<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Dünya Bizim Kültür Portalı</title>
    <link>https://www.dunyabizim.com</link>
    <description>Türkiye'nin entelektüel birikimi</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.dunyabizim.com/rss/mercek-alti" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Fri, 03 Jul 2026 16:52:34 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/rss/mercek-alti"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Göklerden gelen hediyeye şükür: Kurban]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/goklerden-gelen-hediyeye-sukur-kurban</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/goklerden-gelen-hediyeye-sukur-kurban" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bunlar, bu mübarek hayvanlar Allah’ındır. Cümle mahlûkatın Halık’ıdır O. Sen de O’nun kulusun. Seni evladını kesmekten azad etmiş. Şükür için sevinçle kurban kesilmez mi bugün? Mustafa Nezihi Pesen yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span>Bismillah diyerek kurbanını kes dostum.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Allahu ekber’e imandır bu kanlı eylem.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Göklerden gelen hediyeye şükürdür.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Putlaştırmaya ve kapılmaya karşı duruştur, bıçağın boyna gitmesi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Adanmaya ve fedaya teşebbüstür. Allah’ın tekliğini haykırarak O’na kendi canımızı, en sevdiğimizi sunmanın simgesidir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Rahmetin somut ve kutlu sembolü</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Rahmetin somut ve kutlu sembolüdür.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bismillah diyerek zorun kolaylaştırılmasını kutlamaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Rahman’ın ayetlerindendir kurban.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>İbrahim aleyhisselam’ın Peygember Efendimiz’le ölümsüzleşen sünnetine hürmettir, ittibadır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Allah için kan akıtmaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Mümin için fırsattır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Kafir ve münafık için absürttür. Bilmez ki kendisi en büyük anlamsızlık çukuruna düşmüştür.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Et değildir, kan değildir maksat. Rızadır. Lebbeyk diyebilmektir. Yolda olduğumuza işarettir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Allahu ekber Allahu ekber diyerek merhametle yeri göğü inletmektir.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span>Şefkatle kesmektir. Kalbin rikkati ve niyetidir makbul olan, istenen.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Acziyetin şan ve şerefi yankılanır kurban kesilen beldede!</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Kes o mübarek hayvanı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden beri müminler hep kestiler. La ilahe illallah diyerek.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Er olmanın nişanelerindendir. Kurbanını ercesine sun Allah’a.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Acziyetin şan ve şerefi yankılanır kurban kesilen beldede. Beldeni kurbansız bırakma. Davran ve hızlıca ve güzelce kes kurbanını.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Niyetin dupduru ve dipdiriyse hemencecik Allah’a ulaşır. Toprak daha kurbanının kanını emmeden.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Toprak kanı neden sever?</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Toprak kanı sever. Şehit kanıyla kurban kanı birbirine karışır. Toprağın kanı sevmesi bu ikisi sayesindedir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Allah’ın istediği şekilde ve zamanda kan akıtmak helaldir. O’nun izni dışındaki kanların akıtılması zulümdür, vebaldir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Kan candır çünkü. Ruhsatsız can almak haramdır, yasaktır. Bozgunculuktur. İlahlığa soyunmaktır. Şımarmaktır. Allah’ın hududunu aşmaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bir hadisten öğrendim. Kadınların da kurban kesmesine ruhsat verilmiştir. Lakin savaşacak olan erkektir. Bu yüzden öncelikli olarak erkeklere tevdi edilmiştir bu görev.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Efendimiz’in bir seferde otuz hayvanı kurban ettiğini de okudum. Ardından İmam Ali kalan yetmiş hayvanı kurban etmiştir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Azadlığa şükür için...</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Korkma çek bıçağı. Vur bıçağı boynuna hayvancağızın. Ama edeple ve nezaketle. Bismillah Allahu ekber Allahu ekber La ilahe illallahu vellahu ekber diyerek.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Tekbirlerle tehlillerle iman tazeleyerek. Helal kılarak. Müslümanca.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Dostum bu bizim bayramımız. Cesur ol ve çekinme.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bunlar, bu mübarek hayvanlar Allah’ındır. Cümle mahlûkatın Halık’ıdır O. Sen de O’nun kulusun. Seni evladını kesmekten azad etmiş. Şükür için sevinçle kurban kesilmez mi bugün?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Haydi davran ve o hayvanla birlikte kölelikten kurtul. Kes at nefsinin ve dünyanın ve şeytanın senin üstündeki hegamonyasını. Liberalleşme. Uyuşma.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Haydi davran, bıçağın parıltısında maveraya bir yol bul. Kavileşsin imanın.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Şeriatsız ve aşksız paradigmaya vur bıçağı!</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Haydi davran, çağın şeriatsız ve aşksız paradigmasına vur o bıçağı Allah adına. İlk ve tek ve son din olan İslam’ın hüküm bıçağıyla parçala bütün yalan-yanlış düşünceleri, felsefeleri, inanışları. Aydınlanmayı, marksizmi, kapitalizmi, modernizmi, darvinizmi, psikanalizi devir bir çırpıda. Müslümansın, müminsin sen. Kalbindeki bütün putları devir. Bugün hac günüdür. Fetih gerçekleşsin.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Allahu ekber Allahu ekber la ilahe illallahu vellahu ekber Allahu ekber ve lillahil hamd.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong>Mustafa Nezihi </strong>bayramımız mübarek olsun diyerek yazdı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/goklerden-gelen-hediyeye-sukur-kurban</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 05:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2013/10/10/hajj-pilgrims-grand-mosqu-015.jpg" type="image/jpeg" length="87374"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Taha Kılınç yazdı... Âkif Emre Ağabey’e rahmetle…]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/taha-kilinc-yazdi-akif-emre-agabeye-rahmetle</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/taha-kilinc-yazdi-akif-emre-agabeye-rahmetle" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Evet, herhalde Âkif Emre Ağabey’in en baskın yönlerinden biriydi bu: Gençleri teşvik etmek, onlara yol ve kanal açmak, yeni isimlerin ve imzaların görünür duruma gelmesini sağlamak… Dünya Bülteni’nde içerik yayınlatmak üzere etrafımdaki gençlerden kimi kendisine yönlendirsem, o metinler en hızlı şekilde ve en güzel biçimde yer bulurdu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>O an, dün gibi aklımda: 23 Mayıs 2017 Salı günü, Türkiye Diyanet Vakfı’nın Cağaloğlu’ndaki kitabevinde sakin sakin rafları karıştırıyordum. Telefonuma gelen bir bildirimle kitaplardan başımı kaldırdım. Ekranda “Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı Âkif Emre, geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti” yazısı belirdi. Dondum kaldım. Daha birkaç gün evvel telefonlaşmıştık Âkif Emre Ağabey’le. Henüz temellerini yeni attığı ve büyük umutlar beslediği “Haberiyat” adlı dijital platformda birlikte bir şeyler yapmak istiyordu. “Bugünlerde biraz gribim, inşallah haberleşelim” demişti son görüşmemizde. Ne var ki, ecel randevuları bizzat düzenliyor ve hep onun dediği oluyordu.</p>

<p>Ta lise yıllarımdan itibaren gıyaben tanıdığım ve kitaplarını okuduğum Âkif Emre Ağabey’le yüz yüze tanışmamız 2011 yılına rastlar. O dönem çalıştığım medya kuruluşuyla, kendisinin yayın yönetmenliğini sürdürdüğü “Dünya Bülteni” adlı dijital platformun ofisinin bulunduğu bina Balmumcu’da komşuydu. Cuma namazlarını o da benim gibi yakınlardaki Hoca Hayri Camii’nde kılardı. Camide rastlaştığımızda mutlaka sohbet eder, hatta bazen sohbeti onun ofisinde sürdürürdük. Bir cuma namazı çıkışında, kulağıma eğilip “Yahu kılmasak olmuyor, kılsak bir şeye benzemiyor!” deyişini gülümseyerek hatırlarım. Gündemle tamamen alakasız bir hutbe vardı o gün, üstelik imam efendi de metni kaşını-gözünü yararak okumuştu.</p>

<p>Arap Baharı patlak verdiğinde, Âkif Emre Ağabey’le irtibatımız da sıklaştı. 2012’de bir gün, Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara Hoca ile beni, bilhassa Suriye’de yaşanan gelişmeleri yorumlamamız için bir araya getirdi. Bugün geriye doğru dönüp baktığımda, bana verdiği kıymet karşısında hem mahcubiyet duyuyorum hem de gençlerin kendilerini yetiştirmesi için ne kadar samimi çabalar gösterdiğini yeniden hatırlıyorum. Evet, herhalde Âkif Emre Ağabey’in en baskın yönlerinden biriydi bu: Gençleri teşvik etmek, onlara yol ve kanal açmak, yeni isimlerin ve imzaların görünür duruma gelmesini sağlamak… Dünya Bülteni’nde içerik yayınlatmak üzere etrafımdaki gençlerden kimi kendisine yönlendirsem, o metinler en hızlı şekilde ve en güzel biçimde yer bulurdu.</p>

<p>Keşfettiğim yeni bir fotoğraf, bir video, bir bilgi detayı, Âkif Emre Ağabey tarafından coşkuyla hüsnükabul görürdü. Merhum Muhammed Esed’le vefatından hemen önce yapılan iki bölümlük uzun röportajı kendisine ulaştırdığımda, Dünya Bülteni’nde yer vermiş, kendisini de şahsen paylaşmıştı. Bu yüzden, Muhammed Esed bana bugün hep Âkif Emre Ağabey’i hatırlatır. Esed de muhtemelen Âkif Ağabey için, Arabistan’dan Pakistan’a, oradan da Endülüs’e uzanan bir meşale anlamına geliyordu.</p>

<p>Âkif Emre Ağabey benim için, İslâm coğrafyasına dair bazı bilgilerimin ilk ve birincil kaynağıydı: Aliya’yı gerçek anlamda onunla tanıdım mesela. Endülüs Müslümanlarının ve Moriskoların öyküsünü ondan öğrendim. Şehirlerimizin ruhunu, takip etmemiz gereken İzler’in neler olduğunu, sokakları adımlarken nereye odaklanacağımızı, baktığımız yerde neyi göreceğimizi hep onun ilhamları hatırlattı bana.</p>

<p>Vefat anına kadar yanında olan sevgili Hamit Kardaş’la geçenlerde bir vesile sohbet ederken, “Âkif Ağabey’le tek kare fotoğrafımız yok yahu. Yan yana durup poz vermek aklımıza gelmemiş” dedik. Hakikaten öyle. Hem -sohbetin keyfi ve tadı dururken- “beraber fotoğraf çekilmek” önceliklerimiz arasında olmamış hem de galiba onun aniden aramızdan ayrılıvereceğini kestirememişiz.</p>

<p>Vefatının 9’uncu yıldönümünde, rahmet olsun sana Âkif Ağabey. Tanıyan-tanımayan herkesin, ardından rahmet okuduğu bir Müslüman olabilmek… Yaşadığın dosdoğru, sessiz ve minnetsiz hayatla, bu zor işi başardın. Bizlere de takip edilecek parlak bir iz bıraktın.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Taha Kılınç / Yeni Şafak</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/taha-kilinc-yazdi-akif-emre-agabeye-rahmetle</guid>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 15:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2026/05/burak-1-kopya.jpg" type="image/jpeg" length="42795"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur’an’da Ramazan Bayramı ve bayramı idrak etmek]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kuranda-ramazan-bayrami-ve-bayrami-idrak-etmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kuranda-ramazan-bayrami-ve-bayrami-idrak-etmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Bayramlar sevinç günleridir. Bu sevincin sebebi ise hidayete ermek sevincidir, Allah’a yakınlık kazanmanın sevincidir, günahların affedilmesinin sevincidir. Bayram, Allah’a kulluğun hem tebriki hem de şükrüdür." Dr. Fatma Çetin yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Kur’an’da “bayram” şu şekilde ifade edilmektedir: </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><em><span>“Ramazan Kur’an’ın indirildiği aydır. O Kur’an ki insanlara doğru yolu gösteren, açık ayetleri olan ve hak ile bâtılın arasını ayıran bir yüce Kitaptır. Kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de bu aya ömrü yetiştiği halde, hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah Teâlâ sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez. Malumdur ki oruç adedini ikmal edersiniz. Ve size hidayet buyurmuş olduğundan dolayı Allah’a tekbirde bulunursunuz ve şükredersiniz.” </span></em><span>(Bakara suresi, 185)</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>İşte bu ayetin sonundaki <em>“ve size hidayet buyurmuş olduğundan dolayı Allah’a tekbirde bulunursunuz ve şükredersiniz”</em> cümlesi, “Bayram Tekbirlerine” işaret eder. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Görüldüğü gibi “bayram” oruç ibadeti ile birlikte tanımlanmaktadır. İslam’da bayramlar böyle büyük ibadetlerden sonra gelir. Bir ay tutulan orucun sonunda bayram yapılır. Aynı şekilde kurban kesmek büyük bir ibadettir ve bayram yapılır.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Bayramlar sevinç günleridir. Bu sevincin sebebi ise hidayete ermek sevincidir, Allah’a yakınlık kazanmanın sevincidir, günahların affedilmesinin sevincidir. Bayram, Allah’a kulluğun hem tebriki hem de şükrüdür. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Ayette görüldüğü gibi bu sevinç tekbirlerle ifade edilir. Çünkü “Tekbir” Allah’ın yüceliğin gönülden benimseyip dile getirmek anlamını taşır. “Allah u Ekber” cümlesiyle ifade edilen tekbirin manası “Allah en uludur, en büyüktür” demekle beraber, O’nun birlik, teklik ve eşsizliğinin de itirafıdır. Namaza başlarken, rükûa ve secdeye giderken, kurban keserken, tekbir getirirken, ibadetin ancak Allah’a yapılacağını, ondan başkasının buna lâyık olmadığı dile getirilmiş olur. Ramazan ayını oruçlu geçiren ve Kurban Bayramı’nda kurban ibadetini yerine getiren Müslümanlar, bayram namazına giderken ve bayram namazını kılarken tekbir getirirler. Bayram hutbesinde ve namazlarında tekbir getirilmesinin manası ve hikmeti de budur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><span>[1]</span></a> </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><strong><span>Bayramın İdraki Ne Anlama Gelir? </span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Bayramın gerçekten bayram olabilmesi için, buna sebep olan ibadetin tam manasıyla eda edilmesi gerekir. Ramazan Bayramı’nın sebebi Ramazan ayının kendisidir. Çünkü bu ayda hidayet kaynağı olan, insanların bunu anlaması için sayısız deliller getiren, Hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’an-ı Kerim indirilmiştir. Bu Kur’an, insanlara verilmiş en büyük nimettir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Allah’ın bu en büyük nimetinin farkına varmak ve şükrünü ifade etmek için “oruç” emredilmiştir. Bu emre itaat eden müminler, bir ay kalplerini Allah’a kulluk duygusu ile doldurmaya, dünyevi meşguliyetlerden uzaklaşmaya özen gösterirler. Aç ve susuz kalmanın zorluğunu yaşadıkça bunu sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yaptıklarını akıllarından çıkarmazlar. Bu çabaları onların oruç ibadetinden tat almalarını sağlar. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Oruç, teravih, iftar ve sahur yapmak için verilen mücadelenin yanında bütün bunların diğer müminlerle beraber topluca eda edilmesi de kalplere ve ruhlara huzur verir. Kardeşlik bağlarını güçlendirir. Müminler, hidayete erişmenin sevincini, Allah’a yakınlık kazanmanın sevincini, günahların affedilmesinin sevincini hep beraber hisseder ve yaşarlar. Bayram bu duyguları yaşatır. Ancak bu mübarek ayı, dini bakımdan geçerli bir sebebi olmadığı halde oruç tutmadan ve bu aydaki diğer ibadetleri yapmadan geçirenler için bu bayram, şeker bayramı ya da tatlı yeme bayramı olmaktan başka bir şey ifade etmeyecektir. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><strong><span>Bayram Gecelerini Nasıl Geçirmeli?</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Her iki bayram gecesini ibadetle geçirmek tavsiye edilir. Bunun sebebi peygamber efendimizin (sav.) şu hadisidir: “kim iki bayram gecesini ihya ederse, bütün kalplerin öldüğü o günde onun kalbi ölmez.” </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>İhya edilmesinden maksat, bu gecelerin büyük bölümünü Allah’ı zikir, namaz, dua, Kur’an okumak gibi ibadetle geçirmektir. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Ramazan Bayramı gecesinden kasıt, Ramazan’ın son gününde iftar ile başlayıp bayram namazı için tekbir alınmasına kadar olan zamandır. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><strong><span>Bayram Günleri Nasıl Geçirilmeli, Neler Yapılmalı? </span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Bayram namazından sonra yerine getirilmesi gereken en önemli iş, “sıla-i rahim” kavramıyla ifade edilen akraba ziyaretlerini yapmaktır. Diğer zamanlarda ziyaret etme fırsatı bulunamayan, hal ve hatırları sorulamayan akrabaları ziyaret etmeye gayret etmelidir. </span></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Peygamber Efendimizin (sav.) davetine başladığı ilk anlardan itibaren ısrarla üzerinde durduğu konulardan birinin yakın akrabalarla bağları canlı tutmak olduğu görülür. İslâm’la ilk muhatap olan birçok kimseye de benzer anlamda emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. Nitekim Amr b. Abese adındaki sahabi, Peygamber Efendimizle ilk karşılaşmasını ve İslam’ı kabul etmesini anlatırken şöyle diyor:</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>“Cahiliye dönemindeyken insanların dalâlet üzere olduğunu, hiçbir işe yarayacak harekette bulunmadıklarını biliyordum. Çünkü onlar putlara tapıyorlardı. Derken bir zatın önemli haberler verdiğini duydum. Onunla görüşme yolu aradım. Mekke’de kendisine ulaştım ve:</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>“– Sen kimsin, necisin?”<strong><em> </em></strong>diye sordum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><em><span>“– Peygamberim”</span></em><span> diye cevap verdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>“– Peygamber ne demek?” dedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><em><span>“– Beni Allah gönderdi.”</span></em><strong> </strong><span>dedi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>“– Seni hangi vazifeyle gönderdi.”<strong><em> </em></strong>diye sordum. Efendimiz:</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><em><span>“– Akrabayı koruyup gözetmek, putları kırmak ve Allah’ın bir olduğunu ilan edip O’na ortak koşulmaması gerektiğini anlatmakla görevlendirdi”</span></em><span> buyurdu.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><span>[2]</span></a></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Sahabenin Peygamber Efendimizde (sav.) ilk duyduğu söz <em>“akrabayı koruyup gözetmek”</em> olması, bizim de bu konu üzerinde hassasiyetle durmamızı gerektirir. Bayramlarda ilk olarak akrabalar ziyaret edilmeli, bu konu üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Ebu Zer’den (ra.) rivayet edilen şu hadis de oldukça dikkat çekicidir: </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><em><span>“Dostum (Hz. Peygamber) bana, kendisi benden uzaklaşıp arkasını çevirse bile sıla-i rahmi kesmememi tavsiye etti. Ayrıca acı da olsa hakkı söylememi emretti.”</span></em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><span><span>[3]</span></span></a></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Akraban senden uzak dursa bile!</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Akrabalarını koruyup gözetmenin yani sıla-i rahim yapmanın, kişinin imanına işaret ettiği haber verilir. Çünkü hadis-i şerifte: </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><em><span>“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa akrabalarına iyilik etsin”</span></em><span> buyurulmaktadır. Dikkat edilecek olursa bu hadiste akrabayı gözetmek imanla eş tutulmuştur. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Ayetlerde akrabaya yardım konusunun, diğer yardıma muhtaç olanların öne geçirildiği görülmektedir. Allah Teâlâ, mallarından ne kadar ve kimlere harcamaları gerektiğini soran mü’minlere, az ya da çok duruma göre infak etmelerini emreder. Bu hususta ilk gözetmeleri gerekenin de ana ve baba ile en yakın akraba olması gerektiğini bildirir. Onların ihtiyacını gördükten sonra muhtaç olan yetimler, hiçbir şeyi olmayan yoksullar ve bir de nafakası kalmadığı için evine, memleketine dönemeyen yolcular gözetilmelidir. <a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><span>[4]</span></a> </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>İslam’ın şiarından olan namaz, oruç, zekât, hac gibi farz olan ibadetler yanında akraba ziyareti yapmak, onları gücü yettiğince koruyup kollamak gibi insanlar arasındaki karşılıklı ilişkilere dayalı olan ibadetler, farz olan ibadetler kadar önemlidir. Bu yüzden bazı âlimler, farzı yerine getirmek için atılan adımlar kadar sevabı büyük olan bir diğer ibadet, akrabayı ziyaret etmek maksadıyla atılan adımlardır demişlerdir. Ve sıla-i rahim, karşılığı bu dünyada da görülen ibadetlerdendir. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Nitekim Hatice Validemiz (ra.) Peygamber efendimize ilk vahiy geldiğinde yaşadığı korkuyu: <em>“Allah’a yemin ederim ki Allah hiçbir vakit seni utandırmaz (mahzûn etmez). Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten âciz olanların işlerine yardım eder, fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın, misafiri ağırlarsın, Hak yolunda zuhûr eden hâdiselerde ve mühim meselelerde insanlara yardım edersin”</em> diyerek, akrabayı gözetmenin önemini bu şekilde dile getirmişti. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Akrabalık ilişkilerini devam ettirmek Allah’ın rahmetine vesile olurken, bunu kesmek ve akrabalık hukukuna riayet etmemek de Allah’ın rahmetinden uzak kalmaya sebep olmaktadır. Bir kudsî hadiste şöyle buyrulmaktadır:</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><em><span>“Allah Teâlâ buyurur ki: Ben Rahmân’ım. Rahim (akrabalık bağı) var ya, işte onu kendi ismimden bir isim olarak türettim. Ona riayet edene Ben iyilik ve ihsanda bulunurum. Onu koparanı da lütuf ve merhametimden mahrum bırakırım.”</span></em><span> <a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><span>[5]</span></a></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><em><span>“Ey insanlar! ... Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde gözetleyicidir.” <a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><strong><span>[6]</span></strong></a></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span>Unutulmamalıdır ki akrabalık bağlarını gözetmek, Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olur, ömrü uzatır, rızkı bereketlendirir, düşmanlık ve dargınlıkları giderir. Bayramlar, akraba ziyaretleri yapmak özellikle de hangi sebeple olursa olsun uzun zamandan beri görüşme imkânı olmamış akrabaları ziyaret için çok önemli bir fırsattır. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><strong><span>Dr. Fatma Çetin</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><span arial="">Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Öğretim Görevlisi</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<div><em><span><span>Dipnot:</span></span></em>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="MsoFootnoteText" style="text-align:justify"><em><span><span><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span>[1]</span></a> Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili ve Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, Bakara suresi, 185. Ayet tefsiri.</span></span></em></p>
</div>

<div id="ftn2">
<p class="MsoFootnoteText"><em><span><span><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span>[2]</span></a> Müslim, Müsâfirîn, 294.</span></span></em></p>
</div>

<div id="ftn3">
<p class="MsoFootnoteText"><em><span><span><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span>[3]</span></a> Taberani, el-mu’cem el-kebir, 1648.</span></span></em></p>
</div>

<div id="ftn4">
<p class="MsoFootnoteText"><em><span><span><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span>[4]</span></a> Bkz. Bakara suresi, 215. Ayet. </span></span></em></p>
</div>

<div id="ftn5">
<p class="MsoFootnoteText"><em><span><span><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span>[5]</span></a> Ebû Dâvûd, Zekât, 45.</span></span></em></p>
</div>

<div id="ftn6">
<p class="MsoFootnoteText"><em><span><span><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span>[6]</span></a> Nisâ suresi, 1.</span></span></em></p>
</div>
</div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kuranda-ramazan-bayrami-ve-bayrami-idrak-etmek</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 05:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2022/05/kuranda_ramazan_bayrami_ve_bayrami_idrak_etmek_h46056_a1d70.jpg" type="image/jpeg" length="81453"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mekke ve Medine'de eski Ramazan bayramları]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/mekke-ve-medinede-eski-ramazan-bayramlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/mekke-ve-medinede-eski-ramazan-bayramlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Eyyüb Sabri Paşa’nın 'Mir’âtü’l-Haremeyn’ adlı eserinde, Osmanlı'nın son dönemlerinde İslâmiyet’in kutsal iki şehri Mekke ve Medine’de bayramların nasıl idrâk edildiğine dair bilgiler var. F. Zehra Can yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Bizde târih deyince Osmanlı, Osmanlı deyince de pâyitaht İstanbul akla gelir. Dolayısıyla “eski Ramazanlar” tâbirinin içini doldurmak üzere yazılanlar da imparatorluğun diğer beldelerinden ziyâde, İstanbul’u anlatırlar. Oysa her fırsatta Osmanlı’nın 5 milyon küsur kilometrekare toprağı olduğunu söyler, övünür dururuz. Bu yazıda İslâmiyet’in kutsal iki şehri<strong> Mekke</strong> ve<strong> Medîne</strong>’de <strong>eski bayramlar</strong>ın nasıl idrâk edildiğini <strong>Eyyüb Sabri Paşa</strong>’nın (ö. 15 Safer 1308/30 Eylül 1890) kalemine yansıdığı kadarıyla müşâhede edeceğiz. Takrîben 140 sene evveline gidip Eyyüb Sabri Paşa’nın mihmandarlığında bu kudsî toprakların ‘muâyede merâsimleri ve âdet-i kadîmeleri’ne doğru târihî/kültürel bir yolculuk yapacağız. Ancak bundan evvel, Eyyüb Sabri Paşa ve kıymetli eseri <em><strong>Mir’âtü’l-Haremeyn</strong></em>’den kısaca bahsetmek yerinde olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="color:#ff0000"><span><strong>Eyyüb Sabri Paşa ve klâsik eseri Mir’âtü’l-Haremeyn</strong></span></span></p>

<p><span><span>Sultan II. Abdülhamid dönemi bahriye paşalarından olan Eyyüb Sabri Paşa, aynı zamanda eğitimci ve târihçi kişiliğiyle temâyüz etmiştir. O, uzun müddet Hicaz’da görev yapmış, bu esnâda bölgenin târihiyle ilgilenmiş, çeşitli araştırmalar yapmış ve on beş yıl emek vererek döneminin en hacimli Türkçe Haremeyn târihini, Mir’âtü’l-Haremeyn’i kaleme almıştır. İlk kitabı Mekke (Mir’ât-ı Mekke, İstanbul 1301), ikinci kitabı Medîne (Mir’ât-ı Medîne, İstanbul 1304) ve son kitabı Arap yarımadası (Mir’âtü Cezîreti’l-Arab, İstanbul 1306) olmak üzere üç ana kitaptan oluşan eserini Paşa, 1872’de hazırlamaya başlamış, ancak 1887’de tamamlayabilmiştir. </span></span></p>

<p><span><span>Eserde başlangıçtan îtibâren Arap yarımadasındaki yerleşim merkezlerinin, özellikle Mekke ve Medîne’nin kuruluşu, gelişmesi, bölgede ortaya çıkan eski dinler ve peygamberler, bölgedeki kabîleler, İslâmiyet’in doğuşu ve yayılması, Kâbe, Mescid-i Nebevî ve diğer bâzı yapıların inşâsı, binaların geçirdikleri birtakım tâmiratlarla târihteki yerleri ve ehemmiyetleri, kutsal beldelerin ziyâret usûl ve âdâbı, Haremeyn’in sosyal ve iktisadî durumu, örfler, âdetler, Osmanlı sultanlarının Haremeyn’e olan bağlılık ve hizmetleri ele alınmıştır. Aynı zamanda Cezîretü’l-Arab cildi, Arap yarımadası târih ve coğrafyası hakkında geniş değerlendirmeleri hâvîdir.</span></span></p>

<p><span><span>Paşa, istifâde ettiği altmış civarında kaynak zikreder, ancak daha başka birçok kaynaktan faydalandığı eserin muhtevasından anlaşılmaktadır. Kaynaklardan aldığı bilgilerin yanında kendi müşâhedelerine de geniş yer ayırması, bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel târihi açısından büyük önem taşır. Böylece Paşa, okuyucusunu bir buçuk asır öncesine taşır; günümüzde maalesef geçmişten pek az izin kaldığı bu mukaddes beldelerde güzerân eylerken, tarihte iz bırakmış devlet, millet ve toplulukları; beldenin örf ve âdetleriyle icrâ edilen çeşitli alayları ve merâsimleri zengin mâlûmâtı ve cömert birikimiyle gözler önüne serer.</span></span></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <h6><strong><span style="color:#0000ff">Eserin Osmanlı Türkçesi neşri: </span></strong></h6>

   <h6><span style="color:#0000ff">Mir'âtü'l-Haremeyn : Mir’ât-ı Mekke, Eyyüb Sabri, Kostantiniye: Bahriye Matbaası, 1301. 2 cilt. </span></h6>

   <h6><span style="color:#0000ff">Mir'âtü'l-Haremeyn : Mir’ât-ı Medîne, Eyyüb Sabri, Kostantiniye : Bahriye Matbaası, 1304. 2 cilt.</span></h6>

   <h6><span style="color:#0000ff">Mir'âtü'l-Haremeyn : Mir’ât-ı Cezîretü’l-Arab, Eyyüb Sabri, Kostantiniye : Bahriye Matbaası, 1306. 1 cilt.</span></h6>

   <h6><strong><span style="color:#0000ff">Eserin Mekke kısmının sâdeleştirilmiş neşri:</span></strong></h6>

   <h6><span style="color:#0000ff">Kabe ve Mekke tarihi (Mir’ât-ı Mekke) = Miratü’l-Haremeyn: Mir’at-ı Mekke, Eyüp Sabri Paşa, sadeleştiren Osman Erdem, İstanbul : Fatih Yayınevi, 2003.</span></h6>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><span><span><strong>Ahmed Cevdet Paşa </strong>ve <strong>Ahmed Midhat Efendi </strong>gibi dönemin önemli sîmâlarının takrizler yazarak medhettikleri <em>Mir’âtü’l-Haremeyn</em>, günümüzde hâlen Osmanlı Türkçesi olarak -eskimez harflerle- bulunuyor. Eseri okumak ve istifade etmek isteyenler çeşitli kütüphanelere müracaat edebilir veya birtakım internet sitelerinden eserin PDF versiyonuna ulaşabilirler. Ayrıca sadece Mekke kısmının sadeleştirilerek 2003’te Fatih Yayınevi tarafından yayınlandığını ifade edelim. Bu noktada eseri, hem günümüz harfleriyle hem de orijinal dili ve üslûbuyla okumak istiyorum diyenlere, böyle bir çalışmanın tarafımızdan yapılmakta olduğunu ve kısa vâdede neşredileceğini bir müjde olarak verelim.</span></span></p>

<p><span><span>Yoğun bir askerlik ve memûriyet hayatına rağmen oldukça velûd olan Eyyüb Sabri Paşa’nın Mir’âtü’l-Haremeyn hâricinde, ahlâk, siyer ve târih gibi alanlarda çeşitli müellefâtı vardır. Gıyâbî olarak<strong> İdrîs-i Muhtefî</strong>’ye (ö. 1024/1615) müntesip olan Paşa, samîmi bir müslüman idi. 15 Safer 1308’de (30 Eylül 1890) İstanbul’da vefat ettiğinde şeyhinin Kasımpaşa Mezarlığı’ndaki kabrinin ayak ucuna defnedildi. Hayâtının mahsûlü diyebileceğimiz bu eseri bastırabilmek için Paşa’nın, Bahriye Matbaası’na 44 bin küsur kuruş borçlandığı, bu borçla vefat ettiği, hüzünlü bir not olarak kaydedilmelidir.</span></span></p>

<p><span><span>Şimdi, Ramazan bayramının teşrîfi münâsebetiyle, her biri ayrı bir merâsim arz eden Haremeyn bayramlarının hazırlık safhasını ve bayramın idrâk biçimini, Eyyüb Sabri Paşa’nın gönlünden kalemine dökülen rahmet ve bereket tânelerinden nasîbimize düştüğü kadarıyla anlamaya gayret edelim; bir nebze Medîne’de nefes alıp rûhumuzu Ravza’da hissedelim; ardından Safâ ile Merve arasına gidip Kâbe’yi temâşâ edelim. Bayramı, dîn-i mübîn-i İslâm’ın bânisi, Ramazan ayının asıl sâhibi Peygamberimiz (s.a.v.)’in ‘sâyebân’ında/gölgeliğinde yaşayıp, ilk O’nunla bayramlaşarak idrâk edelim. </span></span></p>

<p><span><span><strong><span style="color:#ff0000">Resûlullah (a.s.)’la bayramlaşma: Medîne’de bayram</span> </strong></span></span></p>

<p><span><span>Ramazan bayramlarında İstanbul’daki gibi üç gün üç gece şenlik yapılması, Medîne’nin de kadim âdetlerindendi. Medîne demek, aslında Mescid-i Nebevî demekti. Bayramlar söz konusu olduğunda da bu böyleydi, değişen bir durum yoktu. Medîne’de bayram coşkusu şehrin yerlisi, mücâviri yâhut ziyâretçisinin Hz. Peygamber’in mescidinde arefe günü son terâvih namazı için toplanmasıyla başlardı. Bu son terâvih namazının edâsını müteâkip, “mum alayı” denen Hz. Peygamber’in kabr-i şerîfinin kandil ve mumlarının değiştirildiği kendine has usûle sâhip merâsim yapılır ve ahâli târifi mümkün olmayan rûhânî bir şevk ve hazza sâhip bu alayı seyir ve temâşâ etmeyi ihmal etmezdi. </span></span></p>

<p><span><span><img align="left" alt="" height="235" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2015/07/14/medinah11.jpg" width="326" />Mum alayı seyrinde bulunup da gönlünü şenlendiren cemaat, sabah namazı vaktine bir buçuk saat kala birer ikişer mescide gelir, her biri birer mum yakar ve Kur’ân-ı Kerîm, Delâil-i Şerîf ve sâir zikir ve ibâdetle meşgul olurdu. Aynı zamanda, minârelerden çeşitli kasîdeler, salavâtlar yükselir, bayram namazına değin Mescid-i Nebevî terennüm eden bir kuş gibi cıvıldar, gecenin hazzından kalbi titrerdi. Hücre-i Şerîf’in, yâni Hz. Peygamber’in mübârek hânelerinin ve Mescid-i Nebevî’nin pek latif râyihaları her köşede tezâhür eder, dalga dalga yayılarak zikirle hemdem olan cemaati kendinden geçirirdi.</span></span></p>

<p><span><span>Ser-müezzinin ‘muvâcehe-i saâdet’ (Hücre-i Şerîf’in kıble tarafında bulunan pencereli kısım) önünde getirdiği tekbirle başlayan bayram namazı, biri Şâfiî diğeri Hanefî iki ayrı imamla kılınır, namazın edâsını müteâkip cemaat, o hoş kokulu Hücre-i Şerif’e gelip yüz sürüp tevâzu ile evvelâ Resûl-i Müctebâ (s.a.v.) ile bayramlaşır ve dili döndüğü mertebe gönlünde yatan niyâzını ifâde ederdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) ile başlayan bayramlaşma, cemaatin topluca Bâb-ı Cibrîl’den çıkıp Cennetü’l-Bakî kabristanına geçmesiyle devam ederdi. Herkes birer deste fesleğen veya başka yeşillikler getirip akrabâlarını ve diğer türbe-i şerifeleri ziyâret ederler, daha sonra evlerine dönerlerdi. Ayrıca bayram günleri beş vakit ezandan önce dış kaleden toplar atılır, herkes üç gün üç gece süren bayram müddetince birbirinin elini öperek duâsını alırdı. Esâsında, Medîne’de el öpmek, yalnız bayramlara mahsus bir adet değildi. Cemaat her namazın nihâyetinde, gerek zengin gerek fakir olsun, sağında ve solunda bulunanların ellerini öperdi. </span></span></p>

<p><span><span>Ahâli ilk günün sabahı gerçekleştirilen bu merâsimlerden sonra üçüncü günün akşamına kadar bayramlaşma gâyesiyle birbirlerine gidip gelirlerdi. Bayram boyunca tüm şehirde bayramlaşma gerçekleştirildiğinden, bu iş günlere taksim edilmişti. İlk gün hükûmet memurları, yâni devlet ricâli ile mahallî eşraf ve yakın akrabalar, ikinci gün ikindiye kadar Sâha mahallesi sâkinleri ve nihâyet üçüncü gün Menâha ve Bâbü’l-Mısrî’den Mik‘ad Benî Hüseyin mahallesine kadar oturanlarla bayramlaşılırdı. </span></span></p>

<p><span><span>Bu mahallede yapılan muâyede, Ramazan bayramının nihâyetini hatırlatır, bu mukaddes ve münevver belde, heyecan ve hazzı gerçek mânâsıyla yaşayıp kutlu misâfir, mücâvir ve mukimlerine yaşattıktan sonra, durulan berrak deniz sükûnetine kavuşur, çok değil iki ay sonrasına yeni bir sevinç, yeni bir coşkuya yelken açar, hac farîzasını îfâ eden hacıları karşılamak üzere süslenirdi. </span></span></p>

<p><span><span>Bayramın ertesi günü, ki Eyyüb Sabri Paşa buna bayramın dördüncü günü diyor, Hücre-i Saâdet’in hizmet ve bekçiliğiyle vazifeli ağalarla (Tekke heyeti) bayramlaşmak, eski âdetlerden bir diğeri idi. Bu ağalar kabr-i şerîfin sol tarafında kalan ve “Tekke” denen yerde ikâmet ederlerdi. Dördüncü gün, bulundukları mahallin direkleriyle duvarlarını Hücre-i Saâdet şebekesinin iç yüzüne mahsus yeşil perdelerle süslerler ve öğle namazı vakti girinceye kadar kölelerinin oynadıkları bedevîlere has oyunları seyrederlerdi. Bu, ahâlinin de büyük teveccüh gösterdiği seyirlerdendi.</span></span></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td><a href="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2015/07/14/t-6082-0004.jpg" target="_blank"><img alt="" height="247" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2015/07/14/t-6082-0004.jpg" width="159" /></a></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><span><span><strong><span style="color:#ff0000">Hutbe için sekiz yıl beklemek: Mekke’de bayram</span> </strong></span></span></p>

<p><span><span>Mekke’deki bayramlaşma âdetleri, Medîne’ye nazaran biraz farklılık arz eder. Mekke’de Ramazan bayramı âdetlerinin en gariplerinden biri, bayram namazında îfâ edilecek olan hutbe nöbetidir ki bu pek ilginç bir şekilde gerçekleştirilirdi. Çünkü Harem-i Şerîf’te yirmi dört hatip vardı. Bunların içinden dördü Hanefî ve dördü Şâfiî olmak üzere sekiz hatip, diğerlerinden mûteber addedilmekteydi. Ramazan bayramı hutbesini de işte bu sekiz hatip nöbetleşe okur ve dolayısıyla bir hatibe sekiz senede bir kez nöbet gelirdi. Sırası gelen hatip efendi, bayramdan 3-5 gün evvel “bâdem, leblebi, fındık ve fıstık ve sâir şekerlemeleri” tedârik eder, bayram gecesi ziyâretine gelecek “âyan ve eşrâf ve ekâbire lâyıkı vechile” ikram etmek üzere hazırlardı. Yemişleri önce tabaklara koyar, sonra her tabağı amberde mâmul habbelerle süslerdi. Vakit geldiğinde şehrin önde gelenleri hatip efendinin evine birer ikişer gider, hatib efendi de misâfirlerine müzeyyen bir tepsi içinde birer ikişer tabak şekerleme ikram eder, misâfirler şekerlemelerin bir kısmını oradayken yiyip, arzularına göre bir kısmını da yanlarına alırlardı. Misâfirlerin berâberlerinde uşakları varsa onlara da ikram etmek âdettendi. </span></span></p>

<p><span><span>Ertesi sabah bayram namazından sonra, akşamdan hânesini teşrif eden zevât, iki sıralı uzun bir çizgi halinde hatip efendinin önüne düşüp hânesine kadar giderler ve hatip efendinin tertip ettiği ziyâfete iştirak ederlerdi. Bu ziyâfetten sonra hatip efendinin de şehrin idârecilerine (emâret dâire-i celîlesi, sonra vilâyet konağı ve nihâyet mahkeme-i şer‘iyye dâiresi) ve daha evvel ziyâfetine katılan misâfirlerinin evlerine gidip her biriyle bayramlaşması güzel bir âdetti. Her birinden hâllerine göre ihsanlar alır ve avdet ederdi. Eyyüb Sabri Paşa, kendi zamanında bu âdetlerin hâlen devam ettiğini, ancak hatip efendiye ihsan vermek usûlünün kaldırıldığını ifâde eder. </span></span></p>

<p><span><span>Mekke’de de Medîne’deki gibi bayram günleri mahallelere taksim edilir, bayramlaşma gerçekleştirilirdi. Eyyüb Sabri Paşa, Mekke ahalisinin bu usûle çok hassas bir şekilde dikkat ve riâyet ettiğini, öyle ki bayram günlerinde büyük-küçük, fakir-zengin birbirleriyle görüşüp duâ almamış kimsenin kalmadığını söylüyor. Aslında bu usûle “kabir ashâbı” da dâhildi. Kabir ziyâretleri bayramın birinci günü yapılırdı. Öğle vaktine kadar erkekler, ondan sonra kalan vakitlerde ise kadınların hepsi Cennetü’l-Muallâ kabristanına giderek hem “büyükleri”, hem de akrabâlarını ziyâret ederler, Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ederlerdi. Bu güzel bayram âdetlerinin, Anadolu ve Rumeli’nin bazı yerlerinde tamâmen değilse de kısmen uygulandığını, bayram hâtıralarının nihâyetine not düşen merhum Eyyüb Sabri Paşa, şu cümleleri sarf ediyor: </span></span></p>

<p>“<span><span>Fakīr hem Anadolu ve Rumeli vilâyetinden ba‘zı memâlik bayramlarında bulundum. Hem de Mekke-i Mu‘azzama’nın ta‘rîf olunan resm-i mu‘âyedesinde bulundum. Rumeli ve Anadolu vilâyetlerinde gördüğüm resm-i mu‘âyede, Haremeyn ahâlîsi beyninde cârî olan resm u âdete mutābık değil ise de bayram günleri bir karye ahâlîsi diğer karye ahâlîsine gidip gelmekde olduklarına nazaran, bu usūl Haremeyn-i şerîfeynde icrâ olunan resm-i mu‘âyede usūlünün bozuntusu olmak lâzım gelir.” (Mir’ât-ı Mekke, s. 328.)</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p><span><span><strong>F. Zehra Can</strong> yazdı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/mekke-ve-medinede-eski-ramazan-bayramlari</guid>
      <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 05:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2015/07/14/mecca-ancienne1.jpg" type="image/jpeg" length="98820"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Asım Gültekin: 'Bayram' kelimesi nereden geliyor?]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/asim-gultekin-bayram-kelimesi-nereden-geliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/asim-gultekin-bayram-kelimesi-nereden-geliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bayramınızı tebrik ediyorum ama bayram kelimesinin anlamını, nereden geldiğini etimolojik olarak söylemeden edemeyeceğim.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span>Ümmetin bayramını tebrik ederim. “Tebrik”, “mübarek”, “mukaddes”, “kutlu”, “kutsal” kelimelerine bir başka zaman gireriz inşallah. Bu bayram günü sözlüklerde hakkında garip etimolojik açıklamalar gördüğüm “bayram” kelimesine girmek derdindeyim:</span></p>

<p><span><span>Arapçası biliyorsunuz “ıyd”. “Iyd”, adet kelimesi ile ve dönmek anlamına gelen avdet kelimesi ile aynı kökten. Bayramların tekrar tekrar gelen bir yapısı ağırlık basıyor ki, Allah gerçekten de tekrarına kavuştursun. “Allah tekrarına kavuştursun” derken bayram zaten gelecek. Onda bir problem yok da; o geldiğinde biz burada olabilecek miyiz, dua bu aslında!</span></span></p>

<p><span><span>Bu tabii Arapçadaki anlamı. Arapçada Allah’a şükür, kelimelerin kökleri, ekleri her şeyleri çok çok iyi tahlil ve tasnif edilmiş ama Türkçe için bunu söylemek kolay değil.</span></span></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Sözlükler “bayram” hakkında ne demiş bakalım</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>Bayram kelimesi tüm Türk lehçelerinde “bayram” olarak, Kazak ve Kırgızlarda “maryam” olarak da geçiyor. <strong><em>Kubbealtı Lügati</em></strong>’nde eski Türkçede badram- bayram şeklinde geçtiği belirtildikten sonra “kökü kesin olarak belli değildir” denilmiş. <strong>İsmet Zeki Eyüboğlu</strong>’nun <strong><em>Etimoloji Sözlüğü</em></strong>’nde de, <strong>Hasan Eren</strong>’in <strong><em>Etimolojik Sözlüğü</em></strong>’nde de, Allah kendilerini affetsin, kelimeyi çözmek için “bayrak kelimesi ile düşünmek yanlıştır” deniyor. İkisi de batırmaktan “batram”, “bardam”dan geldiğini söylüyorlar. Eyüboğlu zengin anlamına gelen “bay”dan türediğini söyleyerek yine de bir kapı açabiliyor. <strong>Tuncer Gülensoy</strong>’un <strong><em>Köken Bilgisi Sözlüğü</em></strong>’nde de “batırmak” kökü alınmış merkeze. Bu sözlükte Gülensoy’un, katılmadığı açıklamaları büyük harflerle “YANLIŞTIR” şeklinde vermesi hem hoşuma gidiyor açıkçası hem de biraz komik görünüyor gözüme.</span></span></p>

<p><span><span>“Bay” kelimesinin (20. yüzyılda uydurulan erkek anlamındaki “bay”ı kast etmiyoruz) zengin anlamına geldiğini görüyoruz. “Bayat” kelimesi de İlah, Tanrı anlamına geliyor. “Bayram”ın zenginlik ve tanrısallıkla irtibatını kurmak elbette zor değil ama sözlüklerimiz pek oradan gitmemişler. Aslında bunda biraz aziz pirimiz <strong>Kaşgarlı Mahmud</strong>’un da suçu var. (Aman Yarabbim, ben ne yaptım, Kaşgarlı Üstadımıza itiraz ettim. Benim gibi bir çömez Kaşgarlı Mahmud’a katılmadığını nasıl söyler, bu ne terbiyesizlik, bu ne nasipsizlik! Bir de adama köşe vermişler, yayın yönetmeni yapmışlar, yuh!)</span></span></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Bayram öyle bir şeydir ki, başka günlerden ayırır ama birleştirir</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>Köşe bitmeden bayram ve bayrak hakkında ilk farklı açımlamayı yapmış olayım efendim. Evet ben de “bayram” kelimesini “bayrak” ile düşünenlerdenim. Lakin iki farkım var böyle düşünenlerden. Ben kelimeleri yazıdan değil sesten hareketle ele alıyorum. Yazının yanıltıcı olduğunu hem düşünüyor hem de iddia bile diyorum! İkincisi, kelimeleri ek kök olarak ayırırken sadece sona değil başa da ek aldıklarını hesaba katan biriyim.</span></span></p>

<p><span><span>Yani şudur: Bayram’ı badram’dan, bayrak’ı batırmaktan getirenler hata ediyorlar. Bayrak ve bayram birbiri ile öyle ilişkili ki. Şöyle yazalım: B-<span style="color:#ff0000">ayra</span>-m. B-<span style="color:#ff0000">ayra</span>-k! Kökte <strong><span style="color:#ff0000">"ayırma"</span></strong> sesini görebiliriz dikkat edersek. Bayram’ın da bayrak’ın da ayırma anlamı taşıdığını iddia ediyorum buradan!</span></span></p>

<p><span><span>Ayıran demişken ayranı hatırlayalım. Ayran öyle bir şeydir ki, sütün yoğunlaşmışı olan yoğ-urdun ayrıştırılması ile elde edilir. Sütü yoğunlaştırırsan yoğurt, yoğurdu ayırırsan ayran olur yani!</span></span></p>

<p><span><span>B<span style="color:#ff0000">ayr</span>am ayrı bir gün, b<span style="color:#ff0000">ayr</span>ak da <span style="color:#ff0000">ayır</span>ıcı bir nesnedir.</span></span></p>

<p><span><span>Peki baştaki “<span style="color:#ff0000">b</span>”nin ne anlamlar taşıdığını nasıl izah etsem; be’nin ben’in be’si olduğunu, biz’in be’si olduğunu söyleyeyim şimdilik. Birleşmek, birikmek, ben, biz’deki “be” bu! Bir soru ve cevapla biraz daha açayım, göstereyim "<span style="color:#ff0000">b</span>"yi: Orası nasıl burası olur? Biz oraya gidersek, ben oraya gidersem. <span style="color:#ff0000">B</span>iz'in, <span style="color:#ff0000">b</span>en'in b'si "orası"nın başına gelir yani. "<span style="color:#ff0000">B</span>" harfinin geldiği kelimeye bir şeyler yaptığını görebildik mi?</span></span></p>

<p><span><span>Kimsenin söylemediği bir şeyi, hiç bir kaynakta, sözlükte geçmeyen bir bilgiyi ilk defa söylemenin, iddia etmenin zor bir tarafı var ama yılıp pes etmeye ve hakikati saklamaya hiç niyetim yok!</span></span></p>

<p><span><span><strong>Dikkatle okumanızı rica ettiğim son yargım:</strong> Bayram öyle bir şeydir ki, başka günlerden ayırır ama birleştirir; bayrak öyle bir şeydir ki altındakileri ayırır ama o ayırdıklarını birbirine birleştirir, bağlar! İki kelimedeki “b” birleştirme anlamındadır! Biz bunu kelimedeki seslerin her birinin irtibatlı olduğu anlam yoğunluğunu okuyarak görebiliriz. İşte budur!</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><strong>Asım Gültekin</strong> yazdı</span></span></p>

<p><span><span>Rahmet ve minnetle...</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/asim-gultekin-bayram-kelimesi-nereden-geliyor</guid>
      <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 22:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/04/bayram_kelimesi_nereden_geliyor_h10757_ba40f.jpg" type="image/jpeg" length="64683"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İlber Ortaylı ile Mustafa Kara'nın tarikatlar üzerine yaptığı sohbetten...]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/ilber-ortayli-ile-mustafa-karanin-tarikatlar-uzerine-yaptigi-sohbetten</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/ilber-ortayli-ile-mustafa-karanin-tarikatlar-uzerine-yaptigi-sohbetten" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Kara, geçtiğimiz günlerde hakkın rahmetine kavuşan Türkiye'nin önde gelen tarihçilerinden İlber Ortaylı ile 16 yıl önce, Topkapı Sarayı bahçesinde yaptığı sohbeti Dünya Bizim okuyucularıyla paylaştı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#0563c1"><u><a href="https://www.pomak.eu/board/index.php/topic,3475.msg58971.html?PHPSESSID=iu8btnt2ur3v2tf12ds6brfmb1#msg58971" rel="nofollow"><font size="5"><strong>İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri: Osmanlı’da Tarikatlar</strong></font></a></u></span><font size="5"><strong> Nisan,28 . 2010.</strong></font></p>

<p><font size="6"><strong>Konu: </strong></font><span style="color:#0563c1"><u><a href="http://www.muverrih.net/tag/osmanli/" rel="nofollow" target="_blank"><font size="6">Osmanlı</font></a></u></span><font size="6">’da tarikatlar</font></p>

<p><font size="6"><strong>Konuk:</strong></font><font size="6"> Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tasavvuf Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi </font><span>Prof. Dr. Mustafa Kara</span></p>

<p><em>*</em></p>

<p><em>NOT 1: 16 yıl önce Topkapı Sarayı’nın bahçesinde İlber Ortaylı Hoca ile yaptığımız bu konuşma NTV’de yayınlanmış, daha sonra konuşmanın metne aktarılmış şekli bendenize gönderilmiş, tashihlerden, ilavelerden sonra tekrar Ortaylı Hoca’ya sunulmuştur.</em></p>

<p><em>Kadir gecesi rahmet-i Rahman’a uğurladığımız İlber Hoca’nın Rahmetle anılmasına vesile olması için arzediyorum. M.K.</em></p>

<p>*</p>

<p><strong>İlber Ortaylı</strong> : Hindistan’dan kaynaklandığı ve İran noktasında yoğun olarak tasavvuf hareketlerinin şekillendiği hatta İran edebiyatının en parlak dönemini tasavvufi düşünceye borçlu olduğu bilindiği halde bilhassa 16. asırda Safevi hakimiyetinden ve Şii Caferiliğin resmen din olarak ilan edilmesinden sonra İran kıtasında insanların tasavvufi düşünceyi, hele tarikatları izlemediği görülmüştür.</p>

<p>Tarikatlar daha çok Selçuklu ve Osmanlı Türkiye’sine özgün düşünce ve inanç hareketleridir. Eski devirde, yani Selçuki devirlerde ve bilhassa Selçuki sonrası, İran ve Anadolu Beylikler döneminde bilhassa Akkoyunlular ve Karakoyunlular zamanında birtakım dergahlara ve tasavvufi merkezlere “soyurgal” dediğimiz, bir nevi vergiden muafiyet beratı verildiği görülürse, ki bu doğrudan doğruya tarikatların ve dergahların, devletin politikası, asayiş ve cemiyet düzeninin devamı konusunda bir desteği olduğunu gösterir.</p>

<p>Osmanlı toplumunda dergâh, ulema ve şeyh bir üçgen teşkil eder. Bunların arasında her zaman bir armoni, bir uyum yoktur ama bir denge olduğu açıktır.</p>

<p>Şurası bir gerçektir, Bursa Osmanlı’nın merkezidir ve Bursa’da yoğun bir tasavvufi düşünce ve tarikat gerçeği vardır. Bu tarikatların başında Buhara’den gelen Emir Sultanı görürüz. Halâ bugün bile ziyaret edilen ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında rolü olan din büyüklerindendir. Aslında Osmanlı ülkesinin adım adım fethinde bir nevi belgeleme tarikat büyüklerinin, evliyanın mezarları, dergâhlarıyla kendini göstermektedir.</p>

<p>Şurası bir gerçektir, medrese ve dergâh arasında yani meşayih ve ulema arasında gerilim de eksik değildir. Nitekim 16. asırda Çivizade Muhiddin tarikatlara olan düşmanlığıyla tanınır. Hatta o kadar ki, Kanuni Sultan Süleyman bile onun bu aşırı davranışından dolayı kendisini şeyhülislamlıktan azletmiştir; başkent müftülüğünden daha doğrusu. Ebussuud Efendi’nin tarikatlar konusundaki tutumunu tespit etmek güçtür. Taraftar mıdır, sempati duyar mı, yoksa karşı mıdır? Herhalde dengeli hukukçu kişiliğiyle bu gibi problemi büyütmekten çekinmiştir. 17. asırda bilhassa Vani Mehmet Efendi ki, Hace-yi Sultanî yani “tuteur imperial” gibi yüksek rütbeye ulaşan birinin dahi tarikatlar hakkında iyi fikirleri olmadığı bellidir. İş devam eder gider.</p>

<p>19. asırda ünlü hukukçu, ünlü tarihçi ve hiç şüphesiz ki Osmanlı medreselerinin son güneşi Ahmet Cevdet Paşa tarikatlar için ne diyordu? Hiç de öyle çok yüceltici bir tavır yoktur. Hatta burada çağdaş insana bir yaklaşım vardır.</p>

<p>Bugün bile “devir tarikat değil, hakikat devridir” diyenler vardır. Oysa Osmanlı toplumunda tarikat, dergâh ve tasavvufi düşüncenin her zaman önemli bir rolü olmuştur. İnsanlar oraya devam ederler. 600 bin nüfuslu İstanbul’da, 300’ü aşkın dergâh olduğunu pekalâ bazı tarikat, tekâya mecmualarından biliyoruz. Bunlardan Mehmet Serhan Tayşi bir tanesini yayınlamıştır. Diğerleri de, hiç şüphesiz ki Mustafa Kara tarafından yıllardan beri yayınlanmıştır, yayınlanmaktadır.</p>

<p>Mustafa Kara üstadımızla tarikatlar üzerinde konuşmak istiyoruz. Ve kendileriyle bugün hem bu üst konudaki yazılmış kitaplar, hem muhtelif sorunlar, hem Osmanlı toplumunda tarikatin rolü nedir ben umuyorum ki aydınlatıcı bilgiler elde edebileceğiz.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Şimdi çok enteresan bir şey. Bildiğimiz tarihî kayıtlar ve bilgimiz içinde tarikat geleneği içerisinde, Bursa’da Emir Sultan, Emir Sultan hayata hakim olmuş, hükümdara hakim olmuş, I. Bayezid’e. Çok ilginç bir şey bu. Bu devam ediyor. Bakıyorsunuz bütün hükümdarlar hatta bizim en sofu bilmemiz gereken II. Bayezid, onun oğlu bütün orta Şark’ın fatihi Yavuz Sultan Selim Han bile ehli tarik. Padişahlar bir iki böyle, hem Nakşibendi hem Mevlevi, adeta “Şeyh Türlü” gibi birkaç şeyhe bağlı, ki çok normal bir şey bu.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Devlet başkanı için normal bir şey. Hepsiyle belli bir mesafe ile ilişkileri var. Çünkü dergâhlar devletin ana kurumlarından biri. Manevi hayatın üslerinden biri tabir caizse. Devletin kırmızı çizgileri ile problemi olmayan bütün tarikat ehli ile araları iyi.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Sonra efendim, şeyler var mesela. Besleniyor tarikatlar. Dergâhlar besleniyor. Hep devam ediyor bu. Mesela ben 19. asırda ilginç bir kayıt biliyorum. Ne yaptılar? Üsküdar’daki bir şeyh vefat etti yerine şeyh tayin etmek için oğlunu buldular. Oğlu memurdu, genç yaşta emekli tayin ettiler onu padişah iradesiyle. Bunlar oluyor. Ama öbür taraftan da, bir tarikat ehli Kırım Muharebesi sırasında bayrak açıp gönüllü topluyor diye yasak ediliyor. O kadar değil, Bunlar çok ilginç şeyler. Acaba bunların üzerinde durabilir miyiz?</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Osmanlı Tarihi boyunca Tasavvuf ve tarikatlar dünyası çok renkli bir alan.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Evet</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Özellikle dervişlerle saray erbabının ilişkileri de oldukça renkli. İsterseniz, Emir Sultan’la başladınız, bendeniz de oradan başlayayım. Emir Sultan gerçekten Buhara, Bursa, Bosna hattının çok merkezi bir yerinde durmaktadır. Necmeddin Kübra’nın yoluna yani Kübreviliğe mensup bir derviş. Emir Sultan’ın Buharalı oluşu bir tarafa, Emir Sultan’ın seyyid oluşu da çok önemlidir Osmanlı toplum psikolojisi açısından. Dolayısıyla peygamberimizin torunu oluşu sadece Buhara ile Bursa’yı değil, Buhara, Ravza ve Bursa’yı birleştiren bir üçgenin tam ortasındadır. Gerçekten Fatih başta olmak üzere birçok Osmanlı Sultanı Emir Sultan Külliyesi’ne vakıflar bağışlamış, maddi imkânlar vermiş ve bu birinci başkentin gerçekten gönül sultanı olmuş. Daha sonraki yüzyıllarda ifade buyurduğunuz gibi, dergâhlarla saray arasındaki ilişki genel hatlarıyla müsbet olmuştur. Genel hatlarıyla ilişkiler iyidir ve sultanlar teknik olarak A tarikatına, B tarikatına mensup bir mürid bir derviş değildir. Ama devlet başkanı veya üst yöneticiler olarak bütün tarikatlara belli bir yakınlıktan bakan, gerektiğinde maddi olarak destekleyen yöneticidirler.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Bektaşiliğin durumu ne oluyor mesela? O enteresan.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Buradaki temel mesele Bektaşiliğin Yeniçerilikle çok sıkı fıkı oluşu sebebiyle çok farklı ilişkiler görülmektedir. Bir tarikat-ordu mahabbeti vardır adeta bu iki kurum arasında. Yeniçeri ordusundaki rütbelerin adı “Silsile-i tarik-i Bektaşiyan” olacak kadar içiçedir bu iki kurum. Tarikat ordudan güç aldığı için mesela XVII. Yüzyılda Bektaşiler istediği tekkeye el koyabiliyordu cebren ve hile ile. Bu tavırların belgeleri arşivlerde mevcut. Devletin Bektaşilikle 1826’ya kadar büyük bir derdi yoktur. 1826’da bu Yeniçerilerle çok içli dışlı olduğu için devlet aklı şunu görüyor: Bektaşiliği yasaklamadan Yeniçeriliğin hesabını görmek kolay olmayacak. O kadar iç içedir bunlar. Dolayısıyla devlet, Yeniçerilikle birlikte Bektaşiliği de yasaklıyor. Osmanlı idaresinin resmen yasakladığı ilk ve son tarikat budur. Bazı tarikat mensuplarını zaman zaman hesaba çekmiştir ama “yasaklama” yoktur.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Yani dergâhın etrafla kurduğu bağlantı, dedikodu, değerlendirme, kanaat önderleri olmaları çok önemli tabii.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Özellikle Yeniçerilerle o kadar güçlü bir bağ kuruyor ki Bektaşiler, Devlet böyle davranmak zorunda kalıyor. Bazı tekkelerini başına yıkıyor adeta. Yıkmadığı dergâhları da Nakşibendiliğe veriyor. Hacıbektaş’daki dergâh da Nakşî dergâhı oluyor. Ama bunun dışında devletin çok farklı muamele ettiği bir tarikat yoktur. Aslında Tanzimat’tan sonra da olmamıştır. Devletin gidişatına tavır koyanları, kırmızı çizgileri ihlal edenleri de her zaman hesaba çekmiştir.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Tabii, ama onlar da mesela, daha enteresan bir şey, o da çok çıkmıyor. Demin dediğimiz İsmaili Maşuki dışında. Yani bir sürü mesela Kadızadeliler var değil mi? Üstüvanî onlardan. Bunlar dert hükümetin başına. Fatih Camii Vakası mesela, Üstüvanî Mehmet Efendi takımını sürdüler Kıbrıs’a. Bu gibi şeyler çok görülmüyor. Demek ki tarikatlar hakikaten Osmanlı toplumunda kendi kabukları içinde ve siyasete de gerçekten çok katılmıyorlar. Onlardan bekleneni yerine getiriyorlar.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Yaptıkları iş tabi toplumun ahlak eğitimi, toplumun gönül eğitimi. Ama bir de mizaç meselesi var. Bazı insanlar yaratılış itibarıyla muhalif. Çok munis dervişler de var, hiç etliye sütlüye katılmıyor. Çok reaksiyoner olanları da var. İnsan psikolojisi açısından bakınca böyle görüyorum.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Önemli. Dergâha herkes geliyor.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Sebep şu: İnsanların gönül dünyalarına ufuklar veriyorlar. Derinlik kazandırıyorlar. Böyle bir anlayışı/arayışı olanların dergâhtan başka gidecek yerleri yok. İster alim olsun, ister şair olsun, ister bürokrat olsun, tekke atmosferi onları büyülüyor.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> En azından bazılarına da zapt-ü rabt altına alıyorlar. Sokaktaki insanlar içeriye giriyor o sayede. Çok enteresan mesela değil mi? Şurada bir Kont Ostrorog vardı 19. yy’da. Tamamen yani Osmanlı İmparatorluğu’nun mali kontrolü dolayısıyla burada bulunan beynelmilel bir uzman. Polonya asıllı. O kadar intibak etti ki o dahi oğlunu Mevlevî dergâhına götürdü. Çok enteresan, Mevlevi yaptı oğlunu bir yerde. Herkes yani bütün aristokrasi aynı şeyi yapıyor ama bu bir görünüş tabii.<br />
<strong>Mustafa Kara:</strong> Siyasi mekanizma ile, saygıdeğer Hocam, dergâhlar arasında bu yakınlığın bir başka sebebi de dergahlar bir kültür merkezi. Yani bu devletin birinci sınıf şairleri bu dergâhlarda yetişiyor. Yunus Emre gibi, Fuzulî, Eşrefoğlu Rumî, Niyazî-i Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî, Şeyh Galib, Osman Şems.. Bu devletin birinci sınıf bestekârları bu dergâhlarda yetişiyor: Itrî, Dede Efendi. Kazasker Mustafa Efendi, şairdir, bestekârdır, neyzendir nihayet Ayasofya camiinin o muhteşem hatlarının hattatıdır. Mütevazi bir dervişdir. Kabri Tophane Kadirî dergâhının haziresindedir. Onun için bendeniz şu ifadeyi kullanıyorum: Dergâhlar o toplumun Güzel Sanatlar fakültesidir.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Evet.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Dolayısıyla devletin kültür ve sanat merkezi olma hüvviyeti de var. Bunlar sıradan bir kurum değildir. Osmanlı medeniyetinin çok önemli bir damarıdır. Devlet adamlarının onları desteklemesinin ana sebeplerinden biri de budur.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Geçmişte böyle oldu.. 19, 20. Asır. Artık orda da bir çöküntü var herhalde.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Şüphesiz. Devletlerin ana kurumlarını yönetenler kuruluşta büyük bir coşku ile işe koyulurlar. Devleti tahkim ederler. Toplumun huzurunu sağlarlar. Çöküşten de bu kurumlar mesuldür. Burada fatura tek bir kuruma, kişiye kesilmemelidir. Ordu, cami, tekke, medrese ve saray. Bu sorumluluğu birlikte üstlenmelidirler. Herkese hakkını vermek gerekir. Kuruluşta da yıkılışda da..</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Yani mesela bir tip var, bir şeyh tipi var. Bu böyle, zaman zaman deli dolu çıkan, tok sözlü çıkan devlet büyüklerini bile zemmeden bir tip..</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Muhalif tipler var. Bu farklı görüşler bazan tolore edilmiş bazan da sıkıntılara sebep olmuştur. Sürgünler yaşanmıştır. Niyazî-i Mısrî böyle bir tiptir. Üçüncü sürgününde Limni adasında vefat etmiştir 1694’te.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Hani anlatır ya Abdülbaki Gölpınarlı Hoca kendi kitabında. Abdülkadir-i Belhî Hazretlerini Adile Sultan görüyor. Adile Sultan’ın kişiliği de mühim, çünkü II. Mahmut’un en büyük çocuğu. “erkek olsaydım ben padişah olacaktım” cümlesi nakledilir. Çok kültürlü, dil bilen…</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Divan sahibi aynı zamanda.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Çok iyi şaire, mûsikîden anlıyor. Kandilli Kız Lisesi de bugün biliyorsunuz aslında onun sarayı. En önemli prenses sarayı da o. O, Belhî’ye intisab etmek istedi Şeyh’e gittiği zaman böyle mutantan bir şekilde saray arabasıyla, halayıklarıyla kabul edilmedi. Ne zamanki bunu anladı, basit bir halk kadını kıyafetiyle feracesini kuşanıp gitti. Kapılardan karşılandı ve Şeyh Efendi ne dedi kendisine: “Adile Sultan olarak giremezsin buraya, Adile Hanım olursan kapılar da karşılarız.” Çok önemli, böyle bir çıkış yapıyor şeyh efendi. Bu tabi kimseyi çok rahatsız etmez. Siyasi bir ayaklanma değil, saraya karşı bir tavır değil. Halkın dilinde kulaktan kulağa bugüne kadar gelmiş bu rivayet.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Adile Sultan saraya mensup olup divanı olan tek kadın. Divanında bizim tasavvuf kültürüyle ilgili çok ilginç bir şey yapıyor Hocam. Diğer tekke şairlerinde bu yoktur. Osmanlı toplumunda yaygın olan 12 büyük tarikat var. 12 büyük tarikatın pirlerine ayrı ayrı şiirler yazıyor. Gerçekten tasavvuf kültürüyle iç içe olan bir kadın. Nakşibendi tarikatına mensup. Mürşidi Ali Efendi için de şiiri var.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Hanedanın büyük halası. Fevkalade marifetli biri. Yani 19. asırdaki prenses tipini de o çizdi tabi. Hem alaturka kültür var, hem alafranga kültür var. Hem emansipe, yani kişilik var. Çünkü yaşayan padişahların, Sultan Murat, Sultan Abdülhamit, Sultan Reşat ve Sultan Vahdettin’in nesi oluyor, halası, her iki taraftan da halası. Bunların bazılarının saltanatını göremedi ama her ikisinin de halasıydı.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Dolayısıyla Hocam, bu tip insanlarla, saray ehliyle dergâh mensupları arasında bir sevgi, muhabbet bağı oluşuyor. Bazı saray mensupları yaratılış olarak böyle manevî-mistik konulara daha meyyâl oluyor. Onun dergâha gitmekten, şeyh efendi ile irtibat kurmaktan başka seçeneği yok.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Şeyi düşünüyorum. Genç Sultan Ahmet, I.Ahmet, kaç yaşında öldü, 23 yaşında öldü. Adam akıllı genç, bugün Amerikalıların teenager dediği yani şabb-ı emred yaşta, genç de bir şeyi var bunun, sevdiği, Kösem Sultan. En mutlu dönemleri. Devamlı karşıda Üsküdar’dalar. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’ni ziyaret ediyorlar. Ve orada tabi bir nasihat, bir telkin alıyorlar. Siz o dergâhın kazandığı otoriteyi düşünün etrafta. Çok tabi bu bir görünüm. Zannediyorum orta şark tarihinde, bütün İslam tarihinde bunun benzeri manzara az. İstisnai olarak bazı hükümdarların var böyle yaklaşımı; Hindde falan, Humayun’un falan. Osmanlı’da da bu müesseseleşmiş. Hepsi yapıyor bunu.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Ve bir de altı asra yayılması var. Babür Şah da da var bu. Fakat ömürleri kısa oldu. Fakat Osmanlı …</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Babür Şah’ın yok böyle tasavvufla bağı.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Tasavvufa bir muhabbeti var. Mesela Nakşibendiyye’nin büyüklerinden Ubeydullah Ahrar’ın <em>Risâle-i Vâlidiyye</em> isimli eserini Türkçeye tercüme ediyor. Ve bu altı asır boyunca, Şeyh Edebali’den feyz alan Osman Gazi’den Sultan Vahdeddin’e kadar bütün padişahların böyle bir ilgi ve muhabbeti vardır. Bu kültür, toplumun, vazgeçilmez bir kültürüdür çünkü ilim, irfan ve sanatı temsil ediyor aynı zamanda. Mesela Şeyh Vefa’nın şiir ve musiki ile ilgili eserleri olduğu gibi astronomi ile ilgili eseri de vardır. Böyle “çaplı” tekke şeyhleri de vardır.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Aynı zamanda itidali temsil ediyorlar cemiyette, itidal çok önemli, o sağlanıyor.</p>

<p>Şimdi biz geldik 19. asıra. Bektaşilik tedib edildi. Ama yeniden dirildi tabi. Nakşibendilik var. Hükümete çok yakın. Kayyum durumda adeta. Mevlevilik hep devam ediyor, o böyle bir entelektüel tarikat adeta. Onun devamı enteresan. Ecnebilerin bile hayran olduğu ve zaten yapı itibariyle gayrimüslim muhibler de var, dervişler de var.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Bektaşilik’te de var. Bilindiği gibi İslam insanlığın dinidir. Onlara hitap eder. Oradan kaynaklanan tasavvuf da insanı aşka ve hakikata davet eder. Dolayısıyla tarih içindeki ihtida hareketlerinin büyük bir kısmı tekke ile ilgilidir. Bugün de böyledir. Tekkenin manevi atmosferi arayış içinde olanlara bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyor. O kapıdan gönül aleminin sonsuzluk dünyası seyrediliyor.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Bektaşilikte zaten var. Bunlarda böyle bir ecnebi çekme hassası var. Hatırlıyorum, İsveç’in son zaman elçilerinden birisi kendi çok anlattığı için söylüyorum, Erik Cornell, Hacıbektaş’ta Pîr Evi’ne gitti. Çilehaneye çıktı. Onu derhal orada benimsediler. O da ondan sonra hayran oldu o takıma. Adeta bir causa honoris üyesi gibi oldu.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Gönül işi diyorlar ya. Gönülden gönüle yol vardır. Aslında tekke mensuplarının divanlarında yer alan şiirler gönüllerinin bu sırlarla dolu yolculuklarını anlatır. Yaşadıklarını, hissettiklerini anlatıyorlar.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Bu ne kadar böyle kolay, sarıyor insanları. Ve çok tuhaf. Ondan sonra, en ilginç tarafı, o dergâhlarda kimin neyi ne kadar aldığı, tasavvufi düşünceyi benimsediği de mühim değil. Kimi neyzen oluyor, kimi neyzeni dinliyor. Kimi hattat veya müzehhip oluyor ve yahut onları seyrediyor. Sanata, sanatkâra ilgi duymayı öğreniyor. Belli ki, İstanbul halkı, Bursa halkı bu yolda devam etmiş gitmiş.</p>

<p>Şimdi ikinci bir safhaya geldik. O çok önemli. 15. asırda iki tane fütuhat var Balkanlar’da. Bosna ve Arnavutluk. Bu Arnavutluk süratle, Bosna daha yavaş, İslamlaştı. Yüzde yüz değil tabi. Şimdi burada baktığınız zaman, Bosna’da Bektaşilik yok. Kim geliyor, Kadirîlik geliyor. Kim geliyor, Mevlevi tabi başta. Nakşî de var, Halvetî de var. Şimdi Kırım’a bakıyorsun, Osmanlı ülkesiyle 13. asırdan itibaren zaten İslamlaşma da oluyor Selçukiler devrinde. Yalnız Memlukların da etkisi var oradaki İslamlaşma’da. Buna rağmen, orada tarikatlar deyince mesela Bektaşiliği görmüyoruz. Kadirilik görüyoruz. Mevlevilik görüyoruz. Ve Nakşilik bile var. Bu niye böyle? Niye mesala Arnavutluk’ta bir sürü Bektaşi var. Niçin 17.asırda Girit alınmış bir sürü Bektaşi ve Alevi dedesi var. İkisi biraz farklıdır.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Evet ton farkı var.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Niye orda onlar var da, mesela Mevleviliği ta 19.asırda Sultan Abdülhamit Aydın Mevlevihanesi’ni görevlendirmiş. Böylelikle Kandiya’da kurulmuş bu ilk dergâh. Niye öyle, bunun bilmek lazım.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Güzel bir soru. Şöyle bir durum var Hocam. Bu sadece Osmanlılar’a has bir şey değil. Tarikatların tarihleri farklı olduğu gibi coğrafyaları da farklı oluyor. Yani bizim Osmanlı’da mesela çok yaygın olan bir tarikat, Türkistan’da bilinmiyor. Mesela Kuzey Afrika’nın en yaygın tarikatı Şazeliyye tarikatıdır. Osmanlı’da yoktur. Osmanlı topraklarında Hacı Bayram’ın yolu Bayramilik Bağdat’ta Buhara’da bilinmez. Bektaşilik Osmanlı topraklarının dışında yoktur. Ama her toplum ve her coğrafyada bizdeki Bektaşilik gibi heterodoks özellikleri olan bir tarikat mutlaka vardır. Sosyolojik bir dille söylersek o meşrepte olan insanların da soluklanabileceği, kendisi gibi düşünenlerle bir araya gelebileceği bir çatıya da ihtiyaç vardır. Bir de şu konu var. Şeyh Vefa’nın mensup olduğu Zeynilik , XV ve XVI. asırda Batı Anadolu ve Balkanlarda çok canlı. XVIII. asırda sırra kadem bastı. Ama aynı yüzyılda Cerrahiliğin tohumları atıldı. Söze Hindistan ile başladınız, bir örnek de oradan vereyim müsaadenizle. Hindistan alt kıtasının en yaygın tarikatı Çeştiyye’dir. Osmanlı toprakları bu tarikatı da tanımaz. Ama İstanbul’da, Bursa’da Hindiler tekkesi de vardır Özbekler tekkesi de.. O coğrafyadan gelenlerin iaşe ve ibatesi için hazır mekânlar. XIV. yüzyılda kurulan Tarsus Türkistan zaviyeleri çok meşhurdur. Dervişlerin ifadesiyle böyle tecelliler vardır tasavvuf ve tarikatlar tarihinde.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Evet. Ticanilik yahut. Bize çok geç geldi. Ama Ticanilik benim bildiğim 19.yy’ da bile yok Türkiye’de. 20. asırda Dr. Pilavoğlu getiriyor ilk defa.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Mevlânâ Celaleddin-i Rumî biliyorsunuz Afganistanlı’dır ama Afganistan’da Mevlevilik yoktur.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Ama zaten o zaman böyle bir şey kurulamaz ki. Oğluyla çıktı bu değil mi?</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Çıktı da..</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Kendi de tutunamadı.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Konya’dan yayıldı ya Bosna’ya kadar gidiyor ama Afganistan’a gidemiyor. Bu Afganistan’da tarikat yoktur anlamına gelmiyor. Başka tarikatlar yaygın. Niçin? Burada enteresan şeyler var, farklı sebepler var. Biraz insanların fıtratlarıyla ilgili, biraz tarikat mensuplarının gayretleriyle ilgili, biraz siyasilerin destekleriyle ilgili. Çok sebepli bir şey yani. İnsan psikolojisiyle de ilgili. Hepsine ayrı ayrı bakmak lazım. Basit genellemeler meseleyi çözmez. Hepsine yakından bakmak gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Evet mesela medresenin tutulması lazım.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> O da sebeplerden biri olabilir. Mesela bir toplumda/bir şehirde medrese kültürü çok güçlü ise, orada Bektaşilerin veya o meşrebe yakın dervişlerin yaygınlaşması tutunması zordur. Nitekim devlet 1826’da Bektaşiliği yasakladığı zaman, Bektaşi tekkelerini Nakşibendilere verdi. Bazı Bektaşileri medrese kültürü canlı olan Kayseri gibi şehirlere sürdü. Burada bir meseleye daha temas etmek gerekir. Bu konuda Bektaşilerin adı çıktı. Aslında her tarikatta bu “tip” az da olsa vardır. Bektaşî tipi, kalenderî tipi, heteredoks tip... Yani tasavvufî bir zevk yaşıyor ama diğer dinî vecibelerle pek arası yok. Tekke atmosferi ona doyumsuz bir nefes üflüyor ama diğer ibadetlerde biraz yaya. İnsanlık gerçeği bu. Bu durumun günümüzde devam etmediğini kim iddia edebilir? Devlet yetkilileri bir “üst bakış” ile hepsini görür ve toplum huzurunun bozulmamasıyla ilgili tedbirlerini alır. Çünkü dinî inanış ve anlayışları tek meşrepte, tek çizgide, tek renkte toplamak mümkün değildir. Bu renkliliği de şöyle bir benzetme ile anlatıyorum: İslâm yüz şeritli bir otoyol gibidir. Bu şeritlerden birinin adı tasavvuftur. Tasavvuf ta kendi içinde yüz şerittir. Ve Necmeddin Kübra’nın <em>Usûlü’l-aşere</em> isimli eserinde yer alan 800 yıllık cümlesi: Allah’a ulaşan yollar yaratıkların nefesleri sayısıncadır.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Devlet 1826 da Bektaşilere kayyum atadı.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Bektaşi tekkelerini Nakşibendiliğe devretti ki onların tesiri azalsın diye. 1826 tarihinden sonra enteresan bir şey daha oldu. Osmanlı yöneticileri orduyu tarikatsız düşünemediği için şöyle bir soru gündeme geldi: Yeni kurulan orduyu hangi tarikata teslim edeceğiz? Ordunun manevî ikmal merkezi hangisi olacak? Tartışmalar sonunda bu isim belli oldu: Mevlevilik. Fakat bu formül tutmadı. Yani Yeniçerilerin Hacı Bektaş Veli’ye duydukları aşk, Bektaşî erkânına duydukları mahabbet gibi bir “bağ” hiç oluşmadı askerde. Bendenize göre bunun sebebi bu bağlanmanın “ ısmarlama” oluşudur. Çünkü Yeniçeri-Bektaşî bağı, kanun ve kararname ile oluşan bir bağ değildi. Doğal olarak oluşan ve mahabbete dayalı bir “rabıta” idi.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Devletin Bektaşiliğe müdahalesi nasıl bir netice verdi?</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Devlet işi ilk zamanlar çok sıkı tuttu. Kuş uçurtmadı. Ama 20- 30 sene sonra tekrar, aynı yol yeniden günyüzüne çıkmaya başladı. Fakat farklı bir isimle: <em>Tarik-i Nâzenin</em>. Bu hep böyle olmuştur. Devlet bazan çok sert davranır. Ama çeyrek asır geçince işler değişir. Bir başka ifade ile her şey eski rayına oturmaya başlar. Bektaşiler II. Mahmud’a beddua ederken 1868 yılında vefat eden Hacıbektaş şayhi Türabî Baba Sultan Abdülaziz’e medhiye yazacaktır. Bektaşiler konu ile ilgili büyük hamleyi Vak’a-yı Hayriyye’den seksen sene sonra II. Meşrutiyet döneminde yaptılar. Tarikatlarının yeniden tanınması için ter döktüler. Çalmadık kapı bırakmadılar. İttihat ve Terakki ile iyi ilişkileri olduğu halde “devlet aklı” o gün için buna izin vermedi. Ama tekke açmalarına göz yumdu. Bugün de bütün tarikatlar için benzer bir durum var.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Şimdi ortada büyük bir sorun var. Medrese, yani ulema, ve dergâh, yani meşayih ve dervişân arasındaki gerilim. Bunlar böyle çok hazır lop genellemeler. İstisnası olmaz olur mu. Bir sürü müderris var ki birinci sınıf mutasavvıf. Hatta öyle müderrisan var ki şeyh. Sonra diyoruz ki Bektaşiler, Nakşiler, Mevleviler öyleleri var ki Şeyh Türlü deniyor, değil mi, hem Bektaşiperest hem Mevlevi. Bugün de böyle. Bir bakıyorsunuz Cerrahiyye’den. Yani buna müsait bu ortam. Bu mecz edilebiliyor. Bunda bir ayıp yok. Bu bir oportünizm değil. Öyle ulema üyesi var ki ilmiye sınıfından, son derece hoş mutasavvıflar bunlar veya ilmiyeden ama tekkelerin o kadar da aleyhinde değiller. Tasavvufi düşünceyse, örneğin Cevdet Paşa tipik örneği. Doğrudan alakası olmadığı belli ama yaşayış itibariyla katiyen öyle karşı da değil. Taraftar olanı da çok tabi. Şimdi bunu anlamak lazım. Bu çok önemli bir şey. Ve 19 yy.’da modernist dediğimiz bir İslam var. Hukuka dayalı. İçtihatlara, içtihatlar arasındaki birleştirmelere, Cevdet Paşa onların başında gelir. Ve yeni bir hayatı, modern bir dünyayı buna göre oturtan ve yorumlayan. Bir de böyle İttihatçılar gibi, böyle Melamilik, Bektaşilik, Mevleviliğe hayran <em>Muhibban</em> diye gazete çıkaran, ama bir yandan da anayasacılık, “franc-maçonnerie” üyesi olan böyle bir karmaşa. Değişen medrese var, kendini dünyaya uyduran tarikat ve dergâhlar var ve çökeni var. Ne diyorsunuz bu çökmeye?</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Bu çökmeye isterseniz biraz sonra gelelim. Önce bu farklı anlayışlara bir temas etmemiz gerekiyor saygıdeğer Hocam, bendeniz bu medrese anlayışıyla tekke anlayışını şöyle anlıyorum. Bütün toplumlar için böyle aslında, sadece İslam toplumları için değil. Bütün toplumlar kendi mukaddes metinlerini farklı algılıyor. Bu, insanın fıtratıyla ilgili. Herkes kendi mukaddes metnini bazen çok mistik bir şekilde yorumluyor. Bazen ise çok rasyonel bir tarzda tefsir ediyor. Bu, İslam kültürü için de söz konusudur ve tasavvuf işte Kuran’ı, İslam’ın klasik metinlerini mistik yorumlara tâbi tutarak kendine yol bulan bir anlayış. Medrese ise daha rasyonel, daha akılcı farklı açılardan bakan bir yolu tercih ediyor, dolayısıyla orada bir çatışma vardır doğrudur. Sizin de ifade buyurduğunuz gibi çok genel bir çatışma değildir. Yani müderrislerin büyük bir kısmı Cevdet Paşa gibi tasavvufa hürmetkârdır, kendisi bir derviş değilse bile. Cevdet Paşa’nın Mesnevihanlık icazeti olduğunu da ilave edelim. Dervişlerin, mutasavvıfların bir kısmı da medrese ilimlerini tahsil etmiş, işte Aziz Mahmut Hüdayi gibi, o dönemin kadısı olmuş, müderrisi olmuş, yönetici olmuş..</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Veyahut son dönemde Bayezit Kütüphanesi’nin müdürü İsmail Saip Sencer Efendi gibi.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Yani bunlara biz bu iki ilmi biraraya getiren büyük şahsiyetlere çok şey borçluyuz. Medeniyetimizin temel yapı taşlarını bunlar ördüler.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Yani şeriat ve tarikat veya ilim ve irfan…</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Hepsini kabiliyetleri oranında mecz ediyorlar. Büyük şahsiyetler eserleriyle, meselelere genellikle tarikatlar üstü bir yerden bakıyorlar. Mezhepler üstü bir yerden.. Molla Fenarî aklıma geldi. XV. yüzyılın yıldız şahsiyetlerinden biri. Hem alim hem arif. Hem müderris hem sufî hem de başkentin müftüsü. Zeyniyye tarikatına mensup. Sadreddin Konevî’nin <em>Miftahu’l-gayb</em> isimli eserine yazdığı <em>Misbahü’l-üns</em> isimli şerhi bugün İran’da geleneksel Kum medreselerinin ders kitaplarından biridir. Bu medreselerde okunan ders kitaplarından biri de Osmanlı’lı medreselerinin birinci şahsiyeti Davud Kayserî’nin <em>Fusûsu’l- hikem</em> şerhidir.</p>

<p>Şimdi çöküşe gelebiliriz. Çöküşle ilgili, Tanzimat döneminde olsun, özellikle II. Meşrutiyet döneminde olsun, 1909-1919 arasında çok ciddi bir tartışma vardır Osmanlı kroniklerinde. Konumuzla ilgili ana soru şu: Tekkeleri ne yapacağız? Dergâhları nasıl ıslah edeceğiz? Tasavvufi hayatın, tarikatların akıbeti ne olacak?<br />
Bütün mecmuaların tartışma konularından biri budur. Buna değişik cevaplar veriliyor. Türkçüler, Batıcılar, İslamcılar… Ziya Gökalp’ın ıslahat için neler yapılması gerektiğine dair yazıları var. Abdullah Cevdet ve <em>İctihad</em> dergisi ise tekkelerin kapatılmasından yana. Fakat büyük çoğunluğun ortak bir kanaati var. Sufiler dahil hepsi şunu söylüyorlar: Tekkelerde bir çöküş var, gelin bunun sebeplerine bakalım ve çarelerini bulalım. Bu konuda hepsi ittifak halinde, bunu itiraf ediyorlar. Ve çöküşün sebeplerini de bir bir tartışıyorlar gayet tabi. Tadat ediyorlar. Öne hangisi çıkıyor? Birçok sebep var. Sufiler de dahil, hepsinde öne çıkan birinci sebep saygıdeğer hocam, tekke şeyhi olan insanların yetersizliği. Buradan meşhur terim ortaya çıkıyor, “beşik şeyhliği”. Hani beşik ulemalığı var ya, bu, bir dönem sonra beşik şeyhliği diye bir terimle de bizi karşılaştırıyor. Yani Şeyh Efendi ölüyor, yerine kim geçecek? Bazı vakfiyelerde oğlunun geçmesi gerekiyor. Güzel de , oğul bu işe ehil değilse ne olacak? Sûfiler bunun için özel bir okul teklifinde bulunuyorlar: Medresetü’l-meşâyıh. Yani bu medresede şeyh çocukları özel olarak yetiştirilecek. İstikbaldeki mühim görevleri için uygun bir eğitim verilecek. Ama bu proje kuvveden fiile çıkamıyor.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Ama insanı hayrete ve hayranlığa düşürenler de var. İşte Hüseyin Fahrettin Dede. Sadettin Arel gibi, Rauf Yekta gibi insanları çekmiş. Mûsikî bilgisi, Batı mûsikîsini de öyle biliyor ki, zaten onlar Almanca, Fransızca da biliyor. Çünkü solfej ve mûsikî ilmini takip etmenin başka ölçüsü yok. Yani mesela şeyhlerden değildir ama ulemadan Elmalılı Ahmet Hamdi Yazır. Fransızca’yı kendi fevkalade iyi öğrenmiştir. Cevdet Paşa öyleydi…</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Bu çöküş döneminde büyük insanlar var. Hem mederese ilimlerinde, hem tasavvuf ilimlerinde hem de felsefe ve sanatta. Muhammed Hamdi Yazır aynı zamanda hattat. Mehmet Zihni Efendi, Ahmet Naim Efendi, Ferid Kam, Fatin Gökmen, Hüseyin Kâzım Kadri..</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Ben Ahmet Hamdi Yazır dedim galiba özür dilerim.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Yazır aynı zamanda şair hocam. Bütün ilahiyatçılar şunda ittifak halinde, 20. yüzyılın en büyük müfessiri odur..</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Dirayet tefsiri yapıyor. Yeni bir yoldur.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Genel itibariyle dirayet tefsiri, yer yer tasavvufî felsefenin derinliklerine de dalıyor. Şeyh Şaban Veli’nin yolundan nasiblenmiş. Osmanlıların bu çöküş asrına rağmen, Osmanlının son dönemlerinde çok güçlü insanlar yetişti. Bu da farklı bir tecelli.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Tabi medreselerin bir kısmı çöktü, bir kısmı yeni. Böyle şeyler var. Hukuk takımı kendini başka türlü, muhakkak ki ayrı bir fasıl bu. Birlikte tartışmak için ileriki proğramlarda. Onun üzerinde duracağız herhalde.</p>

<p>Türkiye yaşayan bir toplum. Devamlı kendisini yenilemeyi biliyor. Eskiyen şeyi değiştirmeyi biliyor. Devam ediyor tarih yolunda.</p>

<p><strong>Mustafa Kara:</strong> Tarihi tecrübesi var. Bu çok önemli. Genler birşeyleri taşıyor.</p>

<p><strong>İlber Ortaylı:</strong> Yani düşünce ve inanç dünyası da bunun pek dışında değil. Öyle olduğu anlaşılıyor.</p>

<p>*</p>

<p>NOT 2. Ortaylı Hoca âlem-i cemâle intikal edince bir tarih düşürdüm. Dostlarla birlikte Galatasaray Üniversitesi Rektörü hocazâdem Abdurrahman Uludağ’a da gönderdim. “Bu dörtlüğü yazdırabilir miyiz.” Dedi. Hattat Mahmut Şahin’le görüştüm. Sağolsun, hemen lütfettiler. Üniversite’deki uğurlama töreninde merhum Hoca’nın fotoğrafının yanında güzel bir çerçeve içinde yer aldı:</p>

<p><em>Mütebahhir tarihçiye dua</em></p>

<p><em>Doğu Batı’yı bilene dua</em></p>

<p><em>Bir kalem çıkıp söyledi tarih:</em></p>

<p><em>RAHMETLİ ORTAYLI BEY’E DUA 1447</em></p>

<p><img alt="Ortaylı" class="detail-photo img-fluid" height="1138" src="https://dunyabizimcom.teimg.com/dunyabizim-com/uploads/2026/03/ortayli.jpeg" width="1080" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/ilber-ortayli-ile-mustafa-karanin-tarikatlar-uzerine-yaptigi-sohbetten</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 12:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2026/03/whatsapp-image-2026-03-17-at-101814-1.jpeg" type="image/jpeg" length="58663"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sezai Karakoç'tan İran ve mezhepçilik üzerine...]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/sezai-karakoctan-iran-ve-mezhepcilik-uzerine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/sezai-karakoctan-iran-ve-mezhepcilik-uzerine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Bugün bilhassa Türkiye ile İran'ı çarpıştırmak istiyorlar ve ben bakıyorum ki, bunu önlemesi gereken kalemler tam tersine, en basit bir bahanelerle tahrikçi bir şekilde ortaya atılıyorlar.Tabii bu tek taraflı değil. İran'da da mutlaka böyle oluyor. Suriye'de de öyle oluyor."]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>‘’ …Bin dört yüz yıldır, İslam, Müslümanların kardeşliğini ve birliğini haykırıyor.Yorum farklılıklarından dolayı Müslümanlar birbirlerine düşman olmamalıdır. Osmanlı- İran karşıtlığı tarihte kalmıştır ve kalmalıdır. Onlar, belki dünya hakimiyeti için çarpıştılar. Ama bugün gerek İran gerek Türkiye, düşmanlarının büyük tehdidi altında olduklarından, birleşmek ve dayanışmak zorundadırlar. Yoksa, düşmanları, ilkin, onları dünyada yapayalnız bırakıp sonra parçalamak istemektedirler…‘’ <strong><em>(Sezai Karakoç, Haftalık Diriliş dergisi, 9 Haziran 1989, Sayı:47)</em></strong></p>

<p>"... Şii'si ve Sünni'si beraberce İslam Medeniyetinin ayrılamaz bir parçasıdır. İslam toplumunu oluşturan bu iki Müslüman kesim içerisinde sorun, problem ve ihtilaflar olabilir. Bunlar tarihte olmuş ve yaşanmış şeylerdir. Bugün bizlerin yapması gereken bu konuları âlimlere ve bu konuda ihtisas sahibi kimselere havale edip özgürce kendi içerisinde konuşup halledecekleri mekanizmaları oluşturmamızdır.." <strong><em>(Sezai Karakoç, 7 Nisan 2012 tarihli konuşmadan)</em></strong></p>

<p><strong><em>Sezai Karakoç'un 19 Mayıs 2007 tarihli konuşmasından:</em></strong></p>

<p>"... Geçen gün İranlı şairler geldiler. Mevlana'ya uğramışlar. Oradan da birileri söylemiş, bize geldiler. Tabii biz buradan bakınca İranlıların hepsini şuurlu zannediyoruz. Adamlar şiirle ilgileniyorlar, edebiyatla ilgileniyorlar ama diğer şeylerle ilgilenmiyorlar.</p>

<p>Onlara şiirden bahsetmeyeceğim dedim. Oysa edebiyat için, şiir için gelmişler. Dedim ki, şayet biz Kanunî devrinde olsaydık veya Harun Reşit devrinde olsaydık, hepimiz şiirden bahsederdik. Ama bu devirde, tabi herbirinizin şiirine, hikayesine saygı duyuyoruz, sevgi duyuyoruz, yazdıklarınıza memnun oluyoruz. Ancak hepimizin bir ideali olması lazım. Siz İran olarak tek başınıza kendinizi kurtaramayacaksınız. Siz geceyi gündüze katıp İslam alemine gidin, onları uyandırın. Birleşin, öyle kendinizi kurtarın. Sizi tek başınıza bırakacaklar ve imha edecekler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Heyecanla dinlediler. Benim imkanım olmadığı için onlara bu kadar söyledim. İmkanlarımızı birleştirip bir televizyon kanalımız olsa, Farsça söyleseydik, milyonlara hitap etseydik çok daha etkili olurdu. Araplara söylememiz gerekir. Bunları bizim devlet adamlarımıza da söyledim. Çeşitli kanallar yapın ve İslam alemine kendilerinin diliyle hitap edin. Milletimizin birbiriyle olan bağlantıları kopmuş... Fakat yapmadılar, yapmıyorlar.</p>

<p>Bugün mesela ticari olarak Hürriyet'in, Milliyet'in, Cumhuriyet'in, Arapça, Farsça olarakta çıkması faydasınadır. Ama bunu yapmıyorlar. Neden? Çünkü Türkiye'ye yönelik görevleri var. Bunların, Avrupalıların dili olduklarını buradan anlayın. Bağımsız basın olsalar bunu yapmaları gerekir. Halbuki bunlar Avrupa'nın Türkiye deki Türk halkını zihnen, ruhen, ahlaken çökertmek için vazifelendirilmiş oldukları için o görevi yapmaya devam ediyorlar. Onun için uyanalım o görevi biz yapalım. Arapça, Farsça, Türki ülkelerin kendi dilleriyle gazeteler çıkartalım, kanallar kuralım, kitaplar yazalım ve uyandıralım. Onlar uyanınca kurtulurlar ve bizi de kurtarmış olurlar. Biz onları kurtarmış oluruz onlar da bizi kurtarmış olurlar. Bunun dışında bir yol yoktur. Ve bu davayı gütmeyen hiç bir yol da çıkar yol değildir. Benim görüşüm budur ve bunun için elimden geleni yapmaya çalışıyorum..."</p>

<p>"...Bugün bilhassa Türkiye ile İran'ı çarpıştırmak istiyorlar ve ben bakıyorum ki, bunu önlemesi<br />
gereken kalemler tam tersine, en basit bir bahanelerle tahrikçi bir şekilde ortaya atılıyorlar.Tabii bu tek taraflı değil. İran'da da mutlaka böyle oluyor. Suriye'de de öyle oluyor. Türkiye'de de. Şunu bilelim ki bu ülkelerin arasındaki meseleleri çözemeyecek tek şey var ise o da silahtır. Bir tek kurşunun bile atılmaması gerekiyor. Eğer bu atılırsa arkası gelir ve bu ülkeler göz göre göre mahvolur gider. Arkası da Batı'nın korkunç istilasıdır. O zaman ne ezan ne kitap kalır. Bu<br />
yüzden uyarıyorum tüm Anadolu'yu, çilekeş Anadolu'yu..." <strong><em>(Sezai Karakoç, 7 Nisan 2012<br />
tarihli konuşmadan)</em></strong></p>

<p><strong><em>Nizamettin Yıldız derledi...</em></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/sezai-karakoctan-iran-ve-mezhepcilik-uzerine</guid>
      <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 09:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/03/sezai-karakoc.jpg" type="image/jpeg" length="47699"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İşte Malcolm X'in Hac sırasında yazdığı mektup]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/iste-malcolm-xin-hac-sirasinda-yazdigi-mektup</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/iste-malcolm-xin-hac-sirasinda-yazdigi-mektup" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Malcolm X'in bilhassa ırkçılığa ve bu husustaki asıl uyanışına vurgu yapan mektubu Deniz Baran tercüme etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span>Geçtiğimiz haftalarda ABD’deki bir mağaza olan Moments in Time’ın sahibi <strong>Gary Zimet</strong>, New York’taki bir kişiden aldığı mektubun <strong>Malcolm X</strong>’e ait olduğunu söyleyince bu haber uluslararası basında yankı uyandırmıştı. (Dünya Bülteni’nde de haber olarak servis edildi: <a href="http://www.dunyabulteni.net/haberler/345097/irkcilik-kanserinin-ilaci-malcolm-xin-mektubunda" rel="nofollow" target="_blank">http://www.dunyabulteni.net/haberler/345097/irkcilik-kanserinin-ilaci-malcolm-xin-mektubunda</a>) Bu mektup, birçok uzmanın ittifak ettiği üzere gerçekten de Malcolm X’e aitti ve onun hayatının son dönemlerine ait önemli detaylar içeriyordu. Söz konusu dönem, New York’ta 1965’te suikaste kurban gitmesinden önceki yıl, Mekke’ye Hacca gittiği zamanı kapsıyordu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Haber olarak Türkiye’de birçok sitede yer alan bu mektubun tam çevrilmiş bir metnini görememiştik. Biz de bilhassa ırkçılığa ve Malcolm X’in bu husustaki asıl uyanışına vurgu yapan bu mektubu bizzat çevirmenin vazifemiz olduğunu düşündük:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#ff0000"><span><strong>Hac benim için çok özel bir tecrübe oldu</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">“<span><span>Mekke, Suudi Arabistan – 26 Nisan 1964</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Burada, kutsal Mekke şehrinde -ki dünyadaki en kutsal şehir olduğu ve gayrımüslimlerin üzerine göz dahi koymasının yasak olduğu muhakkaktır- Hac ibadetimi henüz tamamladım. Bu Hac ibadeti bütün Müslümanların hayatında en önemli etkinliktir ve şu anda burada 226.000 civarında insan Arabistan’ın dışından gelip hazır bulunmakta. En büyük grup Türkiye’den gelmiş, 50.000 kişi civarında ve 600’den fazla otobüsle. Bu, Batılıların Türkiye’nin İslamiyet’ten dönme yolunda olduğuna dair propagandayı yalanlıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Amerika’dan Mekke’ye Hac için gelmiş sadece 2 kişi daha tanıyorum ve ikisi de İslam’a dönmüş olan Kızılderililer. <strong>Elijah Muhammad</strong>, 2 oğlu ve 2 takipçisi Mekke’yi daha önce Hac sezonu dışında ziyaret etti ve onların ziyareti, Hacc’ın bir küçüğü denebilecek olan umre ibadeti amacıylaydı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Müslüman âleminde umre yapmak dahi bir ilahi lütuf olarak düşünülüyor. Benden önce 10 Amerika vatandaşının dahi Mekke’yi ziyaret ettiğinden şüpheliyim ve inanıyorum ki Hacc ibadetini yapan ilk Amerika doğumlu siyah olacağım. Beni itekleyen tek saikin bu olduğunu söylemiyorum ancak bunun ne denli harika bir lütuf ve amaca ulaşma durumu olduğuna, ayrıca kendini entelektüel açıdan daha iyi bir konuma getirebilmek ve kendini buranın hakiki ışığında gözden geçirebilmek, sonrasında da kendi bilgini hakiki bir yere oturtabilmek için bir imkan olduğuna işaret ediyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Şehirlerin en kutsalına yaptığım bu Hac benim için çok özel bir tecrübe oldu; öte yandan da beni en çarpıcı düşlerimin de ötesinde, birtakım hiç beklemediğim lütuflara da mazhar etti. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Cidde’ye varışımdan kısa bir süre sonra Prens <strong>Muhammed Faysal</strong> ile buluştum ve muhteşem babası, <strong>Kral Faysal</strong> Hazretlerinin beni Arabistan Krallığı’nın misafiri olmak üzere beklediğini iletti. Ondan sonra olanları anlatabilmek için birkaç kitap yazmak gerekir ancak şunu diyebilirim ki Kral’ın lütfu ile Cidde, Mekke ve Mina’da 5 yıldızlı otellerde kaldım; ayrıca biz özel araç, şoför, dini rehber ve hizmetime verilen görevlilerin eşliğinde. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#ff0000"><span><strong>Hac sırasında deneyimlediğim birçok şey beni düşünce yapımı tekrar düzenlemeye zorladı</strong></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span>Hiçbir zaman bu kadar büyük bir şekilde onurlandırılmamıştım ve şu ana kadar hiçbir onur ve saygı beni böyle daha mütevazı hissettirmemişti. Böyle lütufların bir 'Amerikan zencisinin' başına geleceğine kim inanırdı ki! Fakat Müslüman âleminde kim ki İslam’ı kabul eder ve beyaz yahut siyah olmayla ilişiğini keserse, sadece 'insan' olarak tanınır; çünkü burada, Arabistan’da insanlar Tanrı’nın bir olduğuna ve insanların da 'bir' olduğuna, tek bir aileye mensup olduğuna inanıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Daha önce böyle samimi bir misafirperverliğe ve kardeşliğin böylesine gerçek bir uygulamasına şahit olmamıştım. Açıkçası, bu Hac sırasında deneyimlediğim birçok şey beni düşünce yapımı tekrar düzenlemeye ve daha önce sonuca vardığımı düşündüğüm bazılarını bir kenara atmaya zorladı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bu 'hakikate erişmek için düzenleme' fikrinin idraki benim için zor olmadı, çünkü inandığım şeye dair katı ikna olmuş halime rağmen her zaman açık fikirli olmaya çalıştım. Asla sonu gelmeyecek bir entelektüel arayışa sahip birileriyle el ele gitmenin gerektirdiği esnekliği yansıtması için bunun gerekli olduğuna inandım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Burada her renkten ve dünyanın her yerinden Müslümanlar var. Mekke’de (Cidde, Mina ve Müzdelife’de) geçirdiğim günlerde Hac ritüellerini anlamaya çalışırken krallarla vb. diğer yöneticilerle aynı tabaktan yedim, aynı bardaktan içtim ve aynı kilimin üzerinde uyudum. Ten rengi beyazlardan beyaz olan, gözleri en mavilerden mavi olan, saçları en sarışınlardan sarışın olan kardeşlerimle… Onların mavi gözlerinin içine bakabildim ve beni aynı gördüklerini gördüm. Çünkü onların 'tek bir Tanrı’ya' olan inancı zihinlerinden 'beyazı' silmişti ve bu otomatikman onların farklı renkteki insanlara olan tutum ve tavırlarını değiştiriyordu. Onların 'Tevhide (Birliğe)' olan inancı onları Amerikalı beyazlardan farklı kılıyordu ki onların rengi onlarla olan diyaloğumda bir role sahip değildi. Tevhide duyduğu samimi inanç ve tüm insanları eşit kabul edişi onların beyaz olmayanları da İslam kardeşliği altında eşit görmesini sağlıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#ff0000"><span><strong>Amerika’nın ırka dair delice takıntısı</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Eğer Amerikalı beyazlar İslam dinini kabul etseydi, eğer Allah’ın birliğini kabul etselerdi, insanların da bir oluşunu samimiyetle kabul eder ve diğerlerine 'renklerine göre' değer vermeyi bırakırlardı. Özellikle Amerika’da çaresi bulunamayan bir kanser gibi ırkçılığın yayıldığı günümüzde tüm düşünen Amerikalıların, ırkçılığa karşı çözümü zaten ortaya koymuş olan İslam ile daha fazla ilgilenmeleri gereklidir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bir siyahi Amerikalı asla ırk temelli güttüğü 'kin' sebebiyle suçlanamaz çünkü onunki sadece beyaz Amerikalıların bilinçli olarak uyguladığı ırkçı pratiklere karşı bilinçaltındaki birikimden doğan bir tepki veya savunma mekanizmasıdır. Fakat Amerika’nın ırka dair delice takıntısı, onu intihara eşdeğer bir yola ve aşağısında dipsiz çukurların olduğu bir uçurumun kenarına sürüklüyor. Ben inanıyorum ki, henüz gençliğin etkisi altında olan kolejlerdeki, üniversitelerdeki yeni nesil beyaz Amerikalılar, engellerle önü daha az kapatılmış entellektüeller, 'kötüye işaret eden bu durumu' görecek ve manevi kurtuluş için İslam dinine dönecek. Hatta yaşlı nesilleri de, onlarla beraber dönmeleri için, ikna edeceklerdir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Irkçılığın her zaman yol açtığı gibi beyaz Amerikalılar bu felaketten kaçınılmaz şekilde yıpranacaklardır. </span></span><span><span><strong>Hitler</strong></span></span><span><span> Almanyası buna en iyi örnektir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Şimdi Mekke’yi ziyaret ettim ve kişisel ruhani yolumu İslam’ın derinliğini daha iyi idrak edebileceğim bir noktaya yönelttim. Afrika’da, anavatanımda yolculuğuma iki gün daha devam edebilirim. Allah izin verirse, 20 Mayıs’ta New York’a dönene kadar Sudan, Kenya, Tanguanyika, Zanzibar, Nijerya, Gana ve Cezayir’i ziyaret edebilirim. Bu mektubu arzu ettiğiniz şekilde değerlendirebilirsiniz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong>Hacı Malik El-Shabbazz (Malcolm X)</strong></span></span><span><span>”</span></span></p>

<p></p>

<p><span><span><strong>Deniz Baran</strong></span></span><span><span> çevirdi </span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/iste-malcolm-xin-hac-sirasinda-yazdigi-mektup</guid>
      <pubDate>Sat, 21 Feb 2026 00:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2015/12/03/malcolm-mektubu.jpg" type="image/jpeg" length="95023"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tefsir ve Tarihin Zirvesi: İmam Taberî'nin İlim Yolculuğu]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/tefsir-ve-tarihin-zirvesi-imam-taberinin-ilim-yolculugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/tefsir-ve-tarihin-zirvesi-imam-taberinin-ilim-yolculugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr b. Yezîd el-Âmülî et-Taberî el-Bağdâdî, 224 yılı sonunda veya 225 yılı başında Taberistan’ın merkezi Âmül’de dünyaya geldi. Henüz yedi yaşında Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen, dokuz yaşında hadis yazmaya başlayan Taberî, ömrünü ilim yolculuklarına ve telif eserlere vakfetti. Câmiʿu’l-beyân ve Târîḫu’l-ümem ve’l-mülûk isimli eserleriyle otorite kabul edilen müellif, 310 (923) yılında Bağdat’ta vefat etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî</em></strong>, ilk öğrenimine memleketi Âmül’de başladı. Çiftçilikle uğraşan babası, gördüğü bir rüya üzerine oğlunun yetişmesi için büyük çaba sarf etti ve ona maddi imkanlar sağladı. On iki yaşında Rey şehrine ilk seyahatini gerçekleştiren <strong><em>Taberî</em></strong>, burada <strong><em>İbn Humeyd er-Râzî</em></strong>’den hadis ve tefsir tahsil etti. <strong><em>Müsennâ b. İbrâhim el-Âmülî</em></strong>’den hadis, <strong><em>Ebû Mukātil</em></strong>’den Hanefî fıkhı dersleri aldı. <strong><em>Ahmed b. Hanbel</em></strong>’den faydalanmak üzere Bağdat’a yöneldi ancak şehre varmadan büyük imamın vefat haberini aldı.</p>

<h3>MEZHEPLERİN KESİŞME NOKTASINDA BİR MÜCTEHİD</h3>

<p>Bağdat, Basra ve Kûfe gibi önemli merkezlerde dönemin en büyük âlimlerinden rivayet icazetleri alan <strong><em>Taberî</em></strong>, 253 yılında Fustat’a (Mısır) geçti. Burada <strong><em>İsmâil b. Yahyâ el-Müzenî</em></strong> ve <strong><em>Rebî‘ b. Süleyman el-Murâdî</em></strong> gibi isimlerden Şâfiî fıkhını, <strong><em>Yûnus b. Abdüla‘lâ es-Sadefî</em></strong>’den ise Mâlikî fıkhını ve farklı kıraatleri öğrendi. Bağdat’a döndükten sonra bir müddet Şâfiî mezhebine göre fetva verdi. Ancak derinleşen ilmi neticesinde kendi bağımsız fıkhî görüşlerini ortaya koymaya başladı ve <strong><em>Cerîriyye</em></strong> (<strong><em>Taberiyye</em></strong>) olarak anılan bir fıkıh mektebi kurdu.</p>

<h3>DEVLET GÖREVLERİNİ REDDEDİP İLME ADANAN BİR ÖMÜR</h3>

<p>Bağdat’ta elli yıldan fazla bir süre yaşayan <strong><em>Taberî</em></strong>, Abbâsî Veziri <strong><em>Ebü’l-Hasan İbn Hâkān</em></strong>’ın teklif ettiği kadılık ve Dîvân-ı Mezâlim reisliği gibi yüksek makamları geri çevirdi. Maddi ihtiyaçlarını babasından kalan arazinin geliriyle karşıladı. Günlerini titiz bir programla geçiren âlim, ikindi namazına kadar telif işleriyle meşgul oluyor, akşam ezanına kadar camide talebe okutuyor, yatsıdan sonra ise evinde çalışmalarını sürdürüyordu.</p>

<h3>HANBELÎLER VE ZÂHİRÎLERLE YAŞANAN GERGİNLİKLER</h3>

<p><strong><em>Taberî</em></strong>, ilmi derinliğine rağmen hayatının son dönemlerinde ciddi sıkıntılara maruz kaldı. <strong><em>Ahmed b. Hanbel</em></strong>’i bir fakih değil muhaddis olarak nitelemesi ve bazı ayetlerin tefsirindeki farklı yorumları nedeniyle Bağdat’taki mutaassıp Hanbelî grupların tepkisini çekti. Evi taşlanan ve dersleri engellenmeye çalışılan müellif, ayrıca Şiîlik ve Râfizîlik ithamlarına karşı kendisini savunan risaleler kaleme aldı. 27 Şevval 310 tarihinde vefat eden <strong><em>Taberî</em></strong>'nin cenazesi, bu gerginlikler sebebiyle evine defnedildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>İTİKADÎ DURUŞU VE SÜNNÎ KİMLİĞİ</h3>

<p><strong><em>Taberî</em></strong>, akaid sahasındaki eserlerinde Ehl-i sünnet ve Selef yoluna bağlılığını ortaya koydu. Cebriyye, Kaderiyye ve Mu‘tezile mezheplerine karşı net bir tavır sergiledi. Müellife göre bilgi edinme kaynakları duyular, akıl ve haberden ibarettir. Akıl, vahyin bildirdiklerini imkansız bulmaz, aksine teyit eder. Allah’ın sıfatları hususunda teşbihten kaçınarak tevil yolunu benimseyen <strong><em>Taberî</em></strong>, Kur’an’ın mahlûk olmadığını ve ahirette Allah’ın görüleceğini savundu.</p>

<h3>RİVAYET VE TARİH METODOLOJİSİ</h3>

<p>Hadis alanında <strong><em>Tirmizî</em></strong> ve <strong><em>Nesâî</em></strong> tabakasında kabul edilen <strong><em>Taberî</em></strong>, eserlerinde sened usulüne sıkı sıkıya bağlı kaldı. Meşhur tarihinde, geçmiş peygamberler ve ümmetler hakkında bilgi verirken İsrâiliyat türü rivayetlere de yer verdi. Müellife göre tarih, akli çıkarımlara değil, gören ve işitenlerin ulaştırdığı senedli haberlere dayanır. Kendisini geçmiş ile gelecek arasında bir aktarıcı olarak gören <strong><em>Taberî</em></strong>, tefsir ile tarih arasında mutlak bir paralellik kurdu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/tefsir-ve-tarihin-zirvesi-imam-taberinin-ilim-yolculugu</guid>
      <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 11:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2026/02/taberi-44.jpg" type="image/jpeg" length="12414"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tasavvuf Düşüncesinde Hallac-ı Mansur ve Şatahat Dili]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/tasavvuf-dusuncesinde-hallac-i-mansur-ve-satahat-dili</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/tasavvuf-dusuncesinde-hallac-i-mansur-ve-satahat-dili" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zeytinburnu Kültür Sanat’ta düzenlenen seminer dizisinin şubat ayı oturumunda Prof. Dr. Ekrem Demirli, Hallac-ı Mansur’un şiirlerini ve tasavvuf geleneğindeki "şatahat" dilini katılımcılara aktardı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Zeytinburnu Kültür Sanat bünyesinde Prof. Dr. <strong><em>Ekrem Demirli</em></strong> tarafından sürdürülen seminer dizisinin şubat ayı programı 10 Şubat Salı akşamı gerçekleştirildi. Saat 19.30’da başlayan etkinlikte <strong><em>Ekrem Demirli</em></strong>, İslam düşüncesinin ve tasavvufi hayatın en mühim isimlerinden biri olarak kabul edilen <strong><em>Hallac-ı Mansur</em></strong>’u ele aldı. Program kapsamında <strong><em>Hallac-ı Mansur</em></strong> ile özdeşleşen "şatahat" dili kendi anlam dünyası içerisinde açıklandı.</p>

<h3>HALLAC-I MANSUR’UN ŞİİRLERİ VE İLAHİ AŞK TEMASI</h3>

<p>Prof. Dr. <strong><em>Ekrem Demirli</em></strong>, seminerde <strong><em>Hallac-ı Mansur</em></strong>’dan seçtiği şiirleri farklı kavramlar üzerinden yorumladı. Şairin eserlerinde İlahi aşkın merkezde bulunduğunu dile getiren <strong><em>Demirli</em></strong>, şu ifadeleri kullandı:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong><em>"Hallac’ın temel kavramı aşktır. Kitabı, baştan sona aşktan ibarettir. Bir kavramla açıklamak istesek İlahi aşk deriz. Hallac-ı Mansur zaten başka bir aşkı bilmiyor. Aşk kelimesinin yerine kullanılabilecek bir kelimeyi, aşkın başka bir konusunu bilmiyor. Bütün şiirlerinde anlattığı tema Allah aşkı. Başka bir şey yok. Allah hakkında da aşktan başka bir şey konuşmuyor. Tasavvufta bütün konusunu aşk olarak belirlemiş nadir isimlerden."</em></strong></p>

<h3>TASAVVUF GELENEĞİNDE KENDİNİ SEVME KAVRAMI</h3>

<p>Konuşmasında tasavvufun amacına dair açıklamalarda bulunan <strong><em>Demirli</em></strong>, "kendini sevme" tutumunun toplumsal olarak yanlış anlaşıldığına dikkati çekti. İnsanın kendisiyle kurduğu bağın önemine değinen <strong><em>Demirli</em></strong>, konuya ilişkin şunları kaydetti:</p>

<p><strong><em>"Ancak kendini sevebilmiş bir adamın sözü makbul olabilir. Bugün Hallac-ı Mansur’u okuduğumuzda onu anlıyoruz ve onun kendini ne kadar çok sevdiğini fark ediyoruz. Tasavvufun amacı budur. Kendini sevmeyen bir tasavvuf olmaz. Sahte sevgiyle mücadeleyi insanlar kendinle mücadele gibi addetmişler."</em></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/tasavvuf-dusuncesinde-hallac-i-mansur-ve-satahat-dili</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 15:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2026/02/ekrem-demirli-1-1.jpg" type="image/jpeg" length="61276"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünyadaki Yerimiz]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/dunyadaki-yerimiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/dunyadaki-yerimiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir gün gelecek Şeytan bize “İşte kıyamet koptu” diyecek. “Elindeki son hurma fidanını dikmenin kime, ne faydası olacak?” İşte o zaman biz o Şeytan’a ve ordusundaki bütün şeytanlara Allah’ın isimlerinden birinin “Hayy” olduğunu, hayatı muhafaza ve müdafaa etmeden Müslüman kalınamayacağını söyleyeceğiz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İsmet Özel </strong></p>

<p>“Dünyadaki yerimiz” sözünü işittiğiniz zaman kafanızda ne beliriyor? Gelirinizin ayda veya yılda ne kadar olduğunu mu düşünüyorsunuz; yoksa o geliri hangi vesileyle ele geçirdiğinizi mi? Aklınızı toplumda hangi rütbeyi işgal ettiğinize mi yoruyorsunuz? Derdiniz dini vecibelerinizi ne ölçüde yerine getirdiğinize mi odaklanıyor? Helâl ile haram arasında fark gözetip gözetmediğinizi kendinize mesele ediyor musunuz? Bütün bu suallerin ve benzeri nice başka sualin cevabı sizi şu iki kategoriden birinin içine yerleştirecek: Ya kendinizi yüzünü dünyaya çevirmiş bir kimse olarak tasavvur edeceksiniz veya bilakis huzurunu ahiret yurdunda arayan bir kişi olduğunuz fikrine kavuşacaksınız.</p>

<p>Kur’an-ı Kerîm’in nâzil olması insanlığı modernizmin belâları karşısında teçhiz etmek içindir. Modern insan demek yol olarak Faust yolunu tutturmuş insan demektir. Yani Avrupa kıtasında doğmuş olan modern insan dünya hâkimiyeti karşılığında ruhunu İblis’e satmış kimsedir. Şeytan’ın yolu çağdaşlıkla tahkim edilmiştir. Modern hayat dinsizin hakkından gelirse ancak imansızın geleceği fikrini acımasızca güçlendirmektedir. Hayır, din ve iman birbirinin hasmı değildir. Bilakis bu iki unsur varlık şartlarını birbirlerini güçlendirmekte bulurlar. Yine de din ve iman aynı anda doğmaz. Ayette işaret edildiği üzere insanoğlu önce âlemlerin rabbinin iradesine teslim olarak Müslüman olur. İnsan teslim oluşun gereğini yerine getirdiğinde Allah onun kalbine imanı yerleştirir. Bununla birlikte her zaman din ile imanın birbirinden kopma ihtimali söz konusudur. Çünkü İblis kıyamete kadar her mü’minin yolunda onu kendi ordusuna katma gayesiyle beklemektedir. Açıkçası Sırat-ı Müstakim din ile imanın birbirleriyle kaynaştıkları alaşım alanıdır. Bu yüzden biz Müslümanlar Allah’tan din ile imanı birbirinden ayırmaması duasında bulunuruz.</p>

<p>Modern çağ Kur’an-ı Kerîm’in indirilmesiyle yani ferdî mesuliyetle yani her mü’minin Muhammed ümmetinin tümünün mesuliyeti altına girmesiyle başladı. Âlemlerin Rabbi Allah’a iman edenlerin mesuliyeti kıyamete kadar devam edecek. Hepsi bu kadar mı? Değil. Biz Müslümanlar kıyametin koptuğuna kendi gözlerimizle şahit olsak bile elimizdeki son hurma fidanını toprakla buluşturmakla mükellefiz. Ne demek oluyor bu?</p>

<p>Bir gün gelecek Şeytan bize “İşte kıyamet koptu” diyecek. “Elindeki son hurma fidanını dikmenin kime, ne faydası olacak?” İşte o zaman biz o Şeytan’a ve ordusundaki bütün şeytanlara Allah’ın isimlerinden birinin “Hayy” olduğunu, hayatı muhafaza ve müdafaa etmeden Müslüman kalınamayacağını söyleyeceğiz. İslâmiyet Allah’ın iradesine teslim olmuş her ferde dünya işlerine müdahale alanı açmıştır. Üstelik bu alanda yer almak Müslüman’ın keyfine bırakılmamıştır. Müslüman dünya hayatında bir bozukluk görürse düzeltmek için harekete geçmekle mükelleftir. Eğer içinde bulunduğu şartlar düzeltmeyi eliyle gerçekleştirmesine müsait değilse dilini devreye sokacaktır. Sözlü müdahalede bulunmanın yolları bir şekilde tıkanmışsa kötülüğü yürürlüğe sokana kalben buğz etmelidir. Bu son zikrettiğim davranışın imanın en zayıf hali olduğu da haber verilmiştir.</p>

<p>“Komşuda pişer, bize de düşer” diyenler dünyada sadece Müslümanlardır. Buna mukabil komşusu açken karnını doyurup yatmış olanların tamamı gayri-Müslim’dir. Modernizm dünyadaki bütün Müslümanlara Ümmet-i Muhammed’in hayat şartlarını hesaba katmadan yaşama tarzını talim ettirdi. Gündemimizi kâfirlerin tayin etmesine aldırmayacak hale düşmüşsek imanın en zayıf halini bile umursamıyoruz demektir. Bu satırları okuyanlar arasında “Allah’tan ümit kesilmez” diyenler bulunduğunu hissediyorum. Küfre düşmekten korkanların hâlâ mevcut olması iyiye işarettir. Ne var ki, modern hayatın gidişatı küfre düşmekten korkmağı bir insan teçhizatı olmaktan çıkardı. Sermayenin bazı ellerde birikmesi hangi tâbiiyette olursa olsunlar insanların “azıcık aşım, ağrısız başım” demelerini imkânsız hale getirdi. Aşı azalan her insanın önce başı ağrıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çizdiğim resmin bir çözümsüzlük tasviri olduğu yanılgısına kapılmayın. Modernlik sebebiyle çözümsüzlüğe mahkûm olmuş değiliz. İhlâs sahiplerinin dayanışması kâfirlerin ihdas ettiği bütün dolapları tesirsiz bırakacaktır. Avrupa’da sosyalizm düşüncesine doğru adım atan kişiler ancak sırtlarında iliklenebilen giysiler giyiyorlardı. Bu en basit işlerimizde bile başkasına muhtaç olduğumuz düşüncesinin simgesiydi. Bu tavrı ihlâs sahiplerinin dayanışmasına misal olsun diye zikretmedim. İhlâs sahibi demek ilâhî olanı Allah’tan başka bir yerde aramayan kişi demektir. Bir kimseden değil, bir kişiden söz ediyoruz. Kimselerin yükselerek kişi mevkiine kavuşmasının yolunu İslâm açmıştır. Balçıktan yaratılan beşer nesnelerin adını öğrenerek helâl ile haram arasındaki farkı kavramış kişi mertebesine, insanlık seviyesine ulaşmıştır. Sürecin baştan sona yürütücüsü Allah’tan başkası değildir.</p>

<p>Batı kültürü milâdın 1935inci yılından itibaren Tanrı’nın kavrayış alanına geri döndüğü fikriyle meşgul oldu. Niçin yukarıdaki cümlede Allah demedim de Tanrı dedim? Çünkü Batı kültürü kendi gözündeki yükselişini Müslümanların Allah kavrayışına kasten sırt çevirerek sağlamıştı. İslâm kültürü varlıklı olmadığı halde sadaka veren kişiler hürmetine hayat taşımıştı ve taşımaktaydı. Biz Müslümanlar hâlâ afetlerden zarar görmeyen insanlar hakkında “verilmiş sadakası varmış” ibaresini kullanıyoruz. Öte yandan Fransız aydınlanmasının parlak isimlerinden Montesquieu (1689-1755) burnunun dibindeki Sünni Osmanlı’yı es geçerek Batı toplumlarının eleştirisini iki Şii İranlının eline bıraktığını biliyoruz. Batı Sünnileri görmezlikten gelme geleneğine hep sadık kalmıştır. Önce Avrupalılar, sonra Amerikalılar için Doğu ya Hint veya Çin olagelmiştir. Niçin? Çünkü üstünlüğün takvada olduğuna samimiyetle inananlar Sünnilerdir. İnsanların dikkatlerini takvaya çevirmeleri Batı’nın süslenmiş bir kabuk olduğu gerçeğini tebarüz ettirecektir.</p>

<p><em>Kaynak: İsmet Özel, 23 Şaban 1447 (11 Şubat 2026), İstiklal Marşı Derneği</em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/dunyadaki-yerimiz</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 13:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2026/02/ismet-ozel.jpg" type="image/jpeg" length="92044"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İstanbul'da kitabeli mezar taşları talan edildi]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/istanbulda-kitabeli-mezar-taslari-talan-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/istanbulda-kitabeli-mezar-taslari-talan-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Berk, İstanbul’daki hazirelerin büyük ölçüde korunduğunu, ancak Karacaahmet ve Merkezefendi mezarlıkları başta olmak üzere birçok alanda kitabeli mezar taşlarının talan edildiğini söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı yazı kültürünü tanıtmak ve paleografik okuma becerilerini geliştirmek amacıyla düzenlenen programların üçüncüsü, <em>İstanbul Üniversitesi</em> <strong>İlahiyat Fakültesi</strong> Öğretim Üyesi <em>Prof. Dr.</em> <strong>Süleyman Berk</strong>’in yürüttüğü <strong>“Taş, Hat ve Zaman Arasında: Osmanlı Kitabelerini Keşfetmek”</strong> başlıklı kitabe okuma atölyesiyle gerçekleştirildi.</p>

<p>Her yaştan katılımcıya açık olarak düzenlenen atölyede, Osmanlı kitabeleri üzerinden okuma yöntemleri ele alındı. Serinin ilk programı 19 Aralık’ta yapılmıştı. İkinci programda konuşan Berk, mezar taşlarındaki kitabeleri yaklaşık 40 yıl önce araştırmaya başladığını, o dönem bu alana ilginin yok denecek kadar az olduğunu dile getirmişti.</p>

<h3>“MEZAR TAŞLARINI TASNİF ETMEK ZOR”</h3>

<p>Atölye kapsamında konuşan <em>Prof. Dr.</em> <strong>Süleyman Berk</strong>, son 30 yılda üniversitelerin ilahiyat fakülteleri ile Türk-İslam sanatları ve tarih ana bilim dallarının kitabeler üzerine çalışmalar yürüttüğünü, bu ilginin daha sonra sanat tarihi bölümlerine yayıldığını aktardı.</p>

<p>Berk, <strong>“Zamanı Aşan Taşlar: Zeytinburnu’nun Tarihi Mezar Taşları”</strong> başlıklı çalışmasının yaklaşık 10 yıl sürdüğünü belirterek, <strong><em>“Bu bir envanter çalışmasıydı. Mezar taşları kitabelerini tasnif etmek çok zor. Okumak zor, izin alamıyorsunuz, taşlara dokunamıyorsunuz”</em></strong> dedi.</p>

<h3>KARACAAHMET VE MERKEZEFENDİ MEZARLIĞI</h3>

<p>Türkiye’deki mezarlıkları bir kıyafet müzesine benzeten Berk, İstanbul’da hazirelerin korunduğunu ancak <em>Karacaahmet</em> ve <em>Merkezefendi</em> mezarlıkları gibi alanlarda kitabeli mezar taşlarının ortadan kaybolduğunu ifade etti.</p>

<p><em>Karacaahmet</em>’in İslam dünyasının en eski ve en büyük mezarlıklarından biri olduğuna dikkat çeken Berk, <strong><em>“Bugün eski kitabeli mezar taşlarının neredeyse hiç kalmadığını görüyoruz. Eski mezarlıklarımız, taşları üsluplu ve özenle yapılan bir kültürün korunduğu alanlardı. Zamanla bu kültür de kayboldu”</em></strong> diye konuştu.</p>

<h3>“TARİHİ ESERLER MİLLETİN TAPUSUDUR”</h3>

<p>Sunum eşliğinde mezar taşı kitabelerini “başlık ve sembol”, “serlevha”, “kimlik”, “dua” ve “tarih” başlıkları altında anlatan Berk, çalışmaları sonucunda mezar taşlarında 250 farklı serlevha tespit ettiğini söyledi.</p>

<p>Tarihi eserlerin bir milletin tapusu niteliğinde olduğunu vurgulayan Berk, <strong><em>“Tarihi eserler bir milletin namusu, şerefi, bayrağı gibidir. Yahya Kemal’in ‘Kırık bir mezar taşına sahip çıkmazsak ne din kalır ne millet ne de memleket’ sözünü sık sık hatırlatırım”</em></strong> ifadelerini kullandı. Berk, son yıllarda toplumda bu konuda daha fazla hassasiyet oluştuğunu da dile getirdi.</p>

<h3>EN GÜZEL ÖRNEKLER NEREDE GÖRÜLÜYOR?</h3>

<p>Osmanlı’nın son dönemine ait mezar taşı kitabelerinin taş işçiliği açısından önemine işaret eden Berk, en nitelikli örneklerin <em>Çemberlitaş</em>’taki <strong>II. Mahmud Türbesi</strong>, <em>Süleymaniye Camii Haziresi</em>, <em>Çemberlitaş</em> <strong>Atik Ali Paşa Camii Haziresi</strong> ve <em>Eyüpsultan Mezarlığı</em>’nda görülebileceğini söyledi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>“Taş, Hat ve Zaman Arasında: Osmanlı Kitabelerini Keşfetmek”</strong> başlıklı kitabe okuma atölyesinin mayıs ayına kadar <em>Rami Kütüphanesi</em>’nde devam edeceği bildirildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/istanbulda-kitabeli-mezar-taslari-talan-edildi</guid>
      <pubDate>Thu, 29 Jan 2026 00:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2026/01/kitabeli.jpg" type="image/jpeg" length="69679"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Aziz İstanbul, Bir Taşına Tüm Acem Mülkü Fedadır*]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/aziz-istanbul-bir-tasina-tum-acem-mulku-fedadir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/aziz-istanbul-bir-tasina-tum-acem-mulku-fedadir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yüzyıllardır İstanbul’da nesilden nesile değişerek aktarılan maddi ve manevi bir kültür birikimi var. Bunu yaşayan yerleşik olan kişidir. Halbuki konup göçen gezgindir, göçerdir. Yerleşikler benimsediklerine eğer sadıklarsa yaşadıkları yeri dönüştürürler. Bugün biz İstanbul’un yerlisiyiz, benimsediklerimiz yani yaşam şeklimiz şehrimize ne kadar aksediyor; bu şehri ne kadar renklendiriyoruz? Murat Ülker kaleme aldı...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<blockquote>
<p><strong>Geçmişten Geleceğe Kültür Şehri İstanbul</strong></p>

<p>Kültür dediğimiz nedir? Kültürün genel bir tanımı: Tarihsel, toplumsal gelişme içinde maddi ve manevi değerler, çeşitli bilgiler, beceriler bir yerlerde toplanıyor. Bunlar nesilden nesile aktarılıyor. Yüzyıllardır İstanbul’da nesilden nesile değişerek aktarılan maddi ve manevi bir kültür birikimi var. Bunu yaşayan yerleşik olan kişidir. Halbuki konup göçen gezgindir, göçerdir. Yerleşikler benimsediklerine eğer sadıklarsa yaşadıkları yeri dönüştürürler. Bugün biz İstanbul’un yerlisiyiz, benimsediklerimiz yani yaşam şeklimiz şehrimize ne kadar aksediyor; bu şehri ne kadar renklendiriyoruz?</p>

<p>İnsanlar değerlerine yaşayarak sahip çıkıyorlar; ait oldukları yere mimari, musiki gibi çeşitli sanat faaliyetleri ile işaretler nakşediyorlar; mesela evinizi, yolunuzu, sosyal mekanları, hatta mezarlığınızı ona göre şekillendiriyorsunuz. Mezar taşları ölülerden ziyade dirilere bir mesajdır. Minare, kubbe, alem, hilal ve benzerlerinin tümü nakıştır. İşte medeniyet böyle oluşur. Medine diyoruz biz, Batıda civilization deniyor; şehir yani civic’ten kaynaklanmış. Bazen nesilden nesile bu birikimler o kadar geçirgen ki yüzyıllarca Bizans’ta şehrin koruyucu azizi olan ve mezarı Yedikule’de iki sur arasında bulunan bir Hristiyan aziz, fetihden sonra Müslüman halk tarafından “yatır” olarak kabul edilip şehrin koruyucu velisi olarak anılıyor. Yine Yedikule’de bulunan Studios manastırı yüzyıllarca Hristiyan kiliselerine ikona yapmakta uzmanlaşmış fakat fetihten sonra İmrahor İlyas Bey Camisi olan yapıda sanat faaliyetleri devam etmiş ve en güzel İslami hat sanatı örnekleri buradan tüm İslam alemine yayılmıştır.</p>

<p>Burada zamanının İstanbul mutasavvıflarından olan Merkez Efendi’yi (Merkez Müslihüddin) anmak gerek. Tekkesi Topkapı’da bulunan Merkez Efendi İstanbul’a yerleştiğinde gericiliğe karşı mücadele eder. Hep insanı merkeze yerleştirir. Hocası Sümbül Sinan bir gün ona sohbet sırasında “Âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?” diye sorar. Musa Efendi: “Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı her şeyi merkezinde bırakırdım. Alem öyle bir tatlı nizam içinde ki buna bir şey ilave etmek veya bir şey eksiltmek düşünülemez.” der. Böylece Merkez Efendi lakabını kazanır.</p>

<p>İTO Meclis başkanımız, kadim dostum, gençlik arkadaşım Dr. Erhan Erken Bey, 2022 yılında İstanbul’un iktisadi dönüşümü üzerine çok anlamlı bir doktora tezi yazdı. Geçen Turing’de İstanbul’un kültür şehri olarak gelişimini anlatan bir sunum yaptı. Vidyoyu merakla izledim, doktora tezini de inceledim. 2024’te Abdullah Tuğ, İstanbul’un Unutulan Tarihi, Tılsımları ve Efsaneleri kitabına önsöz yazmıştım. Bu kitaptan da bazı tamamlamalar ile İstanbul’un kültür ve gelişim tarihini anlatan bir yazı oluştu.</p>

<p>Yazımın sonunda soruyorum; Kültürel değerlerimizin ne kadar önemli olduğunu bir şehrin inşasında? Kültür ve değerlerinize göre yaşamanız gerekmez mi? Nasıl yaşarsanız öyle inanırsınız, derler. Bugün hayat alışveriş merkezlerinin etrafında dönüyor, merkezde tüketim var. Biz hayatı bizim için önemli olan değerlerin etrafında döndürüldüğü bir ev, mahalle yapısı velhasıl şehir haline getirebilmek için gayret sarf etmeli miyiz? Bizim nesil görevini yapıyor mu? Gençler şöyle, gençler böyle denir, gençler daha hayata atılmadılar, karar vermek konumunda değillerken hata sakın yetişkinlerde olmasın!</p>

<p></p>
</blockquote>

<p><em>İTO Meclis başkanımız, kadim dostum, gençlik arkadaşım Dr. <strong>Erhan Erken</strong> Bey, 2022 yılında İstanbul’un iktisadi dönüşümü üzerine çok anlamlı bir doktora tezi yazdı (1). Geçen Turing’de İstanbul’un kültür şehri olarak gelişimini anlatan bir sunum yaptı (2). Vidyoyu merakla izledim, doktora tezini de inceledim. 2024’te <strong>Abdullah Tuğ</strong>, İstanbul’un Unutulan Tarihi, Tılsımları ve Efsaneleri kitabına önsöz yazmıştım (3). Bu kitaptan da bazı tamamlamalar ile İstanbul’un kültür ve gelişim tarihini anlatan bir yazı oluştu.</em></p>

<p><strong><em>Geçmişten Geleceğe Kültür Şehri İstanbul</em></strong></p>

<p><strong><em>Kültür dediğimiz nedir?</em></strong><em> Kültürün genel bir tanımı: Tarihsel, toplumsal gelişme içinde maddi ve manevi değerler, çeşitli bilgiler, beceriler bir yerlerde toplanıyor. Bunlar nesilden nesile aktarılıyor. Yüzyıllardır İstanbul’da nesilden nesile değişerek aktarılan maddi ve manevi bir kültür birikimi var. Bunu yaşayan yerleşik olan kişidir. Halbuki konup göçen gezgindir, göçerdir. Yerleşikler benimsediklerine eğer sadıklarsa yaşadıkları yeri dönüştürürler. Bugün biz İstanbul’un yerlisiyiz, benimsediklerimiz yani yaşam şeklimiz şehrimize ne kadar aksediyor; bu şehri ne kadar renklendiriyoruz?</em></p>

<p><strong><em>İnsanlar değerlerine yaşayarak sahip çıkıyorlar; ait oldukları yere mimari, musiki gibi çeşitli sanat faaliyetleri ile işaretler nakşediyorlar</em></strong><em>, mesela evinizi, yolunuzu, sosyal mekanları, hatta mezarlığınızı ona göre şekillendiriyorsunuz. <strong>Mezar taşları ölülerden ziyade dirilere bir mesajdır</strong>. Belki de bundan çalınıyor eski medeniyetlerin mezar taşları modernler tarafından… Minare, kubbe, alem, hilal ve benzerlerinin tümü nakıştır. İşte medeniyet böyle oluşur. <strong>Medine diyoruz biz, Batıda civilization deniyor</strong>; şehir yani civic’ten kaynaklanmış. Bazen nesilden nesile bu birikimler o kadar geçirgen ki yüzyıllarca Bizans’ta şehrin koruyucu azizi olan ve mezarı Yedikule’de iki sur arasında bulunan bir Hristiyan aziz, fetihten sonra Müslüman halk tarafından “yatır” olarak kabul edilip şehrin koruyucu velisi olarak anılıyor. Yine Yedikule’de bulunan Studios manastırı yüzyıllarca Hristiyan kiliselerine ikona yapmakta uzmanlaşmış fakat fetihten sonra İmrahor İlyas Bey Camisi olan yapıda sanat faaliyetleri devam etmiş ve en güzel İslami hat sanatı örnekleri buradan tüm İslam alemine yayılmıştır.</em></p>

<p><em>Burada zamanının İstanbul mutasavvıflarından olan Merkez Efendi’yi (Merkez Müslihüddin) anmak gerek. Tekkesi Topkapı’da bulunan Merkez Efendi İstanbul’a yerleştiğinde gericiliğe karşı mücadele eder. Hep insanı merkeze yerleştirir. Hocası Sümbül Sinan bir gün ona sohbet sırasında “Âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?” diye sorar. Musa Efendi: “Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı her şeyi merkezinde bırakırdım. Alem öyle bir tatlı nizam içinde ki buna bir şey ilave etmek veya bir şey eksiltmek düşünülemez.” der. Böylece Merkez Efendi lakabını kazanır.</em></p>

<p><strong>İstanbul’da yaşayan insanlar inançlarını, düşüncelerini, zihniyetlerini şehre nasıl nakşetmişler?</strong></p>

<p>Yüzyıl sonra insanlar geriye baktıklarında bizim yaşadığımız dönemdeki İstanbul’u değerlendirdiklerinde; “İnançları, düşünceleri neydi? Ne nakşetmişler?” diyecekler. Soralım kendimize, bizim nakşımız ne?</p>

<p><strong>İstanbul’a şöyle de bakılabilir; Boğaziçi, balıkları, Emirgan’da lale mevsimi, Çengelköy hıyarı, erguvan, ıhlamur ve asırlık çınarlar… ama her şeyden önemli medeniyetin kültür birikimi.</strong></p>

<p>Semtlerden örneklere bakalım. İstanbul’da Hz. Resul’un (sas) iki hırkası var. Bunun bir tanesi Hırkai Şerif semtindeki hırka. Sultan Abdülmecid o hırkanın muhafazası için oraya bir külliye yapmış; diğeri de Topkapı Sarayı’nda. Bu Hicaz ile hakiki bir bağlantı, bunun için yani sadece hırka için bir cami inşa etmişler. Osmanlı’da bazı önemli seferlere hırka-i saadet de götürülürdü. Rivayet odur ki ikinci Viyana seferinde savaşa götürülen bu sancak ve kutsal emanetler neredeyse kaybediliyordu. Zenta seferinde ise sadrazamın mührü düşman tarafından ele geçirilmiş ve şimdi Avrupa’da müzede sergilenmektedir.</p>

<p><strong>Eyüp Sultan</strong> semtinde de böyle bir bağlantı var. Eyübül Ensari İstanbul’un fethi için gelmiş ve şehit olmuş; fetihten sonra oraya bir külliye yapmışlar, zaman içinde büyük bir mezarlık oluşmuş. Osmanlı’nın bütün padişahlarının tahta çıkış merasimi burada yapılıyor. Benim kayınbaba ve kayınvalidemin ailele mezarlıkları da buradadır.</p>

<p>İstanbul’da <strong>Karagümrük</strong>’te Keçeciler sokak var. Edirnekapı semtinden İstanbul’a giren kervanlar Karagümrük semtine varınca gümrük işlemleri yapılır; kervanlar için keçe gerekli. Ama bir de futbol takımı Karagümrük var veya bitirimlerin filan oturduğu bir semt. İşte size yine manidar isimler, bağlantılar.</p>

<p>Bali Paşa Caddesi var. <strong>Bali Paşa</strong> kim? Bali Paşa Kanuni zamanda yaşamış, Kanuni’nin veziri İbrahim Paşa’nın damadı; Mohaç Savaşı’na katılmış bir komutan. Tarihin içinde yürüyorsunuz, İstanbul çok ilginç bir yer.</p>

<p><strong>Emir Buhari</strong> Camisi, Sultan Beyazıt şeyhi Emir Buhari adına yaptırtmış, Nakşi dergahıymış, bir de medrese var. Ondan sonra hemen karşısında Abdullah Efendi mektebi varmış. Şimdi belediye kullanıyor. İleride Halıcılar semtinde Fenari İsa Camii var, Roma mabedi, sonra cami olmuş. 908 yılında Bizanslı amiral Konstantinos Lips, dönemin imparatoru VI. Leon huzurunda inşaatı başlattı. Yapı Bakire Theotokos’a adandı. 1497-1498 yıllarında II. Bayezid döneminde yapının güney kilise olarak adlandırılan bölümü Molla Şemseddin Fenari’nin yeğeni Rumeli kadıaskeri Fenarizade Alaaddin Ali bin Yusuf Efendi tarafından mescide çevrildi. Bir yangında tahrip olan yapı 1636 yılında sadrazam <strong>Bayram Paşa</strong> tarafında onarıldı ve aynı dönem camiye dönüştürüldü.</p>

<p>Fatih, Halıcılar Caddesi, orada bir halı pazarı varmış. Tahirül Mevlevi röportajında diyor ki, “İnsanlar halı pazarından geçerken pantolonlarını sıvarlardı.”, Vatan Caddesi o zaman Likos yani Bayrampaşa deresiymiş.</p>

<p>1462 yılında Fatih Camisi; Sultan <strong>Fatih İstanbul’u külliyeler üzerine kurmuş</strong>. Yani bir yere bir külliye yapıyor ve külliyenin etrafında şehir gelişiyor. Fatih Camii 1766 depreminde tamamen yıkıldığından Sultan 3. Mustafa tarafından yeniden inşa edilir. Ama 3. Mustafa’nın inşa ettirdiği üç cami de kandi adıyla anılmaz. Rivayet odur ki padişah bu konuda serzenişte bulunur: Bir cami yaptırdım ecdadım kaptı<strong>, Fatih Camisi</strong>ni kastediyor, ikincisini yaptırdım onu da keşişler aldı, burada da Üsküdar tepelerinde inşa edilen <strong>Ayazma camisi</strong>ni kastediyor, üçüncüyü yaptırdım onu da meczuba kaptırdık yani <strong>Laleli (Baba) Camisi</strong> der. Fatih Camii’nin külliyesinin yanında <strong>Saraçhanebaşı</strong> semtinde çarşı kurulmuş. Saraçlık yani eyercilik o zaman sanki otomotiv yan sanayi gibi, malum kervan develerine vuruluyor eyerler.</p>

<p>Ben Laleli’de doğdum. Saraçhanebaşı’nda büyüdüm, ilkokula gittim. Lise yıllarında Kıztaşı’nda oturuyorduk. Evlenince de Fındıkzade’de oturdum. Sonra…</p>

<p>Sarı Güzel caddesinde halkın <strong>Sarı Güzel </strong>diye adlandırdığı cami var. İstanbul kadısı Sarım Kürz (ö1522) burada bir cami yaptırıyor, Sarı Kerez de deniliyormuş.</p>

<p><strong>Sarayburnu</strong> Topkapı Sarayı’nın ucu, sonra tren yolu ve sahilyolu yapılmış.</p>

<p>İmrahor semti nereden geliyor? Emri Ahur padişah ahırlarıyla ilgilenen kişilere deniyor, herhalde ondan türemiş.</p>

<p><strong>Draman</strong> semti, Rumcada tercüman demek. Orada Tercüman Yunus Camisi, Dilmaç sokağı var, tercümanlık yani dilmaçlık önemli bir meslek.</p>

<p>Şehir surları üzerinde 50 adet kapı varmış; muhtelif kapılardan alınmış semt isimleri var. <strong>Edirnekapı, Silivrikapı, Belgradkapı</strong>. Belgrad seferine o kapıdan gitmişler. Silivri’ye, Edirne’ye o kapıdan geçilerek gidilirmiş. <strong>Ahırkapı</strong> var Sahilyolu’nda, orada ahırlar var. 13 kuleli Manuel Komnenos surları bir diğer kapı olan Eğrikapı’ya kadar gider<strong>. Eğrikapı</strong>’nın gerçekte kapısı eğri değildir yolu eğridir. O nedenle bu ismi almıştır. Bu kapının eski ismi Kaligarya kapısıdır. Eskiden köseleciler, kunduracıların çalıştığı bir bölge imiş.</p>

<p>Diğer yandan İstanbul’da sulara air birçok isim var; <strong>Çobançeşme, Horhor, Acıçeşme, Aynalıçeşme, Soğukçeşme.</strong> Bayrampaşa’dan gelen Likos deresi bugünkü Vatan Caddesi’nden geçip Yenikapı’ya akarmış. Surları geçerken bir kulede suyun debisini ölçen bir mekanizma var. Onçin semtin ismi <strong>Sulukule</strong>; halbuki bugün Romanlarla anılıyor.</p>

<p>Padişah hanımları tarafından yapılmış, Yenicami’nin külliyesinin içinde kalmış ve bilahare yıkılmış bir hamam varmış. Ama bugün <strong>Sultanhamam</strong> deyince mefruşat piyasasını anlarız.</p>

<p>Belki biraz uzun anlatıyorum ama tüm bu isimler ve mekanlar bana hayatımdaki kişileri ve başkaca olayları hatırlatıyor; hepsi ile bir anım, yaşanmış bir hikayem var.</p>

<p>Meşhur bir doğru sanılan yanlış da hepinizin bildiği <strong>Tahtakale </strong>semtinin isminin manasıdır. Aslında Arapçada Taht el Kale yani kalenin altı demektir. Bunun tahta ile hiç alakası yoktur. Kaleden kasıt ise Bizans ya da Osmanlı saraylarıdır. Beyazıt’taki büyük eski saray yüzünden bu ismi alan kalenin altı manasınadır.</p>

<p><strong>Ayrılıkçeşme </strong>semtinin adı da çok ilginç. Kadıköy ilçesi Rasimpaşa mahallesinde tarihî bir yapı ve aynı zamanda bölgenin adıdır. İlk inşa tarihine ilişkin kesin bir bilgi olmamakla birlikte 17. yüzyılın başında Kızlarağası Gazanfer Ağa tarafından bir namazgâh ile birlikte yaptırıldığı sanılmaktadır. Her sene Osmanlı Mekke ve Medine’ye sürre alayları yani resmi olarak yardım ve hediye kafilesi gönderirmiş. Ayrılık çeşmesi surre alaylarının uğurlandığı ve vedalaştığı yermiş. Bugün bir metro durağıdır.</p>

<p><img alt="" decoding="async" fetchpriority="high" height="325" sizes="(max-width: 542px) 100vw, 542px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/istanbul.png?resize=542%2C325&amp;ssl=1" width="542" /></p>

<p>Osmanlı Ordusunun doğu seferlerinin ve Hac kafilelerinin menzil çeşmesi,<strong> Selamet Çeşmesi’dir</strong>. Ayrılık Çeşmesi’nde uğurlayıcıların bir kısmı ayrılır, yakın akrabalar ise Selamet Çeşmesi’ne kadar gidebilirdi. <strong>Bu çeşme; onların eşlik edebilecekleri son nokta idi</strong>. Uğurlamak için Selamiçeşme’ye kadar gidiyorlarmış. Suadiye ile Bostancı arasındaki Çatalçeşme, Maltepe’deki <strong>Beş Çeşmeler,</strong> çeşmeler zincirinin devam halkalarıdır. Bir rivayete göre Darıca’daki <strong>Hünkar Çeşmesi</strong> de bunların devamı idi. Ayrılıkçeşme’den sefere uğurlanan padişahların içinde 4. Murat da vardır. <strong>Bağdat seferine </strong>giderken izlediği yola halk Bağdatyolu adını vermiş ve bugün hâlâ <strong>Bağdat Caddesi</strong> adı kullanılmaktadır.</p>

<p>Deve kervanları günde 30 km kadar yol alır. Bu nedenle Gebze’ye kadar duraklarda çeşmeler var, bunlar menzil çeşmeleri. İstanbul’da her tarafta tarih var. Kervanların olduğu dönemde bu bir kural; eğer yolunuz Suriye veya Lübnan sahillerine düşerse günümüzde bile eskiden Hac yolu üzerinde bulunan Suriye’deki Latakya, Baniyas, Tartus, gibi şehirler ve çeşmeleri, Lübnan da ise Trabulsşam, Beyrut, Sayda, Sur gibi şehirler konaklama ve mola yerleri olarak sanki cetvelle çizilmiş gibi birbirlerinden yaklaşık 30 km arayla dizilmişlerdir. Bunlar kervanın günlük duraklarıymış.</p>

<p>İstanbul’da çok sayıda camiler, mescitler var. Bir de namazgahlar var Eyüp’te, Gümüşsuyu’nda, Okmeydanı’nda, Anadolu Hisarı’nda … <strong>Namazgahlar yolda giderken hemen abdestini alıp namazını kılacağın yerler. Bir mihrap bir çeşme koymuşlar, abdestini alıp namazını kılıyorsun.</strong></p>

<p><img alt="" decoding="async" height="337" loading="lazy" sizes="(max-width: 527px) 100vw, 527px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/Picture1.jpg?resize=527%2C337&amp;ssl=1" width="527" /></p>

<p><strong>Yani hayat, namaz, niyaz, din, iman üzerine kurulu olduğu için yaşamda hep ahirete yönelik bir anlayış var. Yaşarken her bir tarafa bir şeyler konduruyorlar, bir tekke, bir cami, bir çeşme … Niye çeşme? Günde beş vakit namaz hep yaşamın içinde yer alıyor; yani abdest alıyorsun, namaz kılıyorsun. Hayatı kolaylaştırıyor medeniyet. Zaten benim felsefeme göre bir vakitten diğer namaz vaktine kadar yaşamamızın nedeni giren vakitteki namazı kılmak içindir.</strong></p>

<p><strong>Aşir Efendi</strong> diye bir sokak var Eminönünde. Kumaşçıların çok yoğun olduğu bir sokak. Aşir Efendi esasında Reisül Küttap Mustafa Efendi’nin oğlu. O kitap aşığı adam bir vakıf kuruyor. Kitap biriktiriyor. Oğlu Aşir Efendi şeyhülislam, Bahçekapı’da bir mekan oluşturuyor. Onun oğlu Hafid Efendi yani torun, dedesinin geleneğini devam ettiriyor. Böylece Aşir Efendi Kütüphanesi meydana geliyor. Fakat Dünya Savaşı sırasında kütüphane Sultan Selim’de kurulan kütüphaneye nakledilmiş, sonra Süleymaniye Kütüphanesi’ne. Kütüphane gitmiş, tekstil piyasası olmuş. <strong>Bugün Aşir Efendi ve Sultanhamam caddelerinin birleştiği köşede bulunan kütüphane binası bir dükkan olarak kullanılıyor. </strong>Kitaplar da Süleymaniye kütüphanesi bünyesinde Reisü’l küttap Mustafa Efendi Aşir Efendi ve Hafid Efendi koleksiyonlarında muhafaza ediliyor.</p>

<p><strong>Bugün kültür şehri İstanbul’da günlük koşuşturma içinde yaşadığımız isimler birçok tarihi gerçeğin iz düşümü; ama artık çoğunu güncel gerçekleri ile tanımlayıp tarihi anlamlarını unutuyoruz.</strong></p>

<p><strong>Garip, Gureba Hastanesi Bezmialem Valide Sultan, 2. Mahmud Han’ın eşi, tarafından fakir, kimsesiz Müslümanların ücretsiz tedavi edilmesi için yaptırılmış,</strong> burası için bir vakıf kurulmuş ve birçok iradın yanı sıra Terkos Gölü’nün bütün gelirleri vakfedilmiş. Ama bugün sadece su parası ödemiyor belediyeye, geriye kalan menfaat bu. Yine garip, gureba bu hastanede ücretsiz tedavi olabiliyor. <strong>Vakıf zihniyetinin geçmiş dönemde ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Bu hastane Osmanlı’da merhametin kurumsallaşmış halidir.</strong> Rahmetli kayınpederim Dr. Asaf Ataseven bu hastanede uzun yıllar görev yaptı. Vakfın canlandırılması ve hastanenin asli amacına uygun hizmet edebilmesi için çok çabaladılar, rahmetli babam Sabri Ülker beyle. Asaf bey önce başhekim oldu, bilahare yeni modern bir hastane binasının inşası, donanımı ve üniversitenin kurulmasına öncülük etmişti.</p>

<p>1930’ların sonunda Henry Prost İstanbul’a çevre düzenlemesi için geldiğinde o bölgeyi olimpiyat kenti yapmak istemiş. Hayali oymuş fakat tekemmül etmemiş. Sonra rahmetli Menderes zamanında oralar geniş Vatan Caddesi haline gelmiş.</p>

<p>Çok ilginç semt isimleri var, mesela <strong>Taşkasap</strong>, şu an Historia AVM’nin olduğu yer ve Fındıkzade arasıdır. <strong>Etyemez</strong> semti, <strong>Samatya</strong> civarıdır, isim oradaki tekkeden.</p>

<p>İstanbul’da yeniçeriler zamanında eski odalar, yeni odalar diye yerler var. Eski odalar Şehzadebaşı Cami’nin olduğu yerde, yeni odalar da bugünkü Fatih Historia AVM’nin arkasında, kemeri halen ayakta.</p>

<p><strong>Kariye Camii ilginç bir yerdir</strong>. Mesela kariyenin bir manası taşra, bir diğeri çukur demek. Orada eskiden Hora veya Chora kilisesi varmış. Sultan II. Beyazıt zamanında, 1511 yılında sadrazam Atik Ali Paşa tarafından cami haline getiriliyor. Hemen yanıbaşında İstanbul’un 6. tepesinde Mihrimah Sultan Cami’nin olduğu Mihrimah Sultan tepesi var; Kariye kıyasla biraz daha çukur kalıyor. Ondan dolayı hem çukur hem de o kiliseden gelen bir isimden neşet Kariye adıyla anılır olmuş. Hristiyanlar için de önemli bir yer, tarihte birkaç kez hali değişti. 1945’te tekrar müze oldu, şimdi ise cami.</p>

<p><strong>Şehirlerle ilgili şöyle tasnifler kabil; biri medeniyette öncü kurucu şehirler. Bunlar Medine ve Roma; bir medeniyetin öncüsü olmuş bu şehirler. İkincisi bir medeniyetin inşa ettiği şehirler, mesela Bağdat, Kurtuba, Paris, Londra. Bir başka medeniyet oluşumu sonrası aktarılan şehirler de mesela Saray Bosna, Filibe, Manastır, Üsküp.</strong></p>

<p>Manastır’ın ana meydanı altta solda, Eyüp Sultan meydanı sağda, benziyorlar; cami, saat kulesi, çeşme.</p>

<p>Manastır Eyüp Sultan</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="213" loading="lazy" sizes="(max-width: 581px) 100vw, 581px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/2.png?resize=581%2C213&amp;ssl=1" width="581" /></p>

<p>Üsküp çarşısı Eminönü’ndeki çarşıların bir örneği, sanki hanlar İstanbul’daki veya Bursa’daki hanların bir iz düşümü. Medeniyet bir yerde oluştuktan sonra yaşam değerlerini, kurumlarını, binalarını etrafına taşıyor.</p>

<p>Üsküp Çarşı Saraybosna Çarşı</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="177" loading="lazy" sizes="(max-width: 577px) 100vw, 577px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/3.png?resize=577%2C177&amp;ssl=1" width="577" /></p>

<p></p>

<p><strong>Dolayısıyla aktarılan şehirler daha sonra medeniyet dönüşümü sırasında kaybolan şehirler. Bunların mesela en önemlisi Selanik. Yine Selanik aktarılmış ama artık Selanik’te namaz kılınan bir tane yer yok. Bir tane minare var. Kurtuba, Granada. Ufak tefek bazı saray filan görüyorsunuz ama oradaki herşeyi ortadan kaldırmışlar.</strong></p>

<p><strong>Farklı medeniyetleri buluşturan, dönüşen ve dönüştüren şehirler var; Kudüs, Kahire, İstanbul ki Medine ile kardeş şehir</strong>. Buralardan çok farklı medeniyetler gelmiş geçmiş; zaman içinde dönüştürmüş, dönüşmüş ve etkisi ile özellikle İstanbul birçok başka şehri etkilemiş. <strong>Fatih Sultan Mehmet çok ilginç bir sultan,</strong> İstanbul’da Bizans Roma formunu ortadan kaldırmamış, eserler duruyor. Kendisi üç kimlik kullanıyor; <strong>Kayzeri Rum, Halife-i Müslimin ve Hakanı Türk</strong>. Bir taraftan Türk’ü tutuyor, bir taraftan Müslümanların lideri, bir taraftan da Rum Kralı.</p>

<p><strong>İstanbul’un tarihi 8500 yıl öncesine uzanıyor. Hatta Evliya Çelebi’ye göre İstanbul’u ilk kuran Hazreti Süleyman’dır, sarayı da bugünkü Topkapı Sarayı’nın olduğu yerdeydi. Mehmet Ali Kılıçbay’ın belirttiğine göre ilk defa Bizantiom adlı antik Yunan şehri olarak tarihte geçiyor.</strong></p>

<p><img alt="" decoding="async" height="311" loading="lazy" sizes="(max-width: 415px) 100vw, 415px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/4.png?resize=415%2C311&amp;ssl=1" width="415" /></p>

<p><strong>İstanbul 1. Konstantin tarafından milattan sonra 330’da Roma’ya rakip bir şehir olarak kuruluyor. Fakat Haçlı seferleri sırasında 1204’te Latinler İstanbul’dan geçip Kudüs’e doğru giderken şehri yerle bir ediyorlar.</strong> Henriko Dandolo isimli Venedik Doçu da fırsat bulunca İstanbul’u yağmalamıştır. Başka bir deyişle Katolik Venedik, Ortodoks dünyasının kalbinde bu eziyetleri, çirkinlikleri yapmıştır. Tüm bunlar Bizanslılara “İstanbul’da Katolik külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz.” dedirmiştir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığında İstanbul zavallı bir haldeydi ve içinde değerli hiçbir şey kalmamıştı.</p>

<p><strong>Fetihte nüfus 15.000 aile gibi yani 50.000 kişi kadar, ilk sayım 1455’te yapılıyor. Sonra nüfus ikiye katlanıyor.</strong> Evliya Çelebi’ye göre Konya’nın Aksaray’ından İstanbul’un Aksaray’ına, Ege’nin Millet denen yerinden Balat’a, Bursa’dan Eyüp’e, Eğri’den Eğrikapı’ya göç geliyor. Birçok yerden İstanbul’a insan getiriyorlar. Osmanlı Rumeli’ye genişlerken o göçlerle gelenleri kullanmış. Bir sosyal organize yapı olan Ahilik kentin ticari burjuvazisini oluşturan tabakadır. Bunlar tekkede cemaat ve cemiyet düzeni içerisinde bir araya gelen insanlardır. Bunlar savaşlarda da ön safta yer alırlardı. Erken Osmanlı döneminde yeniçeriler ordusunu bunlar oluşturmaktaydı. Gaziyanı Rum denilen kentli erkek askerler ve yine Bacıyanı Rum denilen kadınlardan oluşan yeniçerilerdir. Osmanlı’da kadınlar da savaşa giderlerdi. Bunlar barış zamanında ticaret erbabını oluşturup ticarette bulunurken savaş zamanında orduya katılıp savaşmaktaydılar. Dolayısıyla erken dönem Osmanlı’nın şenlenmesi yani imarı ve yerleşimi bu kurumlar sayesinde gerçekleşmiştir. İstanbul’da Bostancı, Kartal, Erenköy gibi semtlerin isimleri aslında birer ahi babasının isminden gelir; Eren baba, Kartal baba, Gözcü baba gibi. Bunlar hem bir sosyal işlevi olan zaviyelerdi hem de Bizans’a karşı bir üs oluşturmaktaydılar. O nedenle Osmanlı bir yeri fethettiği zaman şenlendirme politikası güderdi, zira Müslümanlıkta zorla din değiştirtmek yasaktır, teşvik ve katılım yoluyla yerel halk cezbedilir ve Osmanlılaştırılırdı. <strong>Fatih vakfiyesindeki bir söz ilgi çekicidir: Hüner bir şehri bünyad etmektir. Reaya kalbin abad etmektir. Yani maharet bir şehri onarmak ve yeniden inşa etmektir. Aynı zamanda burada yaşayan insanların kalplerini de kazanmak ve onları mutlu etmektir. Bu nedenle Osmanlı’da bir şehri yeniden inşa etmeye şenlendirme politikası adı verilmiştir</strong>. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet şehri aldığında yaptığı ilk planlamalardan birisi de zamanının en yüksek binası olan Ayasofya’nın kubbesine çıkmak ve buradan şehrin nasıl gelişeceğini, nereye ne yerleştirileceğini planlamış olduğudur.</p>

<p><strong>Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’yı hemen cami yapıyor ve gelir getirmek üzere Kapalıçarşı’nın içindeki ilk cevahir bedestenini yapıyor</strong>. Ömrünün sonuna doğru bir de Sandal Bedesteni’ni kuruyor. Şimdi Sandal Bedesteni’ni lokanta yaptılar. Bir tane de Galata Bedesteni var bugünkü Perşembe Pazarı’nın içinde; bedestenler, kervan saraylar, hamamlar vakıflara gelir getiren yerler.</p>

<p><strong>Sultan Fatih şehrin belli yerlerine külliyeler yaptırıyor. Benim dedem Hacı İslam Efendi bu külliye mezunu. Külliyelerde merkezde bir cami var, insanların toplu ibadet yeri ve muhakkak bir sıbyan mektebi, yani bugünkü anaokul, ilkokul diyorlar, ama Fatih Erünsal Hoca sıbyan mektebinin fakirler için Kuran kursları olduğunu anlatıyor; aşevi, imaret, taphane, medrese var.</strong> Sultan Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet gibi bütün külliyelerde sanki üniversitesiyle, ilkokuluyla, hastanesiyle bir sosyal yapı oluşturmuş. Bir de yakınlarında muhakkak bir çarşı oluyor, ticaret hayatının devamı için elzem. Etrafa mahalleler, içinde insanlar iskan ediliyor. Mahallelerde başında imam olan bir cami veya mescit var. Tahrir yani sicil defterlerinde ilk isim imamdır, şimdi laiklikte muhtar oldu.</p>

<p><strong>İstanbul’da bahusus yani özellikle çıkmaz sokaklar var.</strong> Mahremiyet önemli, 8 ila 10 ev, ortasında bir avlu var. İnsanlar birbirlerini tanıyorlar. Geçmek yok, çıkmaz sokak, giriş de öyle kolay değil. Ben burada ev kiralayacağım filan, ancak biri tavassut ederse, heterojen bir yapıya izin verilmemiş.</p>

<p><strong>Evin mimarisinde kapıdan içeri hemen giremiyorsunuz. Önce selamlık var, arkada haremlik. Hanımlarla erkeklerin hayatlarını ayıran bir sistem var. Evin muhakkak güzel bir bahçesi var. Daha çok hanımlar ev merkezli olduğu için onlara güzel bir yaşam alanı oluşturulmuş. Evlerin birbirlerine olan yakınlıklarına dikkat etmişler, bugünkü gibi üst üste, dip dibe değil. Bunlar bir hayatı kurgulamakla ilgili. Evin pencerelerinden içerisini görmüyorsun.</strong> Şimdi birçok sosyete muhitlerinde perde bile yoktur. İçeri girerken muhakkak ayakkabını çıkarırsın. Benim Çamlıca’da inşa ettirdiğim ev aynen böyleydi. Odalarda misafirlerin gusul abdesti yani duş alması için dönme dolap var. Yatak odasında ayaklar, tuvalette yönünüz kıbleye doğru gelmiyor, edeptendir. Evi, işi, camiyi hepsini belli bir kurgu içinde yapmayı becermişler. Bunlar hep bir zihniyete dayalı hayat kurgusu.</p>

<p><strong>Osmanlı’da iş hayatı açısından Kapalıçarşı çok önemli bir yerdir. 30 hektar alanda 61 sokakta 4000 kadar dükkan, 2195 oda, 1 hamam, 1 cami, 10 mescit, 2 şadırvan, 1 sebilhane, 16 çeşme, 1 türbe, 1 sıbyan mektebi ve 24 han bulunuyor.</strong></p>

<p>Şadırvanı, hanı, müthiş bir sistem. Kalpakçılar, örücüler, fesçiler, kürkçüler, kavaflar, gelinlikçiler. O zamanki iş kolları o sokaklara dağılmışlar. <strong>Kapalıçarşı’da Ahilik sisteminin uygulamasını görüyorsunuz.</strong> Kapalıçarşı’nın etrafındaki bölgede Osmanlı zamanı znaata ait büyüklü küçüklü çarşılar yer almaktaydı. <strong>Bakırcılar Çarşısı, Sultanhamam Çarşısı,</strong> <strong>Fermeneciler Çarşısı, </strong>gibi, merak ettiyseniz <strong>fermene daha çok Rumeli’de giyilen, çuhadan yapılma, kolsuz işlemeli yelek</strong>, cepken benzeri. Sırma ve gaytanla işleme yapan esnafa da fermeneci denmiştir. Fermeneyi itfaiye tulumbacıları da giyermiş. Galata mahallesinde Karaköy civarında bir caddeye bu isim verilmiş, fakat bugün artık bu mesleği yapan bulunmuyor.</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="381" loading="lazy" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/5.jpg?resize=508%2C381&amp;ssl=1" width="508" /></p>

<p><strong>Örücüler diye bir meslek var, ben geçen hafta bir takım elbisemin hem ceketini hem de pantolonunu ördürdüm; herhalde bir yere takılmış. </strong>Osmanlı ekonomisinde ihtiyaca dayalı bir üretim veya temin vardı. Şimdi ise ekonomi önce ihtiyaç doğurmak ve sonra daha fazla tükettirmek üzerine kuruludur.</p>

<p><strong>Tahmis Çarşısı Osmanlı’da kahvenin kavrulduğu, dövüldüğü ve satıldığı yerlere verilen isim. </strong>Bugün Kurukahveci Mehmet Efendi’nin bulunduğu sokağın adıdır. Yelkenciler çarşısı ise Galata Bedesteni civarında bir çarşıdır. Günümüzde daha çok hırdavatın yani öteberinin satıldığı bir yer. Annemin babasının yani dedemin Tahtakale’de bir hırdavatçı dükkanı vardı. Aslında babamın da hayaliymiş Perşembe Pazarı’nda bir hırdavatçı dükkanının olması, öyle demişti bana.</p>

<p><strong>Osmanlı’da kurumsallaşmak şahısların kendi varlıklarını vakfederek kurdukları külliyeler üzerinden gerçekleştirilmiştir. </strong>Vakıf şartlarına göre cami, medrese, imaret ve bazen de tekkeler yapılır. <strong>Külliyenin devamını sağlayan, </strong>gelir temin eden<strong> iktisadi birimlerin başında kervansaray, han ve hamam gelir</strong>. Hamam İslam’ın temizlik hususunda koyduğu kurallar dolayısıyla büyük önem taşır. Osmanlı şehirlerinde büyük hamamlar çifte hamam diye anılır. Kadın ve erkekler için ayrı kurulur. Hamamın geliri daha iyidir. Bunun da sebebi, külliyenin devamını ebediyen garanti etmek arzusundan ileri gelir. Çünkü vakıflar, sultan dahil hiç kimse tarafından değiştirilemez, ilga edilemez. Bu suretle <strong>ekonomik ve idari birimler vakıf sayesinde devamlı ve güvenli bir yaşama kavuşmuştur. Osmanlı şehirlerinin kuruluşunda Sultan ve Valide Sultan ve müsaade ettiği paşalar vakıfları tarafından bu sistem esas alınmıştır.</strong></p>

<p><strong>Halkın sultanın kulu addedildiği, fetih ganimeti büyük arazi mülkiyetinin sultanının emrine tabi olduğu, ahalide sermaye terakümü kabil olmayan bir toplumda ibadet, eğitim, temizlik, ticaret gibi ana işlere şahıs yatırımı vakıf eliyle yapıldığında hem şahsi yatırımlar teşvik ediliyordu hem de sultanın öfkesi ile vazifeden ayrılan vezir, paşa gibi üst düzey memurlar ve aileleri imkansız, ortada kalmıyorlardı. Ayrıca vakıf kurmak dinen de teşvik görüyordu.</strong></p>

<p>Sultan Fatih İstanbul’un imarına memur vezirlerinden Mahmut Paşa’ya külliyeler yapılmasını emrediyor. Biri <strong>Mahmut Paşa Külliyesi</strong>, Veli Paşa da deniyor, çünkü Mahmut Paşa’nın ilk ismi Veli. Camisi, türbesi, hamamı, mahkemesi, mektebi inşa edip yanına da 265 tane dükkanyapıyor, gelirleriyle sürdürülebilir bir hayat oluyor. Ama şimdi Mahmutpaşa dediğimizde tekstil piyasasının adıdır. Diğeri Murat Paşa Külliyesi. Bugün Vatan Caddesi’nin Fındıkzade ile birleştiği yerde. Sultan Fatih’in vezirlerinden olan <strong>Murat Paşa ile kardeşi Mesih Paşa fetih sırasında esir edilen iki Bizans prensi. Bizans’ın veliahtları imiş ama Müslüman oluyorlar, onlar da bir külliye yapıyorlar. </strong>Murat Paşa Külliyesi’nin birçok müştemilatı Vatan Caddesi açılırken kaybolmuş. Bir de Şeyh Vefa Külliyesi var. Fatih Külliyesine gelince, Cami’nin olduğu yerde Havariyyun Kilisesi varmış. <strong>Sultan</strong> <strong>Fatih’in Aya Apostoli (Havariyyun) kilisesini yıktırıp yerine 1462’de yaptırdığı cami </strong>1766 depreminde yıkılmış yerine Sultan 3. Mustafa 1771’de Fatih camiini yeniden yaptırmış. Benim dedem Hacı İslam Efendi oradan mezun.</p>

<p><strong>Eyüp Sultan’ın da önemi büyük.</strong> Ebu Eyyüb-ül Ensari, İstanbul’un manevi hamisi olarak değerlendirilmiş. İstanbul’un Medine ile bağlantısını sağlıyor. Hz. Peygamber’i (as) Medine’ye hicretinde ilk misafir eden kişidir. Hz. Peygamber’in İstanbul ile ilgili Hadis-i Şerifindeki kutlu asker statüsüne erişmek için ihtiyar halinde İstanbul kuşatmasına katılmış ve vefat etmiş. Sultan Fatih bu bölgeye bir külliye yaptırmış. Osmanlı Sultanlarının tahta çıkış yani cülus merasimi orada düzenlenir, akide şekeri dağıtılır sonra buradan Eyüp Sultan türbesine gidilir ve kılıç kuşanılırmış. Osmanlı’da Haliç kıyısı önemli bir alan. Son dönemlerde mesire olarak da kullanılmış.</p>

<p><strong>Sultan Fatih’ten sonra da külliye inşası devam ediyor. Davut Paşa, Atik Ali Paşa, Beyazıt caminin olduğu külliye, Yavuz Selim, Haseki, Üsküdar Mihrimah Sultan, Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan. Bütün bunlara baktığınız zaman Sultanların camileri külliye formatındadır. Diğer külliyeler: Yeni Cami, Sultan Ahmet, Çorlulu Ali Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, </strong><strong>İstanbul Selimiye, Altunizade İsmail Zühdü Paşa, Pertevniyal Valide Sultan.</strong> Bu açıdan şehre baktığınızda vakıf zihniyetiyle yapılmış büyük yaşam ve ibadet alanları merkezinde caminin olduğu ve onun etrafında mahallelerin olduğu bir imar vardır.</p>

<p>Tabii <strong>mutasavvıfların yatırımları da benzer şekilde: Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdai, Boğaziçi’nde Yahya Efendi, Aşiyan’da Boğaziçi Üniversitesi’nin yakınındaki Nafi Baba tekkesi, Koca Mustafa Paşa Sümbül Efendi, Topkapı Merkez Efendi hep külliyeler bir nevi</strong>. Buralarda <strong>hem zikir hem de meşk var. Tekkelere geliyor insanlar, sosyalleşiyorlar.</strong> İstanbul’daki tekkeler içinde en baş olanı Asitane Sümbül Efendi tekkesiymiş. Mesela Muharrem aylarında ilk aşure Sümbül Efendi’de sonuncusu ise Karagümrük Cerrahi Tekkesinde yapılırmış.</p>

<p><strong>Hanım sultanların, padişah eş veya validelerinin de çok katkıları var. Şah Sultan Külliyesi, Haseki Sultan Külliyesi, Mihrimah Sultan Edirnekapı ve Üsküdar camileri, Nur Banu Sultan Atik Vade Külliyesi, Bezmi Alem Valide Sultan Dolmabahçe Camii ve Fatih’teki hastane, Pertevniyal Sultan Aksaray meydandaki Cami.</strong></p>

<p>Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra 3 adet camiyi Fetih Cami olarak tespit etmiştir. Bunlardan ilki Bizans’ın en büyük kilisesi olan <strong>Ayasofya’yı Cami’ye </strong>çevirmiş ve Fethin Sembolü olarak muhafaza etmiştir. İkincisi <strong>Rumelihisarı Boğazkesen Hisarı içindeki Fetih Mescidi</strong>. Bu cami Fatih’in ilk yaptırdığı camidir. Uzun süre yıkık kalmış ve en son 2015 yılında tekrar imar edilmiştir. Burada da uzun bir süre Rumelihisarı Konserleri yapılmıştır. Şimdi cami ihya edildi.</p>

<p>Üçüncü cami de Türklerin fetihten sonra yaptıkları ilk ve en önemli eser olan <strong>Yedikule Hisarı’nın içindeki Fetih Cami’sidir</strong>. Bu cami de uzun süre kullanılmamıştır. Son yıllarda Fatih Belediyesi onarıyor. Bizans döneminde burada <strong>ALTIN KAPI </strong>varmış. Hatırlı konuklar buradan şehre alınıp Divan Yolundan Ayasofya’ya doğru gidilirmiş.</p>

<p><strong>Belli bir dönem bu üç fetih mescidi de cami olarak kullanılmadı</strong>. Bir dönem Ayasofya müze oldu. Rumeli Hisarı’nda konserler oldu. Yedikule’de dekonserler oldu. Şimdi hepsi asli işlevlerine kavuştu.</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="176" loading="lazy" sizes="(max-width: 574px) 100vw, 574px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/5.png?resize=574%2C176&amp;ssl=1" width="574" /></p>

<p><strong>Fatih Devrinde İstanbul’da 4 Kaza bulunurdu:</strong></p>

<p>1/ Ana Kaza, Batı’da Yedikule’den Ayvansaray’a kadar uzanan, diğer tarafıyla Haliç ve Marmara Denizi’nin çevrelediği SUR İÇİ veya <strong>NEFS-İ İSTANBUL.</strong><br />
2/ Sur dışında Silivri ve Çatalca’ya kadar uzanan <strong>EYÜP VE HASLAR KAZASI</strong>. Tekirdağ ve Kırklareli bile bu sınırların içinde değerlendirilirdi.<br />
3/ Haliç’in Kuzey kıyısından Karadeniz’e kadar <strong>GALATA</strong>. Asıl olarak Ceneviz Kolonisi, Taksim Tünel hattı Levanten merkezi, Galata civarına da bir dönem Endülüs Arapları yerleştirilmişti.<br />
4/ Boğazın öteki tarafında Kocaeli’ne kadar olan bölge ise <strong>ÜSKÜDAR</strong><br />
Son üç kazaya <strong>BİLAD-I SELASE </strong>adı verilmekteydi.</p>

<p><strong>İSTANBUL’UN 7 TEPESİ ise şunlar:</strong></p>

<p>1/ <strong>Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet Camiinin bulunduğu tepe. </strong>Burası Bizans döneminde de Hipodrom’un bulunduğu yerdi<br />
2/ <strong>Çemberlitaş, Nuruosmaniye Camiinin </strong>bulunduğu tepe<br />
3/ <strong>Bayezid Camii, Süleymaniye </strong>ve şu an Üniversite’nin bulunduğu tepe<br />
4/ <strong>Fatih Camii’nin </strong>bulunduğu tepe<br />
5/ <strong>Yavuz Selim Camii’nin </strong>bulunduğu tepe<br />
6/ <strong>Edirnekapı Mihrimah Sultan </strong>Camiinin bulunduğu tepe<br />
7/ Kocamustafapaşa Semtinin bulunduğu tepe. <strong>Sümbül Efendi’nin bulunduğu bölge</strong><br />
Bunlardan başka sur dışında da bazı önemli tepeler bulunmaktadır:<br />
<strong>Beykoz’da YUŞA, Rumelihisarı’nda ŞEHİTLİK DERGAHI, Sarıyer’de MADEN tepesi,</strong> <strong>Paşabahçe’de KARLITEPE, Beyoğlu’nda TEPEBAŞI, Üsküdar’da İCADİYE tepesi, SULTANTEPE, NAKKAŞTEPE, BÜYÜK VE KÜÇÜK ÇAMLICA tepeleri gibi.</strong></p>

<p><img alt="" decoding="async" height="380" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/6.jpg?resize=512%2C380&amp;ssl=1" width="512" /></p>

<p>Bu tepelerden bazıları Bizans zamanında da önemli yerler imiş. Yani o tepeler üstünde onlar da kiliselerini kurmuşlar. Bugünkü Sultanahmet, Ayasofya’nın olduğu yer en önemli alandı. Tabii o vakit şehrin Sirkeci’den yani Neorion Limanından Çemberlitaş’a yani Konstantin forumuna kadar olduğunu göz önünde bulundurursak tam ortasında kalan Ayasofya meydanının önemi ortaya çıkmaktadır. <strong>Şimdi adı Yedikule olan bölgedeki ALTIN KAPI’dan Ayasofya’ya doğru giden yol en önemli yol idi. Bir zamanların Konstantiniyye’sinde ihtişamıyla surları süsleyen Altın Kapı, Doğu Roma imparatoru III. Theodosius tarafından 413 senesinde yaptırılmıştır. Yaldızlı Kapı olarak da bilinen ve Theodosius Surları’nın görkemli süsü olan Altın Kapı, yüzyıllar boyunca şehre zaferle dönen imparatorları karşılama görevini üstlenmiştir.</strong></p>

<p><img alt="" decoding="async" height="357" loading="lazy" sizes="(max-width: 536px) 100vw, 536px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/7.jpg?resize=536%2C357&amp;ssl=1" width="536" /></p>

<p>Ana tören kapısı Altın Kapı’nın Doğu Roma Dönemi’ndeki adı “Porta Auera”dır ve Osmanlı Dönemi’nde de “Yedikule Kapısı” olarak anılmıştır. Kara surlarının en önemli yapılarından biri olan Altın Kapı’nın özel bir durumu da mevcuttur. Şehirlerarası bir yol olan ve İstanbul’u Roma’ya bağlayan Via Egnetia anayolu bu kapıdan başlamış ve kapıyı aştıktan sonra Doğu Roma’da Mese, <strong>Osmanlı’da ise Divan Yolu olan şehrin içindeki ana caddeye bağlanmıştır. Bu önemli şehirlerarası hat, Ayasofya’nın önündeki Augusteion adlı meydanda son bulmuştur. Bu meydanın günümüzdeki adı Sultanahmet Meydanı’dır. Aksaray’dan başlayıp Çemberlitaş ve Sultanahmet’i kateden Divanyolu halen dünyada bu kısa mesafede en çok tarihi eserin yer aldığı en kıymetli rotadır. Fatih Sultan Mehmet’ten sonra imar faaliyetleri ile şehrin ağırlığı biraz daha Süleymaniye, Şehzade, Fatih tarafına doğru kaymıştır.</strong></p>

<p>Bizans döneminde Agora, Embolos, Ergasterium diye alışveriş merkezleri var. Osmanlı’da Arasta, çarşı, han oldu<strong>. Çarşı Türkçe’ye Farsça’dan geçmiştir. Farsça</strong> <strong>dört (yönün) kenarın kesiştiği yer demek.</strong> Biraz han, biraz bedesten oldu. Bedesten bezistandan geliyor. Bu bez tekstil ürünlerinin satıldığı yerlere deniyor. Kapanda büyük tartılar var, mesela un kapanı, bal kapanı. O büyük tartıların olduğu yerler de bir nevi bugünkü lojistik depolara benziyor.</p>

<p><strong>Gerileme Devri ve Etkileri</strong></p>

<p><strong>Osmanlı Viyana’ya kadar; Mehmet Genç Hoca’nın ifadesine göre senede 4.000 km² hızla büyümüş Viyana’ya varmış. </strong><strong>Sonra da senede 3.000 km² ile küçülmüş ve 1922’de sona ermiş. Muhteşem bir imparatorluk, 4 milyon km kare büyüklüğünde imiş.</strong></p>

<p>Yükselmişiz, kendimize çok güveniyormuşuz. Ama yenilgilerden sonra Osmanlı’da bir merak başlıyor. Batıda ne oluyor? Avrupa’ya elçiler gönderiyorlar, anlamaya çalışıyorlar. Modernleşme hareketleri başlıyor, askeriyede, kanunlarda, giyim kuşamda, eğitimde, mimaride modernleşme… temel alışkanlıklarımızı değiştirmişiz. Bu böyle artarak devam ediyor.</p>

<p><strong>Müslüman at üzerindeyken Hristiyan yayaydı.</strong> Müslümanın yanında at binemezdi. Ama 1839 Tanzimatla birlikte bu kalktı, gavura gavur denmek yasak oldu. Kanunlarda eşitlik kabul oldu. Tüm bunlar mahalle ve şehir yaşantısına da tesir etti. <strong>Tanzimat sonrasında Hahambaşının Mustafa Reşit Paşa’ya söylediği nakledilen bir söz çok manidar: ”</strong>Biz Osmanlı içinde ikinci önemde bir millet idik. Tüm Gayri Müslimleri eşit yaptınız, bu bizim için hiç de iyi değil.”</p>

<p><strong>Zamanla Batı hayranlığı arttı.</strong> Şehir geliştikçe, tüccar zenginleştikçe, yerleşim merkezden boğazın kenarındaki yalılara doğru kayıyor. Bir bölüm Müslümanlar Beylerbeyi’ne, Çengelköy’e, ekalliyetlerse Arnavutköy, Bebek taraflarına gidiyorlar. Binalar yapılmaya başlıyor. Taksim’den Harbiye’ye doğru Pera benzeri farklı bir şehir hayatı yaşanıyor.</p>

<p>1800’lerde <strong>çok yangın oluyor İstanbul’da; ahşap yapı çok. Yanan şehrin yerine kagir ve çok katlı yapılar yükseliyor. Böylece 19. yüzyılda eski mahalle dokusu karakteristik özelliklerini kaybetmeye başlıyor.</strong> <strong>Camiler gündelik hayat içindeki egemen rolünden uzaklaşıyor; </strong>dini hayatın özüne maddi yaşantının gereksinimleri doğrultusunda bir kültürel sızma ortaya çıkıyor. Eski dönemde camilerin yanı başında açılan <strong>kahvehaneler, dini yaşantının bir uzantısı olarak düşünülmüştü</strong>. Memlekete <strong>ilk kahvenin 1554 yılında </strong>geldiği ifade edilir. Halep ve Şam’dan gelen iki kişi Tahtakale’de kahvehane açarlar. <strong>İlk tütün 1600 yılları başında gelmiş</strong>. O tarihlerden sonra kahvehaneler yaygınlaşmış, evve cami dışı bir toplanma, sosyalleşme alanı olarak kullanılmış. İleriki yıllarda <strong>Pier Loti</strong> kahvesi örneği gibi dejenere olmuş ve buralar kıraathaneden çok buluşma, dedikodu, atıştırmalık, kahve ve tütün içilen yer haline gelmiştir.</p>

<p><strong>Sultan Abdülaziz Avrupa seyahatinde kagir evleri gördükten sonra “evlerin şeklini değiştirelim” diyor</strong>. Ahşaptan kaçış, kagire dönüş başlıyor. Tanzimat sonrası görkemli sarayların yanında devlet ricalinin köşkleri, yalıları, ekalliyetin Pera ve Taksim’deki apartmanları dikkat çekicidir. <strong>Artık hayat evde değil dışarıda yaşanıyor; mesire yerlerine gidiyorlar, gezmeler başlıyor, giyim kuşam farklılaşıyor.</strong></p>

<p><strong>İlk defa yurt dışından Orient Express geliyor. Yolcular için Pera Palas oteli inşa ediliyor</strong>. Tiyatro Tanzimat’tan sonra önem kazanıyor. <strong>Taksim’de Naum tiyatrosu açılıyor.</strong> Tanzimat döneminden sonra İstanbul halkının bir kısmı akşam namazından sonra tiyatroya taşınmakta, bazı kesimlerde dindışı eğlence kültürü giderek yayılıyor. Dolmabahçe Sarayı’na da tiyatro açılıyor. 19. yüzyılda İstanbul’da gelişen eğlence kültürü, geçmişin kolektif etkinliklerine karşı, kişisel yönü ağır basan, gündelik zaman geçirmek anlayışını doğurmuştur. <strong>Tiyatro, Batılılaşmanın mühim bir unsuru olmuş. Batılılaşma hayatın birçok alanına doğru yayılmış.</strong></p>

<p><strong>Boğaziçi’nde modernleşme döneminde çeşitli semtler Müslüman-Türk ile Gayri Müslimler arasında yoğunlaşma açısından farklı özelliklere sahip olmuşlardır. Kuzguncuk, Tarabya, Yeniköy, Büyükdere ve Arnavutköy gibi semtlerde Gayri Müslimler daha fazla bulunmakta ve onların etkisiyle bu çevrelerde farklı bir yaşam oluşmaktaydı. Yine Beylerbeyi, Çengelköy, Hisarlar ve Üsküdar gibi bölgelerde de Müslüman ahalinin özellikleri birçok noktada farklılık göstermekteydi.</strong></p>

<p><strong>Barok Stili ve Balyan Ailesi</strong></p>

<p><strong>O döneme baktığınızda Ermeni asıllı Balyan ailesine çok fazla bina yaptırılmış, camiler de var. Mesela Dolmabahçe, Ortaköy Camileri, Beylerbeyi, Çırağın Sarayı, Kuleli Askeri Lisesi, Selimiye, Rami Kışlaları… bugünkü İstanbul siluetinde bunu fark edersiniz. Bazı kaynaklarda bu akımın Osmanlı mimarisinin özünden kopuşuna yol açtığını söylerler.</strong></p>

<p>Balyanlar daha sonra yüzyılın başında değişen şartlarla birlikte ABD’ye göç etmişler ve burada dondurma ve yoğurt üretim işine girerek başarılı olmuşlardır. Malikaneleri hala Los Angeles Pasadena’dadır.</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="252" loading="lazy" sizes="(max-width: 552px) 100vw, 552px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/8.jpg?resize=552%2C252&amp;ssl=1" width="552" /></p>

<p><strong>Yine o vakitten İstanbul’da Nusretiye Camisi hikayesi ilginçtir. 1826’da Yeniçeriliği kanlı bir şekilde kaldırınca II.Mahmut bir nusret yani başarı diye değerlendirip anısına yaptırıyor. Bugün Galataport’un kapısının karşısında kalıyor. Dönüp tepeye bakıyorsunuz Cihangir Camisi, Kanuni Sultan Süleyman engelli evladı için yaptırmış. Neşe ve hüzün sırt sırta.</strong></p>

<p><strong><img alt="" decoding="async" height="319" loading="lazy" sizes="(max-width: 535px) 100vw, 535px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/9.jpg?resize=535%2C319&amp;ssl=1" width="535" /></strong></p>

<p><strong>Milli Mimari Akımı</strong></p>

<p><strong>1908’den sonra bir milli mimari hareketi var, Batılılaşmaya karşı bir tepki. Burada iki mimar var, Mimar Kemalettin ve Vedat Tek</strong>, yurt dışında Batılı eğitim almışlar. O vakit Türkçülük cer etkisiyle binaların içine Türk, Osmanlı, Selçuklu motifleri de koymuşlar. Onlar da bugün İstanbul mimarisinde kendine has ilginç binalardır. Pertevniyal, Çifte saraylar, Cemile Sultan, Münire Sultan, Feriye Sarayları, birçoğu şimdi okul olarak kullanılıyor, Galatasaray Lisesi de Feriye saraylarından.</p>

<p>Vedat Tek Mimar Kemalettin</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="181" loading="lazy" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/ikili.png?resize=498%2C181&amp;ssl=1" width="498" /></p>

<p>Vedat Tek’in eserleri birbirine çok benzer, kemerli pencereler yapmış,hep kuleler var, mesela Büyük Postane. Hemen büyük postanenin arkasında, Defteri Hakan binası, Hobyar mescidi, Sultan Fatih döneminden kalma bir mescidi yenilemiş ve ismini de değiştirmiştir. Bu eser mimarın tek cami örneğidir. Biraz da türbe tipolojisinden alınan köşeleri kesik kare formunda bir camidir. Türkistan tarzını andıran bir yapıdaki estetikle karşımıza çıkar. Detaylarındaki soyutlamalar gibi aynı zamanda minarede de soyutlamalar yapılmış biraz Memluk tarzına kaymış, çinileri ve detayların zenginliği ve bunların bünyeyle uyumuyla çok güzel bir mescittir, damı, pencereleri hep aynı üslup. Ticaret Odası tarafından onarılan Liman binası, Tütün deposu, Tayyare Şehitleri Anıtı, Sütlüce Mezbahası şimdi Haliç Kongre Merkezi gibi… Burada bir millilik var, belki fazla barok mimariye yönelişe tepki.</p>

<p>Büyük Postane Hobyar Mescidi</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="205" loading="lazy" sizes="(max-width: 609px) 100vw, 609px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/9.png?resize=609%2C205&amp;ssl=1" width="609" /></p>

<p>Mimar Kemalettinin de birçok eseri var, mesela Tayyare Apartmanları, Laleli’de Çapa Fen Lisesi, Sultan Reşat Türbesi, Çamlıca Kız Lisesi, Edebiyat Fakültesi Kütüphanesi, Kamer Hatun Camisi, 4.Vakıf Han, hemen karşısında 1. Abdülhamit’in yaptırdığı medrese var, Borsa olarak kullanılıyor. Tayyare Apartmanları da onun eseri, Ulusal Mimari Hareketinin tesirini görürsünüz. 1918 yılında Fatih’te büyük bir yangın çıkmış, yüzlerce ev yanmış ve binlerce insan açıkta kalmıştır. Bunun üzerine Evkaf Nezareti Mimar Kemalettin’e Laleli’de apartmanlar inşa ettirmiştir, Harikzedegan apartmanları, avlu çevresinde dört kat yüksekliğinde dört blok halinde ve yanlardan ikişer merdivenle çıkılan şimdiki otel işlevine de uygun toplu konut şeklinde inşa edilmiştir. <strong>Osmanlı vatandaşları böyle apartman dairelerinde yan yana açılan kapıları olan evleri pek hoş karşılamasa da zarureten katlanmıştır. Mimar Kemalettin bu eseri nedeniyle bazı tepkilere maruz kalmış ve aile hayatını bozmak, Müslümanlara eziyet etmekle suçlanmıştır. Cumhuriyet döneminde burası Hava Kurumuna verilmiş ve Tayyare Apartmanları olmuştur. Osmanlı döneminde paşaların köşkleri, vakıfların imaretleri mimaride, dolayısıyla sosyal yaşamda belirleyici olurken, günümüzde idare ve hatta sosyal konut projeleri belirleyicidir. Hatta apartmanların orta yerine herkesin anonim kullanımı için yüzme havuzu yaptığınızda imar miktar ve izniniz avantajlı olmaktadır.</strong></p>

<p>Tayyare Apartmanı Çamlıca Kız Lisesi</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="219" loading="lazy" sizes="(max-width: 614px) 100vw, 614px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/10.png?resize=614%2C219&amp;ssl=1" width="614" /></p>

<p></p>

<p><strong>Cumhuriyet’in ilanıyla, İstanbul’un kurulduğu ilk çağlardan itibaren sürdürdüğü siyasal konumu değişti. 1 Kasım 1922’de Ankara başkent olmuştu. </strong><strong>Siyasi iktidarını kaybeden şehir aynı zamanda kurulan yeni rejim açısından eski rejimin alışkanlık ve sembolleriyle dolu bir yer olarak görülmüştür.</strong> İstanbul, savaş zamanı bayağı gücünü kaybediyor, nüfus 500.000’lere düşüyor. Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Paşa 1919’da Sultan Vahdeddin ile görüşmesinin ardından ayrıldığı İstanbul’a Cumhuriyet’in 1923’teki ilanından dört yıl sonra daha gelmemişti. 1927’de geri geliyor ve Dolmabahçe Sarayında 3 ay kalıyor. Nutku da orada yazdığı söyleniyor. <strong>İstanbul’un nüfusu bir daha ancak Demokrat Parti zamanında 1 milyona çıkıyor.</strong></p>

<p><strong>Henry Prost</strong></p>

<p><strong>1937’de birkaç şehir planlamacısı çağırıyor Mustafa Kemal Atatürk. Bunlardan biri Henry Prost, onu seçiyorlar.</strong> <strong>Beyazıt, Taksim, Beşiktaş Meydanı onun eseri</strong>. Cumhuriyet ile birlikte eski var olan veya yeni kurulan şehirlerin yapısının daha çok meydanların ve geniş bulvarların çevresinde oluşmasına dikkat edildi. Henri Prost, İstanbul’un yeniden düzenlenmesini anlatılırken çokça vurgulanan kavram; espace libre yani kamusal alanlar olmuştur. En önemli gelişmelerden biri olarak çıkmaz sokaklar ortadan kalktı. H. Prost’un düzenlemelerinin bu çıkmaz sokakların ortadan kalkmasına önemli katkı sağladığı birçok kaynakta zikredilir. Artık ne eski mahalleler ne de yeni yerleşimlerde eskiden olduğu gibi ibadethaneler merkez alınmamaktaydı.</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="408" loading="lazy" sizes="(max-width: 567px) 100vw, 567px" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/henry.jpg?resize=567%2C408&amp;ssl=1" width="567" /></p>

<p>Henry Prost</p>

<p><strong>Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra Konstantin mozolesi ve Havarium kilisesinin yerine Fatih camii ve Fatih türbesini yaptırmıştır. Bu Roma’ya karşı büyük bir meydan okumadır.</strong> 1943 yılına kadar günümüzdeki İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat fakültelerinin yerinde muazzam bir ahşap saray var idi. Bu sarayın ismi Zeynep hanım konağıydı. Zeynep hanım Kavalalı Mehmet Ali paşanın kızı ve Kamil paşanın karısı idi ve bu sarayda yaşardı. Saray 1942’de yanmış. Sedat Hakkı Eldem ve Emin Onat tarafından ”Türk Evi” esini ile bir bina yapılmıştır, Fen ve Edebiyat Fakülteleri, bu ikinci ulusal mimari devridir. Bu devre binaların taştan yapılmasından dolayı “<strong>Taş Devri</strong>” de denilmektedir.</p>

<p><strong>İtalyan Pietro Cannonica</strong></p>

<p><strong>Taksim anıtı fikri belediye meclisince onaylanınca, bu anıtın yapımı dönemin ünlü heykeltıraşı İtalyan Pietro Canonica’ya verilmiştir</strong>. Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra Pietro İtalya’ya döner ve bir daha Türkiye’ye hiç gelmeden heykelleri döker ve anıtı tamamlar. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’ya yaptırılan ve iki genç Türk; Hadi (Bara) Bey ve Sabiha (Bengütaş) Hanım’ın yardımlarıyla, anıt 1928’de tamamlanmıştır. Anıtta panolarda kullanılan yeşil mermer Suza mermeri ismiyle bilinir. Pembe mermerler ise İtalya’nın Trentino bölgesinden çıkarılmıştır. Anıtın tamamı İtalya’da tamamlanmış, parçalar gemiyle İstanbul’a kadar getirilmiş ve 8 Ağustos 1928’de açılan anıtın, kaide ve çevre düzeni mimar Giulio Mongeri tarafından yapılmıştır. Daha önce bahsettiğimiz üzere Mongeri Karaköy Palas, Osmanlı Bankası ve Beyoğlu’ndaki San Antuan Kilisesi’nin mimarıdır. Pietro Canonica (1869-1959) İtalyan besteci, heykeltıraş ve ressamdır. Taksim Anıtı dışında <strong>Ankara Etnografya Müzesi önünde Atatürk’ün at üzerindeki bronz heykelini 1927 yılında yapmıştır.</strong></p>

<p>İstanbul’un Cumhuriyet döneminde Henri Prost’un 1936 ile 1950 yılları arasında danışman olarak çalıştığı dönemde yapılan plan çalışmalarında: <strong>Milli sanayinin Haliç’in özellikle Unkapanı’ndan Eyüp’e doğru uzanan kesimine kaydırılmasına başlanmış. Tavsiyeleri arasında Haliç koyunun iki tarafında kamyonlar için geniş birer sanayi yolu açılması da bulunmaktadır ki bu </strong><strong>büyük hata, sanayi Haliç’in çok kirlenmesine sebep olmuş.</strong></p>

<p>Bahsi geçen yollar 1950’li yılların ikinci yarısında açılmıştır. İki köprü arasındaki Haliç parçasının bir tarafına haller, balıkhane ve gıda maddeleri pazarlaması, diğer tarafa bir rıhtım inşası düşünülmüş. Şehrin tarihinde var olan Greko Romen eserlerin daha çok ortaya çıkmasına yönelik bir çabanın varlığı üzerinde durulmuş ve Prost planı bu yönleri ile de eleştirilmiştir.</p>

<p><strong>Büyük spor alanları yapılması tavsiye ediliyor.</strong> Dolmabahçe Stadı, Spor Sergi Sarayı, Maçka Kışlası yerine Park, Valens yani Bozdoğan kemerinin ortaya çıkartılması. Lastik tekerlekli araçlara uygun bir şehir yapısı. Üniversitenin Beyazıt Şehzadebaşı arasına yayılmasını teşvik ediyor.</p>

<p>Süleymaniye ile Fatih arası çok büyük ve kesif bir mahalle, birçoğu yıkılıyor. Şehrin demografisi değişiyor. <strong>Vatan Caddesi</strong> onun projesi, <strong>Millet Caddesi</strong> onun projesi. O zaman o yapamamış. Menderes zamanında Prost’un fikirlerinin önemli kısmı daha radikal şekilde uygulanmaya çalışılmış<strong>,</strong><strong> bu yollar açılırken ne yazık ki hassasiyet gösterilmemiş. Şehrin tarihi kısmen yok olmuş ve demografisi değişmiş.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>1958 Piccinato</strong></p>

<p>Sonra Piccinato diye bir mimar geliyor, İtalyan, mimar Turgut Cansever de onunla birlikte çalışmış. Piccinato Prost’tan ayrı düşünüyor. Piccinato öncelikle İstanbul ile ilgili çözümlerin çevre ve bölge ölçekleri ile birlikte düşünülmesi gerektiğini vurgulamış. İlave olarak sanayinin ve konut alanlarının dağıtılması veya birden fazla merkezli hale getirilmesini ve meskun alanlarda yoğunluğun düşürülmesini tavsiye etmiş.</p>

<p>Onun tavsiyelerindeki önemli nokta İstanbul bir üretim kenti değil, ticaret ve yönetim merkezi olmasıdır. Bu yaklaşım Prost planı ile Haliç kıyısına sanayi taşıyan ve sanayiyi kısmen şehrin içinde değerlendiren yaklaşımdan uzaklaşma eğilimi göstermektedir. Bu doğrultuda sanayinin İstanbul’un doğusuna kaydırılmasını İzmit, Gemlik ve Bandırma’nın yeni sanayi kentleri olmasını tavsiye etmişti. Planları arasında Haliç’e üçüncü bir köprü, Boğazda Ortaköy-Beylerbeyi arasına bir köprü yapılması da bulunmaktadır.</p>

<p>Piccinato’nun teklifleri ile 1984 yılında iktidara gelen Bedrettin Dalan’ın icraatleri arasında önemli bir paralellik bulunuyor. Piccinato’nun planları tam anlamı ile kabul edilip uygulamaya geçmese de 80 sonraki dönem ve 1984 yılında kabul edilen 3030 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunun çıkması sonraki dönemdeki uygulamalara muhtemeldir ki zemin teşkil etmiştir. Fakat ilginç olan 1984 yılından sonraki icraatleri gerçekleştirenler tarafından Piccinato’nun tekliflerine ciddi bir atıf göze çarpmıyor.</p>

<p><img alt="" decoding="async" height="285" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/muratulker.com/wp-content/uploads/2026/01/luigi.jpg?resize=489%2C285&amp;ssl=1" width="489" /></p>

<p>Luigi Piccinato</p>

<p><strong>1980 sonrası İstanbul</strong></p>

<p>80 sonrası İstanbul’da çok ciddi bir hareket oluyor. 1982 Türk parasını koruma kanununun kaldırılması ile Türkiye ekonomisi ve Türkiye global dünyaya açılıyor. İstanbul dışarıya taşınıyor. Önce iş yerleri, sonra yerleşim, İstanbul çevreye doğru gelişiyor. İlçelerde büyük AVM’ler yapılıyor. Büyümeye yönelik ulaşım planları devreye alınıyor, mesela Metrobüs, Avrasya Tüneli, Yeni Havaalanı, Kuzey Marmara Otoyolu, Kanal İstanbul gibi.</p>

<p>İstanbul’un, merkezde ibadethanenin olduğu, Müslümanlığın ve bizim kültürel değerlerimizin önemli olduğu bir şehrin inşasında, bu taşınma dönemlerinde belli hassasiyetleri göz önünde bulundurabilir miydik? Kültür ve değerlerinize göre yaşamanız gerekmez mi? Nasıl yaşarsanız öyle inanırsınız, derler. Bugün hayat alışveriş merkezlerinin etrafında dönüyor, merkezde tüketim var. Hayatı bizim için önemli olan değerlerin etrafında döndüren bir ev yapısı, mahalle, şehir yapısı haline getirebilmek için gayret sarf etmeli miyiz? Bizim nesil görevini yapıyor mu? Gençler şöyle, gençler böyle denir. Gençler daha hayata girmediler, karar vermek konumunda değillerken hata sakın yetişkinlerde olmasın!</p>

<hr />
<p><em><strong>Kaynakça ve dipnotlar:</strong></em></p>

<p><u>(*) </u><u>Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır<br />
Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır<br />
Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında<br />
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır</u></p>

<p><u>(Günümüz Türkçesiyle)</u></p>

<p><u>Bu İstanbul şehri ki, paha biçilmez ona<br />
Tüm İran mülkü feda olsun tek bir taşına<br />
Öyle tek bir incidir iki deniz arasında<br />
Yeridir dünyanın güneşi ile tartılsa</u></p>

<p><em><u>Nedim (18. yüzyıl)</u></em></p>

<p><u>Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!<br />
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.<br />
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!<br />
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.</u></p>

<p><u>Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,<br />
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.<br />
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada<br />
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.</u></p>

<p><u>Yahya Kemal Bayatlı (1920-1950 arası)</u></p>

<p>(1)Erken, E. (2022).<strong> İktisadi Dönüşüm Ve Şehir: 1983-2013 Arasinda İstanbul’daki Değişimin Üç Sektör Üzerinden İzlenmesi Ve İstanbul Ticaret Odasi’nin (İto) Rolü, </strong>Basılmamış Doktora Tezi, Medipol Üniversitesi,ss.206.</p>

<p><strong>(2)Erken, E. (2025). Geçmişten Geleceğe Kültür Şehri İstanbul, </strong>Turing’de yapılan sunum, 20 Aralık.</p>

<p><strong>(3)Tuğ, A. (2024). İstanbul’un Unutulan Tarihi, Tılsımları ve Ef</strong><strong>saneleri, </strong>The Kitap Yayınları, ss. 628.</p>

<p>*Kapak görseli ChatGPT tarafından oluşturulmuştur.</p>

<p>Kaynak: <strong><em><a href="https://muratulker.com/aziz-istanbul-bir-tasina-tum-acem-mulku-fedadir/" rel="nofollow"><span style="color:#2980b9">Muratulker.com</span></a></em></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/aziz-istanbul-bir-tasina-tum-acem-mulku-fedadir</guid>
      <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 23:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2026/01/murat-ulker.jpg" type="image/jpeg" length="47004"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ateşten kente baruthaneden Ataköy'e... Ataköy'ün 300 yıllık dönüşümünü Erhan Erken anlatıyor]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/atesten-kente-baruthaneden-atakoye-atakoyun-300-yillik-donusumunu-erhan-erken-anlatiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/atesten-kente-baruthaneden-atakoye-atakoyun-300-yillik-donusumunu-erhan-erken-anlatiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Ticaret Odası Meclis Başkanı Erhan Erken, sosyal medyada yaptığı tarih anlatımında Ataköy’ün, Osmanlı’nın askeri üretim merkezlerinden planlı modern yerleşime uzanan yaklaşık 300 yıllık dönüşüm sürecini aktardı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em>İstanbul Ticaret Odası</em> Meclis Başkanı <strong><em>Erhan Erken</em></strong>, sosyal medyada paylaşımlar yaptığı “Etimoloji” adlı hesapta <em>İstanbul</em>’un önemli yerleşim alanlarından <em>Ataköy</em>’ün tarihine ilişkin bilgiler paylaştı. Erken’in anlatımında, günümüzde modern konutları ve sahil şeridiyle tanınan bölgenin geçmişte Osmanlı için stratejik bir askeri üretim alanı olduğu vurgulandı.</p>

<h3>OSMANLI’NIN STRATEJİK BARUT MERKEZİ</h3>

<p><em>Bakırköy</em> ile <em>Yeşilköy</em> arasında uzanan geniş arazinin geçmişi 1700’lü yıllara dayanıyor. Osmanlı ordusunun barut ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulan <strong><em>Baruthane-i Amire</em></strong>, dönemin en kritik askeri tesisleri arasında yer aldı.</p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<blockquote class="twitter-tweet">
<p dir="ltr" lang="tr">Osmanlı Devleti döneminde, devletin askeri malzeme ihtiyacını temin eden tesislerin bulunduğu BARUTHANE bölgesinin bugünkü ATAKÖY’e dönüşümünün hikayesi…. Bu çalışmaya katkılarından dolayı <a href="https://twitter.com/ayildizdogan?ref_src=twsrc%5Etfw" rel="nofollow">@ayildizdogan</a> ve <a href="https://twitter.com/etimoloji?ref_src=twsrc%5Etfw" rel="nofollow">@etimoloji</a> ekibine teşekkürler <a href="https://t.co/O9N1ghaLpb" rel="nofollow">pic.twitter.com/O9N1ghaLpb</a></p>
— ERHAN ERKEN (@kardelen62) <a href="https://twitter.com/kardelen62/status/2015515641508503857?ref_src=twsrc%5Etfw" rel="nofollow">January 25, 2026</a></blockquote>
<script async src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script>

<p></p>

<p>Defterdar İskender Çelebi’nin adını taşıyan bahçede kurulan üretim yapıları, uzun yıllar boyunca imparatorluğun savunma gücüne hizmet etti. Bölge, Osmanlı döneminde askeri üretim faaliyetlerinin yoğunlaştığı alanlardan biri olarak öne çıktı.</p>

<h3>CUMHURİYET DÖNEMİNDE SANAYİ ALANI</h3>

<p><em>Cumhuriyet</em>’in ilanının ardından Baruthane-i Amire, <em>Askeri Fabrikalar İdaresi</em>’ne devredildi. Arazi, uzun süre kamuya kapalı bir sanayi ve üretim bölgesi olarak kullanıldı. Bu dönemde alan, sivil yerleşime açılmadan askeri ve kamusal işlevini sürdürdü.</p>

<h3>UYDU KENT PROJESİYLE YENİ BİR SAYFA</h3>

<p>1950’li yıllarda Türkiye’de şehircilik anlayışında yeni bir dönem başladı. Dönemin hükümeti, geniş araziyi modern bir yerleşim alanına dönüştürme kararı aldı. Alan, devlet kuruluşu <strong><em>Emlak Bankası</em></strong>’na devredildi.</p>

<p>1956 yılında sahil hattından başlayan inşaatlarla birlikte <em>Ataköy</em> adı verilen yeni yerleşim alanı kuruldu. Proje kapsamında konutların yanı sıra oteller, plajlar, spor tesisleri, kültür merkezleri ve alışveriş alanları inşa edildi. Zaman içinde bölge kısımlara ayrıldı ve <em>İstanbul</em>’un planlı yerleşim örneklerinden biri haline geldi. 2000’li yıllarda rezidans projeleriyle yapılaşma yoğunlaştı.</p>

<h3>TARİHİ YAPILAR KÜLTÜR VE SANATLA VARLIĞINI KORUYOR</h3>

<p>Geçirdiği dönüşüme rağmen bölgenin askeri geçmişine ait izler tamamen ortadan kalkmadı. Baruthane-i Amire’ye ait bazı yapılar, günümüzde kültür ve sanat mekanları olarak varlığını koruyor. Eski cephaneliklerin bir bölümü kültür merkezine dönüştürülürken, geçmişte üretim yapılan alanlarda bugün sanat etkinlikleri düzenleniyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/atesten-kente-baruthaneden-atakoye-atakoyun-300-yillik-donusumunu-erhan-erken-anlatiyor</guid>
      <pubDate>Tue, 27 Jan 2026 13:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2026/01/erhan-erken.jpg" type="image/jpeg" length="45743"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kırk yıllık Kânî, olur mu Yani?!]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kirk-yillik-kn-olur-mu-yani</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kirk-yillik-kn-olur-mu-yani" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mizahi mektupları ve şiirleri ile meşhur olan Ebubekir Kânî Efendi aslen Tokatlı. Divan şairlerimizden. Latifeleri ve hazırcevaplılığının yanında yergileriyle de tanınıyor. Nidayi Sevim yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”, ”Her doğru her yerde söylenmez” </strong>gibi birbirinden özlü, kıymetli deyimlerimiz var bizim. Mutedil olmamız ve insani ilişkilerimizde hikmeti elden bırakmamamız öğütlenir bu deyimlerle. Arkasından<strong> “vakitsiz öten horozun başını keserler”</strong>, <strong>“öfkeyle kalkan zararla oturur” </strong>tarzındaki deyimlerle de böyle davranmadığımız zaman bizi bekleyen tehlikeler ihtar edilir. Öte yandan bir kötülük, yanlışlık gördüğümüzde buna kayıtsız kalmamamız gerektiği tarzında öğretilerimiz var. Elimizle, dilimizle, hiç olmazsa kalbimizle kötülüğe engel olmamız tavsiye ediliyor.</p>

<p>Bazen bu seçenekler arasında ince bir çizgi bulunur. İnsanlar, toplumlar kimi zaman nasıl davranacağını bilemez hale gelir. Fakat bazı insanlar vardır ki bunlar işaret fişeği, deniz feneri gibidir. Etraflarına ışık saçar, aydınlatırlar insanlığı. Daha çok sanat ruhu taşıyan insanlarda görürüz bu fikir parıltılarını. Çünkü düşünme melekeleri gelişmiş, yaratanın özel yeteneklerle donattığı bu insanlar olayları farklı kademelerde ve pencerelerden değerlendirip farklı çıkarımlarda bulunabiliyorlar. Hele bir de <strong>“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”</strong> düsturunu baş tacı yapmışsa bu insanlar gözlerini budaktan esirgemez. Daha iyisi, daha güzeli içindir kabına sığmazlıkları.</p>

<p></p>

<p><em><strong><span style="color:#ff0000"><img align="left" alt="" height="275" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/largepreview.png" width="182" />“Sağlığında nice ehl-i hünerin/ Bir tutam tuz bile konmaz aşına”</span></strong></em></p>

<p>Gelin görün ki yanlış giden bir şeylerden bahsedilmeye görülsün, hemen icaba bakılır. Muhalif olarak damgalanır farklı yaklaşımlarda ve eleştirilerde bulunanlar. Oysa olumlu cevap alıncaya kadar Hazreti Ömer’i (r.a.) minberde bekleten önderlerimiz, gökteki yıldızlarımız var bizim. Bugün geldiğimiz noktada bütün dünyanın kabul ettiği bir gerçek vardır.<strong> “Eleştiriler olmazsa toplumsal ilerleme kaydedilemez”</strong> gerçeği. İdareciler, devlet adamları için bu bir yönüyle ilaca benzer. Tadı acı, fakat meyvesi tatlıdır. Bunu gerçek manada idrak edip uygulamasını yapanlar bugün dünyaya hükmediyor. Vaktiyle bizim yaptığımız gibi. Bir farkla ki adalet ve merhametten yoksun olarak. Çok nadir sanatçının-düşünürün ileriyi gören, ışık saçan yönü, fikirleri çağdaşları tarafından anlaşılmış ve önemli açılımlarda bulunmuşlardır. Kimileri de parlak fikirlerinin faturasını hayatları ile ödemek durumunda kalmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kıymetleri ahirete intikal ettikten sonra anlaşılan ve hakkı teslim edilen sanatçıların sayısı da az değildir. Bu minvalde <strong>Ferid Kam</strong>, cenazesi belediye tarafından kaldırılan bir dostunun arkasından şu dizeleri döktürür: <em>“Sağlığında nice ehl-i hünerin/ Bir tutam tuz bile konmaz aşına/ Öldürürler evvel anı acından/ Sonra bir türbe dikerler başına”</em> Tarih bu tür örneklerle doludur. Hayatımıza giren ve kökeni yüzyılları, belki bin yılları bulan manidar deyimlerin günümüze kadar ulaşması tesadüf değil elbette. Her bir deyim, arka planında, çıkışında önemli gerçekleri barındırır. Bir cümlelik sözün arkasında bir ömürlük tecrübe vardır. Bu sebeple hafızamıza kazınmıştır.</p>

<p>Bu yazımızda kabına sığmayan, ilkelerinden asla taviz vermeyen, hareketli fikirlerinin bedelini fazlasıyla ödeyen ve bir deyimi de günümüze kadar ulaşan bir sanat ehlimizden söz etmeye çalışacağız: <strong>Ebubekir Kânî Efendi</strong>…</p>

<p></p>

<p></p>

<p><span style="color:#ff0000"><strong><em>“<strong>Dimemiş kimse ki hâlin nicedür/ Ac yatursın burada kac gicedür”</strong></em><img align="right" alt="" height="267" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2015/12/30/kani-efendi-1.JPG" width="201" /></strong></span></p>

<p>Mizahi mektupları ve şiirleri ile meşhur olan Ebubekir Kânî Efendi aslen Tokatlı'dır. Divan şairlerimizdendir. Latifeleri ve hazırcevaplılığının yanında yergileriyle de tanınır. Doğum yeri olan Tokat’ta iyi bir öğrenim gördü Kani Efendi. Gerek düz yazı ve gerekse şiirde sanatını burada ilerleterek daha genç yaşlarında kendisinden söz ettirmeyi başardı. Mevlevi tarikatına intisap ederek<strong> Abdülahad Dede</strong>’ye bağlandı. Uzun müddet Tokat Mevlevihanesi'nde kaldı. 1775’te kırk yaşlarında iken İstanbul’a gitti. İstanbul seyahatine vesile olan ayrıntıyı <strong>Mehmet Nermi Haskan</strong>, <em><strong>Eyüplü Meşhurlar</strong></em> isimli eserinde şöyle anlatır: “<strong>Hekimoğlu Ali Paşa </strong>Trabzon'da bulunduğu sırada, 1754-55 tarihinde üçüncü defa sadrazam olmuş ve karayolu ile İstanbul’a gelirken Tokat’ta konaklamıştır. Bu sırada kendisine kaside ve manzum tarih sunan Kânî Efendi’yi takdir ederek İstanbul’a getirmiştir.” (Haskan, 2014)</p>

<p>Kânî Efendi, İstanbul’da Divan-ı Hümayun kalemine yerleştirildi. Daha sonra <strong>Yeğen Mehmed Paşa</strong>’nın divan kâtipliğinde bulundu. Kısa süre içerisinde Hacegan-ı Divan-ı Hümayun rütbesine yükseldi. Yeğen Mehmed Paşa’nın sadrazamlıktan ayrılması üzerine bu yetenekli ve kabına sığmayan Mevlevi dervişi, Divan kâtipliği vazifesiyle Slilistre’ye gönderildi. Burası Bulgaristan’ın kuzeydoğu kesiminde, Romanya sınırında, Tuna kıyısında bir şehirdir. Daha sonraları kısa bir müddet Ulah beylerbeyinin özel kâtibi olarak Bükreş'te bulundu. Ulah, Eflak veya Ulahya, Romanya’nın tarihî ve coğrafî bölgelerinden biridir. <strong>İskerletzade Konstantin Bey</strong>’in isteği üzerine yeğeni Alexandre için <em><strong>Benam-ı Havariyyun-ı Buruc-ı Fünun</strong></em> isimli bir Türkçe öğrenme ve konuşma kitabı yazdı. Yakın dostluğunu kazandığı Alexandre ile birlikte yapılmış bir portresi de vardır. (Haskan, 2014) Sadrazam Yeğen Mehmed Paşa’nın isteği üzerine 1782’de tekrar İstanbul’a döndü.</p>

<p><img align="left" alt="" height="468" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2015/12/30/kani-efendi-divani-ornek-2.JPG" width="295" />İstanbul’a dönüşünden bir müddet sonra “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” misali mizahi ve alaycı üslubu başına iş açtı. Saray adabına-geleneklerine (statükoya) uymadığı ve Sadrazam Yeğen Mehmed Paşa’nın bazı sırlarını ifşa ettiği gerekçe gösterilerek idam cezasına çarptırıldı. Reisülküttap <strong>Hayri Efendi</strong>’nin aracılığıyla cezası kalebentliğine çevrilerek Limni adasına sürgüne gönderildi. Limni, Kuzeydoğu Ege Yunan adaları grubuna giren, Gökçeada’nın güneybatısında bulunan Yunan adasıdır. Osmanlı kaynaklarında ismi “Ilımlı Ada” olarak da geçer. Burada pek çok sıkıntı ve mahrumiyet içinde uzun yıllar yaşadı. Şâirin divanında yer alan “Hasb-i hâl”inde çektiği sıkıntıları görmek mümkündür: “Dimemiş kimse ki hâlin nicedür/ Ac yatursın burada kac gicedür/ Niçe şehler ki olup zâr u zebûn/ Bulmamış bir giyecek köhne zıbûn” (İ. Yazar, 2009) Ömrünün son yıllarına doğru affedilen Kânî Efendi 1792 yılında İstanbul’da vefat etti.</p>

<p></p>

<p><span style="color:#ff0000"><strong>Eserlerinin özellikleri</strong></span></p>

<p>Kani Efendi'nin, yergi şiirleriyle hiçbir kural ve kayda bağlı olmaksızın içinden geldiği gibi yazdığı mektuplar, Türk edebiyatının bu alandaki en güzel örnekleri olarak gösteriliyor. Secilerle süslediği mektupları ince nükte ve hicivlerle doludur. Halk deyimlerinden büyük ölçüde yararlanmıştır. <strong>Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)</strong> için yazdığı naatları dışında hemen bütün eserlerinde farklı düzeylerde de olsa nükte, hiciv ve hezl izlerine rastlanır. Latifeleri, nükteleri, bir kedinin ağzından sahibine yazılmış ünlü <strong>Hirrename</strong>’si yergi ve mektuplarıyla birlikte <em><strong>Münşeat-ı Kânî </strong></em>isimli eserindedir. İ. Pala ve M. Akkuş’un bildirdiğine göre eserde bozuk işleyen devlet çarkının eleştirisi, yozlaşan genel kabullerin yerilmesi gibi konular başarıyla dile getirilmiştir. (TDVİA, 1998)</p>

<p>120 civarında mektuptan meydana gelen <em>Münşeat</em>’ı, üslûp inceliği ve mizahî unsurları bakımından şiirlerinden daha başarılı kabul ediliyor. <em>Münşeat</em>’ın değişik hacimlerdeki el yazma nüshaları çeşitli kütüphanelerde mevcuttur. Eser hakkında bir doktora tezi hazırlanmıştır (H. D. Batislam,1997). Yazdığı Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler Divan’ında toplanmıştır. İstanbul kütüphanelerinde bazı yazma nüshaları bulunan Divan, Arap harfleriyle yayımlanmış ve eser tenkitli metin hâlinde yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır (M. Eliaçık, 1992). Ayrıca İlyas Yazar tarafından hazırlanan “<strong>Kânî Dîvânı</strong>” isimli eser 2012 yılında Kültür Bakanlığı Yayınları arasında neşredilmiştir.</p>

<p><img align="right" alt="" height="289" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2015/12/30/kani-efendi-divanindan-ornek1.JPG" width="387" /></p>

<p></p>

<p></p>

<p><em><strong><span style="color:#ff0000">“Kırk yıllık Kani, olur mu Yani”</span></strong></em></p>

<p>Ebubekir Kânî Efendi’nin Silistre’de söylediği rivayet edilen “Kırk yıllık Kani, olur mu Yani” sözü günümüzde de sevilerek kullanılır. Kânî Efendinin bu sözü söylemesinin hikâyesi de şöyle: Kânî Efendi elli yaşlarında Silistre’de görevli iken bir Rum kızına âşık olur ve evlenmeye karar verir. Usulü dairesinde durumu âşık olduğu kızın ailesine bildirir. Lakin aile bu izdivaca razı olmaz. Bütün ümitlerin tükendiği sırada Kânî Efendi’de gönlü olan kızın aklına bir çare gelir: Kâni’nin Hıristiyan olması. Fakat nasıl olacaktı? Sonunda babasına bu parlak fikrini açar. Babası da teklifi cazip bularak damat adayını evine konuk eder. Kânî Efendi'ye hitaben, “Şayet Hıristiyanlığı kabul edersen kızımı sana vereceğim” der. O yörelerde sıkça kullanılan “Yani” ismini şimşek hızıyla hatırlayan Kânî Efendi, hiç tereddüt etmeden tarihi cevabı yapıştırır: “Yapmayın efendim, kırk yıllık Kâni, hiç olur mu Yani?!” Bu cevaptan sonra tabi ki evlilik gerçekleşmez.</p>

<p>İkiyüzlülüğü, dalkavukluğu sevmeyen, açık sözlü bir kişiliği olan Ebubekir Kânî Efendi, bu tarzını-prensibini son nefesine kadar sürdürmüştür. Vefatından kısa bir süre önce kendisini ziyarete gelen çok sevdiği dostuna “Ben Fatiha dilencisi değilim, mezar taşıma Fatiha yazmayın!” diye vasiyet etmiştir. Gerçekten de ölümünden sonra mezarını yaptıranlar bu vasiyete sadık kalarak mezar taşının sonuna yazılan “el-Fatiha” ibaresini yazdırmamışlardır.</p>

<p>Bu vasiyete benzer bir şiir de çuvala sığmayan mızraklarımızdan şair Eşref’e aittir. Şöyle diyor şair: “<em>Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için/ Gelmesin, reddeylerim billahi öz kardaşımı/ Gözlerim ebnâ-yı âdemden o kadar yıldı ki/ İstemem ben Fatiha, tek çalmasınlar taşımı...</em>” (Gözüm insanlardan o kadar yıldı ki, kabrimi ziyaret etmek için öz kardeşim dahi gelse kovarım. Ben insanlardan Fatiha dahi istemem, yeter ki mezar taşımı çalmasınlar.) Nitekim mezar taşı çalınmıştır!..</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td><a href="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2015/12/30/kani-efendi-mezar-tasi.JPG" target="_blank"><img alt="" height="247" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2015/12/30/kani-efendi-mezar-tasi.JPG" width="185" /></a></td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>Kani Efendi’nin divan-ı hümayun (bugünkü bakanlar kurulu üyesi) mensuplarına has kafesli destarlı başlıklı mezar taşı<strong> Eyüp Sultan</strong>'da Beybaba Sokağı üzerinde, Ferudun Paşa Türbesi’nin sağ tarafında ve mezarlık duvarından yaklaşık 8-10 metre kadar içeridedir. Mirmiran Mehmed Ağa türbesine cephelidir. <strong>Sürurî</strong>, şairin ölümü için “<em>Her sözi ma’deni cevher idi gitdi Kânî</em>” mısrasını tarih düşmüştür. Kânî Efendi’nin mezar taşı kitabesi ise şöyle: “Hüve’l-Bâki/Cennet mekân/Ebubekir Kânî/Efendi Rahmetullah/Sene:1206”</p>

<p>Yeri gelmişken açık hava müzesi niteliğindeki bu mezaristan ile ilgili kısa bir not düşelim. Kânî Efendi'nin mezarının bulunduğu bu mezarlık, Eyüp Sultan Camii etrafında yer alan en büyük mezarlık alanıdır. 3-4 dönüm civarındadır. Batısında Eyüp Sultan Camii, doğusunda Sultan Reşad türbesi, kuzeyinde Mihrişah Valide Sultan İmareti, güneyinde ise Mirmiran Mehmed Ağa ve Siyavuş Paşa türbeleri yer alır. Mezarlığın bütün yola bakan kısımları mamur vaziyette görülse de iç kısımlar perişan vaziyettedir. Manzara bir savaş alanını andırıyor. Kırık dökük mezar taşı başlıkları yosun bağlamış, kimileri de tamamen toprak altında kalmış. Tabi bunların arasında vaktiyle şehrin muhtelif yerlerinden devşirilen mezar taşları da var.</p>

<p><img alt="" height="477" src="http://www.dunyabizim.com/images/haberler/haber/2015/12/30/mezarligin-durumu-1.jpg" style="margin-left:auto; margin-right:auto" width="640" /></p>

<p>On seneyi aşkın bir zamandan beri “Eyüp Sultan’ın göbeğinde böyle rezalet nasıl olur?” diye kapısını çalmadığımız, müracaat etmediğimiz kurum kalmadı. Maalesef bir arpa boyu mesafe kat edemedik. Sanırım bu türlü sorunlarımızın giderilmesi için daha ileri bir düzeyde toplumsal bilinç ve farkındalık lazım. Ümit ederiz ki rical-i devlet-i âliye yakın zamanda burayı layıkı veçhile ele alır ve bizleri utandırır!..</p>

<p></p>

<p><strong>Nidayi Sevim</strong> yazdı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kirk-yillik-kn-olur-mu-yani</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 22:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2015/12/30/kani-efendi-divanindan-ornek.JPG" type="image/jpeg" length="20507"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Fuzuli'den genç şairlere öğütler]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/fuzuliden-genc-sairlere-ogutler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/fuzuliden-genc-sairlere-ogutler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Fuzûlî’nin Farsça Divan'ının mukaddimesindeki şiir ve şaire dair ortaya koyduğu hakikatler günümüz genç şairine önemli şeyler söylüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><em><span>“Söz mânâdan, mânâ da sözden, </span></em></p>

<p style="text-align:right"><em><span>can ile ten gibi birbirinden ayrı değildir.”</span></em></p>

<p><span><span>Farsça divanındaki mukaddimesinde Fuzûlî, günümüzün genç şairine satır aralarından esaslı yumruklar savuruyor. Bu yumruklar modern çağın albastı araçlarıyla zihni iğdiş edilmiş, donmuş muhayyileleri sarsıyor, yerinden ediyor, yerine şiirin kökeni olan şuuru yerleştiriyor. 16. yüzyıldan bu çağa onun güçlü sesine kulak vermek, bu toprakların ve Türkçenin ekmeğini yiyen her şairin vazgeçilmez görevidir.</span></span></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Mukaddimeden inciler</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>Aşağıda onun bu muhteşem mukaddimesinden çıkarabildiğimiz incileri bulacaksınız. Biz o deryadan bu incileri çıkardık. İsteyen onu boynuna taksın, isteyen yerlere atsın. Kadr ü kıymetinden hiçbir şey eksilmeyeceği gün gibi aşikârdır. Şu kesin ki günümüz şairleri hiç olmadığı kadar bu derslere muhtaçtır. Çünkü hiç olmadığı kadar bencillik çamurunda yüzmektedirler. Ağız dalaşına sözün cevherinden daha ziyade meyillidirler. Şiirin kendileri için ayırıcı bir vasıf verdiği kanaatindedirler. Bohem bir hayat tarzının şiirlerini beslediğini varsaymaktadırlar. Toplum içinde ayrıksı ve ilginç tavırları, susmaları, el içine karışmamaları ve surat asmalarının kendilerinde ezelden içkin bulunan şiir yetileriyle bağışlanabilir olduğu vehmiyle ortalıkta gezmektedirler. Bu şairler içinde saymadıklarımızı bu şairler içinde zaten saymıyoruz. İsim vermeye gerek yok, onlar kendilerini biliyorlar. Hâsılı kelam aşağıdaki 25 madde Fuzulî’nin Farsça Divanı mukaddimesinden oluştu. Doğrusunu Allah bilir.</span></span></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>‘Söz’, ilahîdir, edeble yaklaş!</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>1. Kelam ve kalem erbabı yaptığı işi asla küçümsememeli, sözle dünya değiştirmek ibaresini es geçmemeli. Fuzûlî’nin dediği gibi “söz”ü küçümsememeli. Onu küçümsememek sadece bu yönüne atfen olmamalı. Aynı zamanda onun yüce makamdan bize indirilmiş ve öğretilmiş olduğu unutulmamalı. Sözü bize veren aynı zamanda almasını da bilir. Sözü arştan indirip gönle ilham eden Allah, adını aşk ile yazan bir kalemi göklere de çıkaracaktır.</span></span></p>

<p><span><span>2. En iyi söz, Allah’ın kelâmının nağmesidir.</span></span></p>

<p><span><span>3. Genç şair bil ki, Hz. Peygamber’in mûcizevî parmağının harika kalemi ayı ikiye bölerek ondan muhteşem iki mısra yapmıştır. Şiir, alelade şeyler için değildir. Şiir, hikmetler arayışının basamaklarına aheste adımlar atmaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><img alt="" height="344" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/ramazan_icin_okumalar_fuzlnin_kirk_hadis_tercumesi_h41023_1d715.jpg" width="564" /></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Kaynaklardan uzaksan...</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>4. Şiir hakikaten güzeldir. Lakin insanı ilim kazanmaktan alıkoyuyorsa o zaman iş değildir. Kısaca sen, eğer daha Kur’an’ı baştan sona bitirmemişsen, kütüb-i sitte nedir bilmiyorsan, mazmun, berceste, istifham, rabıta, siyer, sonra kelamdan birkaç bab okumamışsan daha, eski şiirlerden ezberleyip unutmamışsan onları, mürekkebe değdirmemişsen dilini, göklere bakıp içinde hiçbir aksak vezin olmayan şu kâinat manzumesini tefekkür eylememişsen şiiri bırak. Önce rahleye otur, elif’e yaslan, mim’e râm ol.</span></span></p>

<p><span><span>5. Şiirin kem âlât değil kemâlât olduğunu bilmen gerek. Onu kemâlât olarak değerlendirenlerin eşiğinden ayrılma. Şiir söyleyebilmenin de başlı başına bir ilim olduğunu unutma. Olgunluk derecelerinde onun itibarlı bir yeri vardır. Eğer karşına şiiri küçümseyen, onun edebiyat yapmak ve parçalamak olduğunu söyleyenler çıkarsa bil ki onlar şiir söylemesini beceremeyenlerdir. Zevksizlere kulak asma.</span></span></p>

<p><span><span>6. Şiir konusunda yükselmek hususunda ihtiraslı ol. Bu ihtirasın aynı zamanda kemal derecesini istemek olduğunu unutma. Çünkü şiir ruhen ermişliğe, ruhen yücelmeye ve kemale doğru giden yolun enîsidir.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Sözlük çalış, efendi!</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>7. Eğer enîs kelimesini anlamayıp bir kâmusa bakmak ihtiyacını duymuşsan bu yazıyı okumayı bırak, Ferit Devellioğlu’nun lügatini edin. Derhal Osmanlıca öğren. Bilmediğin kelimelerin anlamlarını yazıp evin muhtelif yerlerine as.</span></span></p>

<p><span><span>8. Hikmet sahipleri önce fikir, sonra amel demiştir. Önce şiirin ne olduğunu düşün. İyi mi kötü mü? Etrafında şiirle meşgul olup mutsuz olan, göğe bezgin bakan, mısraları karanlıktan devşiren şairler görürsün. Çok var böyleleri. Onlara aldanma. Bil ki şiir değildir onları bu hale getiren. Bilakis şiirsizlik insanı bunaltır. Depresyona sokar. Şairin şizofrengi olanından sakın. Şairin dertli olanına yanaş. İçli olanına, “bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni” diyenine... “Bir derdim var bin dermana değişmem” diyenine, sevgiliye “zulmünü rahat cevrini hürmet bilmişem” diyenine sarıl.</span></span></p>

<p><span><span>9. “Yazmak benim cehennemim” diyenden uzak dur. Çünkü şiir, ilahi feyizler membaıdır. O membadan içen kanmaz. Önce şiirin ne olduğunu öğren. Ama baka baka boynunun ağrıdığı batıdan değil. Kendi suyunun sesinden öğren şiirini: “Hazret-i Peygamber buyurmuşlardır: ‘Şiir bir sözdür, güzeli güzel, çirkini de çirkindir’. Yani şiir eğer güzel olursa, bir kimse onu iyice düşündüğünde derhal anlar ki güzel sözün güzel etkileri vardır. Birincisi onu söyleyen kimse, hiçbir para sarf etmeden, bir zarar görmeden gönlü türlü türlü ferah ve zevk duyar. İkincisi şiir yazanın adı âlem sahifesinde ebedî olarak kalır. Üçüncüsü o şiir başkalarına da zevk ve şevk balı içirir.”</span></span></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Rahatlıkta şiir yoktur!</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>10. Bir şiiri ancak bir şiir iyi edebilir. Yoksa ünlü şair ya da mütefekkirlerle kuracağın dostluklar onlarla yapacağın sohbetler senin şiirine artı değer katmaz. Aksine onların yakınlığını kazanıp onlarla sohbet etmek, başkalarının hasedini çekmekten başka bir işe yaramaz.</span></span></p>

<p><span><span>11. Zevk, safâ, huzur ve rahat şiire zevk vermez. Genç şair, asla unutma bunu. Yani sana boğaz manzaralı bir yerde ne güzel de şiir yazılır diyenleri dinleme. Denizin olmadığı yerde deniz, rahatın olmadığı yerde refah değerlidir. Bugünün iktidarını elinde bulunduran muhafazakârlara kanma. Onların rehavetlerine itibar etme. Onlara kapılmaktan kendini koru. Vakko eşarbıyla cipine binen başörtülü güzelin senin şiirinde bir sevgili olarak yeri yoktur. Zaten ondan da gönül titreten bir mazmun olmaz.</span></span></p>

<p><span><span>12. Şiir kokteyllerinde kalkan kadehlerde titreyenin şiir olmadığını bilmelisin. Şiir gecelerine konuk olmayan yegâne misafir yine şiirdir.</span></span></p>

<p><span><span>13. Mal çokluğu hal ehlini gaflete sürükler. Yoksul mu olayım, sürüneyim mi şiir uğruna deme. İnfak et. Elindeki değer verdiğin şeylerden infak etmesini bilmeyen kelimelerinden de infak edemez. Zengin, malını vererek arınır. Şiir de kelime azaltarak, durulanır. Birini bilmeyen diğerini anlamaz. Her bulduğu kelimenin kendisinin olduğunu, onu kurtaracağını sanır. Oysa şiiri obeziteden kurtarmanın yolu infaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><img alt="" height="365" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/Adsız_110.png" width="551" /></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Bir derdin yok mu?!</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>14. Bir derdin bir davan yoksa bırak şiiri. Ciğerin yaralı değilse bırak şiiri. Dualarında “Allah’ım ümmet-i Muhammed’i affeyle” demeyi unutuyorsan bırak şiiri. Bir mazlumun ahı seni tutmuyorsa, taşa çalınan samur hıncını taş etmiyorsa bırak şiiri. Yumruğunu sok göğsüne, otur oturduğun yerde.</span></span></p>

<p><span><span>15. Bil ki ey genç şair, Fuzulî aşkın hışmına uğramış zavallı biridir. Sen de o hışma uğra. Sen de zavallı ol.</span></span></p>

<p><span><span>16. Bil ki onun yaşadığı yer Irak-ı Arab’dır. Burası sultanların gölgesinden uzak ve ahalisinin şuursuzluğu yüzünden harâb kalmış bir yerdir. Burası öyle bir bahçedir ki salınan servileri sam yeli kasırgasının hortumları, açılmamış goncaları ise mazlum şehit mezarlarının kubbeleridir. Ne mihnet artıran sahrasında bir rahat rüzgârı esmiş, ne de belâlarla dolu çölünde şefkat bulutunun gam tozunu yatıştırma ümidi kalmıştır. Şiir işte tam bu bahçede yeşerecektir. Unutma ki senin yaşadığın yerin de ey genç şair, bundan aşağı kalır bir yanı yok. Eğer İstanbul’da isen biliyorsun ki şiirden anlayan idarecilerden uzaktasın. Biliyorsun ki ahalisinin şuursuzluğu hat safhada. Şuurluları bile debdebeli hayatlarına yeni şatafatlar düşlüyorlar. Müslümanlar başörtüsüyle işçi olarak çalışamadıkları alışveriş merkezlerinde din ve imanlarıyla oldukça rahat gezmekteler. Tarih yine mazlum, coğrafya yine kederli. Kerbelâ toprağında değilsin ama dört bir yanın Kerbelâ’ya dönmüş, yüzüne şehitlerin sıcak nefesleri vurmaktadır.</span></span></p>

<p><span><span>17. Demek ki dert var. Dert ise şairliğin sermayesidir. Haykırmak için, bir ney gibi inlemek için, uyanmak ve uyandırmak için sözün cevherinin; işlenmesi, cilalanması ve dahi göze ve kalbe uyanıklık verecek kıvama getirilmesi gerekli.</span></span></p>

<p><span><span>18. Senden önce yazılanlara dört gözle bir bak. Bir insan onların bütün yazdıklarını bilmeli ki çalışıp ortaya koyduğu eserlerde kendinden evvel söylenen manalar bulunmasın.</span></span></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Yazdıklarını yırt!</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>19. Fuzulî der ki: “Öyle zamanlar olmuştur ki gece sabahlara kadar uyanıklık zehrini tatmış ve bağrım kanaya kanaya bir mazmunu bulup yazmışım. Sabah olunca diğer şairlerle tevarüde düştüğümü görüp yazdıklarımı çizmişimdir.” Yazdıklarını çizmeyi, kâğıtları yakmayı öğren. Öğren ki diğer mısraların o ateşin ışığında aydınlansın.</span></span></p>

<p><span><span>20. İnanabiliyor musun Fuzulî kendisinden önce gelenlerin ibare ve manaları yağma ettiklerinden yakınıyor... Şimdi bu şikâyeti dinle de kendi şikâyetini öyle dile getir.</span></span></p>

<p><span><span>21. Ey genç olmak isteyen şair, Fuzulî adını gerçekten Fuzûlî bir ad olarak şimdiye değin bellediysen 16. yüzyıldan suratına sağlam bir yumruk yediğini aklından çıkarma. Çünkü bil ki Fuzûlî bu isimle biricikliğini muhafaza etmiş, “ferdiyetinin eteği ortaklık elinden kurtulmuştur.” İkinci olarak bütün ulûm ve fünûnu nefsinde toplamış bir insan olmak için çalışan şair bunu ifade eden bir mahlas bulmuştu. Zira nasıl ki ‘ulûm’ ve ‘fünûn’ kelimeleri ‘ilm’ ve ‘fen’ kelimelerinin çoğulu ise, ‘Fuzûlî’ kelimesi de ‘fazl’ın çoğuludur.</span></span></p>

<p><span><span>22. Sen şöylece bilmelisin ki bu devirde adam olmak, normalleştirilen insan olmamak için çaba göstermek, kredi kartlarına, faizlere, iletişimi sıfırlayan iletişim araçlarına, banka kredilerine, doğum günü partilerine, hâsılı çağın böylesi çarklarına direnmek ve insansızlaştırma şebekelerine karşı insan fıtratını savunan bir devrimci olarak şiirin yanında yer almak günümüz insanı için çok Fuzûlî görülebilir. Buna aldanma. Bu aldanmayış senin şiirini büyütecektir. Çünkü Fuzûlî’yi fazıl yapan, ilim, irfan ve edeb elde etmek için ortaya koyduğu gayrettir.</span></span></p>

<p><span><span>23. Eğer sıkı işler yaptığına inanıyorsan bu yoldan şaşma. Unutma ki Allah kaliteli işler yapanları sever. Bundan sonra sana düşen dua etmektir. Fuzûlî gibi de ki şiirlerimi “gündüzleri manalar bulma endişesiyle akşam edip, geceleri de bu manaları nasıl ibareye çekerim diye sabahlara kadar düşünen ve böylece tabiat madeninden has bir inci çıkarmanın ne zahmetli bir iş olduğunu bilen insanların nazargâhı yap.” Yani dostum, dile ki şiir altınlarını söz sarrafları görsün, sözün onların hal bilir değerlendirmelerine vasıl olsun.</span></span></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Ve dua et!</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>24. Kem eleştirilerden, şiirden anladığını îmâ ve işaret etmek için olur olmaz değinilerle senin şiirini alaya almaya kalkışanların şerrinden de Allah’a sığın. Böyleleri çoktur çünkü. İlginç göndermelerle, alamete benzer kelimelerle, boğdukları Türkçeyle bir takım kuramlar geliştirip senin şiirini kuramların altında ezmek isterler. Eğer Fuzûlî bile bundan korkuyorsa sen de kork. Ve seni koruyacak olana koş. “Yâ Rabbi, bu şiirleri okunduğu meclislerde alaya alınan birkaç zayıf beyit yazıp onu dilenciliğe âlet eden ve güya şiirden anladığını anlatmak için lafız ve manaların inceliklerine ulu orta itirazlar eden bir takım insanların ayakları altında ezdirme.”</span></span></p>

<p><span><span>25. Sen Anadolu’da her nerede isen ey genç arkadaşım, evliya toprağının uğur ve bereketini küçümseme sakın. Fuzûlî ele aldığı her eseri bu sayede kolaylıkla tamamladığını itiraf ediyor. Çünkü onun şiirleri Kerbelâ toprağının gülleridir. Her türlü hürmete layıktır. Senin yaşadığın topraklar da evliya toprağı, alperen yatağı, derviş otağıdır.</span></span></p>

<p><span><span>26. Ey genç adam bir beyit yazayım beni ses sahibi yapsın diyorsan eğer aman ha Ehl-i Beyt’e hürmetkâr ol.</span></span></p>

<p></p>

<p><span><span><strong>Yekta Emir</strong> Fuzûlî ışığında yazdı.</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/fuzuliden-genc-sairlere-ogutler</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 22:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2011/12/03/untitled-2.jpg" type="image/jpeg" length="80303"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Suya Sabuna Dokunan Bir Yazı: Tuvalden Tuvalete]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/suya-sabuna-dokunan-bir-yazi-tuvalden-tuvalete</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/suya-sabuna-dokunan-bir-yazi-tuvalden-tuvalete" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bazı dostlarım, “Yazıların güzel, ama hiç suya sabuna dokunmuyorsun” tarzında ince yollu tarizde bulundular. Madem öyle, siz istediniz, artık suya sabuna dokunmak bize farz oldu. Okuyucularımız bugünkü konunun içeriği açısından kusura bakmasınlar, ancak yararlı ve ilginç bilgiler paylaşacağımı belirtmek isterim.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Örtmece nedir?    </strong></p>

<p>Dilin tüm kelimelerinin her zaman toplumsal alana taşınması birçok nedenle mümkün olmuyor. Bunun sonucunda, örtmeceye (euphemism) başvuruyoruz. Bu sadece Türkçede uygulanmıyor, tüm milletlerce başvurulan bir yöntem. Örtmece, <strong>“uygunsuz, kaba, kötü, iğrenç, hoş olmayan, müstehcen, korku verici” </strong>çağrışımlara sahip olacağı düşünülen kelimelerin yerine “müphem, yumuşak, dolambaçlı, zararsız” ifadelere başvurulmasını ifade ediyor. “Çöpçü” yerine “temizlik işçisi”, “kapıcı” yerine “bina görevlisi”, “çiş” yerine “küçük su”, “meme” yerine “göğüs”, “cin” yerine “üç harfli”, “geri kalmış ülke” yerine “gelişmekte olan ülke” denmesi farklı alanlarda yapılan örtmecelere örnek olarak verilebilir. Bazen bir örtmece, zamanla başka bir örtmece ile yer değiştirebilir; “sakat” yerine “özürlü” denmesi, sonra onun da örtülerek “engelli”ye dönüşmesinde olduğu gibi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tuvalet de birçok ülkede örtmeceye tabi olan kelimelerdendir. İngilizcede tuvalet için “loo”, “restroom”, “bathroom” ve “men’s/ladies’ room” gibi kelimeler kullanılırken, Türkçede de “lavabo”, “yüznumara”, “abdesthane” gibi kelimeler kullanılmaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/suya-sabuna-dokunan-bir-yazi-tuvalden-tuvalete</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 22:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/09/suya_sabuna_dokunan_bir_yazi_tuvalden_tuvalete_h49673_509e0.jpg" type="image/jpeg" length="27276"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Akademik Zorluklara Estetik Bir Yaklaşım: Tez Yazımında Sanat ve Disiplinin Buluştuğu Nokta]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/akademik-zorluklara-estetik-bir-yaklasim-tez-yaziminda-sanat-ve-disiplinin-bulustugu-nokta</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/akademik-zorluklara-estetik-bir-yaklasim-tez-yaziminda-sanat-ve-disiplinin-bulustugu-nokta" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yükseköğrenimde bir tez hazırlamak, kuru bir bilgi aktarımından fazlasını gerektirir. Tıpkı bir sanat eseri gibi kurgulanması gereken tez metni, bilimsel disiplinle edebî üslubu birleştirerek okuyucuyu ikna etmelidir. Uzman arkadaşımız, tez yazımında estetik bakış açısının önemini inceliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Modern akademik hayat, öğrencileri sadece bilgi avcısı olmaya değil, bilgiyi doğru biçimde kurgulayan bir sanatçı olmaya da zorluyor. Lisans, yüksek lisans veya doktora tezi olsun; bir bilimsel çalışma, kuru bir bilgi yığını olmaktan öte, okuyucuyu yakalaması gereken bir metin kurgusu gerektirir.</p>

<p>Bu noktada, bilimsel çalışmalara bir sanat eseri titizliğiyle yaklaşmak, tez yazımı sürecinin sadece bilimsel bir disiplin değil, aynı zamanda etkili bir kurgu sanatı olduğunu gösterir.</p>

<h3><strong>Tez Metninin Edebi Omurgası</strong></h3>

<p>İyi yazılmış bir tez, güçlü bir edebî esere benzer. Tıpkı bir roman gibi, tezin de okuyucuyu merakla konuya çeken güçlü bir girişe, argümanları derinlemesine işleyen gelişme bölümüne ve bir tatmin duygusuyla sonlandıran etkileyici bir sonuç bölümüne ihtiyacı vardır.</p>

<p>Ne yazık ki, akademik camiada "tez nasıl yazılır" sorusu genellikle sadece biçimsel kurallara indirgenir. Oysa yazarın, giriş bölümünde konunun önemini, önsöz kısmında ise motivasyonu nasıl sunduğu, metnin bütünselliği ve estetik algısı açısından kritiktir. Biçimsel kaygılar yüzünden üslubun göz ardı edilmesi, bilimin sanatsal yönünü köreltir.</p>

<h3><strong>Akademik Destek ve Güvenilirlik</strong></h3>

<p>Akademik emeğin ve zamanın yoğun olduğu bu süreçte, pek çok öğrencinin aklına profesyonel destek alma fikri gelir. Ancak piyasada hizmet veren birçok platform olsa da, en doğru danışmanlık hizmetini almak kritiktir. Özellikle <a href="https://www.platontezhazirlama.com/tez-yazdirma-fiyatlari" rel="dofollow"><span style="color:#7f8c8d">tez yazdırma </span></a>hizmeti almayı düşünen bir öğrenci için, sürecin yalnızca teknik destek değil, aynı zamanda etik ilkelere bağlılık ve akademik dürüstlük sunması esastır. Güvenilir bir destek, tezin bilimsel ve estetik omurgasını bir arada tutmayı başarır.</p>

<h3><strong>Metodoloji ve Analizin Arkasındaki Sanatçı</strong></h3>

<p>Araştırmanın en teknik kısımları olan metodoloji veya analiz bölümleri bile, iyi bir anlatıcı gibi sunulmalıdır. Karmaşık sonuçları, açık ve akıcı bir dille, okuyucuyu yormadan aktarmak, bilimsel çalışmanın şeffaflığını ve estetik gücünü artırır. Akademik yazarlık, verileri yorumlama ve sunma biçimiyle okuyucuyu ikna etme sanatıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Sonuç ve Değerlendirme</strong></h3>

<p>Bilim, insana ait bir eylemdir ve bu eylemin sunumu da estetik bir kaygı taşımalıdır. Bir tezi sadece bir görev değil, bir fikir eseri olarak görmek, hem akademik kaliteyi hem de okuyucuyla kurulan bağı güçlendirir. Akademisyenler ve öğrenciler, tez yazımında disiplini elden bırakmadan sanatsal bir bakış açısı geliştirmelidir.</p>

<p>Akademik yazım süreçlerine, güvenilirliğe ve danışmanlık hizmetlerine dair daha kapsamlı bilgilere <a href="https://www.platontezhazirlama.com" rel="dofollow"><span style="color:#4e5f70">Platon Tez Hazırlama Merkezi</span></a><span style="color:#4e5f70">'</span>nin akademik yayınları ve blog yazıları incelenerek ulaşılabilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/akademik-zorluklara-estetik-bir-yaklasim-tez-yaziminda-sanat-ve-disiplinin-bulustugu-nokta</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 20:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/10/tez-yazimi.jpg" type="image/jpeg" length="21914"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ya Zarifoğlu, Karakoç'la tanışmasaydı...]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/ya-zarifoglu-karakocla-tanismasaydi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/ya-zarifoglu-karakocla-tanismasaydi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yazarla tanışmak bir dilemma mıdır? Ya da bir yazarla tanışmamak kendinle tanışma fırsatını kaçırmak mıdır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Pek çok kişi; sevdiği şair-yazarla tanışmaktan kaçınır, tanıştığı takdirde o sanatkarın kendi zihnindeki mistifize edilmiş imajının yıkılacağını düşünür ve kalbinin davetini susturup aklının çağrısına uyarak doyasıya korktuğu bu muhtemel yıkımı hazırlayacak her türlü atılımdan uzak durur. Çünkü bilinçaltı ona, idealize ederek bir nevi yarı-tanrısal sıfatlar yüklediği sanatkarın aslında kendisi gibi –karakteristik unsurları bırakıp biyolojik anlamda söylüyorum- sıradan bir insan olduğunu fısıldar ve o da, kitaplarını okuyarak kişiliğini/hayat anlayışını kazandığı kimselerin bu <strong>“sıradanlık”</strong>larını görmek istemez; insan oluşu, bu karşılaşmanın göstereceklerini kaldırabilecek şeffaflığa sahip değildir.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong><span><span arial=""><span style="color:red">Yazar da bir insandır ama...</span></span></span></strong></p>

<p><span><span>Doğrusu, iletişimin hemen her türlü sınırı yıkarak kendi sınırsız saltanatını kurduğu günümüzde söz konusu algılayışın devam etmesi çok ilginç; he, bu algılayış belki kimilerinde benim irdelediğim denli derinlikli bir psikolojiye dayanmıyordur, belki kimilerinde yapay bir romantizmin neticesidir, ama şu kesin ki, her şeye rağmen yazı ve yazı adamları insanlar nezdindeki kadim büyüsünü korumaya devam ediyor. Buradan <strong>“tanışma”</strong>ya hayati bir değer yüklediğim düşünülebilir ki öyle de düşünülmesini isterim; çünkü en azından kendi deneyimlerim ışığında söylemeliyim ki, tanışmaların hele de gençler üzerindeki getirileri başka hiçbir insani etkinliğin sağlayamayacağı derecede büyük. Zira edebiyat-içi tanışmalar; genç kalemlerin dünyalarını genişletecek/değiştirecek, sadece edebiyat değil hayatın hemen her alanında olgunlaşmalarına vesile olacak, yaşıtlarına göre yaşı daha büyük işler yapmalarını ve yaşlandıklarında da genç ve dinç kalmayı başarabilmelerini sağlayacaktır.</span></span></p>

<p><strong><span><span arial=""><span style="color:red">Sezai Karakoç’la tanışmak istedim</span></span></span></strong></p>

<p><span><span>Ben, edebiyat adamlarıyla –ruh akrabalığı kurduğum ve aşağıda isimlerini de zikredeceğim birkaç kalemle- tanışmayı her zaman önemsedim, önemsemekten ziyade de sevdim. Spontane gerçekleşen ya da planlı kurulan muhtelif ortamlarda onlarla tanışacağım vakit, ötelerden beri tanışık olduğum ama uzun zaman ayrı kaldığım bir dostumla yeniden birlikte olacakmışım, duygusunu yaşadım. Tanışmak ya da daha doğrusu kavuşmak arzusunun hayatımdaki yeri o denli genişti ki daha 15 yaşında <strong>Sezai Karakoç</strong> hakkında yazdığım denemeye, <strong>“Hayatımda tanışmak istediğim şairlerin başında gelir, Sezai Karakoç” </strong>gibi bir cümleyle başlamıştım. Tevafuka bakın ki kısa bir süre sonra başka bir şairle, belki de yaşım gereği sayısız iniş çıkışlar yaşayan ve bir türlü yerinde duramayan haylaz zihnime bir baba tokadı savurarak Müslümanlığı omurgama yerleştiren, babalık kavramının kimyası gereği kapsadığı ustalığıyla iştahımı terbiye edip tutkularımı özgürlüklerine kavuşturan, varlığıyla şiire bağlanışımda ikinci dayanak noktam olan, şiirin dışındaki hayatı gösterip benimle birlikte şiirime de hayat veren <strong>Zafer Acar</strong>’la karşılaştım/tanıştım.</span></span></p>

<p><span><span>Kronolojik olarak tanıştığım ikinci şairse Sezai Karakoç oldu. Sezai Karakoç’la tanıştığımda, hayatımın en büyük boşluklarından birini doldurduğumu hissetmiş, Üstadın sohbeti kadar sessizliğinin de üzerimde bir musiki tesiri bıraktığını, pek az sesin bu sessizlik kadar maverai olabileceğini düşünmüştüm. <strong>Kamil Eşfak Berki</strong>, kendisine bu detayı aktardığımda, bana Sezai Karakoç’un <em>“İnci Dakikaları”</em>nda geçen <em>“Senin odan gün ışığı en güzel müzik bana”</em> mısraını hatırlatmıştı. Oldukça şaşırtıcı; kendi odasında yaşadığım duyguları tanrı vergisi bir hissedişle yıllar öncesinden dile getirmişti Üstat. Diğer <strong>“Diriliş”</strong> şairleriyle; Kamil Eşfak Berki, <strong>Ebubekir Eroğlu, Ömer Erdem </strong>ve <strong>Cevdet Karal</strong>’la tanıştığımda da benzeri –belki Sezai Karakoç’un ruhaniyetinin de etkisiyle- duygulanımları yaşamış; incelik, nezaket, ağırbaşlılık, sempati ve saygınlığın eşsiz örneklerine şahit olmuştum.</span></span></p>

<p><strong><span><span arial=""><span style="color:red">Yazarlarla tanışmak mühim</span></span></span></strong></p>

<p><span><span>Evet, sevip takip ettiğimiz şair-yazarlarla tanışmalıyız; bir kalem olmanın mücadelesini veriyorsak aynı çabanın işçileriyle birlikte çalışmak, yazı dünyasının kutuplarına seyahat etmek için, değilsek de geleceğe ve etrafımıza onlardan esintiler taşımak için... Ama, bizi onlarla tanışmaya iten, sahip oldukları saygınlık ve bilinirlik değil, eserlerinden aldığımız lezzet olmalı. Yani onlarla tanışmayı kendi aklımızca çevremizde minimal bir prestij kazanmak için değil, onlardaki derin insani duyuşlara tanık olmak için arzulamalıyız.</span></span></p>

<p><strong><span><span arial=""><span style="color:red">Ya tanışmasalardı...</span></span></span></strong></p>

<p><span><span>Israr ediyorum: İnsanları yaratan ve tarihleri yazan tanışmalardır. Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’yle; Sezai Karakoç, Necip Fazıl’la; Rasim Özdenören ya da Cahit Zarifoğlu Sezai Karakoç’la tanışmamış olsa bugün övgüyle andığımız Müslüman sanat çizgisi belki bu kuvvette meydana gelmiş olmayacak, tarih bu tanışmaların değil başka tanışmaların tarihi olacaktı.</span></span></p>

<p><span><span>Tanışmayı şu yüzden de önemsiyorum: Bir şahsiyetle tanışmak, tam anlamıyla kendimizle tanışmamıza da vesile olabilir. Kendisiyle tanışmamış olanlar, henüz doğru insanlarla da tanışmamış olanlardır. Yukarıda zikrettiğim isimler, o isimlerle tanıştıklarında kendileriyle de tanışmışlardı aslında.</span></span></p>

<p></p>

<p><span><span><strong>Aykut Nasip Kelebek</strong> yazdı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/ya-zarifoglu-karakocla-tanismasaydi</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 10:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/09/ya_zarifoglu_karakoc_la_tanismasaydi_h6866_5ab7c.jpg" type="image/jpeg" length="77411"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek'in gazeteciliği]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/necip-fazil-kisakurekin-gazeteciligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/necip-fazil-kisakurekin-gazeteciligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Üstad Necip Fazıl’ın gazete yazarlığı hakkında neler söyleyebiliriz? Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Mavera Dergisi'nin Temmuz-Ağustos-Eylül 1983 tarihli 80-81-82. sayılarında, 'Gazeteci Necip Fazıl' başlığıyla bir yazı yazmış. O yazı bu konu hakkında bize yardımcı oluyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><strong>Necip Fazıl Kısakürek</strong>, 26 Mayıs 1904 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Eğitim hayatını Fransız Frerler Mektebi'nde, Amerikan Koleji'nde, Emin Efendi Mahalle Mektebi'nde, Rehber-i İttihat Mektebi, Büyük Reşit Paşa Mektebi, Aydınlı Köyü'nün ilk mektebinde ve Heybeliada Numune Mektebi'nde tamamladı.</span></p>

<p style="text-align:justify"><span>1934 yılı, Necip Fazıl Kısakürek için bir dönüm noktasıdır. 1934 yılında bir Nakşi şeyhi olan Abdülhakim Arvasi ile tanışan Kısakürek, <strong>Abdülhakim Arvasi</strong> Hazretleri ile yaptığı sohbetleri sayesinde ciddi bir fikir ve zihniyet dönüşümü yaşadı ve bu tanışmayı kendisine milat olarak kabul etti. Bu tanışmanın ardından Necip Fazıl Kısakürek'in şiirlerinde tasavvufi düşüncenin izlerine rastlandı. Aynı zamanda bu tanışmayla birlikte yeni düşünce sisteminin ilk önemli eseri olan "Tohum" adlı tiyatro oyununu yazdı.</span></p>

<p style="text-align:justify"><span>1936’da bir kültür–sanat dergisi olan Ağaç Mecmuası'nı yayınlamaya başlayan Kısakürek, başarı yakaladı ve dergi Ankara'dan sonra İstanbul'da da çıkarılmaya başlandı.</span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span>Necip Fazıl Kısakürek, Ağaç dergisinden sonra II. Dünya Savaşı’nın en buhranlı zamanında daha çok siyasî ağırlığı olan yeni bir dergi çıkarır. İstanbul’da ilk sayısı 1 Eylül 1943’te çıkan <strong>Büyük Doğu</strong>, otuz beş yıl süreyle zaman zaman kapatılarak ve her defasında birinci sayıdan başlamak üzere Türk basın hayatının sürekli ve önemli bir yayın organı olmuştu. Dergi, haftalık, aylık ve günlük olarak toplam 512 sayı çıkmıştı.</span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#ff0000"><strong><span>Büyük Doğu geniş bir yazar kadrosuna sahipti</span></strong></span></p>

<p style="text-align:justify"><span>Büyük Doğu, geniş yazar kadrosu çerçevesinde şiirle birlikte hikâye, eleştiri, deneme ve günlük türlerinde yazıların yayımlandığı önemli bir yayın organı olmuştu. Bu sanat ve edebiyat türlerindeki yazılar yanında dergide siyaset, din, yakın devir tarihi, teknik, hukuk, tıp, masonluk, II. Abdülhamid ve Tanzimat’ın mahiyeti gibi konularda da dikkat çekici, uyarıcı ve ilmî yazılara yer verilmişti.<br />
<br />
Polemikleri, sansasyonel kapanış ve çıkışlarıyla da dikkati çeken Büyük Doğu, Türkiye’de İslâmcı harekete yol açan belli başlı yayın organlarından biri durumundaydı. Dinî yayınların hemen hiç bulunmadığı bilhassa 1950 öncesinde gençlerin dinî kültüre yönelmesinde oldukça önemli bir rol üstlenmişti.</span></p>

<p style="text-align:justify"><span>Bakanlar Kurulu veya mahkeme kararıyla sık sık kapatılan, polis vasıtasıyla toplatılan, takibe uğrayan veya çeşitli sebeplerle sahibi tarafından yayımına ara verilen Büyük Doğu, “Kaldırımlar Şairi”nden sonra Necip Fazıl’ı tanıtan ikinci bir unvan olmuştu. Derginin adı altında ve sloganları etrafında bir de siyasî cemiyet (o yıllarda parti kavramıyla eş anlamda) kuran Necip Fazıl, bu vesile ile memleketin hemen bütün şehirlerini dolaşıp büyük ilgi görmüş ve coşkun bir dinleyici kitlesini arkasında sürükleyen konferanslar vermişti. Büyük Doğu’daki birçok yazısı yüzünden Necip Fazıl değişik iktidarlar devrinde adlî takibata uğrayarak hakkında defalarca beraat, tevkif ve hapse mahkûmiyetle sonuçlanan kararlar verilmişti.</span></p>

<p style="text-align:justify"><span>Hayatı boyunca birçok esere imza atan Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983 tarihinde 78 yaşındayken İstanbul'da hayatını kaybetti.</span></p>

<p style="text-align:justify"><span>Peki, Üstad Necip Fazıl’ın gazete yazarlığı hakkında neler söyleyebiliriz?</span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#ff0000"><strong><span>Çeşitli gazetlerde fıkra yazarlığı da yaptı</span></strong></span></p>

<p style="text-align:justify"><span>Vefatından önce Üstad’ın yakın çevresinde bulunan <strong>Mehmet Cemal Çiftçigüzeli</strong>, Mavera Dergisi'nin Temmuz-Ağustos-Eylül 1983 tarihli 80-81-82. sayılarında, “Gazeteci Necip Fazıl” başlığıyla bir yazı yazmış. O yazı bu konu hakkında bize yardımcı oluyor.</span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Üstad Necip 1924’de Vakit Gazetesi’nde ilk gazeteciliğe başlamış. Büyük Doğu’yu çıkarmaya başladıktan sonra resmi göreve girmeyen Üstad, Son Posta, Yeni İstanbul gazetelerinde de fıkra yazarlığı yapmış.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span>Merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i ortaokul üçüncü sınıfta iken tanıdığını belirten Çiftçigüzeli, Üstad’ın o zamanlar Son Posta gazetesinde günlük yazılar yayınladığını ifade ediyor. Ancak Üstad’ı tanıması Büyük Doğu dergileriyle gerçekleşen Çiftçigüzeli, Büyük Doğu’ları “birer elmas hassasiyeti, kıymeti”yle okuduğunu söylüyor.</span></p>

<p style="text-align:justify"><span>Aynı yazıda Mehmet Cemal Bey, Büyük Doğu’nun, çok partili demokratik parlamenter sisteme geçtikten sonra siyasi yönü ağır olan bir politika izlediğini belirtiyor ve şunları ekliyor: “Ancak Büyük Doğu bütün sayılarında sanat ve edebiyata ağır vermişti. Merhum Üstad, gazete ve dergisinde bir türlü kadrolaşmayı tamamlayamadı. İstikrarlı olamadı.”</span></p>

<p style="text-align:justify"><span>“Cemaatimize gazeteyi kazandıran Necip Fazıl Kısakürek’tir” diyen Çiftçigüzeli, Üstad ve dergi hakkındaki sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Belirli dönemlerde başkalarının gazete ve dergileri yasak bile olsa Büyük Doğu her ekole girmeyi başarmıştı. Büyük Doğu resme ehemmiyet verirdi. Haberlerin tümü yorumludur. Üstad her siyasi cemaatin gazetelerinde günlük yazılar yazdı, şiirler yayınlatırdı. Kendi çıkardığı yayınlarında, bazen ilanlarını kendi yazardı. Ancak yayınlarında ilan almadığı da oldu.”</span></p>

<p style="text-align:justify"><span>Çİftçigüzeli, Üstad’la bir anısından da şöyle bahsediyor: “1968 yılında Bugün Gazetesi’yle TCK‘nun 163 ‘üncü maddesiyle ilgili bir yazı dizisi hazırlamak için anlaşmıştım. Yazı dizisinde bu maddenin kabulü, meclis müzakereleri, tatbikatı, mazlumları canlı olarak sergilemeye çalışacaktım. Sekiz sütuna manşetten ilanı çıkmaya başladı. Üstadın dikkatini çekmiş ‘Bu nedir, neyin nesidir?’ demiş. Şevket Eygi de anlatmış. ‘Kim yazacak’ demiş Üstad. Benim olduğumu öğrenince, ‘Tabii bunu ancak bir Büyük Doğu gençliği mensubu gündeme getirebilir..’ demiş.” </span></p>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Mercek Altı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/necip-fazil-kisakurekin-gazeteciligi</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Oct 2025 11:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2018/04/06/c5be5d8b-eadb-4d85-85a4-93d1cefcad7f_1.jfif" type="image/jpeg" length="36910"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
