, vefatının üçüncü yılında Akif Emre'yi anlattı.</strong></span></span></h2>

<p><span><span>İbn Haldun Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alev Erkilet, Akif Emre'nin, anılacak, hatırlanacak, işaret edilip dikkat çekilecek pek çok yönü, pek çok özelliği olduğunu dolayısıyla her anma yazısının ister istemez bir seçim yapmaya, bazı özellikleri göz ardı edip bazılarını merkeze almayı gerektirdiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre'nin bir modern çağ seyyahı, bir gazeteci, yazar, televizyoncu, belgeselci, senaryo yazarı, fotoğrafçı, editör olduğunu anlatan Prof. Dr. Erkilet, şunları kaydetti:</span></span></p>

<p><span><span>"Birçok Akif Emre vardır. İlgi alanları itibarıyla da aynı zenginlikte bir içerik karşılar sizi. Yazılarının kapsadığı alanların çeşitliliği şaşırtıcıdır. Şehir, siyaset, ahlak, sanat, edebiyat, sinema, Doğu, Batı, Asya, Afrika… Ama zamanla tüm bu faaliyet ve ilgi alanlarının aslında tek bir derin temelde bütünleştiğini, bir iç tutarlılık arz ettiğini fark edeceksinizdir."</span></span></p>

<p><span><span>İslam düşüncesi ve onun da temelinde yatan tevhit ilkesinin, Akif Emre'nin derin düşünce temelini oluşturduğunu vurgulayan Erkilet, şöyle devam etti:</span></span></p>

<p><span><span>"Mesela en sevdiğim kitaplarından biri olan Çizgisiz Defter’de hikaye ettiği yolculuklar, insan-değer ilişkisinin mekana nasıl yansımış olduğunu gösterme çabasının izlerini taşır. O, özellikle bizim coğrafyamıza yaptığı seyahatlerde hep İslami değerlerin kentin dokusuna nasıl işlemiş olduğunu gösterme gayretinin peşi sıra gitmiştir. Coğrafyamızın kentlerinde tecessüm etmiş olan sadeliği, güzelliği, abartısızlığı, mekanda din ile bilimin, ticaretle siyasetin iç içe geçmişliğini, bütüncüllüğü, faniliği, mahremiyeti, sosyal adalet arayışını, bunların hepsini tek bir temele, Allah, evren ve insan arasında kurulan özgün bir bağa dayandırması da bu bağlamda zikredilebilecek örneklerdendir.</span></span></p>

<p><span><span>Endülüs’ü anlamaya çalışırken de İslam uygarlığının bu tevhidi temelinin mimaride, sanatta, gündelik ilişkilerde, çok-kültürlü modellerde nasıl tecessüm ettiğini göstermeye çalışıyordu; çizdiği insan portrelerinde de aynı ideale yakınlık asıl değerlendirme kriteri olarak karşımıza çıkıyordu. Velhasıl, tüm bu ilgi çeşitliliğine, bunca farklı alana yapılan katkılara karşın Akif Emre’nin dikkati hiç dağılmadı. Hayranlık uyandıran bir tutarlılıkla hep aynı yere bakmamızı sağlamaya çalışıyordu. İslami öze, bu özün geçmişten bugüne hayata aktarılma biçimlerine ve bugünden yarına aynı izleri takip ederek çizmemiz gereken yol haritasına odaklanmıştı. Tam da bu nedenlerle, onun düşünsel mirasının sabitlenmiş, katı bir fikirler manzumesi değil, bu dinamik arayış ve inşa metodolojisi olduğunu düşünüyorum."</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">"Kalbiyle düşündüğü için zerre kadar kül yutmadı"</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>Yazar Mustafa Şahin, Akif Emre'nin kelimenin tam anlamıyla bağımsız ve müstakil bir yazar olduğunu belirterek, eşsiz bir vakar ve izzet sahibi olduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre'nin düşüncelerini konjonktüre göre değil yalnız hakikat adına dile getirip yazdığını ifade eden Şahin, "Hayatta kimsenin hatırına, inanmadığı tek bir cümle kurmadı. İstanbul’a ve bütün İslam şehirlerine aşıktı. Kalbiyle düşündüğü için zerre kadar kül yutmadı. Reel politiğin simülasyonları ve ne kadar yüksek volümlü olursa propagandanın dili onu hiçbir zaman kandırmadı." diye konuştu.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre'nin herkesin rağbet ettiğine tenezzül etmediğini ve gönül indirmediğini dile getiren Mustafa Şahin, Emre"nin güncel olana bir taraftar gözüyle değil, bir düşünür serinkanlılığı ve Müslüman vakarıyla daima yukarıdan baktığını vurgulayarak, "O, galiba en çok Mehmet Akif’e ve izini sürdüğü Sezai Karakoç’a benziyordu. Eserleri özenle yayınlanıyor. Dikkatle okunması lazım. Türkiye’nin Akif Emre çizgisini şiar edinmesi Türkiye’nin hayrınadır. Çünkü Akif Emre’nin coğrafyası bütün İslam yurduydu. Akif Emre, İslam yurdunun kalbiydi. Onu çok çok özledim" değerlendirmesinde bulundu.</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">"Akif Emre münzeviliği seçmedi, çelişkilerle savaşmayı seçti"</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Aynur Erdoğan Coşkun da Akif Emre’yi gazeteci, yazar, aydın, düşünür gibi bir sıfatla tanımlamanın zor olduğunu belirterek, "Bana kalırsa onu en fazla 'dava adamı' olarak anabiliriz." dedi.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre'nin gazetecilik anlayışını, "Politik yönelimini gizleyerek spekülasyon yapmak yerine politik bir açıklıkla gerçeğin peşine düşmek" şeklinde özetleyen Coşkun, "Bu aynı zamanda siyasi konumlanıştı ve ona göre İslamcılığının gereğiydi ve aynı zamanda İslamcılık ile Müslümancılık arasındaki ayrımı da ortaya koyuyordu. Müslümancılık, ilkeleri gözetmek yerine bir grup insanın çıkarını korumak… Onun ilkelerden, hakikatten ve 'dava'dan yana olan bu tutumunu gazeteciliğinde, yazarlığında, belgeselciliğinde ve gündelik hayatında kurduğu ilişkilerde bile izleyebilirdiniz." ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span><span>Dr. Coşkun, Akif Emre'nin ilkeli duruşunun İslamcılık anlayışını da şekillendirdiğini vurgulayarak, şöyle konuştu:</span></span></p>

<p><span><span>"Akif Emre çeliştikçe canlanan ve ısrarla merak edip, soru sorup yeni fikirler üretmeye çalışan biriydi. Çelişkilerinin farkında olması onu hayattan koparmadı. Bitmeyen bir heyecanla hep çalıştı. Münzeviliği hiç savunmadı, seçmedi. Ancak hayat ilkeleriyle çeliştiğinde doğrudan eyleme geçmek yerine geri çekildi ve soru sormaya devam etti. Bu tutum onun için çelişkilerle baş etme yoluydu ve çelişkilerin üstesinden gelmenin sahih yollarının arayışıydı. Akif Emre münzeviliği seçmedi, çelişkilerle savaşmayı seçti. Allah mekanını cennet etsin."</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">"Bildiklerini yazmaktan sakınmadı"</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>Akif Emre'nin çalışma arkadaşı gazeteci Hamit Kardaş ise Akif Emre’yi bir yazar olarak tanıdığını, gazetecilik hayatına onun yanında başladığını ve mesleği ondan öğrendiğini anlattı.</span></span></p>

<p><span><span>Emre'nin Türkiye’nin en önemli düşünce adamlarından birisi olmasının yanında çok yönlü bir insan olduğunu vurgulayan Kardaş, "Rüzgara göre yön değiştiren, savrulan biri olmadı. Hiç sapmadığı ilkeleri ve taviz vermediği hassasiyetleri vardı. Bu çerçevede bildiklerini yazmaktan sakınmadı ancak bunu yaparken nezaketten hiç uzaklaşmadı. Eleştirilerinde isim vermekten özellikle kaçındı, fikir ve eylemleri eleştirdi." diye konuştu.</span></span></p>

<p><span><span>Kardaş, Akif Emre'nin yeni bir medya dili oluşturmak için büyük bir çaba harcadığını kaydederek, şunları söyledi:</span></span></p>

<p><span><span>"Olaylara Batı penceresinden değil, bizim zaviyeden, yerli bir gözle bakan bir dil. Hem Dünya Bülteni’nde hem de Haberiyat’ta cazip olan günceli yakalamak yerine düşünce dünyamızı anlamlandıracak gündemi, yani hakikati takip etmeyi, kıyıda köşede kalmış ancak hakikati temsil eden gündemi kamuoyuna duyurmanın peşindeydi.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre’nin habercilik anlayışında Filistin, Balkanlar, Keşmir, Myanmar, Doğu Türkistan, Balkanlar ve Endülüs büyük önem taşırdı. Buradaki Müslümanlarla irtibatı vardı ve bu coğrafyalarla ilgili haberlere ayrı bir önem verirdi. Doğu Türkistan ve Keşmir’le ilgili en güncel haberler onun yönettiği sitelerden takip edilebiliyordu. Son yazdığı yazıların birinde yine Keşmir’i hatırlatmış ve 'Filistin diye bir meselemizin unutulmaya başladığı bir ortamda Keşmir'i hatırlamaya niyeti var mı İslam dünyasının?' diye sormuştu. Birlikte çalıştığımız yedi yıl boyunca hep öncülük etti bize, kafamızın karıştığı zamanlarda makul ve aydınlık fikirleriyle hep yol gösterici oldu. Vefatının üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen bıraktığı boşluk hala dolmadı."</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">Akif Emre biyografisi</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>Yeni Devir’de gazeteciliğe başlayan ve Yeni Şafak gazetesinin kurucuları arasında yer alan Akif Emre bir dönem genel yayın yönetmenliğini üstlendi.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre, Akabe yayınlarında başladığı yayıncılık deneyimini İnsan, Küre ve Klasik yayınlarının yayın yönetmenliği görevlerini üstlenerek sürdürdü.</span></span></p>

<p><span><span>Yayıncılık, gazetecilik, televizyonculuk görevlerinin yanı sıra İslam ülkeleri gezerek çok sayıda belgesele imza attı.</span></span></p>

<p><span><span>Belgesel çalışmalarına yoğunlaşarak, Elveda Endülüs: Moriskolar (5 bölüm), Osmanlı şehirleri (Saraybosna], Mostar, Üsküp, Selanik 1,2, Kudüs1,2 ve Mimar Sinan (6 Bölüm) başta olmak üzere birçok belgesel hazırladı.</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">İslam şehirlerine sevdalıydı</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>Akif Emre mühendislik fakültesi mezunuydu ancak yazarlık ona daha cazip geldi. Emre, İstanbul başta olmak üzere bütün İslam şehirlerinin sevdalısıydı. İlk gençliğinden itibaren İslam coğrafyasını adım adım gezmeyi, görmeyi ve tüm dünyaya seslerin, duyurmayı amaç edinmişti. Hayatı boyunca İslam dünyasını meşgul eden her türlü acı ve sevincin ortağı oldu.</span></span></p>

<p><span><span>Her daim sadeliği, vakur tavrı, mütevazılığı samimiyeti ile tanınan Akif Emre'nin ani vefatı yakın çevresi ve dostlarını üzüntüye boğdu. 23 Mayıs 2017 günü masası başında hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span><span>Akif Emre, Sezai Karakoç ve dostu olduğu merhum Aliya İzzetbegoviç çizgisinde, onurlu bir hayat yaşadı.</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">Akif Emre'nin yayımlanmış kitapları</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>- Göstergeler, İz Yayınları</span></span></p>

<p><span><span>- İzler, (Arnavutça da yayınlandı) Birinci baskı: Yöneliş Yayınları; İkinci baskı: Büyüyen Ay Yayınları</span></span></p>

<p><span><span>- Küreselliğin Fay Hattı, Yöneliş Yayınları</span></span></p>

<p><span><span>- Çizgisiz Defter; Büyüyen Ay Yayınları</span></span></p>

<p><span><span>- Müstağrip Aydınlar Yüzyılı, Büyüyen Ay Yayınları</span></span></p>

<p><span><span>- İstanbul'u Yeniden Düşünmek ve Erguvanname; Büyüyen Ay Yayınları</span></span></p>

<p><span><span>- Portreler; Büyüyen Ay Yayınları</span></span></p>

<h2><span><span><strong><span style="color:red">Akif Emre'nin belgeselleri</span></strong></span></span></h2>

<p><span><span>Emre, İnsan, Küre ve Klasik yayınlarının yayın yönetmenliğini yaptı. Belgesel çalışmalarına yoğunlaşarak, Elveda Endülüs: Moriskolar (5 bölüm), Osmanlı şehirleri (Saraybosna], Mostar, Üsküp, Selanik 1,2, Kudüs1,2 ve Mimar Sinan (6 Bölüm) başta olmak üzere birçok belgesel hazırladı.</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kalbiyle-dusundugu-icin-zerre-kadar-kul-yutmadi-akif-emre</guid>
      <pubDate>Fri, 23 May 2025 10:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/05/kalbiyle_dusundugu_icin_zerre_kadar_kul_yutmadi_akif_emre_h48628_31ea7.png" type="image/jpeg" length="62494"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsanlığa hizmetle geçen bir hayat: Sabri Ülker]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/insanliga-hizmetle-gecen-bir-hayat-sabri-ulker</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/insanliga-hizmetle-gecen-bir-hayat-sabri-ulker" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hayırlı bir vatan evladı, aynı zamanda hayırlı eş ve baba olan Sabri Ülker, 2010 yılında eşi Güzide Hanım’ı kaybetmiş, bu acı kayıptan iki yıl sonra 12 Haziran 2012 tarihinde, (92 yaşında) kendisi de hakkın rahmetine kavuşmuştu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sabri Ülker, 1920 yılında Kırım’da doğmuştur. Çocukluk dönemi Kırım’da yaşanan Sovyet İhtilali’nin yarattığı zorlu koşullar içerisinde geçmiştir. O yılların kendisinde derin izler bıraktığı muhakkaktır. Nitekim o zamanlarda yaşananları şöyle ifade etmiştir:</p>

<p><em>“Çok acılı anlarımız, günlerimiz ve aylarımız geçti. Unutmak mümkün mü? Bütün bağ, bahçe ve tarlalara el konularak, ´Hepsi Devletindir, baştan dağıtacağız.’ dendi. Güzelim bağ ve bahçeler tanınmaz hale geldi. Eğitimli, çalışkan ve kendi düşüncelerinde olmayan insanları Urallar’a Sibirya’ya sürmeler ve toplu kurşuna dizmeler başladı. Dr. Jivago filmindeki sahneler her tarafta yüzlerce defa tekrarlandı. Babamızı ve bizi defalarca bu sürgün kafilelerine soktular.”</em></p>

<p><strong>Eğitimi</strong></p>

<p>Eğitim-öğretim hayatına Kadırga İlkokulu’nda başlamış, ardından İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenim hayatına devam ederken parasız yatılı sınavını kazanıp ortaokulu okumak için Bilecik Lisesi’ne gitmiştir. Orada ortaokul öğrenimini bitirmiş, lise öğrenimini ise Kütahya’da tamamlamıştır.</p>

<p>1937 yılına geldiğinde hayalinde mühendislik okumak vardır fakat bu hayalinden ailevi meseleleri nedeniyle vazgeçmek durumunda kalmıştır. Sonrasında Sultanahmet İktisadi ve Ticari İlimler Mekteb-i Âli’ye kaydolmuştur. Bu süreci şöyle dile getirir:</p>

<p><em>“Mühendis olmaktan başka bir şey düşünmüyordum. Liseyi bitirdiğim yıl ağabeyim yedek askerliğe alındı; onun işlerine bakmak için bir yıl kaybettim. Ağabeyim ikinci yıl kayıtlar kapandıktan sonra döndü ancak. Bir yıl daha kaybetmemek için Sultanahmet İktisadi ve Ticari İlimler Mekteb-i Âli’sine kaydoldum.”</em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sultanahmet İktisadi ve Ticari İlimler Mekteb-i Âli’de okuduğu yıllarda (1939-1944) II. Dünya Savaşı başlamış, devam ediyordu. Bu Savaş, ülkenin yaşam koşullarında bilhassa ekonomik imkânlarında kısıtlamalara yol açmıştı. Sabri Ülker yükseköğrenimden mezun olduğunda II. Dünya Savaşı da son bulmuştu.</p>

<p><strong>Meslek hayatı</strong></p>

<p>1944 yılında ağabeyi Asım Ülker’le birlikte bisküvi üretmeye karar vermiştir. İki kardeş esasen daha önce üretim işleri içerisinde bulunmuşlar çocukluk dönemlerinden itibaren Besler Fabrikası’nda çalışmışlardı. Bunun yanında aile de belli bir süre şekerleme dükkânı işletmişti. Dolayısıyla iki kardeş, bisküvi üretim işine başlayabilmek için yeterli derecede tecrübeye sahipti.</p>

<p>Daha sonra ağabeyiyle birlikte -II. Dünya Savaşı’nın sebep olduğu yokluğa ve kıtlığa rağmen- Eminönü Küçükpazar semtindeki Nohutçu Han’ın üçüncü katında bulunan bir bisküvi imalathanesini devralmışlardır. Ülker markasının doğuşunu kuzenleri Mualla Öner şöyle anlatır:</p>

<p><em>“Sabri Ağabey’im, yüksekokulu bitirince iki kardeş Eminönü’nde bir dükkân satın aldılar. Bu dükkânın kapısında sacdan yapılmış bir tabela vardı. Üzerinde de eski bir firmanın (Üçyıldız) adı yazılıydı. İki kardeş, bu işyerine yeni bir tabela yaptırmanın masraflı olacağını dahi düşündüler. Ancak, tabeladaki isme sahip olamamışlardı. Dolayısıyla, o ismin değişmesi gerekiyordu.</em></p>

<p><em>Bisküvi imalathanesine yeni isim aranırken, o sırada Sabri Ağabey’im, akşamları bir roman okuyordu. Romanın adı da Ülker Fırtınası idi. Dönemin ünlü yazarlarından Safiy Erol Hanımefendi’nin (ö. 2010) yazmış olduğu bu kitabı Sabri Ağabey’im, akşamları büyük yemek masasının bir köşesinde açar, okurdu.</em></p>

<p><em>Oturdukları evin orta katında yaşayan ailenin küçük kızının adı da Ülker’di. Berksan ailesinin tüm fertleri Ülker’le karşılaştıklarında o minik kızı çok severlerdi. Kuzenlerim, yeni bisküvi firmalarına marka oluşturmak için yıldızlardan yola çıkıp Safiye Erol’un romanı Ülker Fırtınası isminden esinlenerek ‘Ülker’de karar kıldılar.”</em></p>

<p>Ülker adı zamanla Kırımlı Devletler Ailesi’nin asli soyadı olan Berksan’ın önüne geçmiştir. Durum böyle olunca Ülker markası aileyi, soyadını Ülker diye değiştirmeye zorlamıştır. Nitekim 1944 yılından itibaren Berksan ailesi, artık Ülker ailesi olmuştur.</p>

<p>Gitgide büyüyen Ülker markası, 1972 yılında ilk çikolata üretimini gerçekleştirmiş, 1974 yılında ihracatçı hüviyeti kazanıp uluslararası boyutta pazar kimliği edinmiş, 200 bin dolarlık ilk ihracatıyla Türkiye’nin bisküvi pazarının gelişme göstermesini sağlamıştır. Ülker şirketleri 1989 yılında Yıldız Holding çatısı altında bir araya toplanmıştır.</p>

<p><strong>İnandığı değerler</strong></p>

<p>Sabri Ülker’in gayesi, ülkesine en doğru ve başarılı bir biçimde hizmet etmektir denebilir. Bunu kendisi bizzat şöyle ifade etmiştir: “Bu ülke bizim ülkemiz. Biz çalışmalıyız, kazanmalıyız, üretmeliyiz. Çalıştığımızı, kazandığımızı da bu ülke ile paylaşmalıyız.”</p>

<p>Dr. Mustafa Özel, âdeta usta-çırak ilişkisi kurduğu Sabri Ülker’e uzun yıllar boyunca yakın bulunmuş şahsiyetlerden biridir. Onun Sabri Ülker’in çalışma disiplini ve prensipleri hususunda dile getirdiklerini burada ifade etmek gerekir:</p>

<p><em>“Sabri Ülker’le çalışmaya başladığımda ben 33, o 66 yaşındaydı. On yıl kadar çok yakınında bulundum. Akılcı bir mistikti (yani dindardı). Sabri Ülker gelecek nesillere büyük bir ekonomik miras bıraktı. Fakat bence en büyük mirası, iş hayatına dair fikirleridir. Bu fikirlerden birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.</em></p>

<p><em>Birinci prensip: Tekkeyi bekleyen çorbayı içer. Pek az kişi iş değiştirdiğinde muvaffak olmuştur. Odaklanma, Sabri Ülker için temel bir değer, âdeta bir erdemdi. İkinci prensip: Dürüstlük kazanç kapısıdır. Lider yönetici, maneviyatı güçlü olandır. Sadece maddi hesaplarla başarıya ulaşılamaz. Üçüncü prensip: Başarı, iyi planlama ile inatçı uygulamanın çocuğudur.</em></p>

<p><em>Ülker grubu on yılda yaklaşık on misli büyüdü. Genelde ana odaktan fazla sapma olmadan gerçekleşti bu büyüme. Vakitsiz yatırım taleplerine Sabri Bey hep kulak tıkardı. Dördüncü prensip: Ehliyetsiz ahlak olmaz! Beşinci prensip: Toplanmayı bilmeyen, büyük şirket yönetemez!</em></p>

<p><em>Otuz yıllık çalışma hayatımda şahit olduğum en verimli toplantılar, başkanlığını Sabri Ülker Bey’in yaptığı toplantılardı. Özetlersek Sabri Ülker kararlı, odaklanmış, dürüstlüğü bir ideal hâline getirmiş, hayırsever, maneviyatı güçlü, işleri iyi planlayan, ortak ve yöneticileriyle verimli toplantılar yaparak süreci ve dolayısıyla işin hem sorumluluğunu hem de başarısını onlarla paylaşan bir iş adamıydı.”</em></p>

<p>Torunu Ali Ülker de onun yaşamı boyunca inandığı değerleri şöyle ifade etmiştir:<em> “Sabri Ülker hayatı boyunca çok çalıştı. 85 yaşına kadar sağlığı elverdiği müddetçe süreklilikle çalıştı. Hayatının son yedi yılında çalışabilecek gücü kalmamıştı. Gücünün son noktasına kadar kendisini çalışmaya vakfetmiş bir insandı.</em></p>

<p><em>Hayatını bilhassa iki hususa vakfetti: Bunlardan birincisi işini mükemmellik seviyesinde yapmaktır. Diğeri ise topluma katkıda bulunan ve topluma geri dönüşüm sağlayan sivil toplum örgütlerinde yer almaktır. O, zamanı tasarruflu kullanmaya çok dikkat ederdi. Bu konuda teamülleri vardı. Örneğin, gündüzleri mesai saatleri içinde toplantı yapmazdı.</em></p>

<p><em>Mesai saatlerinin bölünmesini istemezdi. Bu yüzden toplantılarını akşam vakitlerinde yapardı. Günün meşgalesinden ayrı olarak toplantılara özveriyle vakit ayırırdı. Çalışma disiplininin istikrarı için fedakârlıkla pek çok şeyden feragat ederdi.</em></p>

<p><em>Sabri Ülker sabah namazından itibaren çalışmaya koyulan, gününün her saatini planlayan, akşamları haberlerden sonra bir şeyler okuyan yahut gelecek günlerin çalışmalarını planlayan bir insandı. Gerçekten bir vakıf insanıydı. Maddi ve manevi olarak kendini çalışmaya vakfetti. Toplumu değerler konusunda yüceltmek ve toplumun ilmî seviyesini artırmak konularında müteşebbis bir insandı.</em>”</p>

<p><strong>Vakıf çalışmaları</strong></p>

<p>Sabri Ülker, toplum sağlığına verdiği önemi, eğitime ve çevreyi koruma konularına da vermiştir. Kendisi İlim Yayma Vakfı’nın (İYV) ve TEMA Vakfı’nın üyeliklerinde bulunmuştur. Bilhassa İlim Yayma Vakfı’yla olan bağı Vakfın kuruluş yıllarına dayanır. Bilindiği üzere 1951 yılında kurulan İlim Yayma Cemiyeti yanında 1973 yılında İlim Yayma Vakfı kurulmuştur. Aynı yıl Cemiyetin mal varlığının büyük bir kısmı Vakfa aktarılmıştır.</p>

<p>Söz konusu oluşumda, Dr. Salih Tuğ’un ifadesiyle Sabri Ülker’in “tasarruflu ve yapıcı zihniyeti” etkin olarak görülmüştür.24 Vakıf temelinin inşasında Sabri Ülker önemli bir isimdir. Nitekim Vakfın ilk Başkanı 1973-1974 yıllarında Sabri Ülker olmuştur. Daha sonra on yıl boyunca Başkan Vekillikleri’nde (1978-1980) ve Mütevelli Heyeti Üyelikleri’nde (1974-1978 ile 1981-1984) bulunmuştur.</p>

<p>İlerleyen safhada ise Sabri Ülker’in oğlu Murat Ülker dört yıl boyunca (1995-1999) Vakfın Mütevelli Heyeti Üyeliği’nde bulunmuştur. Sabri Ülker yaşamının sonuna kadar İlim Yayma Vakfı’na desteklerini kesmemiş, fikir ve gönül birlikteliğini daimî olarak muhafaza etmiştir.</p>

<p>Denilebilir ki Ülker ailesi İlim Yayma Vakfı’nı âdeta bir aile vakfı olarak görmüş, kesintisiz bir biçimde kuruluşundan bugüne değin Vakfın çalışmaları içerisinde yer almış, vakfa çeşitli hizmetlerde ve desteklerde bulunmuştur. Bu noktada torunu Ali Ülker’in, Vakıf ile Ülker ailesinin ilişkisi hakkında yaptığı açıklamalara yer vermek gerekir:</p>

<p><em>“İlim Yayma Vakfı ile ailemiz arasında Vakfın kuruluşundan bugüne değin sıkı münasebet mevcut. Bu münasebeti temelinden açıklamak gerekirse, bilindiği üzere İslamî ilimler konusunda kayıp periyot dönem yaşandı. Özellikle harf inkılâbı neticesinde eski eserlere erişim zorlaştı. Sabri Bey’in babası İslâm Efendi bir medrese âlimiydi ve şahsi eğitim-öğretimi Osmanlı alfabesi üzerine kuruluydu.</em></p>

<p><em>Alfabe değişimiyle birlikte büyük dedemizin derslerinde işlediği ders kitapları ve hatta bizzat hayatı boşluğa düşüş yaşamıştır. İslâm Bey, Latin alfabesine vâkıf olmadığından müderrisliğini devam ettirememiş, ancak kendisine bir kütüphane görevlisi olarak iş bulabilmiştir. Bu işte eski kitapların tasnifiyle ilgilenmiştir.</em></p>

<p><em>Aynı süre zarfında bir Cemiyet olarak mevcudiyet kazanan İlim Yayma (1951), İslamî ilimlerdeki kopukluğu gidermek ve vasıflı din insanı yetiştirmek üzere İmam Hatiplerin kurulmasına öncülük ediyor. Sabri Ülker de aynı gayeyi desteklemek üzere Cemiyet’e ehemmiyet veriyor ve Cemiyet’in vakıf yüzü kazanmasında büyük destekçilerden biri oluyor.</em></p>

<p><em>İlim Yayma Cemiyeti, Vakıf (1973) olduktan sonra bu ideallerini sürdürülebilirlik manasında sağlam bir yapıyla dizayn etmiştir. Her kesimden üyeler edinmiştir. Sanayicisi, avukatı, bürokratı bu Vakfa türlü hizmetlerde bulunmuştur. Bu doğrultuda Vakıf, önemli derecede resmîlik ve şeffaflık sahibidir.</em></p>

<p><em>Vakıf, Devletin denetimine ve kontrolüne açıktır. Başta dedem olmak üzere bu Vakfın her bir üyesinin tek bir gayesi oldu: İlmi topluma yayarak ilme sahip çıkmak. Sabri Ülker’in çalışma anlayışı ve disiplini Vakfın çalışma anlayışı ve disiplinine örnek teşkil etmiştir. Vakfın toplantılarının akşam vakitlerinde yapılması buna basit bir emsaldir.</em></p>

<p><em>Sabri Ülker’in çalışma prensipleri Vakfın çalışma prensiplerine yansımıştır. Sabri Ülker aile üyelerinden de Vakıf çalışmalarında bulunmalarını istemiştir. Ailenin birer fertleri olan Murat Ülker ile Orhan Özokur Vakıf’taki sorumluluklarını Sabri Ülker’in teşvikleriyle üstlenmişlerdir.</em></p>

<p><em>Sabri Ülker İlim Yayma Vakfı’yla olan münasebetinin aile içinde nesillerden nesillere devam etmesini istemiştir. Sabri Ülker’le başlayan Vakıf bağı, Orhan Özokur ile Murat Ülker aracılığıyla devamlılık göstermiştir. Ben de böyle şerefli bir ailenin ve Vakfın bir üyesi olmaktan çok memnunum.</em></p>

<p><em>Biliyorsunuz ki günümüzde de konuşulan hususlardan bir tanesi sivil toplum örgütleriyle kurumların iş birliğidir. Nitekim bir dönem dünyaya vahşi kapitalizm hâkimdi. Görülmüştür ki, sermayeyi hâkim kılmak ve sadece maddi değerlerle hareket etmek toplumu temelden yaralayan bir unsur. Bu noktada manevi değerlerin ön plana çıkarılması gerektiği anlaşılmıştır.</em></p>

<p><em>Toplumun manevi değerleri nesiller boyunca taşınsın ki toplum refahı devamlılık gösterebilsin. Ancak bunu bilimsel çerçevede ve yine toplumun entelektüel kapasitesini artırarak yapmak gerekir. Manevi dokular, toplumu bir arada tutar. Maneviyatı devam ettirmek toplum devamlılığında önemli bir mirastır.</em></p>

<p><em>Din, söz konusu devamlılıkta birincil mefhumdur. Dolayısıyla sivil toplum örgütlerinin dinî motifleri muhafazada üstüne düşeni yapması gerekir. Sabri Ülker, bu konuda oldukça titizdi. Onun hayatında, yapıp ettiklerinin odağında din mefhumu vardı”</em></p>

<p><strong>Vefatı</strong></p>

<p>Hayırlı bir vatan evladı, aynı zamanda hayırlı eş ve baba olan Sabri Ülker, 2010 yılında eşi Güzide Hanım’ı kaybetmiştir. Bu acı kayıptan iki yıl sonra 12 Haziran 2012 tarihinde, (92 yaşında) Sabri Ülker hakkın rahmetine kavuşmuştur. Ertesi günü Fatih Camii’nde, öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Eski Kozlu Mezarlığı’nda, eşi Güzide Ülker’in yanı başındaki kabrine defnedilmiştir.15</p>

<p>Kaynak: İlim Yayma Vakfı 50 YILDA 50 VAKIF İNSAN, Meliha Yonca Erdem’in hazırladığı bölümden kısaltılmıştır. Not: Başlık ve bazı ara başlıklar sitemize ait olup yazı izin alınarak yayınlanmıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/insanliga-hizmetle-gecen-bir-hayat-sabri-ulker</guid>
      <pubDate>Tue, 06 May 2025 15:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/05/sabri-ulker.jpg" type="image/jpeg" length="59812"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir muhalifin portresi: Mustafa Sabri Efendi]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/bir-muhalifin-portresi-mustafa-sabri-efendi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/bir-muhalifin-portresi-mustafa-sabri-efendi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sabri Efendi, Mısır’da yazdığı Arabî eserleriyle zamanının âlimlerini hayrette bıraktı. İlminin yüksekliği ve kaleminin kudreti ile tanındı. Hayatını, inandığı değerler uğruna mücadeleye adadı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Geçenlerde Tokat’ta bir mektebe son şeyhülislâmlardan Sabri Efendi’nin adının verilmesi, Ankara hareketinin başlıca muhaliflerinden biri olması sebebiyle hayli reaksiyon doğurdu. MEB,&nbsp;<strong>bir yanlışlık olmuş</strong>&nbsp;deyip hemen özür diledi. Gerçi muhtemelen Sabri Efendi de bir cumhuriyet müessesesine isminin verilmesini istemezdi.</p>

<p>Belki Hoca Sabri ismini verselerdi, kimse farketmezdi. Halbuki Türkiye’de Kazım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele, Enver Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Said Nursi, hatta&nbsp;<strong>Rıza Nur</strong>&nbsp;gibi başkaca muhaliflerin ismini taşıyan nice mektep, kütüphane ve saire bulunuyor.&nbsp;</p>

<p>Sabri Efendi, son devir Osmanlı ulemasının en meşhurlarındandır. Aynı zamanda yakın tarihin namlı siyasetçilerindendir.&nbsp;<strong>İlim ve cesaret</strong>, Sabri Efendi’nin en mühim iki hususiyetidir. O, Ankara hareketinin baştan beri en koyu muhalifi olmuş; bu tavrını bir iman esası gibi ölene kadar muhafaza etmiştir. Bu muhalefet, belden aşağı veya şahsa ilişen değil, kendince&nbsp;<strong>dinî esaslara</strong>&nbsp;müstenid olduğu için hep ciddiye alınmış ve çekinilmiştir.</p>

<p><img alt="" height="470" src="https://www.ekrembugraekinci.com/Resimler/sabri%20efendi%20mebus.jpg" width="300" /></p>

<p><em>Sabri Efendi Osmanlı meclisinde meb'us iken</em></p>

<p><strong>En genç âzâ</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sabri Efendi, Tokatlıdır. Kur’an-ı kerimi ezberledikten sonra, Kayseri ve İstanbul’da meşhur âlimlerden okuyup&nbsp;<strong>22 yaşında icâzet</strong>&nbsp;aldı. Hocası Âsım Efendi’nin kızıyla evlendi. Fatih Câmii’nde ders okuttu.&nbsp;<strong>Sultan Hamid</strong>&nbsp;kendisini Ramazan ayında sarayda yapılan Huzur Derslerinin mukarrirliğine tayin etti. Bu derslerin en genç âzâsı idi. Aynı zamanda padişahın kütüphanecisi oldu. Lisansüstü tedrisat yapan&nbsp;<strong>Süleymaniye Medresesi</strong>’nde müderris; ardından Silistre Müftüsü oldu. Gazetelerde yazılar yazdı.</p>

<p>Meşrutiyet’ten sonra Tokat meb’usu seçildi. Bu devirde Beyanü’l-Hak mecmuasını neşretti ve&nbsp;<strong>başyazılar</strong>&nbsp;yazdı. Karakterindeki muhalif damarın kabarmasıyla, zamanın ulemasının çoğu gibi İttihatçıları destekler ve Sultan Hamid’e yüz çevirir gözüktü. Meşrutiyet'e dinî sebeplerle inanmıştı. Ancak birkaç ay içinde İttihatçıların içyüzünü ilk anlayanlardan biri oldu. İttihatçılar, belediye meclisinin seçilmiş âzâlarını dağıtıp; yerine kendi adamlarını getirince, onlara karşı amansız bir&nbsp;<strong>muhalefete&nbsp;</strong>girişti.</p>

<p>Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kurucularındandır. Sivri diliyle muhaliflerini yıldırdı. İttihatçıları cinayetle suçladı. Ordunun iktidara sulanmasını; hizmetçinin efendiyi idareye kalkışmasına benzetti. 1913 Bâbıâli Baskını üzerine İttihatçılar muhalifleri tutuklamaya başlayınca, onların elinden Mısır’a, oradan Romanya’ya&nbsp;<strong>kaçtı</strong>. Ancak zorla memlekete getirildi; Bilecik’e sürüldü.</p>

<p><img alt="" height="630" src="https://www.ekrembugraekinci.com/Resimler/Sabri%20Efendi%20M%C4%B1s%C4%B1r'da%20talebesi%20Ali%20Yakub%20Cenkciler%20ile.jpg" width="400" /></p>

<p><em>Sabri Efendi Mısır'da talebesi Ali Yakub Cenkçiler ile...</em></p>

<p><strong>Yanlış at</strong></p>

<p>İttihatçılar düşünce tekrar Tokat mebusu oldu. Sultan Vahîdeddin zamanında 7 ve 2 aylık kısa müddetlerle&nbsp;<strong>iki defa şeyhülislâmlık</strong>&nbsp;yaptı. Damad Ferid Paşa Paris Konferansı’na gittiği zaman, sadrazamlığa vekâlet etti. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesine karşı çıktı.</p>

<p>Ferid Paşa kabinesinde kendisi ve Vasfi Hoca ile beraber dört nazır bu tayine muhalifti. “Mustafa Kemal Paşa, İttihatçıların bir kısmına, meselâ Enver ve Talât Paşa’lara muhalefet etmişse bile, eline böyle bir fırsat ve salâhiyet verilirse ilk icraatı olarak bizi tanımayacak ve hükümetimizi hiçe sayacak!” kabilinden itirazda bulunuyor, bununla da kalmayıp Sadrazam’ı meselenin bu raddeye kadar gizli tutulmasından mes’ul sayarak Kanun-ı Esâsi’ye ihanet etmekle suçluyorlardı.</p>

<p>Sonraki safhada ise Ankara’ya karşı lâzım gelen tedbirlerin alınmasında gevşek davranmakla suçladığı&nbsp;<strong>Ferid Paşa</strong>&nbsp;hakkında padişaha şikâyetçi olarak vazifesinden istifa etti.</p>

<p>İttihatçıların devamı olarak gördüğü Ankara hareketine&nbsp;<strong>hiçbir zaman</strong>&nbsp;inanmadı; onun bir gün Osmanlı saltanatını ve dayandığı temelleri yerle bir edeceğini düşündü. Sulh anlaşması yaparak memleketin kurtulacağına; Kemalistlerin, düşmanı tahrik ettiğine inandı. Ancak Kuvâ-i Milliyeciler hakkında halifeye isyan sebebiyle&nbsp;<strong>idam fetvâsını</strong>, Sabri Efendi değil, sonraki şeyhülislâm vermiştir.</p>

<p>Saltanat kaldırılınca,&nbsp;<strong>İngilizler</strong>&nbsp;kendisini, zevcesi ve 4 çocuğunu Yeşilköy’deki evlerinden alarak gemiyle İskenderiye’ye götürdü. Ankara hükümeti de Sabri Efendi ve oğlu müderris İbrahim Efendi’yi eski rejime bağlı olduğu için&nbsp;<strong>sürgün</strong>&nbsp;edilen 150’liklerin arasına dâhil etti.</p>

<p><img alt="" height="400" src="https://www.ekrembugraekinci.com/Resimler/Mustafa%20Sabri%20Efendi2.jpg" width="300" /></p>

<p><strong>Gandi’nin açlık grevi</strong></p>

<p>O zamanlar Mustafa Kemal Paşa, dünya Müslümanları ve ezcümle Mısırlılar tarafından emperyalistlere meydan okuyan bir&nbsp;<strong>kahraman</strong>&nbsp;olarak görülüyordu. Bu sebeple Sabri Efendi çok sıkıntı çekti, sokaklarda tacize uğradı. Ankara, onun&nbsp;<strong>sınır dışı</strong>&nbsp;edilmesini istedi. O da Lübnan’a geçerek, Nekîr adlı eseriyle bunlara cevap verdi.</p>

<p>Şerif Hüseyn Paşa’nın daveti üzerine&nbsp;<strong>Hicaz</strong>’a gitti. Burada dizanteriye yakalandı. Neler yapılabileceğini görüşmek üzere Sultan Vahîdeddin’in yanına San Remo’ya gitti. Ama padişahın ümitsizliğini görerek Romanya’da Müslümanların yaşadığı&nbsp;<strong>Dobruca</strong>’ya geçti. Ankara hükümeti, burada da rahat vermeyince, 1927’de kayınpederinin memleketi olan&nbsp;<strong>Gümülcine</strong>’ye yerleşti.</p>

<p><strong>Yarın</strong>&nbsp;isminde bir gazete neşrederek, muhalefetini sürdürdü. Burada Gümülcine Müftüsü Mehmed Nevzad ve Dimekota Müftüsü Hacı Veliddin Efendilerle beraber hazırladığı ve Türkiye hükümetini tekfir eden bir fetvayı 15 Mart 1930’da Yarın gazetesinde neşretti. Ankara’nın Türkiye’yi ziyaret eden Venizelos’tan talebi üzerine, gazete kapatıldı; Sabri Efendi, Mora’ya sürüldü.</p>

<p>Atina’daki Mısır sefirinin yardımıyla 1932’de&nbsp;<strong>İskenderiye</strong>’ye geldi. Burada zevcesini kaybedince Kâhire’ye yerleşti. Hiç parası olmadığı için, bulunduğu yerlerde Müslüman cemaatin&nbsp;<strong>yardımlarıyla</strong>&nbsp;geçiniyordu. Mısır’da en ucuz şey fasulye idi. Bir çuval alır; yegâne kapları olan çaydanlıkta pişirip aylarca yerlerdi.&nbsp;<strong>“Gandi açlık grevi yapıyor diye millet ayakta; Osmanlı şeyhülislâmı ailece aç, kimsenin umurunda değil”</strong>&nbsp;diyerek hayıflanırdı.</p>

<p><img alt="" height="306" src="https://www.ekrembugraekinci.com/Resimler/Sabri%20Efendi%20son%20zamanlar%C4%B12.jpg" width="400" /></p>

<p></p>

<p><strong>İlim meclisi</strong></p>

<p>Oğlu Emin, ayakkabı tamircisi bir Ermeni’nin yanına çırak girip ailesine bakıyorken, genç yaşta bir kaza neticesi ölüverdi.&nbsp; Aileye evkaftan cüz’i bir maaş bağlandı. Bunu, kendisi gibi sürgün olan ve daha zor vaziyetteki ders vekili Zâhid Kevserî’ye verilmesini söyleyerek reddetti. Evkaf ona da maaş bağladı.</p>

<p>Yazdığı eserler, kendisine tekrar&nbsp;<strong>itibar</strong>&nbsp;kazandırdı. Kâhire’de Ezher’e müderris oldu.&nbsp;&nbsp;Âlimlerden çok&nbsp;<strong>dostlar</strong>&nbsp;edindi. Evi, talebelerin dolup taştığı bir&nbsp;<strong>ilim meclisi</strong>&nbsp;hâline geldi. Zaten Mısırlılar da Türkiye’de olup bitenleri görerek çok pişman olmuşlardı.&nbsp;&nbsp;Gazetelerde ilmî yazılar yazdı. Pozitivizme karşı inancı müdafaa eden Kavlü’l-Fasl adlı eseri neşredilince, Melik Fuad, kendisine çok&nbsp;<strong>iltifat</strong>&nbsp;etti.</p>

<p><img alt="" height="500" src="https://www.ekrembugraekinci.com/Resimler/Sabri%20Efendi%20son%20zamanlar%C4%B13.jpg" width="355" /></p>

<p><img alt="" height="564" src="https://www.ekrembugraekinci.com/Resimler/Sabri%20Efendi'nin%20son%20zamanlar%C4%B11.jpg" width="400" /></p>

<p><em>Sabri Efendi son günlerinde...</em></p>

<p><strong>Ben affetmem!</strong></p>

<p>1938’de&nbsp;<strong>150’liklerin affı</strong>&nbsp;üzerine memlekete dönmedi; “O beni affetti, ama ben onu affetmem” dedi. Eserlerinde inkılap aleyhtarlığı açıkça görülmekle beraber,&nbsp;<strong>büyük âlimlerin</strong>&nbsp;sonuncularından biri olduğunda herkes müttefiktir. Son zamanlarını Kâhire'de sürgünde olan Şehzâde Şevket Efendi'nin evinde geçirdi. 1954’te Kâhire’de 86 yaşında vefat etti. Cenazesine, âlimler, siyasetçiler ve halktan çok&nbsp;<strong>kalabalık</strong>&nbsp;bir cemaat iştirak etti.</p>

<p>Sabri Efendi, Müslümanların&nbsp;<strong>son ümidi</strong>&nbsp;olan Osmanlı Devleti’nin çöküşünü gözleriyle gördü; İslâm medeniyetinin Garb karşısında yıkılmasını engellemek için lâzım gelen&nbsp;<strong>her vasıtaya</strong>&nbsp;müracaat edip; hayatını ortaya koydu. Osmanlılar aleyhine neşriyat yapan Arap tarihçilerine cevaplar vererek Osmanlıları müdafaa etti.</p>

<p>İlmî ciheti, siyasetinden üstündü. Mısır’da yazdığı Arabî eserleriyle zamanının âlimlerini&nbsp;<strong>hayrette</strong>&nbsp;bıraktı. Emsalleri arasında ilminin yüksekliği ve kaleminin kudreti ile temâyüz etti. Sadece Kemalistlerle değil; Modernist ve Selefî görüşlerle de kıyasıya mücâdele etti. Ehl-i sünnetin&nbsp;<strong>kuvvetli müdâfii</strong>&nbsp;oldu.</p>

<p><img alt="" height="351" src="https://www.ekrembugraekinci.com/Resimler/sabri%20efendinin%20cenazesi.jpg" width="500" /></p>

<p><em>Sabri Efendi'nin cenazesi</em></p>

<p><img alt="" height="500" src="https://www.ekrembugraekinci.com/Resimler/Sabri%20Efendi'nin%20Abbasiye'deki%20kabri.jpg" width="375" /></p>

<p><em>Sabri Efendi'nin Abbasiye'deki kabri</em></p>

<p><strong>Niye muhalifmiş?</strong></p>

<p><strong>Şiirde</strong>&nbsp;ustaydı; fikirlerini bu yolla müdafaada üstüne yoktu. Muhaliflerinin Türk milliyetçiliği iddiasını görünce, 1927’de Türklükten İstifa adıyla kaleme aldığı şiirinde,“Yalnız Müslüman ve insan olarak kalmak üzere, Türklükten; Şeref ve izzetimle istifa ediyorum Allah’ın huzurunda;&nbsp;<strong>Tevbe ya rabbi Türklüğüme</strong>, beni Türk milletiyle haşretme” mısraları meşhurdur.</p>

<p>Sabri Efendi’nin 4 cildlik&nbsp;<strong>Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem</strong>&nbsp;adlı kitabı çok meşhurdur. Mısır’a geldiği zaman, Arap âleminde Osmanlıların ilme hizmetini inkâr edenlere cevap diye yazmıştır. Burada modernistlerin, ilm-i kelâmı modern metodlarla ele alıp, mucizeleri inkâra kadar gittiklerinden yakınır. Hem son asırda İslâm âleminin modernistlerin elindeki hâl-i pür-melâlini, hem de Ankara hareketine muhalefetinin sebeplerini uzun anlatır.</p>

<p>Oğlu İbrahim Sabri Efendi tarafından Arapça’dan Türkçe’ye tercüme edilmiş; ama Latin harfleriyle basılmasını kabul etmediği için basılmamıştır. İslâm harfleriyle basılmasına da Türkiye'de kanun muhalif idi. Musa Beykiyef ve emsallerine cevapların yer aldığı Türkçe&nbsp;<strong>Dinî Müceddidler</strong>, İslâmda İmâmet-i Kübrâ ve Savm Risâlesi matbudur. Üzerinde münâkaşa edilen fıkhî mevzulara dair makaleleri,&nbsp;<strong>Meseleler</strong>&nbsp;adıyla tab edilmiştir.</p>

<p>Kaynak: ekrembugraekinci.com</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/bir-muhalifin-portresi-mustafa-sabri-efendi</guid>
      <pubDate>Sun, 04 May 2025 20:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/05/basliksiz-14.jpg" type="image/jpeg" length="40264"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kazan'dan Medine'ye mabedleri süsleyen Şeyhûlhattatîn]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kazandan-medineye-mabedleri-susleyen-seyhulhattatin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kazandan-medineye-mabedleri-susleyen-seyhulhattatin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sadece talebeleri ile değil; Kazan’dan Medine’ye ve Avrupa’da bir çok şehirde mabedler onun yazılarıyla süslendi. Henüz daha meşk ederken 60’lı yılların sonunda Fatih Karagümrük’teki Atik Ali Paşa Camii’nin yazılarını ıslah etmek için hocası Hamid Bey tarafından vazifelendirilmişti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Pek kıymetli hocam Hattat Hasan Çelebi 24 Şubat 2024 tarihinde öğle ezanı vakti uykusunda Kelamını hem dünya üzerindeki sayısız camilerin kubbelerini, kuşaklarını hüsnühatlarıyla süslediği hem de kendinde hıfzeylediği Rabbine kavuştu. Geride sayısız sevenlerini, eserlerini ve biz aciz talebelerini yetim bıraktı. O devasa bir hüsnühat üniversitesinin temel direği neredeyse asırlık bir çınarıydı. kökü İstanbul’da idi ama dalları budakları dört kıtaya kadar ulaşmış, uzanmıştı…</p>

<h2>BİR MEZAR TAŞIYLA BAŞLAYAN YOLCULUK</h2>

<p>Üstad Hasan Çelebi çocukluk yıllarında başlayan kağıtlara karşı merakının onu bugün böyle müstesna bir makama getireceğini nereden bilebilirdi. O sadece ezberlediği surelere karşılık parlak sigara kağıtlarını alıp biriktiriyordu henüz okuma çağına gelmeden. Okula gidemedi. Onun okul çağı, genç Cumhuriyet’in zorlu yılları ile İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği ağır hayat şartları devresine rastlamıştı. Önünde ağabeyi vardı okula gidecek; ama onun da nüfus cüzdanı yoktu. Kayıt için bu kez babası, Çelebi Hoca’nın nüfus cüzdanı ile ağabeyini okula yazdırdı. Hoca okula gidemedi ama köy kahvesi duvarına asılan vakti geçmiş gazetelerden okumayı söktü. Kağıt karşılığı yaptığı ezberler ona hafızlığı, hafızlık da İstanbul’a gelip yerleşmeyi, dini ilimlerde temayüz etmeyi bahşetti. Hani derler ya neyin kime kısmet olacağı belli değil, diye. Hocanın hayatı da kendi mecrasında böylece akıp giderken onu Kur’an-ı Kerim’in yazıldığı şehre getirmişti. O ders aldığı İstanbul medreselerindeki veya bir vesileyle bulunduğu şehirlerdeki cami yazılarını hep incelemiş, onları elindeki kağıtlara taklit etmeye çalışmıştı. Sadece camiler değil mezarlıklardaki eski devirlere ait mezar taşları da onun dikkatini çekmişti. Zaten onun hat sanatına başlamasına gene böyle bir mezar taşı merakı vesile olmuştu. Rahmetli Taşçı Yusuf Usta ona niye saatlerce taşlara bakıp durduğunu sormuştu. Acaba mezar taşı mı yaptırmak istiyordu? Hayır, o hattın peşindeydi. İşte o zaman, 1964 sonbaharı, onu devrin hat sanatı üstadlarıyla tanışmasına sebep olmuştu. Yol açılmaya başlamış, vuslat vakti gelmişti adeta hasretine kavuşuyordu…</p>

<h2>ALTI AY KALEMİ ELİNE ALAMADI</h2>

<p>Tam iki yıl merhum hattat Hamid Aytaç’tan “Rabbi yessir…” meşk etmişti bıkmadan, sabırla, hocasına hürmetle… Çünkü Hamit Bey merhum konuşmaz, ikaz etmez sadece yanlışları çıkarırdı. Sabrın da bir sınırı vardı Hasan Çelebi’nin de ümitleri artık ümitsizliğe dönmüştü. Herhalde artık hattat olmak, bu sanatı öğrenmek kabil olmayacaktı. Hocasından helallik istedi. Anlamadı Hamid Hoca, köyüne dönüyor zannetti. Hafız Hasan Çelebi “Herhalde benim kabiliyetim yok, ben vaktinizi daha fazla almayayım” diyebildi ümitsizce. Sebebini öğrenince şaşırdı, o, geçen yılların farkında değildi, o kadar olmuş muydu? Böylece Hasan Çelebi hat sanatının basamaklarında ilerlemeye başladı. Hamid Bey’in vefatından sonra ne yapacağını bilemedi; çünkü yazıda karşılaştığı problemleri soracak kimsesi kalmamıştı. Altı ay kalemi eline alamadı, yazı yazamadı. Ders veriyordu, talebeleri vardı. Halbuki hattı iyiydi, sadece sülüs-nesih değil; merhum Kemal Batanay’dan da rik’a ve talik meşk edip dört yazıda icazet sahibi olmuştu. Çevrede de tanınmaya başlamıştı.</p>

<h2>HATTAT HAMİD’İN VASİYETİ</h2>

<p>Hamit Hoca’nın hemen vefatından önce kurulan İslam Tarih, Sanat Kültür Merkezi (IRCICA) İslam hat sanatını yaşatmak ve teşvik için uluslararası hat yarışmaları tertip etmeye başlamıştı. Bu vesile ile bir gün Prof. Dr. Esin Atıl, Washington’dan merkezin o zamanki yöneticisi Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’dan Amerikalı birinin hat meşk etmek istediği için yardım talep ediyordu. Nasıl olacaktı? Bu dersleri kim verecekti? Şimdiye kadar böyle bir durum vaki değildi ki hemen uygulansın. Bir çözüm vardı, mektupla öğretim; ama bu kez de yabancı dil problemi ortaya çıkıyordu. Teklif kendisine yapıldığında Hasan Çelebi durumun ciddiyetini kavramış ve tereddütsüz kabul etmişti. Zorluklara, en önemlisi yabancı dil problemine rağmen kabul etmişti. Elbet bir yolu bulunacaktı o biliyordu, bu milletin, hatta ümmetin malı olan sanatı kim öğrenmeye heves etse mutlak kabul edilmeliydi. Kolaylaştırılmalıydı her şey, zorlaştırılmamalıydı. Tıpkı İslam öğretisinde olduğu gibi “Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz”. Hattat Hâmid vefatından önce “Mezar taşımı Hafız Hasan yazsın.” demiş. Halbuki Çelebi Hoca tek talebesi değildi. O son halkanın, neredeyse Hamit Hoca’nın bir avuç talebesi oluşmuştu geçen zamanda. Hattat Hamid’in bu vasiyeti sanki Çelebi Üstad’ın omuzlarına bir başka mesuliyet de yüklemişti. O, adeta el vermişti kendi üslûbuyla Hafız Hasan’a. Üstad Hamid vefat ettiğinde genel kanı, geleneksel hat sanatının da hocayla beraber hitama erdiğiydi. Kimse onun yeniden neş’et edeceğine ihtimal vermemişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>OSMANLI HAT SANATI YURT DIŞINA AÇILIYOR</h2>

<p>İşte 1984 yılında Amerika’dan Muhammed Zekeriya ile hocanın yabancı öğrenci sayfası açılmış oldu. Osmanlı hat sanatı artık yurt dışına açılmaya başlamıştı. Muhammed Zekeriya 1988 yılında sülüs-nesih icazetini almaya muvaffak oldu. O yıldan bu yıla kadar geçen 19 senede tam 25 yabancı talebe meşk için İstanbul’a geldi. Çelebi Hoca’ya intisab ederek hat meşk etti. Bunun için herhangi bir karşılık ödemediler. Aksine hoca onlara ikramlarda bulundu, gerek dersleriyle gerekse onlara İstanbul’u bizzat kendisi gezdirerek. Yaz aylarını sıcak İstanbul’da geçirirdi. Senelerce tatil yapamadan… Nasıl yapsın? Onlar uzaktan kalkıp gelmişler, vakitleri ve nakitleri sınırlı, haftada iki kez meşk görseler, bir ayda ancak sekiz ders eder. Şefkat ve merhametinden kaynaklanan fedakarlıklar yapar, iki eli kanda olsa bir yabancı talebesinin meşkini ertelemezdi.</p>

<h2>RAKİK-İ KALP BİR ŞAHSİYET</h2>

<p>Talebelerine şefkatle yaklaşırdı. O gerçekten soyadıyla bütünleşmiş bir Çelebi’dir, hattın çelebisidir. Kimseye bir kural koymaz. Onun tek kuralı kalemin ölçüsüdür; hataları o bulmaz, kalem söyler. Öyle de rakik-i kalp bir şahsiyet… Kimsenin kalbini kırmadan adeta kol kanat gererek…Bunaltmadan ama doğruları herkesin kaldıracağı kadarıyla söyleyerek. Bunlar için bir ölçüsü var mı? Nereden öğrenmiş böyle davranmayı? Bunlar onun derin hoşgörülü bir tabiat sahibi olmasından gelir. Büyük sabır gerektiren hat sanatı onu öyle bir kuşatmış ki onda hal oluvermiş. Sabrın kuralları günlük yaşantısına tabii bir şekilde aksetmiş. Talebenin eciş bücüş yazısından onun psikolojini çözer hale gelmiştir. Ve mutlaka her sebep sorduğunda isabet ettirir. Mutlaka bir sebep vardır elin şaşırmasında. O sadece talebelerine doğru yazmayı öğretmeyi kendine hedef seçmiştir. Hiçbir zaman hiçbir bilgisini talebesinden esirgemez. Her gelen nasibi kadar almış, asla geri çevrilmemiştir.</p>

<p>Çelebi Hoca’nın özelliklerinden bir diğeri ise talebelerini her türlü öğrenime ve öğretime teşvik etmesidir. Kendisi yeterince modern öğretim hizmetlerinden istifade edememiş olmasına rağmen, elan içinde her şeyi öğrenme arzusu mevcuttur. Herhangi bir talebesi hat sanatını geliştirecek bir ilme heves etse onu mutlaka teşvik eder ve başarması için hiçbir yardımı esirgemez. Ya da bir talebesi bir yurt dışı teklifi alsa mutlak teşvik eder. Ona göre bu milletin malı olarak emanetinde bulundurduğu hat sanatını öğretmek veya temsil etmek için Çin dahi olsa gidilmelidir. Talebeleri arasında her hangi bir sınıflandırmaya gitmez; yeniler eskiler diye. Herkes, kim gelirse gelsin aynı halkada buluşurlar. Yenilerin eskilerden öğreneceği çok şey olduğu gibi eskiler de ders çıkarmada hem hocalarına yardım edip pişerler hem de hoca yeni talebelerin derslerini çıkarırken belki farklı bir şey öğrenirler diye dikkat kesilirler.</p>

<h2>KAZAN’DAN MEDİNE’YE MABEDLERİ SÜSLEDİ</h2>

<p>Sadece talebeleri ile değil; Kazan’dan Medine’ye ve Avrupa’da bir çok şehirde mabedler onun yazılarıyla süslenmiştir. Henüz daha meşk ederken 60’lı yılların sonunda Fatih Karagümrük’teki Atik Ali Paşa Camii’nin yazılarını ıslah etmek için hocası Hamid Bey tarafından vazifelendirilmiştir. Daha sonra 1974 yıllarında da Sultan Ahmet Camii’nin tamiratında yan kubbe yazılarıyla köşe pandantiflerindeki Esmâ’u’l-hüsnâları tashih etmiştir. İmamlık yaptığı camilerdeki hatları haricinde, 1984 yılında Medine’de Ravza-i Mutahhara’nın yazılarının yenilenmesi, 1987 senesinde ise yeniden inşâ edilen Kubâ ve Kıbleteyn mescidlerinin yazılarını yazmak için iki def’a Medine’ye gitmiş, yaklaşık iki yıl o mübarek beldede Resuller Resulünün şehrinde bulunmuş ve neredeyse yedi kilometre uzunluktaki yazılarıyla mescitleri kuşatmıştır. Aynı zamanda bir imam olan Hasan Çelebi bu ulvî görev için Suudi Arabistan’a davet edildiğinde, kendisinin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bu vazife için resmen görevlendirilmesini talep eder. Ancak bu görevlendirilme yapılmadığı gibi Hoca’nın kendisine izin de verilmez. Bu noktada Hoca bir seçim yapmak durumunda kalır. Genç yaşında olmasına rağmen tereddüt etmeden emekliliğini ister ve Medine’ye gider. Medine-i Münevvere’deki çalışmasını mübarek beldeye hizmet olarak hayatının en büyük bahtiyarlığı addeder. Çünkü o mescidlere yazdığı yazılar, onun için hayal dahi edilmesi mümkün olmayan şeylerdir.</p>

<p>2000’li yılların başında Tataristan’ın başkenti Kazan’da inşa edilmekte olan Kul Şerif Câmii’nin kubbe ve kuşak yazılarını yazması istendiğinde defaten Kazan’a gidip, ölçüleri yerinde bizzat aldığı gibi yazıların yerlerine nakşedilmesine de nezaret etmiştir. Ayrıca Üsküdar Selami Ali Camii, Erzurum ve İstanbul’da (Marmara Üniversitesi) İlahiyat Fakülteleri Câmiileri’nin, Üsküdar’da Zahit Kotku Câmii, Fenerbahçe Câmii hep Çelebi Hoca’nın hatlarıyla kuşanan mabedlerden sadece bir kaçıdır. Bunların yanı sıra Hoca; Malezya, Katar gibi Müslüman ülkelerin resmi olarak yazdırmak istedikleri Kur’an-ı Kerim’ler için bilirkişi olmuş, uluslararası yarışmalarda jüri üyeliği yapmış, yurt dışında kendisine şükran maksadıyla özel toplantılar tertip edilmiştir. Ama hiçbir zaman benliğini sanatının önüne geçirdiği görülmemiştir. Çocukluğundan beri hep mutedil olan, itidali elinden bırakmayan ve bugüne kadar da kimseyle kavga etmeyen Hoca, kendisine “Hattat Hasan Çelebi” denince “Eh bana hattat diyorsunuz, ben de sizleri mahcup etmemek için çabalıyorum” diye cevap verir.</p>

<h2>ŞEYHÜLHATTÂTÎN</h2>

<p>Dile kolay 44 yılda 50 talebe, her seneye bir talebeden fazla düşüyor. Bu kadar üretkenlik, bu kadar disiplinli talebe yetiştirmek herkese nasip olmayan bir haslet! Bu talebelerin büyük çoğunluğu bu sanatta uluslararası düzeyde kendilerini kabul ettirmişler, ispatlamışlar. Üstelik talebelerinden 26 tanesi Türkiye dışından; Amerika’dan Japonya’ya ve Rusya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyadan. Ayrıca üç sarayın hattatı da hocanın talebesi. Birisi Fas Kralı 6. Muhammed’in sarayının hattatı. Tıpkı Osmanlı saray meşk hocaları gibi o da Fas’ta sarayda prens ve prenseslere ve saray ileri gelenlerin çocuklarına hat dersi verdiği gibi aynı zaman da kral için özgün eserler hazırlıyor. Hamidi Belaid hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan birkaç yazını İstanbul’da hocasından meşk ederek geçirdi. Bir diğeri Brunei Sultanı’nın hattatı; dünyanın en zengin şahsiyetinin. Büyük bir merakla geldi İstanbul’a, duymuştu Üstad Hasan Çelebi’nin adını, o da hattat idi ama hocaların hocası üstadla tanışıp ondan meşk etmeliydi. Geldi kısa süre hocadan meşk etti. Çelebi Hoca’nın bir diğer saray mensubu talebesi bu kez gerçek bir saraylı; Ürdün Prensi Ali b. Naîf, merhum Kral Hüseyin’in kuzenlerinden. Mektupla ve İstanbul ziyaretlerinde bu şehirde kalarak ilerleyen yaşına rağmen meşklerini tamamlayıp icazetini alma başarısı gösterdi.</p>

<p>Bunlar sadece elliden fazla icazetli talebeden üçü, her bir talebenin öyküsü farklı, her biri farklı coğrafyadan, farklı nedenlerle bir şekilde hocayla irtibat kurup onun rahle-i tedrisinden geçme saadetine ermişler.</p>

<p>Sanatından başkaca bir desteği ve bu sanatın yaşatılmasından başkaca da emeli olmadan tam 44 yıldır bilfiil hat sanatıyla geçirilmiş bir ömür. 50’den fazla icazetli talebe. Bütün bu özellik ve güzellikler Çelebi Hoca’yı adeta başlı başına bir üniversite hâline getirmiştir, denilirse yanlış söylenmiş olmaz. Onun talebesi olmak bizler için büyük bir lütf-ı İlahi ve nimettir. Bir kez daha Rahmet ve minnetle …</p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><em>Hilal Kazan / Yeni Şafak</em></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kazandan-medineye-mabedleri-susleyen-seyhulhattatin</guid>
      <pubDate>Sat, 08 Mar 2025 00:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/03/hasan-celebi.jpg" type="image/jpeg" length="11379"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Selahaddin Halilov: Batı düşünceli, Doğu duygulu bir sîmâ]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/selahaddin-halilov-bati-dusunceli-dogu-duygulu-bir-sima</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/selahaddin-halilov-bati-dusunceli-dogu-duygulu-bir-sima" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gönlünü bir idealin büyüsü sarmış: “Büyük vahdet ideası” ... Doğu rûhunun Batı düşüncesi ile sentezini görüyor düşlerinde. Tıpkı ihtiyarlamış güzel Doğu’yu genç ve güçlü Batı’yla buluşturan Emin Er-Reyhanî gibi. Leyla Yıldız'ın kaleminden Selahaddin Halilov portresi...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<p><strong><em>Burada trenler Doğu’dan Batı’ya</em></strong></p>

<p><strong><em>Batı’dan da Doğu’ya gitmekteydi.</em></strong></p>

<p><strong>Cengiz Aytmatov</strong></p>
</blockquote>

<p></p>

<p><strong>LEYLA YILDIZ / DÜNYA BİZİM</strong></p>

<p>Babil’in asma bahçelerinde dolaşırken felsefî sancıya tutulandır Selahaddin Halilov. Tefekkürün görklü göğünde fikrin yediveren güllerini ihtimâmla büyüten... Doğu’ya ve Batı’ya, kendi Babil kulesinden bakan… Hangi Batı? Aklın kanatlarında irtifâ kaydederken hayatın temel ilkelerinden uzaklaşan Batı. Mâneviyatın sırça köşkünü yıkan, kalbini yitiren Batı!</p>

<p>Ve Doğu… Hangi Doğu? Kalbe mâlik olan. “Allah insanın kalbindedir.” diyen Doğu! Hani Niyâzî-i Mısrî öğütlüyor ya: “Kalbin sarâyın eyle pâk / Şâyed gele sultan sana” …</p>

<p>Ey güneşler doğuran kadîm Doğu! Ey aşkın, şiirin, hikmetin durmaksızın akan sebîli. İbn Arabî’nin, Mevlânâ’nın Doğu’su… Ey Firdevsî’nin, Hayyâm’ın, Sa’dî Şirâzî’nin, Hâfız'ın Doğusu... Ey solmayan gülşeni bilgeliğin! Âh, Beydabâ’nın Doğusu, Nizâmî’nin, Şebusterî’nin… Bir hazîne gibi saklıdır sâf Doğu, çağdaş Doğu’nun genetik ve derin katmanlarında.</p>

<p>Batı, küresel dünyanın bugünkü sorunlarını kendi imkânlarıyla çözebilecek güçte değildir. Doğu rûhuna ihtiyacı vardır. Bu rûh, bilgelerin, âriflerin Doğusunda sere serpe yatmakta.</p>

<p><img align="left" alt="Img363" class="detail-photo img-fluid" src="https://dunyabizimcom.teimg.com/dunyabizim-com/uploads/2025/02/img363.jpg" / width="200" height="276"></p>

<p><em>“Doğu’nun ihtişâmı, büyüklüğü ve rûhânî özelliği klasik Doğu’nun timsâlinde tezâhür etmektedir. Klasik Doğu hatta Batı’yı da karşılaştığı bulanımdan kurtarabilecek güçtedir.”</em></p>

<p><a name="_Hlk190550535"><strong>Batı düşünceli, Doğu duygulu bir sîmâ</strong></a></p>

<p>Selahaddin <a name="_Hlk168613482">Halilov</a>… Düşüncenin yıldızlı semâsında yâkut tahtını kuran ve bu revnaklı tahttan gün gün fikrin su damlası goncalarını şevkle sulayan mütefekkir. Sadece Âzerî sahasının değil dünyanın sayılı filozofları arasında gösteriliyor.</p>

<p>Doğu’da Ebu Turhan, Dede Turhan diye biliniyor; Batı’da ise Tur Xander, Selahaddin Xelilov… Dalından henüz koparılmış bir aydınlanmanın müjdecisi Selahaddin Halilov. Eserleri dilden dile çevrilmiş.</p>

<p>Gönlünü bir idealin büyüsü sarmış: “Büyük vahdet ideası” ... Doğu rûhunun Batı düşüncesi ile sentezini görüyor düşlerinde. Tıpkı ihtiyarlamış güzel Doğu’yu genç ve güçlü Batı’yla buluşturan Emin Er-Reyhanî gibi.</p>

<p>Evet hem Doğu hikmetini iyi bilen hem de Batı felsefesini özümseyen Prof. Halilov, sentezci felsefeden söz ediyor. Onun arzusu, Batı felsefesinin kalp mahrûmiyetini gidermek ve Doğu felsefinin rasyonel çizgisini tamir etmek. Bunun için 1994 senesinde Doğu-Batı Araştırmaları Merkezini te’sîs eder ve bu merkezin başkanlığın yürütür.</p>

<p>Muhammed İkbâl ne güzel mukayese ediyor:</p>

<p><em>“Doğu, Hakk’ı gördü; dünyayı göremedi. Batı ise dünyayı gördü; ama Hakk’ı göremedi.”</em></p>

<p><img align="left" alt="Wh True" class="detail-photo img-fluid" height="407" src="https://dunyabizimcom.teimg.com/dunyabizim-com/uploads/2025/02/wh-true.jpg" width="251" />Batı, “Düşünüyorum o halde varım.” der. Doğu, “Seviyorum öyleyse varım.” Birine akıl ve şüphe diğerine aşk ve inanç hâkimdir. “Batı kalbi, Doğu aklı öldürdü.” diyen İkbâl’le, “Batı düşünceli, Doğu duygulu bir sîmâ.” diyen Cafer Cebbarlı ile hemfikirdir Halilov.</p>

<p>Doğu’yu “rûh”, Batı’yı “akıl” diye tanımlıyor. Doğu hikmet sevgisi, Batı medeniyet.</p>

<p>Doğu, kişinin kemâle ermesini yerleştirir mihrâkına; Batı ise toplumun gelişimini… Mânevî ve ahlâkî değerler bütünüdür Doğu. Batı ise entelektüel donanım ve teknolojik başarılar… Demiyor muydu Necip Fazıl:</p>

<p>“Doğu der ki Batıya, güneşi fethetsen de,</p>

<p>Rûh gerçeği bendedir, madde yalanı sende”</p>

<p>Rasyonel idrâk Doğu düşünüş tarzında da vardır, diyor Halilov ama Doğu’da aklî faaliyet bütünün anlaşılmasına yöneliktir. Düşüncenin objesidir bütün evren, nihâî amaç, ebedîlik ve Allâh. Şark’ın en büyük zaafının aynı düşünce ve maksat üzerinde birleşememek olduğunu söylüyor:</p>

<p><em>“Doğu’da genellikle herkes kendi gemisiyle yüzmeye çalışmış ve birleşerek büyük gemi yapma gayreti gösterilmemiştir. Kendi gemisini yapamayanlar suda boğulmuştur.”</em></p>

<p><strong>Doğu’dan Batı’ya Felsefe Köprüsü</strong></p>

<p>“Bu iki dünya asla bir araya gelmeyecektir.” diyen İngiliz şâir ve yazar Kipling’e karşın Doğu’yla Batı’yı hikmet köprüsünde buluşturdu. Bir yıldız düştü kitapçı raflarına: “<a name="_Hlk170424055">Doğu’dan Batı’ya Felsefe Köprüsü</a>”</p>

<p>Âh, rûhu Doğu’nun!&nbsp;</p>

<p>“Milyon seneler süren faaliyet sürecinde insanda hayvanî duyulardan farklı asil ve yüce duygular gelişmiş ve bu, insanlık tarihine ‘Doğu rûhu’ diye geçmiş.”</p>

<p>Binlerce yıl hükümran olan Doğu idealinin temelini ideaya kavuşmak oluşturur, yani mutlak güzelliğe, yani Allâh’a… “İnsan bu fâni dünyanın ezelî ve ebedî yokuşu” değil midir? “Karanlıktan aydınlığa, cehaletten akla, kaostan uyuma giden yol.”</p>

<p><img align="left" alt="Romantik Siirde Dogu Bati Meseleleri97Afbc49C519344A509664865A915D94" class="detail-photo img-fluid" height="463" src="https://dunyabizimcom.teimg.com/dunyabizim-com/uploads/2025/02/romantik-siirde-dogu-bati-meseleleri97afbc49c519344a509664865a915d94.jpg" width="286" /></p>

<p>Doğu dünyası, yüzyıllarca “ferdî beni”ni kemâle eriştirmenin, dünyayı düzeltmenin ve mutlak varlığa yaklaşmanın yollarını aramıştır. Bilimin esas gayesinin dünyayı değil, <a name="_Hlk170257888">insanı</a> değiştirmek olduğunu söyler. İnsanı değiştirip onu daha kâmil yapmak için de önce dünyayı yani muhîti değiştirmek gerektiğini düşünür.</p>

<p>Batı’nın rûhu, âh!&nbsp;</p>

<p>Rönesans’tan sonra Dünya ikiye bölünmüş, sahneye Batı rûhu girmiştir. “Ateşler sönmüş, tutkular dizginlenmiş ve meydanı soyut düşünce işgal etmiş. Bu olay insanlık tarihine ‘Batı rûhu’ diye geçmiş.” Kâmillik zirvesine bu kez yeni yeni yollarla gidilmiştir; düşünce tarzı, sistemli bilgi, çalışma disiplini ve metodolojisi…</p>

<p><strong>Doğu ve Batı coğrafî bir terim değildir</strong></p>

<p>Filozof Halilov’un nezdinde ne Doğu <a name="_Hlk170768854">coğrafî bir terim</a>dir ne de Batı. Âh şu duyuş ve düşünüş tarzı… Âh şu filozofların mücerret bakışı!</p>

<p><em>“Biz Doğu ve Batı kavramlarını coğrafî anlamda kullanmıyoruz. Her ne kadar bu terimlere genellikle coğrafî anlam atfedilse de onların sembolik anlamları da bulunmaktadır.”</em></p>

<p>Doğu düşünüşünün iki büyük filozofu olduğunu söylüyor. Biri, maddî dünyayı ideaların gölgesi görüp ideaları gerçek saymış Platon’dur. Öteki Aristoteles ve Platon’un öğretilerini en iyi yorumlamış Fârâbî’dir. Evet onun nezdinde Platon, düşünceleriyle Doğu felsefesi geleneğinin temsilcisidir.</p>

<p><em>“Platon mâhiyet ve muhtevâ olarak daha çok Doğuludur.”</em></p>

<p>Doğu sevgidir onun nazarında, Batı sevgisizlik. Doğu -Fuzûlî örneği üzerinden- aşk, Batı -Feurbach örneği üzerinden- inkârdır. Doğu vahdet, Batı kesret. Doğu rûh (nefs), Batı beden (zevk). Doğu hikmet, Batı teorik düşünce. Doğu bilgelik, Batı sistemli bilgi. Doğu ilmiyle amel eden, Batı ilmi gelişim ve teknik için kullanandır.</p>

<p>Batı’da bilgi güçtür. “Bilmek egemen olmaktır.” diyor Francis Bacon. Bilginin iktidar olduğunu iddia ediyor Fransız filozof Foucault.</p>

<p>Fakat Doğu? Doğu’da bilgi, Allah’ın insanın kalbine yerleştirdiği yıldız sevinci bir ışıktır. Bu ışık eylemlere yön vermek içindir. İşte bu ışık Yunus’ta yanar, tılsımlı bir mûsikî gibi: “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir /Sen kendini bilmezsin /Bu nice okumaktır.”</p>

<p>Azerbaycanlı ilim adamı Hudu Memmedov, âlim olmak için bilgiyi bellekte tutmaktan çok, bellekten çıkarmanın asıl başarı olduğunu söyler.</p>

<p>&nbsp;Doğu felsefesi, ilmiyle amel etmeyen âlimleri ifşâ eder. Ve sadece sözle eylemi bir olan insanları hakikî mânâda bilge kabul eder. Hatta bilgisi davranışlarına yansımayan, tutarsız âlimler, kitap yüklü merkebe benzetilir.</p>

<p>Sadî-i Şîrâzî, söylediklerini yapmayan bilim adamlarını, elinde ışık gezdiren köre benzetir. Bilimin nûru, evvelâ bilim adamının kendi gök kubbesini ışıklandırmalı, onun eylemlerine yön vermelidir. On dördüncü yüzyılda Meragali Evhedî şöyle diyordu:</p>

<p>“Nursuz göz gibidir yürek / Câhil insanlıktan uzaktır gerçek”</p>

<p><strong>Ömrü şevk içinde harâb olduğu bir lâle bahçesidir</strong></p>

<p>Ömrünün gül yaprağını bilim felsefesi, bilim hakkında bilim, epistemoloji, ontoloji, Doğu ve Batı medeniyetleri, felsefî kıyaslama ve fenomenoloji üzerine araştırmalarda soldurmuş bir münevverdir Selahaddin Halilov… Rol modelleri Platon ile Muhammed İkbâl’dir.</p>

<p>1952 yılı Borçalı doğumlu. Fizik okudu ama doktorasını felsefeden yaptı. Bununla “şevk içinde harâb” olduğu bir çemenistân açıldı önünde, bir lâle bahçesi…</p>

<p>Yıl 1989… Profesörlük ve Azerbaycan Pedagoji Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanlığı… 1991 yılı Azerbaycan’ın ilk özel üniversitesi kurucu rektörlüğü… 1996 yılı Uluslararası Rektörler Konseyi Azerbaycan temsilciliği… 2002 yılı Azerbaycan Felsefe ve Sosyal-Siyasi Bilimler Birliği yönetim kurulu başkanlığı düştü ömür bahçesine.</p>

<p><img align="left" alt="437558579 2190105221324494 1761506366406518495 N" class="detail-photo img-fluid" height="390" src="https://dunyabizimcom.teimg.com/dunyabizim-com/uploads/2025/02/437558579-2190105221324494-1761506366406518495-n.jpg" width="263" /></p>

<p>Akademi, dernek ve topluluklara üyeliklerle kendini yeniledi. 1997 yılı Rusya Ekoloji Akademisi, 2000 yılı Avrupa Yüksek Eğitim Topluluğu ve ABD Felsefe Birliği üyelikleri… 2004 yılı Uluslararası Husserl ve Fenomenoloji Araştırmalar Topluluğu üyeliği… 2009 yılı ABD Siyasi Bilimler Birliği, Muhiyiddin İbn Arabi Topluluğu ve Avrupa Bilim Felsefesi Birliği üyelikleri… 2010 yılı Bilim, Mühendislik ve Teknoloji Uluslararası Akademisi, Rusya Felsefe Topluluğu ve New York Bilimler Akademisi üyelikleri…</p>

<p>Ödüller taçlandırdı gayretini. 1987 yılında SSCB Bilgi Topluluğu Ödülüne, 1992 yılı Yusif Memmedeliyev Bilim Ödülüne lâyık görüldü. 1997 yılında Behmenyar Ödül Komisyonu başkanlığını üstlendi.</p>

<p>Ve Uluslararası Felsefe Araştırmaları Derneği (UFAD)’nin fahri başkanıdır. &nbsp;</p>

<p><strong>Felsefî düşüncenin ağırlık merkezi Doğu’dur</strong></p>

<p>Hegel’in, Feurbach ve Russel’ın felsefenin sadece Avrupa felsefesinden ibâret olduğu iddiâlarına îtirâz eder. Ona göre felsefî düşüncenin ağırlık merkezi önce Doğu’dur. Eski Sümer, Çin ve Hindistan’dır. Sonra Doğu- Batı’nın terkîbi olan Roma ve Helen uygarlıkları… Daha sonra Müslüman Doğu… Ve ancak Rönesans’tan bugüne bayrağı taşıyan Batı Avrupa.</p>

<p>Zerdüşt’ün, Konfüçyüs’ün, Sokrates’in öğretileri nasıl evrensel karakter taşıyorsa Fârâbî’nin, İbn Rüşt’ün, Behmenyar’ın, İbn <a name="_Hlk172065828">Sînâ </a>ve Râzî’nin felsefî düşüncelerinin de öyle evrensel içerikli olduğunu söylüyor.</p>

<p><em>“Büyük bir gururla “Doğu Rönesans’ından bahsedebiliriz. Ama biz Orta çağlarda Müslüman düşünürlerin hizmetini Yunan medeniyetinin ve felsefesinin yeniden uyanışı, dirilişi kabul etmekle aslında bir kısım Batı tarihçilerinin iddialarını kabul ettiğimizin farkında değiliz.”</em></p>

<p>Ona göre Âzerî sahasında millî felsefî düşüncenin genetik taşıyıcıları vardır: Genceli Nizâmî, Sühreverdî, Şebusterî, Naîmî, Nesîmî, Fuzûlî, Ahundov, Mirzâ Kâzım, Zerdâbî ve Bakihanov... Bu filozoflar, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi büyük İslâm düşünürlerinin kurduğu geleneği devam ettirirler.</p>

<p>Ayrıca ona göre; Hallac-ı Mansur’un, İbn Sînâ, Mevlânâ’nın, Sühreverdî, İbn Arabî, Fârâbî ve Bîrûnî’nin eserleri sadece manevî güç vermez, bilimsel bilgi de ihtivâ eder. Meselâ:</p>

<p>Gencelî Nizâmî’nin <em>İskendernâme</em> ve <em>İkbâlnâme</em> adlı eserleri, evrensel felsefî düşünce ve dünyanın büyük filozofları hakkında bilgi içerir.</p>

<p><em>“Aslında bütün bu söylenenler, Nizâmî’nin kendi süzgecinden geçip kaleme alınır. O, kendisinden önce yaşayanların görüşlerini sonraki zamanların bilgileri ile zenginleştirir ve yeni düşünceler ekler.”</em></p>

<p>Felsefe tarihi meseleleri, Fuzûlî’de mühim yer tutar. Fuzûlî, bilimsel felsefî eserlerinde sadece Müslüman filozofların değil Yunan filozoflarının da düşüncelerine yer vermiştir. Nizâmî’nin <em>İkbâlnâmesi’</em>nde Thales’in dili ile söylenen görüşlere Fuzûlî’nin <em>Matlau'l-itikâd</em> adlı eserinde de rastlarız. “İki unsur sudan ibarettir.”</p>

<p>Fuzûlî, hem Pythagoras’dan hem Herakleitos’tan hem Demokritos’tan hem de Platon’dan örnekler vermiş Herakleitos’un “Varlığın sebebi sevgidir.” fikrini savunmuştur.</p>

<p><em>“Pythagoras’a dayanarak önce akıl ile rûhun, sonra diğer şeylerin yaratıldığını iddia eder.”</em></p>

<p><strong>Doğu, fikirlerini söz hazînesinin mücevherleri içinde sunuyor</strong></p>

<p>Doğu bilgeliği diye yayılan hikmet dünyası, felsefeden farklı bir şey midir ki Avrupa’da Müslüman filozoflar ve İslâm dünyasında neşet etmiş felsefî akımlar, felsefe tarihinde değil de kısaca “oryantalizm” bahsinde geçiyor?</p>

<p>Avrupa’da Nizâmî’ye, Mevlânâ’ya, Sa’di Şîrâzî’ye Hâfız’a ve sûfîlere olan ilginin sebebi ise onların ahlâk felsefesinin bilgece bir hayat tarzı sunmasında aranmalıdır.&nbsp;</p>

<p>Doğu’nun büyük şâirleri, fikirlerini okura görkemli elbiseler ve söz hazînesinin mücevherleri içinde sunuyor. <a name="_Hlk170773032">Nizâmî Gencevî </a>ve Fuzûlî’nin eserlerinde olduğu gibi iyilik, hakîkat, aşk ve söz üzerine düşünceler, ipe inci dizer gibi şiir diliyle açığa çıkıyor.</p>

<p>Onun bakışında edebiyatın dili, felsefenin dilinden daha te’sîrlidir. Shakespeare, Bacon’dan; Goethe, Hegel’den; Nizâmî, Behmenyar’dan; Samed Vurgun da Haydar Hüseyinov’dan daha fazla halka te’sîr etmiştir.</p>

<p>Meselâ geleneksel Doğu felsefesini sembolik anlatımıyla dile getiren Halil Cibran’da lirizm ve rasyonellik iç içedir. Cibran, Batılı okurlarının Doğu hikmetini kavraması için epik ve lirik ifâde sentezine başvuruyor. <a name="_Hlk170484343">Batı</a> gerçekliğine yani Batı rasyonel algısına, lirizm ve şiirsellik katıyor.</p>

<p><strong>Şark’ın tefekkürü, hikmeti ve kadim kültürü Batı’yı beslemiş</strong></p>

<p>Halilov’un penceresinden bakılınca Şark’ın tefekkürü, hikmeti ve zengin kadîm kültürü Batı’yı beslemiş. Doğu’nun elinde tuttuğu define ve bu hazîneyi yağmalamaya gelen Batı…</p>

<p><em>“Biz Doğu olarak Batı’ya kaynaklık etmişiz. Batı, düşünceyi sistematize etmiş önümüze koymuş.”</em></p>

<p>Doğu Batı helezonik döngüden ibâret değil midir, diyor. Onun felsefe aynasında çağdaş fenomonoloji Descartes öğretisine, Descartes <a name="_Hlk170860007">İşrakîliğe</a>, İşrakîlik Mani öğretisine, Mani Zerdüştîliğe dönüyor. Ve her şey yeniden başlıyor.</p>

<p><em>“Egzistansiyalizmden tasavvufa, tasavvuftan Zen Budizm’e dönüşler de felsefî bir fikrin bir devrim hareketi, aslında helezoni hareket üzere devam ettiğini göstermiyor mu?”</em></p>

<p>Batı bilim tarihinde elektrik çekimi hakkında ilk bilgi 16. yüzyılın İngiliz fizikçisi Hilbert adıyla bilinmiş ve bizler de kabul etmişiz. Ansiklopedilerde şöyle geçer: “Hilbert, kehribar tipli cisimlerin sürtünmesinden sonra hafif eşyaları çekmesini bulmuş ve bu özelliği elektrik özelliği olarak adlandırmıştır.” Halbuki Nizâmî Gencevî, 12. yüzyılda “Hüsrev ü Şîrîn”de şunları söyler:</p>

<p>“Kehribarın aşka düşmese canı</p>

<p>Öyle çekmezdi kuru samanı.”</p>

<p>Ders kitaplarında bize Descartes, koordinatlar sisteminin kurucusu olarak tanıtılır. Ama bu sitem kaç yüz yıl önce İbn Sînâ tarafından ileri sürülmüştür. Demek ki Güneş Doğu’dan tulû’ eder. Hüseyin Nasr’ın tespitiyle;</p>

<p>“Batı; yalanların üzerinde yaşar.</p>

<p>Doğu; doğruların üzerinde uyur.”</p>

<p>Descartes, Doğu felsefesi geleneklerine özellikle İşrakîliğe uygun olarak nûr-ışık paralelliklerinden yararlanır ve aklî sürçleri, bilgi edinmeyi nurlanma bağlanma takdim etmeye çalışır.</p>

<p>Descartes’in insanın kendi varlığını bedenle değil aklın veya nefsî varlığıyla algılamasını içeren “cogito kuramı” ile İbn Sînâ’nın “<a name="_Hlk170860295">uçan adam</a>” metaforu arasında benzerlik kuruyor. İbn Sînâ, “uçan adam” teorisinde kişinin kendisini bedeninden tamamen soyutlayarak havada asılı kaldığı durumda dahi varlığından bir şekilde haberdar olduğunu ileri sürüyor.</p>

<p>Descartes’in, <a name="_Hlk170860484">Gazâlî’nin</a> eserlerinden faydalandığını gösteren delîlleri gösteriyor okura. Selahaddin Halilov, Fransa Millî Kütüphanesi Descartes bölümünde, Gazâlî’nin Latince’ye çevrilmiş kitabında Descartes’in el yazısıyla alınmış notlar bulunduğunu yazıyor.</p>

<p>Nereden bakılırsa bakılsın, “Batı’yı hep aydınlık, Doğu’yu efsâneler diyârı gibi gösteren aydınlara” cevap niteliğindedir Halilov’un eserleri:</p>

<p>Freud’dan tam sekiz asır önce Sühreverdî, “Bütün harekete geçici ve anlayıcı kuvvetlerin taşıyıcısı hayvanî ruhtur.” diyordu.</p>

<p>Sühreverdî, dış duyular aracılığıyla alınan bilgilerin insanı şaşırttığını, esas gerçeklikten uzaklaştırdığını belirtir. Yeni Dönem felsefesinde Descartes da bu düşünceden hareket etmiş ve gerçeğin duyusal deneyim ile değil, amaçlı düşünce sayesinde elde edildiğini iddia etmiştir.</p>

<p>“Batı Avrupa gerçekliği ile Kant’ın pratik zekâ öğretisi arasında ciddi ilişki bulmak zordur.” diyor. Bu öğretinin köklerini, Doğu gerçekliği ve Ortaçağ Doğu felsefesinde aramak gerektiğini söylüyor.</p>

<p>Kant’ın bilgi kuramı felsefede Kopernik devrimi kabul edilir. Ama bu kuramın birçok konusu, 12. asırda Azerbaycan filozofu Sühreverdî’nin eserlerinde ileri sürülmüştür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Önce tasavvufla ilgilenen, son eserlerinde felsefeye ve metafiziğe büyük ilgi gösteren Sühreverdî’nin “dünya rûhu” ile Hegel’in “dünya rûhu” arasında büyük benzerlik olduğunu söylüyor ve bu benzerliği îzâh ediyor.</p>

<p>Gencelî Nizâmî “Kuvvet ilimdedir. Başka şekilde hiç kimse hiç kimseye üstünlük sağlayamaz.” Bu mısralar Bacon’ın ünlü “Bilgi güçtür.” sözünden beş asır önce yazılmıştı.</p>

<p>Felsefe tarihinden, irâde ve canlandırmanın dünyanın temeli olarak ele alınması Schopenhauer’a aittir. Fakat Fuzûlî de aynı görüşten hareket etmiş; bir şeyi hatırlatmak, düşünmek, tasavvur etmek, onun yaratılışı, duygu varlığı için şart olduğunu ileri sürmüştür.</p>

<p>“Büyük şâir, bizim sessizliğimizi ifâde eden şâirdir. Büyük şâirler, görülmeyeni görür, söylenmeyeni duyar.” diyen Halil Cibran’ın hani bir serzenişi var ya:</p>

<p>“Hayat kalbini okuyan türkücü bulamadığı zaman aklıyla konuşan filozof yaratır.”</p>

<p>İşte öyle bir şey Doğu Batı meselesi.</p>

<p>Selahaddin Halilov’a minnet ve şükranla…&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>

<p><strong>Kaynakça:</strong></p>

<p>1.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Halilov, S. (2008). Doğu’dan Batı’ya Felsefe Köprüsü, (1. Basım). (Türkiye Türkçesine aktaranlar: Abdülkerim Üregen, Ebulfez Süleymanlı). İstanbul: Ötüken Neşriyat</p>

<p>2.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Halilov, S. (2009). Romantik Şiirde Doğu Batı Meseleleri, İstanbul: Ötüken Neşriyat</p>

<p>3.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vikipedi, Selahaddin Halilov, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Selahaddin_Halilov" rel="nofollow">https://tr.wikipedia.org/wiki/Selahaddin_Halilov</a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/selahaddin-halilov-bati-dusunceli-dogu-duygulu-bir-sima</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Feb 2025 13:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/02/selahaddin-halilov.jpg" type="image/jpeg" length="16270"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Âkile bir hanım: Ümmü Seleme]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kile-bir-hanim-ummu-seleme</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kile-bir-hanim-ummu-seleme" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yaşadıkları ve yaptıkları ile sıfatlara sığdırılamayacak bir hayata sahip, akıllı ve asil, Resulullah’a (s.a.) danışman olan bir hanımdır Ümmü Seleme. Benî Mahzûm kabilesinden olan Ümmü Seleme’nin (r.a.) asıl adı Hind’dir. Esma Nur Altan yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="margin-bottom: 8pt; text-align: right;"><span style="font-size:12px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%">İmtihanlar karşısında Resulullah’ın (s.a.) öğrettiği dua ile nefes almalıdır insan<b>.<i> </i></b></span></span></span></p>

<p style="margin-bottom: 8pt; text-align: right;"><span style="font-size:12px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><b>“Allah’ım, biz Senden geldik ve Sana döneceğiz. </b></span></span></span></p>

<p style="margin-bottom: 8pt; text-align: right;"><span style="font-size:12px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><b>Allah’ım, başıma gelen belayı benim için sevaba dönüştür </b></span></span></span></p>

<p style="margin-bottom: 8pt; text-align: right;"><span style="font-size:12px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><b>ve bana bundan daha hayırlısını nasip et.”</b></span></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"></p>

<p style="margin-bottom:0cm"></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%">Ebû Seleme el-Mahzûmî (r.a.) ile evliliğinden olan ilk çocuğunun ismi ile künyelenmiş ve bu ismi ile tanınmıştır. Ümmü Seleme eşi ile beraber nübüvvetin ilk geldiği zamandan beri iman eden kişilerdendir.</span></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">Ümmü Seleme ve eşinin (Radıyallahu Anhüma) hayatında iman etme ile beraber imtihanlar ve fedakârlıklar peş peşe gelmeye başlamıştır. Ailesinin ve diğer müşriklerin bu zulümlerine karşı nübüvvetin 5. yılında mecburen Habeşistan’a ilk hicret eden grubun içerisinde eşiyle beraberdir. Habeşistan’da gittiği andan itibaren ortamı, yaşananları iyice gözlemlemiş ve Mekke’den gelen müşrik ile Habeşistan kralı Necaşi arasındaki diyalogları bize en net şekilde aktarmıştır. Ümmü Seleme’nin (r.a.) bu noktada gözlem kabiliyeti, hafızası, merakı ve olayları ve ortamları dikkatle inceleyerek aktarışını görmekteyiz. Bulunduğu yerde öylesine değil, kendi özellikleriyle var olmuş ve kabiliyetine göre üzerine düşeni yapmıştır.</span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/365279502_662280622604275_1267134694697755004_n.jpg" style="margin: 5px; float: left; width: 348px; height: 522px;" />Belli bir süre sonra Mekke’de zulmün bittiği zannedilerek geri döndüklerinde aslında hiçbir şeyin değişmediğini hatta zulümlerin arttığını gördüler. Bu sebeple tekrar nübüvvetin 6. yılında Habeşistan’a hicret ettiler. Nübüvvetin 10-11. yılında ikinci kez Mekke’ye döndükleri zaman Yesrib’e yani Medine’ye hicret hazırlıkları başladığını görünce Ümmü Seleme ve eşi tüm hazırlıklarını tamamlayarak hicret etme niyetini aldılar. Fakat tam yola çıkacakken hem eşinin ailesi hem de kendi ailesi engel olmaya çalışmış ve imanlarından dönmeleri için gitmelerine izin vermediklerini söylemişlerdir.</span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%">Yaşanan bu karmaşa sonrası Ebu Seleme bir çocuğu ile Medine’ye yalnız hicret etmek zorunda kalmıştır. Ümmü Seleme (r.a.) bir yıl boyunca eşinden ve çocuklarından ayrı bir şekilde yaşamıştır. O, sık sık Mekke tarafında doğru bir tepede ağlar, dualar edermiş. Aile yakınlarından bazı kişiler bir anneye yapılan bu zulmün durdurulması için araya girmiş ve Ümmü Seleme evladına kavuşmuştur.  </span></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"></p>

<p style="margin-bottom:8.0pt"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><b><span style="line-height:115%"><span style="color:red">Üçüncü hicretin yolcusu</span></span></b></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%">Ümmü Seleme (r.a.) uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşmış, kocası Ebu Seleme ile buluşmuş ve ailesi ile bir araya gelmiştir. İman uğruna fedakârlıklar veren bu yuvada birbirlerine karşı muhabbet de fazlasıyla vardır; Resulullah’tan (s.a.) öğrenilenler konuşulur ve yaşanmaya çalışılır. Bir gün Resulullah’ın (s.a.),<i> </i><b>“Cennetlik kocası ölen cennetlik bir kadın, sonradan başkası ile evlenmezse, Allah muhakkak onu cennette kocasıyla bir araya getirecektir. Aynı şekilde, cennetlik bir hanımı vefat eden cennetlik bir erkek de sonradan başka bir kadınla evlenmezse, Allah muhakkak onu da hanımıyla bir araya getirecektir.”</b> dediğini işittim. “Ey Ebu Seleme! Öyle ise gel seninle sözleşelim. Ne sen benden sonra evlen ne de ben senden sonra evleneyim.”<i> </i>der. Fakat eşi Ebu Seleme’nin kalbinde her zaman yanan bir şehadet aşkı sebebiyle Ebu Seleme (r.a.) bu teklif karşısında ona:<i> “Ben şehid olmak istiyorum. Sen benim sözümü dinle! Ben öldüğüm zaman sen evlen. Allah’ım! Ümmü Seleme’ye benden sonra daha hayırlı ve onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir eş nasip et.” </i>diyerek dua eder. Ümmü Seleme (r.a.) eşinden daha hayırlısının olacağını düşünmediği için cevap vermez ve konu kapanır.</span></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><b><span style="line-height:115%"><span style="color:red">Refleks duanın karşılığı</span></span></b></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">Bir süre sonra Ebu Seleme (r.a.) istediği şehadete kavuşur. Ümmü Seleme (r.a.) dört çocuğu ile beraber yalnız başına Medine’de kalır. Kendisine sevgisi ve muhabbeti ziyade olan eşini kaybettiği o günler, onun için yeni bir imtihandır. Ama o imtihanı kazanma parolasını bir gün Resulullah’tan (Sallahu Aleyhi ve Sellem) işittiği dua ile almıştır. Tam da imtihanının en acılı zamanında net bir şekilde o parolayı kullanarak sıklıkla şöyle dua eder:</span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><b><span style="line-height:115%">“Allah’ım, biz Senden geldik ve Sana döneceğiz. Allah’ım, başıma gelen belayı benim için sevaba dönüştür ve bana bundan daha hayırlısını nasip et.”</span></b></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">Bu duasının karşılığı olarak Allah Teâlâ yeryüzünde insanlığın en hayırlısı olan kişiyle onu rızıklandırmış ve ümmete anne olma kapısını açmıştır. Resulullah (s.a.) kendisiyle evlenmek istediğini ilettiğinde Ümmü Seleme (r.a.) çok mutlu olmasına rağmen aklına takılan, onu tedirgin eden hususları gelen aracı kişi ile paylaşır: </span><i style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">“Benim üç özelliğim var; çok kıskanç bir kadınım. Hoşuna gitmeyecek bir şey yaparım da bu yüzden Allah’ın beni cezalandırmasından korkarım. Ayrıca ben yaşı hayli ileri bir kadınım. Bir de çocuklarım var onların Resulullah’ı rahatsız etmesinden korkuyorum.</i><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">” Peygamber Efendimiz (s.a.) ise şöyle cevap verir: </span><b style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">“İleri sürdüğün kıskançlığı senden gidermesi için Allah’a dua edeceğim. Yaş meselesine gelince; Benim de yaşım ilerledi. Senin çocukların ise Benim de çocuklarım demektir.”</b></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">Ümmü Seleme (r.a.) Annemizin yaşadığı bu olayda, mutluluğunun ve sevgisinin aklının önüne geçmediğini ve böyle bir nimet karşısında dahi kendi standartlarının ve ortamının farkında olarak bunu Resulullah (s.a.) ile paylaştığını, ancak anlaştıktan sonra nikahlandığını görüyoruz.</span></p>

<p style="margin-bottom: 0cm; text-align: center;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/halka-kupe.jpg" style="margin: 5px; width: 583px; height: 324px;" /></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><b><span style="line-height:115%"><span style="color:red">Resulullah’ın (s.a.) öğrencisi</span></span></b></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%">Ümmü Seleme (r.a.) ümmetin Annesi olduğu ilk anından itibaren son nefesine kadar bu vasfının idrakinde yaşamıştır. Soru sormayı seven, meraklı ve dikkatli bir hanımdır. Gözlem yeteneği yüksek olduğundan toplumdaki ihtiyaçların farkında olarak Resulullah’a (Sallahu Aleyhi ve Sellem) sorular sorup gerekli noktaların aydınlatılmasına vesile olmuş bir annemizdir. Sorduğu sorulara cevaben ayetler inmiştir. Bunlardan bir tanesinde, “Ya Resulullah (Sallahu Aleyhi ve Sellem) hicret ile ilgili ayetlerde biz kadınlardan bahsedildiğini görmüyoruz, nedendir?” diye sorduğunda Âl-i İmran Suresi 195. ayeti kerime nazil olmuştur.<b><i> </i></b></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><b><i><span style="line-height:115%">“Rabbleri onların dualarına şöyle karşılık verir: ‘Şüphesiz Ben, erkek olsun kadın olsun -ki birbirinizden meydana gelmişsinizdir- sizden bir şey yapanın emeğini asla boşa çıkarmam. Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğratılanların, savaşanların ve öldürülenlerin, işte onların günahlarını elbette sileceğim. Andolsun ki Allah katından bir mükâfat olarak onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Şüphe yok ki nimetin güzeli Allah’ın katındadır!”</span></i></b></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">Okuma bilen ve hafız olan annelerimizdendir. Kur’an-ı Kerim’i anlama noktasında, fıkıh ve hadis alanında gerektiğinde fetva verebilecek seviye bir ilme sahiptir. Aişe Annemizden sonra en fazla hadis rivayet eden annelerimiz arasındadır. 378 hadis rivayetiyle </span><b style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">Ashabu’l-miîn </b><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">(200 ile 1000 arasında hadis rivayet eden on sahabi) olarak anılmaktadır. İlk evliliğinden olan evlatlarını da âlim olarak yetiştirmiştir. Kızı Zeyneb b. Ebi Seleme (r.a.) Medine’nin yedi fakihe hanımından birisi olarak anılmaktadır.</span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%">Resulullah’ın (s.a.) sıklıkla ettiği bir dua olduğunu fark edince ezberlemek için sormuştur ve o dua şudur: <b>“Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi Sen’in dinin üzere sabit kıl! duasını da bizlere ulaştırmıştır.”</b></span></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"></p>

<p style="margin-bottom:8.0pt"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><b><span style="line-height:115%"><span style="color:red">Resulullah’ın (s.a.) danışmanı</span></span></b></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%">Muhakemesinin genişliği, basireti ve feraseti ile tanınmış bir annemizdir. Doğru zamanda doğru işi yaparak “kurtarıcı” gibi bulunduğu alanlar vardır. Bunlardan en bilineni Hudeybiye Antlaşması’nda Resulullah’ın (s.a.) ona dertleşmek için geldiğinde verdiği cevapta görmekteyiz: Allah Resulü ve ashabı Mekke’ye doğru hareket etmiş ve umre yapmak istemişlerdi. Fakat müşrikler buna engel oldular. Müşriklerle Resulullah (s.a.) arasında anlaşma sağlandı ve Medine’ye dönme kararı alındı. Allah Resulü, ashabına kurbanlarını kesip tıraş olmalarını ve ihramdan çıkmalarını emretti, bunu üç kere tekrar etmesine rağmen hiçbir hareketlilik görmeyince üzülüp annemizin çadırına geldi ve durumu anlattı. Ümmü Seleme (r.a.)<i>,“Ya Resulallah! Ashab-ı Kiram’ın arzusu, Kâbe’yi tavaf edip gitmekti. Bir de anlaşma müşriklerin lehine olunca ümitleri boşuna çıktı. Yine de içlerinde belki yaparız ümidi olduğu için beklemekteler. Siz çıkıp konuşmadan kurbanınızı kesip, başınızı tıraş ediniz. Sizi böyle görünce hepsi de size zaten tabi olacaklardır.”</i> dedi ve tam da dediği gibi oldu. Resulullah (s.a.) bunları yapınca ashab kurbanlarını kesmek ve tıraş olmak için birbirleri ile yarıştılar.</span></span></span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">İlme olan merakı ve Resulullah’ın (s.a.) yanında yetişmesi ile ilimlerde derinlik kazanmış, Cebrail (Aleyhisselamı) görme şerefine nail olmuş annelerimizden olmuştur. Resulullah (s.a.) birçok konuda onunla istişare eder, bazen de onun görüşlerine göre hareket ederdi.</span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 14px;">Allah’ın ayetle ona verdiği annelik görevini son nefesine kadar istikametini bozmadan yerine getirmeye gayret etmiştir. Dört halife dönemi ile sonrasında kendisine danışılan kadın müctehidlerinden bir isim olmuştur. Zira kendisi Resul-i Ekrem’in en son vefat eden eşi, en uzun yaşayan Annemiz’dir. 62 (681) yılında Medine’de vefat etmiş ve Baki Kabristanı’na defnedilmiştir. İlmi alanda sorduğu sorularla ulaştırdığı rivayetlerle iyi bir öğrenci, evinde itimat edilen bir eş ve ümmete örnek bir Anne olarak iman yolunda imtihanlar ile beraber ne şekilde yürünebileceğinin örnekliğini bizlere bırakmıştır.</span></p>

<p style="margin-bottom:0cm"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%">Allah O’ndan razı olsun. </span></span></span></p>

<p style="margin-bottom:8.0pt"></p>

<p style="margin-bottom:8.0pt"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><em><span style="line-height:115%">Esma Nur Altan</span></em></span></span></p>

<p style="margin-bottom:8.0pt"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><em><span style="line-height:115%">İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi-GIDA MÜHENDİSLİĞİ</span></em></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kile-bir-hanim-ummu-seleme</guid>
      <pubDate>Sat, 23 Sep 2023 11:48:54 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/09/kile_bir_hanim_ummu_seleme_h49677_d33af.png" type="image/jpeg" length="42990"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir hakikat arayıcısı idi Ayşe Şasa]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/bir-hakikat-arayicisi-idi-ayse-sasa</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/bir-hakikat-arayicisi-idi-ayse-sasa" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayşe Şasa da dünyaya geldiği adresinin kendisine ait olmadığını düşünenlerden. O, erken yaşta adres arayışı içinde olan insanlardan sadece biri… Sedat Palut yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">İnsan kendisinden önce yazılmış, çizilmiş adreslerin içinde dünyaya geliyor. Sınav telaşımız bu adreslerin içindeki aidiyetlerle tanışmaya başladığımız andan itibaren başlıyor. Bazı insanlar adreslerinde bir ömür boyu yaşayıp mutlu olurken bazıları ise oturdukları adreslerin kendilerine ait olmadıklarını düşünüyor ve bu mekânı terk etmeye başlıyor. İyi de nereye gidecekler? <strong><em>Bir Ruh Macerası</em></strong> adlı kitabında, “7-8 yaşlarındaydım. Bir kağıda ‘Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın’ diye bir not yazıyorum” diyen <strong>Ayşe Şasa</strong> da dünyaya geldiği adresinin kendisine ait olmadığını düşünenlerden. Ayşe Şasa, erken yaşta adres arayışı içinde olan insanlardan sadece biri…</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Peki, Ayşe Şasa neden hayatıyla ilgili bir arayış içine girmiş, dünyaya geldiği adresi sevmemiş? Bunu öğrenmek için hayatına bir göz atmak da fayda var.</span></span></p>

<p style="text-align: center;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/indir_54.jpg" style="margin: 5px; width: 474px; height: 237px;" /></span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Doğduğun topraklarda sana ait olmayan bir kültür içinde şekillenmeye çalışmak</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">1941’de doğdu Ayşe Şasa. 1960 Arnavutköy Amerikan Koleji mezunu. Kolej zamanlarında Kafka, Beckett, Joyce, İngiliz ve Amerikan klasiklerine dair ne varsa okumuş. Felsefe de… Şasa, bu okumaların aklını çok karıştırdığını söylüyor. Karışmasını kolaylaştıran sebeplerin başında yaşadığı yere kendisini yabancılaştıran yabancı mürebbiyelerin ve kendi kültürüyle bağının zayıf bir ortamda nefes alması geliyor. Doğu mahallesinde Batı nefesi almaya çalışmak… Aslında bu durum Osmanlı’nın son döneminde başlayan Batılılaşmanın burjuva sınıfına yansımış halidir. Aile iyi bir gelire sahip olmakla beraber çocuklarının iyi bir okula gitmesini, dil öğrenmesini istemektedir. Bunlar için de en iyi yol çocuklarının yabancı okula gitmesi… Adresler işte burada çakışıyor. Doğduğun topraklarda sana ait olmayan bir kültür içinde şekillenmeye çalışmak… Bazıları bu durumu kabullenip zamanla elit bir seviyeye yükselirken bazıları da, Ayşe Şasa gibi yaşadıklarını sorgulayıp bu toprakların kokusunu duyumsamaya çalışmaktadır.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Bu sebeple, kendini hep arayış içinde bulmuş Ayşa Şasa. İstediğini bulmak için adresini bilmediği sokaklara her zamanki özgüveniyle girip çıkmış. İçinde her daim taşıdığı büyük bir umutla... Yazı yazmanın kendisi için bir ilaç olduğunu fark ettiği yıllar, lise yılları... Yazı, insanın ulaşmak istediği bir adres olabilir mi bilinmez ama Şasa’nın bu dönemde yazmış olduğu bir oyun profesyonellerin dikkatini bile çekmiş, oyun sahnelenmiş.  Ardından 1961’de <strong>Halit Refiğ</strong>’in “Yasak Aşk” filmine diyalog yazmakla sinema sektörüne geçiş yapmış. Sonrası Yeşilçam… Sansüre gidecek senaryoları bir süre yazdıktan sonra “Son Kuşlar”, “Ah Güzel İstanbul”, “Utanç”, “Gramafon Avrat” gibi nitelikli filmlere senarist olarak imzasını attı.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Yalnız Şasa’nın senaryoları da ona doğru adresin işaretleri olmasa gerek ki daha çok içine dönmüş. Daha yolun yarısına gelmeden, aradığı adresi bulamadan yanlış gibi görünen bir yola girmiş: Şizofreni.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Kemal Tahir ile ilişkisi</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Bu yolculuk esnasında önemli bir romancı olan ve manevi babam dediği <strong>Kemal Tahir</strong> ile tanışmış. 13 yıl süren sıkı dostluğu Ayşe Şasa’ya çok şey katmış. Tahir’in şu cümlesini altın bilezik gibi kolunda taşımış, birçok yerde tekrar etmiş. “Maskaralık ve şaklabanlık yaptığın müddetçe seni baş tacı ederler. Fakat ciddi ve sahici bir şey yaparsan, yapmaya teşebbüs edersen kimse yüzüne bakmaz ve ilgilenmez. Dahası husumet beslerler. Onun için yolunu seç.” Bu cümleyi benimseyen Ayşe Şasa için yolun rotası ne olacaktır? Evet, Kemal Tahir, Şasa’ya Türk edebiyatını, Osmanlı tarihini, Türk geleneklerini anlatmış. Fakat Şaşa, iş metafizik ve İslam konusuna geldiğinde Kemal Tahir’in tabularıyla karşılaştığını söylüyor. Kemal Tahir’le her konuşmada iş, bu mevzuya geldiğinde tıkandıklarını belirtiyor.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><strong><em>Delilik Ülkesinden Notlar</em></strong> adlı kitabın sunuşunda, “içinde bulunduğumuz inançsızlık çağında Mutlak’ı arayan biri ne tür bir gerilimin muhatabı olabilmektedir” diye yazmış Ayşe Şasa. Bu cümleyi yazdıran olay, <strong>İbn-i Arabi</strong>’nin <strong>Füsul’ul Hikem</strong> adlı eseriyle tanışması olmuş. Kemal Tahir’le görüşmesinde tıkanan kısmı İbn-i Arabi ile aşmış Ayşe Şasa. Arabi’nin kitaplarını İngilizce tercümesinden başlayarak yaptığı okumalar, satır aralarına kadar devam etmiş. Bu dönemler, Şasa’nın aradığı adresi bulmanın mutlu ama bir o kadar da sıkıntılı dönemleridir. Mutludur, çünkü artık elinde ulaşmak istediği yola dair bir adres vardır. Sıkıntılıdır, çünkü bu yol çetrefilli bir yoldur.</span></span></p>

<p style="text-align: center;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/097bfe08img2022120302410601202375838436.jpg" style="margin: 5px; width: 504px; height: 354px;" /></span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Hakikat arayıcısı</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Gençliğinde İslam’a karşı bir nefreti olduğunu söyleyen Şasa, içinde bulunduğu sıkıntıdan İbn-i Arabi ile kurtulma yolunda ciddi çaba sarf eder. Ama yoldaki sınavı hâlâ bitmemiştir. Gittiği doktoru ateisttir, ibadete karşıdır. Şasa’nın zamanla sahip olduğu bu topraklara ait kültür ve birikim, değişen yaşam tarzı çevresindeki insanları da etkilemiştir. Şasa ibadetlerle ve İbn- i Arabi ile iyileşmeye başlayınca doktor da, tıpkı annesi gibi dini araştırmaya başlar.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Cihan Aktaş bir yazısında, Ayşe Şasa için “elinde olanla imkânsızı başarmanın yoluna düşmüş bir hakikat arayıcısıdır” demiş. Ne güzel demiş. “Hakikat arayıcısı.” Küçüklüğünden beri hep arayış içinde olan Ayşe Şasa, Mutlak’ı ararken hastalığa yakalanmış ama yakalandığı hastalık onu arayışıyla hakikate götürmüştür. Bu hakikate ulaşmak için harcadığı çaba ise bir dervişin çektiği çileli ama içini huzurla dolduran mutluluktan başkası değildir.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Bir de şuna dikkat çekmekte fayda var. Evet, ademoğlu değişen, dönüşen bir varlık. Lakin bazı insanlar hayatlarında keskin virajlar alıp yeni adreslerin, yaşam tarzlarının içinde kendilerine ait bir yer edinmeye çalışırken, bunu yapamamış, yerini yadırgamış, eski alışkanlıklarından kurtulamamıştır. Zira geçmiş peşini bırakmamış, arafta kalmıştır. Ayşe Şasa ise küçük yaşlarda cesurca çıktığı, emek ve çile dolu yolculuğunda aradığı adresi İbn-i Arabi ile bulmuş, yaşamına, kalemine bu minvalde yön vermiştir.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><strong>Sedat Palut</strong></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/bir-hakikat-arayicisi-idi-ayse-sasa</guid>
      <pubDate>Fri, 16 Jun 2023 10:14:05 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2016/06/15/ayse-sasa.jpg" type="image/jpeg" length="90925"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Necip Fazıl'ın dilinden 'Bizimkiler']]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/necip-fazilin-dilinden-bizimkiler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/necip-fazilin-dilinden-bizimkiler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Bizimkiler; ah bizimkiler, vah bizimkiler!.. Fi­kirde, sanatta, politikada ve aksiyonda onları kısa bir muayeneden geçirelim: Aralarında oluşlarını Büyük Doğu'ya bağlayabileceğimiz fikir ve sanatçılar, Sezai Karakoç, Mehmed Akif İnan, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Mustafa Yazgan, Mustafa Müftüoğlu... " Zübeyir Yetik anlattı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="MARGIN-TOP: 0.6pt; LINE-HEIGHT: 12.6pt"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Derviş olmayan derviş meşrepli Zübeyir Yetik ile Necip Fazıl'dan sohbet ettik. Değişik hususiyetleriyle üstadı anlattı. Zübeyir Bey büyük şairi anlatırken aklıma bir soru takıldı. Necip Fazıl Zübeyir Bey'in kuşağı için neler düşünüyordu acaba? </span></span></p>

<p style="MARGIN-TOP: 0.6pt; LINE-HEIGHT: 12.6pt"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Mesela Nuri Pakdil'i, Sezai Karakoç'u, Rasim Özdenören'i nasıl buluyordu. Zübeyir Yetik bu sorunun üzerine üstadın bir yazısını okudu ki sanki bana soru özel sordurulmuş diye düşündüm. </span></span></p>

<p align="center" style="MARGIN-TOP: 0.6pt; LINE-HEIGHT: 12.6pt"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><strong style="mso-bidi-font-weight: normal"><img align="center" alt="" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/news/1692.jpg" style="width: 422px; height: 397px;" /></strong></span></span></p>

<p style="MARGIN-TOP: 0.6pt; LINE-HEIGHT: 12.6pt"></p>

<p style="MARGIN-TOP: 0.6pt; LINE-HEIGHT: 12.6pt"><strong><span style="font-size:10.5pt"><span arial="" style="font-family:"><span style="color:red">İşte Haber, işte Necip Fazıl'ın Dilinden Bizimkiler:</span></span></span></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="margin-top:.6pt"><span style="line-height:12.6pt"><em><span style="font-size:10.5pt"><span arial="" style="font-family:"><span style="font-style:normal">"Bizimkiler; ah bizimkiler, vah bizimkiler!.. Fi­kirde, sanatta, politikada ve aksiyonda onları kısa bir muayeneden geçirelim: Aralarında oluşlarını Büyük Doğu'ya bağlayabileceğimiz fikir ve sanatçılar, Sezai Karakoç, Mehmed Akif İnan, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Mustafa Yazgan, Mustafa Müftüoğlu... Bir grupman içinde bulunmaksızın kendi tecellisini önü kalabalık bir vitrin içinde gösterebilen Ergun Göze... Birer kürsü sahibi, Şevket Eygi ve Ka­dir Mısıroğlu... </span></span></span></em></span></p>

<p style="margin-top:.6pt"><span style="line-height:12.6pt"><em><span style="font-size:10.5pt"><span arial="" style="font-family:"><span style="font-style:normal">Kendisine hiç bir tecelli zemini arama­yan bir tevekkül zarfına bürülü, sessiz ve sedasız, ortada görünenlere su taşıyıcı fikir sakası Fethi Gemuhluoğlu... Profesörlerden, başta, Anadolu konferansları­mızın başlatıcısı sağlam ve emin, Dr. Süleyman Yal­çın, ince ve derin Dr. Ayhan Songar, içli ve idrak san­cılı Dr. Saffet Solak, dirayetli ve zevkli Nevzat Yalçıntaş, kendi âlemlerinde ve (forum)a sarkmaktan ka­çınır bir ruh haleti içinde Sabahaddin Zaim ve Selçuk Özçelik...</span></span></span></em></span></p>

<p><span style="line-height:12.6pt"><em><span style="font-size:10.5pt"><span arial="" style="font-family:"><span style="font-style:normal">Dâva ağacımızın en cevherli tomurcuklarından bir Zübeyir Yetik, bir Ali Haydar Öztürk... En vaitkârlardan bir Reşat Aksoy, bir Bahri Zengin... Davaya dışarıdan ve uzaktan destek, Allahın, iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapattığı, sahici münevver Cemil Meriç...</span></span></span></em></span></p>

<p><span style="line-height:12.6pt"><em><span style="font-size:10.5pt"><span arial="" style="font-family:"><span style="font-style:normal">Daha hatırıma gelmemiş ve kalemime sızamamış olanlar da bulunabilir. Aralarında, «nâtık hayvan - konuşan hayvan» diye bilinen insanı «konuşmayan hayvan», yani doğrudan doğruya hayvan derekesine indirici uydurma türkçe meraklılarından, büyük keyfiyet hummasına yabancı ve hareket mizacına küskün tiplere kadar nice kusur­luları bulunan bu örnekler, her şeye rağmen ümit da­ğarcığımızın ana unsurlarıdır; içlerinden ilk yemişle­rini yeni yeni vermeye başlamış Mustafa Miyasoğlu ve Bekir Oğuzbaşaran gibi filizler de fışkırma yolundadır. </span></span></span></em></span></p>

<p><span style="line-height:12.6pt"><em><span style="font-size:10.5pt"><span arial="" style="font-family:"><span style="font-style:normal">Ne çıkacaksa bunlardan, yüzleri ve adları bize ulaşa­mamış olanlardan ve aynı tohumun mahsulü olarak şu anda ana rahminde bekleyenlerden çıkacaktır. işte, Büyük Doğu teknesinin fikir ve sanatta en yetkin ve olgun hamur numunelerinden Mehmet Akif İnan, ken­di öz nefs muhasebe ve murakabesini şu mısralarla vermek kudretini gösteriyor:</span></span></span></em></span></p>

<p><em><span style="line-height:12.6pt"><span style="font-size:10.5pt"><span arial="" style="font-family:">Anamı sorarsan Büyük Doğu'dur, </span></span></span></em></p>

<p><em><span style="line-height:12.6pt"><span style="font-size:10.5pt"><span arial="" style="font-family:">Batı ki sırtımda paslı bıçaktır."</span></span></span></em></p>

<p><span style="line-height:12.6pt"><strong><span style="font-size:10.5pt"><span arial="" style="font-family:">M. Salih Eren</span></span></strong></span></p>

<p></p>

<p></p>

<p align="center" style="LINE-HEIGHT: 12.6pt"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><em style="mso-bidi-font-style: normal"><img align="center" alt="" height="353" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/news/1693.jpg" width="349" /></em></span></span></p>

<p align="center" style="LINE-HEIGHT: 12.6pt"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><em style="mso-bidi-font-style: normal"><img align="center" alt="" height="308" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/news/1694.jpg" width="394" /></em></span></span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/necip-fazilin-dilinden-bizimkiler</guid>
      <pubDate>Thu, 25 May 2023 08:50:52 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/news/1690.jpg" type="image/jpeg" length="12253"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İlim geleneğimizin örnek şahsiyeti:  Mehmet Emin Saraç 9]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/ilim-gelenegimizin-ornek-sahsiyeti-mehmet-emin-sarac-9</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/ilim-gelenegimizin-ornek-sahsiyeti-mehmet-emin-sarac-9" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["M. Emin Saraç Hocaefendi, Mısır’da Türk asıllı Zahid Kevserî, Mustafa Sabri Efendi ve İhsan Efendi gibi zevatın dışında Ezher’in çok kıymetli ulemâsından da istifade etmiştir. Bunlardan bilhassa Hocaefendi için ziyade müessir olanlar Muhammed Abdulvehhab Buhayrî, Ahmed Fehmi Ebu Sünne, Abdulfettah eş-Şa’şa’dır." Hüma Dergisi 18. sayıdan alıntılıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">M. Emin Saraç Hocaefendi ve Yozgatlı İhsan Efendi </span></span></strong></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">M. Emin Saraç Hocaefendi ve İhsan Efendi’nin irtibatı Türkiye’de iken başlamıştır. Mısır’da da Hocaefendi’nin en ziyade istifade ettiği isimler arasında İhsan Efendi yer almaktadır. Mısır’da iken sık sık İhsan Efendi ile beraber olma fırsatı yakalayan Hocaefendi, onun ince şahsiyetinden ve ilmî birikiminden söz etmektedir: “İhsan Efendi Yozgatlıdır. Annesi benim eniştemin babasının hemşiresiydi. Ben Mısır’a gitmeden önce İhsan Efendi’yle bu cihetten bir bağlantım olmuştur. Bende el yazısı mektubu vardır. Ciddi, efendi, şahsiyetli ve zeki bir insandı. Fakat şeyh Bahît El-Mutî’î’den icazet aldıktan sonra Türkiye’deki hengâme meydana gelince bir daha Türkiye’ye dönmedi. Orada kalmayı ihtiyar etti. Orada Sultan Mahmud Medresesi’nin nazırlığını yaptı. Ayrıca Âbidîn Sarayı’nda da bir vazifesi vardı. Abdunnasır gelip sarayı altüst etti. O zaman Kral Faruk aleyhinde çokça konuşuluyordu. İhsan Efendi, ‘Biz içinde olmasaydık belki bu söylenenlere inanırdık. Bizim Sultan Abdulhamit’in hal’i zamanında duyduğumuz sözlerin benzerleri Kral Faruk hakkında söyleniyor. Hadiseler onların söylediği gibi değildir.’ demişti. İhsan Efendi gönlü kırık, muzdarip ve zarif bir şahsiyetti. İlimle meşgul olurdu. Okumayı ve okutmayı çok severdi. Bizim odamıza da birçok defa gelmiştir.”</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">İhsan Efendi hakkını vermiş </span></span></strong></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Mısır’da Türk zevattan olan Kevserî ve Sabri Efendi ile de yakın irtibatı bulunan İhsan Efendi, yaptığı bir tercüme ile de Kevserî’nin takdirini kazanmıştır. “Ayrıca Mustafa Sabri Efendi ve Zahid Efendi kendisini çok severlerdi. İhsan Efendi, Ali Himmet Berki’nin ‘Fatih’in Adlî Hayatı’ adlı kitabını Arapça’ya çevirmiştir. Kadınların kadılık vasfını alabileceğine dair Ali Himmet Berki’nin bir kaydı vardır. İhsan Efendi bu kaydın mutlak olmadığını izah için oraya güzel bir haşiye koymuştu. İhsan Efendi bu haşiyesini Zahid Efendi’ye okumuş, Zahid Efendi ‘İhsan Efendi mevzunun hakkını vermiş. Kendisini takdir ettim.’ demiştir.”</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Ezher ulemâsı ve M.Emin Saraç Hocaefendi </span></span></strong></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">M. Emin Saraç Hocaefendi, Mısır’da Türk asıllı Zahid Kevserî, Mustafa Sabri Efendi ve İhsan Efendi gibi zevatın dışında Ezher’in çok kıymetli ulemâsından da istifade etmiştir. Bunlardan bilhassa Hocaefendi için ziyade müessir olanlar Muhammed Abdulvehhab Buhayrî, Ahmed Fehmi Ebu Sünne, Abdulfettah eş-Şa’şa’dır. Hocaefendi Ezher ulemâsı ile hukukunu ve onlara yönelik takdirini şöyle dile getiriyor:</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">“Mısır’da tabii ki Ezher’de de çok kıymetli âlim ve allâmeler vardı. Bunlardan hiç unutamayacağım Şeyh Abdülvehhab Buhayrî vardı ki Şeriat Fakültesi’nin haricinde bizi hasseten evine çağırır ve Buharî-i Şerif okuturdu. Sonra yine 50 sene Usul-i Fıkıh tedrisiyle meşgul olmuş, Usul-i Fıkıh hocamız Ahmed Fehmi Ebu Sünne Hocaefendi’yi de -yüze yakın yaşlarda vefat etti- hiçbir zaman unutamıyorum. Hepsi büyük, fazıl insanlardı. Bu âlimler mevkileri ile veyahut maaşları ve servetleri ile değil de ilim ve irfanlarıyla bir bayrak olmuşlardır İslâm Dünyasında.”</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">“Mısır’daki hocalarımızın bizi, ‘Osmanlı Devleti’nin Çocukları’ olarak görmeleri bize ayrıca bir iltifattı. Bu tabir Abdulfettah eş-Şa’şaî Hoca’ya aittir. Kendisi âlim, fazıl ve kurra bir zat idi. Kâmil bir insandı. Seyyide Zeynep Cami’nin Cuma mukrilerindendi. Her caminin bir mükrii vardı. Mukriler camilere çetin bir imtihandan sonra tayin edilirdi. Ezher Cami’nin mukrii Mustafa İsmail idi. Abdülfettah eş-Şa’şaî Hoca kapı gibi, mücessem bir zattı. Hususan Sultan Abdülhamit Han’ı çok severdi. Sık sık ondan bahsederdi. O zamanlar Ezher’de böyle ilim ve fazilet erbabı Hocaefendiler vardı. O devir insanlarının meziyetlerini biz hâlâ idrak edemedik.” Hocaefendi her fırsatta Ezher ulemâsından minnet, takdir ve şükranla söz etmiştir.</span></span></p>

<p style="text-align: center;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/Omer-Nasuhi-Efendi.jpeg" style="margin: 5px; width: 492px; height: 402px;" /></span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Mümtaz bir çevre</span></span></strong></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Hocaefendi’nin yakın çevresini incelediğimizde her birinin ilim, davet ve mücadele adamı, ihlas ve samimiyetleri ile ön plana çıkan yakın tarihimizin müstesna isimleri olduklarını görmekteyiz. Hocaefendi’nin ilmî şahsiyeti ele alınırken bu mümtaz çevrenin de muhakkak anılması gerekmektedir. Üzerinde durulması gereken bir başka kıymetli şahsiyet ise Ali Yekta Efendi’dir. Ali Yekta Efendi, Emin Saraç Hocefendi’nin kayınpederidir. Diyanet’te üst düzey vazifeler almış, ilmî ve içtimaî muhitten birçok müstesna isimle yakın dostluk tesis etmiştir. Hocaefendi kayınpederi vesilesiyle Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Hâki Yener, Topbaş ailesi gibi Türkiye’nin ilim ve irfan camiasının önde gelen isimleri ile yakın münasebet kurmuştur.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Fatih dersiâmlarından olan Ali Yekta Efendi, Hukuk Mektebi’nden mezundur. Bir süre İstanbul Müftü Yardımcılığı yapmıştır. Dönemin ulemâ ve sûfiyesi ile yakın ilişkileri mevcuttur. Ali Haydar Efendi onu “Sağ gözüm” diye isimlendirmiştir. Aynı zamanda Esad Erbili’nin icazetli hulefası arasındadır.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Ali Yekta Efendi’nin Ömer Nasuhi Bilmen ve Bekir Hâki Efendi ile teşrik-i mesaileri mevcuttur. Ali Yekta Efendi, hitabet kabiliyeti ve hoş sohbeti sebebiyle meclislerde aranan isimdir. “Bekir Hâki Efendi, Ömer Nasuhi Efendi, kayınpederim Ali Yekta Efendi İstanbul Müftülüğü’nde üçlü sacayağı gibiydi. Onlar evliya insanlardı. Onların misalini şimdi bulamazsınız.”, “Ömer Nasuhi Efendi gideceği yere mutlaka Ali Efendi’yi de götürmek isterdi. ‘Yekta Efendi sen meclisi güzel idare ediyorsun, güzel konuşuyorsun. Mutlaka gelmelisin.’ derdi.”</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Ali Yekta Efendi bugün Türkiye’de önemli sayıda müntesibi olan Nakşî-Halidiliğin iki kolundan da (İsmet Efendi Tekkesi ve Kelamî Tekkesi) icazetlidir. Ancak kendine yönelik teveccühü geri çevirmiş, herhangi bir cemaat liderliği üstlenmemiştir.</span></span></p>

<p style="text-align: center;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/Ali-Yekta-Efendi.jpeg" style="margin: 5px; width: 600px; height: 366px;" /></span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Allah kitaplarını okuyacak bir damat gönderdi </span></span></strong></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Hocaefendi’nin Ali Yekta Efendi ile münasebeti Ali Haydar Efendi aracılığı ile kurulmuştur. Talebesi Emin Hocaefendi’den takdirle söz eden, böyle bir izdivacı öngören Ali Haydar Efendi’dir. Yekta Efendi bu teklif karşısında duygulanır zira ilim erbabı bir damadı olacaktır.</span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">“Daha ben Mısır’da iken Ali Haydar Efendi, sonra kayınpederim olan Ali Yekta Efendi’ye bendenizden bahsetmiş. Ali Yekta Efendi bunu duyunca gözleri yaşarmış. Ali Haydar Efendi: ‘Hayırdır, yoksa üzüldün mü?’ diye sormuş. Yekta Efendi de ‘Hüzünden değil, sevinçten ağlıyorum. Ben, ‘Canım gibi sevdiğim kitaplarımı kim okuyacak?’ diye düşünürken, ‘Çocuklarımı yetiştiremedim.’ diye esef ederken, Allah bana kitaplarımı okuyacak bir damat gönderdi. Ona seviniyorum. Bu gözyaşları onun eseridir.’ demiş. Bunları ben daha sonra rahmetli hocam Ali Haydar Efendi’den dinledim. Askerliği yaptık, beş ay sonra düğünümüz oldu.”1 </span></span></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:11px;"><em><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Hüma Dergisi, Sayı:18</span></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:11px;"><em><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">Dipnot:</span></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="font-size:11px;"><em><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;">1 İlyas Karaduman’ın “İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti Mehmet Emin Saraç” kitabından derlenmiştir.</span></em></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/ilim-gelenegimizin-ornek-sahsiyeti-mehmet-emin-sarac-9</guid>
      <pubDate>Thu, 05 Jan 2023 17:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/01/ilim_gelenegimizin_ornek_sahsiyeti_mehmet_emin_sarac_9_h47773_79cbd.jpg" type="image/jpeg" length="11648"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İlim geleneğimizin örnek şahsiyeti: Mehmet Emin Saraç 7]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/ilim-gelenegimizin-ornek-sahsiyeti-mehmet-emin-sarac-7</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/ilim-gelenegimizin-ornek-sahsiyeti-mehmet-emin-sarac-7" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["M. Emin Hocaefendi için Kevserî, Mustafa Sabri ve İhsan Efendi gibi hocalara mülâki olmak, onlardan ders almış olmak lütfu ilâhîden nasipdar olmaktır. Ali Haydar Efendi’nin rahle-i tedrisinden sonra Mısır’da da böylesi zatlarla hemhâl olan Hocaefendi, bu durumu şükrü gerektiren bir nimet olarak dile getirmektedir." Ümmü Gülsüm Yeşil yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">M. Zahid Kevserî, “M. Emin Saraç Hocaefendi’nin düşünce dünyasında en ziyade müessir olan kimsedir.” demek yanlış olmayacaktır. Zira Kevserî’nin İslâmî ilimlerdeki derinliği, kesin ve net çizgileri dönemin birçok ilim talibini etkisi altında bırakmıştır.</span></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">M. Emin Hocaefendi için Kevserî, Mustafa Sabri ve İhsan Efendi gibi hocalara mülâki olmak, onlardan ders almış olmak lütfu ilâhîden nasipdar olmaktır. Ali Haydar Efendi’nin rahle-i tedrisinden sonra Mısır’da da böylesi zatlarla hemhâl olan Hocaefendi, bu durumu şükrü gerektiren bir nimet olarak dile getirmektedir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">“Memleketimizin yetiştirdiği ve İslâm dünyasının hâlâ hayatı ve eserleri üzerinde doktora yapmakla meşgul olduğu allâme Mustafa Sabri Efendi ve allâme Zahid Kevserî gibi Türk zevat ile müşerref olduk. Bir de Yozgatlı Mehmet İhsan Efendi çok mübarek faziletli bir kimseydi. Biz, o itikadı kâmil olan insanlardan okuduk, Allah’a şükürler olsun. Mısır’a gittiğimiz zaman da Allah Teâlâ lütuflarını üzerimizden eksik etmedi. Orada da çok iyi hocalardan okuduk…”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><b><span lang="EN-US"><span style="color:red">EHL-İ SÜNNET MÜDAFASI</span></span></b></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">Kevserî’nin meslek hâline getirdiği husus, itikatta Ehl-i Sünnet, amelde Hanefî mezhebinin müdafaasıdır. Mezhep anlayışı üzerinde yoğunlaşmış ve mezhepsizliği ta’n etmiştir. Kuru nakil ve birebir taklitten öte ilimlere nüfuz ve tahkiki ile öne çıkmıştır.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">“Kevserî merhum tam bir Ehl-i Sünnet âlimi idi. Selefî geçinenlere esaslı cevaplar verirdi. Mezhepsizliğe ve mezhebi geniş olanlara karşı idi. Ehl-i bidata, şirk ve nifaka, bidat ve hurafelere karşı idi. O ehl-i ilimdir, ehl-i tahkiktir. Hadis tahrici ilminde üstattır. Devlet-i Osmaniye’nin yıkılmasından sonra herkes ağzına geleni söylüyordu. ‘Osmanlı devletinin yıkılmasının sebeplerinin başında onların Hanefî mezhebine olan sımsıkı bağlılıkları gelmektedir.’ diyenler vardı. Zahid Efendi bu nevî yayınların yapıldığı bir devirde Hanefî mezhebinin müdafaasını yapmış, bu konuda her şeyi yerli yerince söylemiş, çok mühim bir vazife ifa etmiştir. Zahid Efendi o sözleri söylemeseydi, malum herifleri susturmasaydı belki daha çok sözler söyleyeceklerdi. O bu konuda aksi söz söyleyen Mısır ulemâsını da susturmuştur.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><b><span lang="EN-US"><span style="color:red"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/WhatsApp-Image-2022-03-28-at-23.16.13.jpeg" style="margin: 5px; float: left; width: 270px; height: 500px;" />ANNE KUCAĞI GİBİ</span></span></b></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">Kevserî, M. Emin Hocaefendi’nin Mısır’da okuduğu yıllarda ondan yakın ilgi ve alakasına hiç esirgememiştir. “Biz Mısır’a ilk gittiğimizde Zahid Efendi’nin yanına gittik. Bize annemizin kucağına düşmüşçesine iltifat ediyordu.”  M. Emin Hocaefendi Zahid Kevserî, Mustafa Sabri ve Yozgatlı İhsan Efendi gibi Osmanlı’nın yetiştirdiği bu büyük değerlerin Mısır’a hicretini ise “Türkiye’de hizmet kapısının kapanması ile Mısır’a göç” olarak değerlendirmektedir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">Hocaefendi, Zahid Efendi’nin tam bir ilim aşığı olduğunu belirtir ve bu hususta İhsan Efendi’den şu hatırayı nakleder: “Kendisi (İhsan Efendi) anlatmıştı: ‘Mısır’ın umum müftüsü Şeyh Bahît el-Mutî’î hocanın derslerini takip ediyordum. “Hidaye” okutuyordu. Bir gün bir de ne göreyim… Memleketimizin en muhterem hocası koltuğunda kitaplarla gelmiş ve bizimle beraber dersi dinliyor. Onu öyle yanımıza oturmuş görünce utandık.’ İşte Zahid Efendi hocamız böyle acayip bir ilim takipçisi idi. Muhammed Habibullah eş-Şınkîtî’nin evinde “Muvatta” okunurdu ve Zahid Efendi orada da hazır olurdu. Suriye’ye gittiğinde Şeyh Muhammed b. Cafer el-Kettânî’nin meclisine katılarak dersini dinlemiş ve kendisinden icazet almıştır.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">Hocaefendi, İslâm âleminin hakkında hâlâ araştırma yaptığı Kevserî’nin ilmî derinliği sebebiyle gördüğü teveccühü şöyle anlatır: “Şunu bilesiniz ki bugün İslâm âleminde bizim son devir ulemâmızdan en çok tanınan Zahid Kevserî ile Mustafa Sabri Efendi’dir. Zahid Efendi hocamız sebebiyle beni arayan insanları bir saymaya kalksam hayret edersiniz. Riyad’dan kaç tane telefon geldi, San’a’dan telefon geldi, Mısır’dan, Suriye’den, Cidde’den; hep bunlar Zahid Efendi’nin talebesi olmamız münasebetiyle. Onun hakkında bilgi almak istiyorlar. Ulûm-i Nakliye hususunda eserler bıraktığı için onu ve eserlerini tanımak murad ediyorlar. Zahid Efendi hocamız öyle feyyaz bir allâme idi.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><b><span lang="EN-US"><span style="color:red">DİN MESELELERİNDE AHBAPLIK OLMAZ</span></span></b></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">Cebr hususunda farklı görüşlere sahip olup bu konuyu münakaşa eden Kevserî ve Mustafa Sabri Efendi’nin dargın olduklarına yönelik iddialara Hocaefendi, bu iki allâme arasında dînî hususlarda dostluğun hakikati dillendirmeye mâni olamayacağı düsturunun geçerli olduğu ve kendisinin âhir ömürlerinde münasebetlerine bizzat tanık olmak suretiyle bir dargınlığın mevcut olmadığını ifade eder.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">“Son hayatlarında arkadaşlar içinde onların arasında en fazla dolaşanlardan birisiyim -Elhamdülillah-. O zaman Zahid Efendi “el-İstibsar” mevzusunu yazmıştı. Eserinde Mustafa Sabri Efendi’yi hem medh-u sena etti hem de cebir mevzusunda onunla münakaşa etti. ‘Din meselelerinde ahbaplık olmaz. Hakikat olduğu gibi anlatılır.’ diye bir tabir vardır. Bu meseleler bu şekilde yazılmıştır. O günlerdeydi, ben Mustafa Sabri Efendi’yi ziyaret için Şehzade Şevket Efendi’nin evine gittim. Oturduk, şuradan buradan konuştuk. Beni görünce sözler Tokat’a, Erbaa’ya, Niksar’a intikal ederdi. Bu minval üzere memleket konuşmaları yaptık, ondan sonra dedi ki: ‘Zahid Efendi’yi görüyor musun?’ dedim ki: ‘Cuma günleri saat 9’da görüşüyoruz. O vakit benim mev’idimdir.’ O gün günlerden çarşambaydı. Bana, ‘Yarın git, ona söyle ki: Ben torunum Muvahhid’le beraber -ki torunu Mimarizade Muhammed Ali’nin oğludur- arabayla ikindiden sonra kapısının önüne kadar geleceğim. Fakat merdiven çıkamadığından evine giremem. -o esnada 88 yaşında idi- Zahid Efendi teşrif etsin aşağıya da Nil kenarına bir yere gidelim, konuşalım, muhabbet edelim istiyorum. Sen git söyle.’ dedi. Hemen gittim söyledim, Zahid Efendi de memnuniyetle karşıladı. Ben de buna vesile oldum. İşte (ihtilafa sebep olan) o kitaplar çıktıktan, konuşulanlar konuşulduktan sonra ben böyle bir şeye şahidim. Allah için bunu söylüyorum. Ondan sonra Zahid Efendi de çok yaşamadı. Zaten Zahid Efendi, Mustafa Sabri Efendi’den önce vefat etti. Bu hadise böyle iken onlara vefatlarından sonra kavga yaptırmanın manası nedir, Allah aşkına? Günahtır.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><b><span lang="EN-US"><span style="color:red">AKDENİZ’İN UFUKLARINDA İKİ DONANMA</span></span></b></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">Hocaefendi’nin belirttiğine göre, Kevserî ve Mustafa Sabri Efendi’nin ilim halkaları Mısır’da büyük bir ilgi ve alaka görmüştür.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">“Onların meclisleri tam bir ilim halkası idi. O meclislere gidenler onların ağzından çıkanları kat’î bir hüccet sayarlar, kemâl-i ihtiram ile derslerini dinlerlerdi.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">Mısır’da ilmî ve fikrî hayata önemli tesirleri bulunan Zahid Kevserî ve Mustafa Sabri Efendi hakkında Ezher ulemâsından bir zatın değerlendirmesi, onların ne denli geniş bir etki alanına sahip olduklarını ortaya koyuyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span lang="EN-US">“Usulu’d-Din Fakültesi hocalarından Abdurrezzak Efendi, İşârâtü’l-Merâm mukaddimesini yazan zattan bahsediyorum, dedi ki: ‘Biz talebe iken Devlet-i Hilafet-i İslâmîyye-i Osmaniye bitmiş, yıkılmış, bir başıboşluk hâkim olmuş, önüne gelen din, iman namına konuşuyordu. Gazetelerde yazıp çiziyorlar. Artık İslâm’ın kusurlarını aramaktan başka bir dertleri kalmamıştı. Hocalarımız ders okutmaya alışmışlar, gazetecilik bilmiyorlardı. Bize lazım gelen ikazları yapıyorlardı ama gazetelerde yazılanlar daha çok dikkatimizi çekiyordu. İşte böyle bir zamanda Akdeniz’in ufuklarında iki donanma göründü. Bunlardan birisi Mustafa Sabri Efendi, diğeri ise Zahid Efendi’dir. Birisi aklîyyat sahasında hüccet, diğeri ise naklîyyat sahasında zirvedir. Bu iki donanma Mısır’a demir attı ve İslâm’la ilgili yazılıp çizilen menfî yazı ve makaleleri/iddiaları bertaraf ettiler. Onların Mısır’a gelişi bizim için büyük bir rahmet oldu.”1</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><b><span lang="EN-US">Ümmü Gülsüm Yeşil</span></b></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="text-justify:inter-ideograph"><span style="line-height:115%"><i><span lang="EN-US" style="font-size:8.0pt"><span style="line-height:115%"><span style="font-family:"Arial",sans-serif">Hüma Dergisi, Sayı:15</span></span></span></i></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span style="text-justify:inter-ideograph"><span style="line-height:115%"><i><span lang="EN-US" style="font-size:8.0pt"><span style="line-height:115%"><span style="font-family:"Arial",sans-serif">Dipnot:</span></span></span></i></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span style="text-justify:inter-ideograph"><span style="line-height:115%"><i><span lang="EN-US" style="font-size:8.0pt"><span style="line-height:115%"><span style="font-family:"Arial",sans-serif">1 İlyas Karaduman’ın “İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti Mehmet Emin Saraç” kitabından derlenmiştir.</span></span></span></i></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/ilim-gelenegimizin-ornek-sahsiyeti-mehmet-emin-sarac-7</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Jun 2022 13:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2022/07/ilim_gelenegimizin_ornek_sahsiyeti_mehmet_emin_sarac_7_h46371_85a40.jpg" type="image/jpeg" length="97870"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Merhum Muhammed Emin Saraç Hocamız'ın mübarek mirası]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/merhum-muhammed-emin-sarac-hocamizin-mubarek-mirasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/merhum-muhammed-emin-sarac-hocamizin-mubarek-mirasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Hocamız’ın temayüz ettiği hususlar; bıkmadan, usanmadan, ısrarla derslerine hiç mazeret göstermeden ve ara vermeden 60 küsur yıl devem etmiş olması. Bunu bugün okutma durumuna gelince daha iyi anlıyoruz." Prof. Dr. Seyit BAHÇIVAN yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Hamd ü senâ âlemlerin Rabbi, din gününün Mâliki Yaradanımız’a, salât u selâm, tahiyyât u ikram O’nun habîb-i edîbi Muhammed Mustafa’ya, âline, ashâbına ve kıyamete kadar onlara tâbi olup yolundan gidenlere olsun.</span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Geçtiğimiz yıl adeta “senetu’l-hüzn”ümüz oldu. Hatırladığım kadarıyla önce Nureddin ‘Itr, sonra Abdussettâr Ebû Gudde, arkalarından Emin Saraç Hocamız, bir hafta sonra da Muhammed Ali es-Sâbûnî Hocamız Mevlaları’na şehid olarak kavuştular. </span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="line-height:115%"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/ara-gorsel-seyit-hoca.jpg" style="margin: 5px; float: left; width: 350px; height: 525px;" />Merhum Emin Hocam’la müşerref oluşumuz 1973 senesinin Eylül ayına dayanır. İmam Hatip Okulu’nu bir grup arkadaşla birlikte altıdan yediyi vermiş ve mezun olmuştuk. Arkasından çetin sınavlar sonucu Yüksek İslâm Enstitüsü’ne kayıtlarımızı yaptırmıştık. Dr. Ahmet Efe kardeşimle birlikte Hırka-i Şerif Kur’an Kursu’nda kalıyoruz. Oradan Bağlarbaşı’na Yüksek İslâm’a gidip gelmeye başladık. Bu arada Emin Hocamız’ın Fatih Camii’nde ders okuttuğunu öğrendik, biz de halkaya iştirak ettik. Biz katıldığımızda eş-Şeyh Ali Nâsıf’ın <i>et-Tâc el-Câmi</i></span></span><i><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">ʿ</span></span></span></i><i><span style="line-height:115%"><span style="color:black">u li’l-Usûl fî Ehâdîsi’r-Resûl</span></span></i><span style="line-height:115%"><span style="color:black">’un beşinci cildi, yanlış hatırlamıyorsam Kâdî Iyâz’ın </span></span><i><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">eş-Şifâ bi-Taʿrîfi Huḳûḳi’l-Muṣṭafâ’</span></span></span></i><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">sı<i> </i>okunuyordu. Bu derslere 1979 Mart’ı, yurt dışına Mekke-i Mükerreme’ye gidinceye kadar devam ettim. Son bir yıl fırsat buldukça katılıyordum. Zira imamlığın yanında Şişli İmam Hatip Okulu’nda dışardan derse giriyor ve Sanayi Mahallesi Kız Kur’an Kursu’nda kızlarımızı dışardan İmam Hatip Okulu’nu bitirtme sınavlarına hazırlayan kursları da idare ediyor ve derslere de giriyordum. Çünkü o yıllarda İmam Hatip Okulları’na kız öğrenci alınmıyordu. Ancak dışardan bitirme sınavlarına girerek İmam Hatip Okulu mezunu olabiliyorlar veya ortaokul ve lise mezunları fark derslerini vererek mezun olabiliyorlardı.</span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="margin-bottom:0cm; text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Derslerimiz yaz tatillerinde Fatih Camii’nin müezzin mahfilinde saat 9.00’da başlar öğle namazını cemaatle kılar dağılırdık. Okulun devam ettiği zamanlarda ise yatsı namazından sonra bir yıl Fatih Camii’nin ön tarafındaki kütüphanede yaptık. Ancak ısınma bir katalitikle sağlanmaya çalışılıyordu. Bu da yeterli olmuyordu tabii. Sonra bir yıl Fatih Parkı karşısındaki Dülgerzâde Camii’nin imam odasında yaptık.  Orada da gaz sobasıyla ısınma sağlanmaya çalışılıyordu. Mekân çok dar olduğundan ortalığı gaz kokusu sarıyordu. Ancak bu sobanın üzerinde kavmin seyyidi Salim Özyurt kardeşimiz tarafından çay yapılıyordu. Bu çayların tadını hala damaklarımızda hala hissederiz. Daha sonra Vefa İlim Yayma Yüksek Öğrenim Yurdu açılınca kış derslerimiz buranın kıblesindeki Ekmekcizâde Medresesi’nin mescidinde yapılmaya başlandı. Bendeniz 1975 yılından itibaren Şişli Müftülüğü’ne bağlı Çeliktepe Mahallesi Dutluk Camii’nde imamlığa başlamıştım. Yatsı namazını kıldırır, Çeliktepe veya Gültepe otobüsleriyle yurttaki derse yetişir, dersin bitiminde ise bizim mahalleye giden son otobüslere göre olur, biz de koşarak Saraçhane durağına otobüse yetişir, dördüncü Levent’te iner, camiye kadar gecenin saat on ikisinde camiye gelir, gelirken de yollara sloganlar döşeyen yoldaşlara rastlar, kolay gelsin diyerek yolumuza devam ederdik. Dönüşümüz Sanayi Mahallesi’nden katılan Casim Karanfil kardeşimizle birlikte olurdu. Daha sonra bizim ekibe sanayide görev alan Ahmet Efe kardeşimiz de katıldı. Seksen ihtilali öncesi Anadolu’nun İstanbul’a okumak üzere gelen evlatlarını, sağcı ve solcu olarak ikiye ayırıp birbirlerine kırdırdılar. Ki birileri gelerek ortalığı kendi emelleri doğrultusunda dizayn etsin. Bizim bulunduğumuz mahalleler kurtarılmış bölgelerdi. İstanbul’da sıkı yönetim hâkimdi, ancak bu mahallelere polis kolay kolay giremezdi. Çevremizden kaç tane genç teröre kurban gitti. Salih Kara, daha sonra Şişli İmam Hatip Okulu yapımı için büyük fedakarlıklarda bulunan Mustafa Sevim kardeşlerimiz gibi. Bu bahis çok su götürür, buradan çıkıyorum.</span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="margin-bottom:0cm; text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Hocamız’ın ders halkasında birlikte olduğumuz grup arkadaşlarımız: Mekke-i Mükerreme’de doktorasını bitirme aşamasında, bir trafik kazası sonrasında şehid olarak (Hadiste: İlim yolunda gurbette ölen şehittir) kaybettiğimiz Casim Karanfil kardeşimiz, Dr. Abdullah Özcan, Dr. Ahmet Efe, Dr. Şerafeddin Kalay. Bu arkadaşlarımızın hepsi doktoralarını fıkıhta yaptılar. Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay hadis alanında ihtisasını tamamladı. Bendeniz de kurban olarak Akîde alanında ihtisasımı yaptım. Bunların dışında İsav’da uzun yıllar müdürlük yapan ve hâlâ yapmaya devam eden Ahmet Yıldız, Ali Kiraz derslere Dudullu’dan gelirdi, Salim Özyurt, Âdem Külünk, İzzet Korkmaz’ı hatırlıyorum. Bizden önceki gruplardan Prof. Dr. Ahmet Turan Aslan, Ahmet Yüksek abilerimiz de zaman zaman derslere katılırlardı. Bizim grubun son yıllarında Hamdi Arslan, Dr. İsmail Yüksek, Yrd. Doç. Dr. Salim Sancaklı, merhum hattat Yusuf Ergün Erzincânî, merhum Mehdi Dölekçap, Hıfzı Öztürk ve İsmail İpek de derse katılıp halkayı devam ettiren kardeşlerimizden idiler.</span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="margin-bottom: 0cm; text-align: center;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/ara-gorsel-1_629.jpg" style="margin: 5px; width: 600px; height: 337px;" /></span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Bizim grup gayretli, insicamlı ve kapasiteli arkadaşlardan oluşuyordu. Hocamız, “Sizi Ezher’e göndereyim, orada hem dilinizi geliştirir hem de yüksek lisans ve doktoranızı yapıp yurda dönersiniz, ben yüksek lisansa başlamıştım, fakat tamamlamak nasip olmadı,” demişti. Zannediyorum Yüksek İslâm Enstitüsü’nden mezun olduğumuz 1977 senesiydi. O yıl Hocamız hacca gittiler, hacda kendi hocası daha sonra bizim de hocamız olan, Ezher Üniversitesi doktora sistemine geçtikten sonra Ezher’de ilk olarak “<i>el-ʿUrf fi’ş-Şerîʿati’l-İslâmiyye</i>” adlı doktorasını vererek doktor unvanını alan, döneminde Hanefîlerin piri Prof. Dr. Ahmed Fehmî Ebû Sünne Hocamız’la karşılaşır. Durumu ona açar, o da “Senin tanıdığın eski hocaların hepsi şimdi burada Mekke-i Mükerreme’deyiz, sen onların evrakını buraya gönder, ben de takip ederim,” der. Böylece bize, Mekke-i Mükerreme kapısı açılmış oldu. </span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align: center;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/bahcıvan.jpeg" style="margin: 5px; width: 600px; height: 389px;" /></span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align: center;"><em><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Üstad Buhayri'inin evinde</span></span></span></span></span></span></em></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Burada Hocamız’ın hocalarından Prof. Dr. Süleyman Dünya, Muhammed el-Gazalî, Muhammed Abdulvehhâb el-Buhayrî’yi Riyad’da evinde 1986 yılında Emin Hocamız’la birlikte ziyaret edip elini öpme şerefine nail olmuştum. Bu Riyad ziyaretimizde ayrıca Hasen el-Bennâ’ın oğlu Seyfülİslâm’ı evinde ziyaret etmiş, bize birer takım dedesi Ahmed b. Abdurrahman el-Bennâ es- Sââtî’nin “<i>el-Fetḥu’r-Rabbânî li-Tertîbi Müsnedi’l-İmâm Aḥmed b. Ḥanbel eş-Şeybânî”</i> adlı, 23 ciltlik eserini hediye etmişti. Yine bu ziyarette Abdulfettah Ebû Gudde Hocamız kaldığımız otelde ziyaretimize geldi. Ertesi gün de bizi, o zaman çalışmış olduğu Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye Üniversitesi’ne götürüp rektörüyle tanıştırdı, arkasından da evlerinde yemek ikramında bulunmuştu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align: center;"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/ara-gorsel-mısır.jpeg" style="margin: 5px; width: 569px; height: 400px;" /></span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">1973-1979 Mart’ı arasında hocamızdan okuduğumuz kitaplardan hatırlayabildiklerim: <i>et-Tâc</i> bitince yerine, hadisten sünenler içerisinde en çok ahkam hadisi içermesiyle diğerlerinden öne çıkan bir kitap olarak <i>Sünen-i Ebî Dâvûd</i>’u seçmişti Hocamız. Beş ciltten oluşan Suriye baskısını getirtmişti. Devam eden arkadaşlarımıza hediye etmişti. Bu kitabın tamamını okuyup, arkasından <i>Sünen-i Tirmizî</i>’ye başladık, bir miktar da ondan okuduk. Bu arada Nevevî’nin <i>el-Ezkâr en-Nebeviyye</i>, tefsirden Muhammed Ali es-Sâbûnî Hocamız’ın <i>Revâiʿu’l-Beyân Tefsîru Âyâti’l-Ahkâm mine’l-Kur’ân</i> adlı iki ciltlik kitabı, kelamdan el-Lakkânî’nin <i>Şerhu Cevherti’t-Tevhîd</i>, fıkıh usulünden İbn Melek’in <i>Menâr Şerhi</i>, Fıkıhtan Mevsılî’nin <i>el-İhtiyâr li Taʿlîli’l-Muhtâr</i>,</span></span></span><span style="line-height:115%"><span style="color:black"> Ahmed Cevdet Paşa’nın <i>Mecelle-i Ahkâm-ı </i></span></span><i><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">ʿ</span></span></span></i><i><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Adliyye</span></span></i><span style="line-height:115%"><span style="color:black">, Şeyh Muhammed el-Hudarî Bey’in <i>Târîhu’t-Teşrî</i></span></span><i><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">ʿ</span></span></span></i><i><span style="line-height:115%"><span style="color:black">il-İslâmî,</span></span></i><span style="line-height:115%"><span style="color:black">si, </span></span><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Zafer <img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/ara-gorsel-en-nedvi_1.jpg" style="margin: 5px; float: left; width: 254px; height: 400px;" />Ahmed et-Tehânevî’nin <i>İʿlaʾü’s-Sünen</i>’in üç mukaddimesinden birisi olan ve <i>İnhâʾü’s-Seken ilâ men Yuṭâliʿu İʿlâʾe’s-Sünen</i> adını taşıyan ve Hanefî âlimlerinin hadis usulü ilkelerini açıklayan önemli eserlerden biri kabul edilmekte olan bu mukaddime ayrıca Abdülfettâh Ebû Gudde Hocamız’ın tahkikiyle <i>Ḳavâʿid fî ʿUlûmi’l-Hadîs̱</i> adıyla güzel bir baskısını getirtmişti, onun baş tarafından hayli okuduk. Bu birikim Mekke-i Mükerreme’de gerek yüksek lisans ve doktora giriş imtihanlarında gerekse hazırlık ve yazım dönemlerinde bize çok büyük katkılar sağladı. Yeri gelmişken şunu ifade edeyim. Mekke Dil Merkezi’nde Akîde hocamız olan Abdullah Yahya isminde dalağı dışında bir hocamız vardı, bize: “Siz bir şeyler okumuşsunuz, bir şeyler biliyorsunuz ama akideniz bozuk, sizi bir türlü adam edemedik,” derdi yüzümüze karşı. Biz de hâlimizden memnunuz, birbirimizi idare edelim, der geçerdik. Bu, şüphesiz Hocamız’ın bize zaman içerisinde yüklediği ilim ve gösterdiği doğru yol sayesinde olmuştu. İnsan uzun zaman dilimi içerisinde elde edilen birikimin bazen farkına varamayabiliyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Hocamız’ın temayüz ettiği hususlar; bıkmadan, usanmadan, ısrarla derslerine hiç mazeret göstermeden ve ara vermeden 60 küsur yıl devem etmiş olması. Bunu bugün okutma durumuna gelince daha iyi anlıyoruz. Büyük bir sabır, güçlü bir irade ve Allah’ın tevfiki. Ancak bu sayede bu mümkün olabilir.  Hocamız’ın şu sözünü bütün arkadaşlar hatırlarlar: “Ben her gün Fatih Camii’nde ders yaptığım yere gelip oturacak, kitabımı açıp dersimi yapacağım. Öğrenci olmasa dahi benim inancım odur ki bu derse katılanlar var. Hamdolsun hiç talebesiz de kalmadım”. Bu ilim yolunda gösterilebilecek müthiş bir azim ve inanç. Hocamız hiç hasta olmaz mıydı mesela veya herhangi bir manisi çıkmaz mıydı? Üstelik yurt dışından çok da misafiri olurdu. Misafir eğer ilim erbabından ise derse getirir, bugün ders sizin diyerek dersi, misafire ikram ederdi. Dersten hiç geri kaldığını hatırlamıyorum. </span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">İkinci bir husus da o yıllar, gençlerin sağa sola, farklı ideolojilere savruldukları yıllardı. İran İslâm Devrimi oldu ve arkasından İslâm Devleti!? diye bir devlet de kuruldu. Gençlerin pek çoğu kulağa çok hoş gelen, reklamı fevkalade bir şekilde yapılan bu hayale kapıldılar. Bu İslâm Devleti’ne gidip katılanlar, oraya hicret edenler bile oldu. Hocamız gayet hâkimane bir şekilde bizi bu gibi savrulma ve uçlardan uzak tuttu. Bir gün dahi İran İslâm Devrimi’ne ve liderine içimizde bir sempati duymadık sayelerinde, hamdolsun. Bu İslâm Devleti’nin! Suriye, Irak ve Yemen’de Müslümanlara yaptıklarını hepimiz, dünya âlem görüyor ve daha iyi anlıyoruz. Merhum Muhammed Kutub Hocamız’a devrimin ilk yıllarında, İran İslâm Devrimi sorulmuştu, o da cevaben: “Biz bunları tanıyoruz. Ancak yeni birtakım iddialarla ortaya çıktılar, lehlerinde ve aleyhlerinde konuşmayalım, bekleyelim, icraatlarını görelim” demişti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/5_16.png" style="margin: 5px; float: left; width: 300px; height: 335px;" />Hocamız, bizi Türkiye’de kontrol ettiği gibi Mekke’de yönlendirmeyi de ihmal etmedi. Bir araya gelip bazı kitapları birlikte okumamızı tavsiye etti. Bunun üzerine her hafta Cuma günü sabah namazını, Harem-i Şerif’te eda ettikten sonra bir arkadaşın evinde bir araya gelir, saat 9.00’a kadar ders okur, arkasından kahvaltı yapıp dağılır, hazırlanıp Cuma namazı için hazırlanıp tekrar Harem-i Şerif’e giderdik. Bu halkalarda da İmam Malik’in <i>Muvatta</i>’ını, et-Tebrîzî’nin üç ciltlik <i>Mişkâtu’l-Mesâbîh’</i>ını, Semerkandî’nin üç ciltlik <i>Tuhfetu’l-Fukahâ</i>’sını okumuşuz. “Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır” hadisinin tecellisi, tezâhürü ve de cemaatin bereketi olarak. Böylece cemaatle birlikte yapılan derslerin daha bereketli ve faydalı olduğunu yaşayarak fiilen görmüş olduk. Hala da yaşayarak görmeye devam ediyoruz.</span></span></span></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">2008 yılında Marmara İlahiyat Fakültesi’nde doçentlik sözlü sınavını da vererek doçent olmuş, arkasından Fatih Camii’nde hocamı ziyarete gelmiştim. Henüz icazetimi almamıştım, icazetimi verdiler. Arkasından şu sözleri söylediğimi hatırlıyorum: “Bu icazet benim için doçentlik ve hatta profesörlükten daha değerlidir. Zira bu icazet bizi Osmanlı ilim silsilesine bağlıyor. Şeyhülİslâm Mustafa Sabri Efendi, yardımcısı Muhammed Zâhid el-Kevserî ve Ali Haydar Efendi gibi hocalarla bizim aramızda sadece hocamız var. O halkaya bizi hocamız bağlıyor.”</span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Cenab-ı Hak, hocamıza ve bütün hocalarımıza rahmetiyle muamele eylesin, mekanlarını cennet, makamlarını âlî eylesin, Efendimiz’in “livâulhamd” ismiyle müsemma sancağının altında cümlemizi cem eylesin. </span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Âmîn…    </span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">04 Receb 1443/04.02.2022</span></span></span></span></span></span></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="line-height:115%"><b><span style="background:white"><span style="line-height:115%"><span style="color:black">Prof. Dr. Seyit BAHÇIVAN </span></span></span></b></span></span></span></p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/merhum-muhammed-emin-sarac-hocamizin-mubarek-mirasi</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Jun 2022 12:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2022/02/merhum_muhammed_emin_sarac_hocamiz_h45386_1e4ac.jpeg" type="image/jpeg" length="31473"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
