<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Dünya Bizim Kültür Portalı</title>
    <link>https://www.dunyabizim.com</link>
    <description>Türkiye'nin entelektüel birikimi</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.dunyabizim.com/rss/alinti" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 04 Jul 2026 04:20:10 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/rss/alinti"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Kurban'la idrakimiz dirilir!]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kurbanla-idrakimiz-dirilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kurbanla-idrakimiz-dirilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sezai Karakoç'tan Kurban yazısı: 'Din uğruna canı feda etmenin canlı sembolleri, şehrin çeliğine kanınızla su vermeğe geldiniz!']]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><em><img align="right" alt="Dirilişin Çerçevesinde, Sezai Karakoç" height="218" src="/images/haberler/news/21465.jpg" title="Dirilişin Çerçevesinde, Sezai Karakoç" width="144" /></em></span></span></p>

<p><span><span><em>Kurban Bayramı’na ulaşmış olmanın sevinci içindeyiz. Bu sevincin ‘diriltici bir ölüm’ hadisesiyle şekillenen bir şükür ibadeti şeklinde neş’et ettiğini biliyoruz. </em></span></span></p>

<p><span><span><em>Tam da bu bilinç noktasında, aklımıza “Kurban” merkezli hakikatli yazılara göz atmak geliyor. Zira son yıllarda gavur üslubunda yazılan metinlerin kirleticiliğini bir şekilde bertaraf etmek istiyoruz. İşte, karşımıza üstadımız <strong>Sezai Karakoç</strong>’un “Kurban” başlıklı diriltici yazısı çıkıyor. Aşağıdaki “Kurban” yazısı, üstadın “Dirilişin Çevresinde” (Diriliş Yay., 4. Bas., İst., 1988, s. 11-13) kitabından alıntılanmıştır. </em></span></span></p>

<hr />
<p><span><span><strong><span style="color:#ff0000">Yün yumuşaklığı, yürek yumuşaklığı</span></strong></span></span></p>

<p><span><span>Her gün salhanelerde hayvanlar kesilir, ölü hale gelirler. Biz biliriz. Ama bilmiyor gibiyizdir. Daha doğrusu, sanki kasaptan alınan bir kilo et, bir canlıdan, onu ölü haline getirmek bahasına alınmış bir parça değil de, bir kilo şeker, bir kilo sabun gibi bir cansız eşyadır. Bütün yıl böyle gider de, yılda dört gün, kurban bayramı günleri durum değişir birden. Şehir baştanbaşa, her köşeden alev gibi çıkan koyunlarla donanır. Kınalı yünleriyle yollar bir yumuşaklıkla döşenir. Yalnız yün yumuşaklığıyla değil, yürek yumuşaklığıyla da. Sanki yollar yünle kabartılmıştır, yürek de kabarmıştır. Artık et ayrı şey, canlı hayvan ayrı şey değildir. İkisi birleşmiştir.</span></span></p>

<p><span><span><strong><span style="color:#ff0000">Şehrin çeliğine kanınızla su vermeğe geldiniz</span></strong></span></span></p>

<p><span><span>Ey, dağların nefis ve saf havasında yüze yüze gelişen mübarek yaratıklar, hoş geldiniz. İnsan ihtiraslarının ve şeytan soluklarının köşe taşlarını kararttığı şehre hangi haberi getiriyorsunuz? Meta olarak canlarınızı koyduğunuz ulvî pazar kutlu olsun. Ayrıldığınız kuzulara, bıraktığınız dağlara, arkanızda kalan ovalara ve yollara, gökten ışık insin. Din uğruna canı feda etmenin canlı sembolleri, şehrin çeliğine kanınızla su vermeğe geldiniz.</span></span></p>

<p><span><span>İşte şehrin her alanında, Kurban Bayramında gördüğümüz kurbanlık hayvanlara içimizden aşağı yukarı böyle söylemeyi geçiririz. Ve işte Kurban Bayramındadır ki, Allahın bir yaratığının günübirlik bir akıntı halinde öbürü yaşasın diye hayatını verdiğini ve buna sessizce katlanacak şekilde ayarlanmış olduğunu görüyor ve anlıyoruz.</span></span></p>

<p><span><span><strong><span style="color:#ff0000">Şehri ve bizi zapt eder, feth eder</span></strong></span></span></p>

<p><span><span>O gün, kurbanın günüdür. Kanıyla, sallanan gövdesiyle, tuzlu etinin şekersi tadıyla, derisiyle, tüyüyle… Sesiyle… O gün, çubuğuyla, bir kurban adayı hayvana sertçe buran bir sürücü, alelâde günlere göre, bizde çok daha büyük bir tepki doğurur. İçimiz: “Başımıza vursa daha iyi” der. Acıma duygumuz, keskin bir koku gibi yayılır ortalığa. Kurban, kimseden bir şey istemeden ve her şeyini vererek, şehri ve bizi zapt eder, feth eder.</span></span></p>

<p><span><span>Her Müslüman denemiştir: Kurbanın eti farklıdır. Adeta, her günkü ete benzemez. “Bu sizin inancınızdır ki, size öyle gösteriyor” diyecekler bize. Doğru. Biz de zaten onu söylüyoruz. Her gün kesildiği halde kılımız bile kıpırdamayan, hatta hiç kesilmiyorlarmışçasına kesilmelerinden habersiz davrandığımız, etleri onlardan değil de bir maden ocağından geliyormuşçasına kayıtsız davrandığımız bu kutlu yaratıkların, yalnız bayram günüdür ki, çektikleri çileyi gösterir bize. Bunun üzerine düşünürsek, bu gündeki bu değişikliği açıklayacak unsurlar arasında belli başlı iki unsurun ağır bastığını görürüz:</span></span></p>

<p><span><span>1- Kurban kesmenin dinî bir tören olması.</span></span></p>

<p><span><span>2- Kesilmenin, göz önünde, şehrin içinde, herkesin görebileceği bir biçimde yapılması.</span></span></p>

<p><span><span><strong><span style="color:#ff0000">Bu ölüm dirime götürüyor</span></strong></span></span></p>

<p><span><span>Yani öbür günlerdeki ölüm de ölümdür ama dışımızda, hatta idraklerimizin dışında bir ölümüdür hayvanın. Alanımıza girdiği zaman, hayvan, artık canlı varlık değil, sadece ettir. Hâlbuki kurban olayında, ölüm artık yalnız kurban edilenin değil, kurban edenin de bir yaşantısıdır. Yani insan da kendi ölümünü bir parça yaşar o anda. Yani, sanki o anda kendisi ölecekken, o hayvancağız, kendisinin yerine ölmekle ödevlendirilmiştir. Hz. İsmail’in yerine koç’un kurban edilmesi gibi. Bu alanda kurban, bir nevi, hayvanın şehidi gibidir.</span></span></p>

<p><span><span>Kurban kesilirken, bir an için insanın yaşadığına hamdetmemesi elde değildir. Hamd ve şükür, yaşamak gibi zaruret oluyor. O gün havada, elle tutulur bir kurban yeli eser. Artık bu ölüm, öbür günlerdeki hayvan ölümlerine benzemez. Farklı bir ölümdür bu. Ölümün metafizik havası, canlı bir şekilde, her yanımızı ve ölüm olduğu halde, bu ölüm diri bir ölümdür. Hayvanların ölünce toprak haline geleceği ve öteki dünyaya geçmeyeceği, buna karşılık, kurban edilen hayvanların yarın Cennette otlayacağı haberinin hikmetinden biri de bu değil mi? Bir ölüm ölüme götürüyor, bir ölüm dirime götürüyor. Böylece bir bakıma, bir kurban kesilirken, kurban edilen hayvanın hüviyetinde, bütün bir yıl kesilen hayvanlar dirilmiş oluyor.</span></span></p>

<p><span><span><strong><span style="color:#ff0000">Ölümden yapılmış canlı bir konuşma</span></strong></span></span></p>

<p><span><span>“Bunu gör, buna tahammül et. Ve gerçeği anla. Kurban bir sembüldür. Aslında her gün, senin için, nice varlık kurban olmaktadır. Ama sen de bunun dışında değilsin. Öyleyse neye adandığını araştır ve bil.” Demektir Kurban. Kurban, ölümden yapılmış, böylesine canlı bir konuşmadır.</span></span></p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<hr />
<p><span><span><strong>Cevat Akkanat</strong> alıntıladı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kurbanla-idrakimiz-dirilir</guid>
      <pubDate>Wed, 27 May 2026 20:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2023/06/kurban_la_idrakimiz_dirilir_h4921_739ec.jpg" type="image/jpeg" length="49564"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Rasim Özdenören'den bayrama dair]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/rasim-ozdenorenden-bayrama-dair</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/rasim-ozdenorenden-bayrama-dair" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA['Bayram günleri.. Gönüllerin tuhaf bir yumuşaklığa, barışa, affa, merhamete evrildiği, ellere ve yanaklara kurumuş dudakların temasının sağlandığı demler.' Rasim Özdenören'in Ramazan ve bayrama dair bir yazısını alıntılıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Oruç günleri rutini parçalayıp attı. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Kalıplaşmış günlerin belli bir gündüzü ve belli bir gecesi vardı.</span></span></p>

<p><span><span>O geceler ve o gündüzler arkada, geride bırakıldı. Şimdi artık ne o eski gündüzlerdeyiz, ne o eski gecelerde…</span></span></p>

<p><span><span>Bir yeme tarzımız bulunuyordu. Sabahleyin kalktığımızda soframızın hazır olmasını bekliyorduk.</span></span></p>

<p><span><span>Ama oruçlu günler, birden, bizim o sefil alışkanlığımızı parçalayıp attı. Artık sabahleyin bir sofraya uyanmayı aklımızdan geçirmez olduk. Suyu bıraktık. Yemeyi unuttuk. Veya şöyle: Bunların hepsi hayatımızda geçerliğini sürdürüyor; ama hiçbiri artık eskisi gibi değil. Kahvaltı iptal edilmiş, öğle yemeği iptal edilmiş. Onların yerine peki?.. Hiç! Onların yerine ikame edilen hiçbir şey yoktur! </span></span></p>

<p><span><span>Günler yavaş yavaş geçip gittikçe, bir de bakıyorsunuz ki, böyle de yaşanabilirmiş. Böylesi de mümkünmüş. Ancak o mümkünün denenebilmesi insanın kendiliğinden becerebileceği, üstesinden gelebileceği bir iş değildir.</span></span></p>

<p><span><span>Bir zamanlar derdim ki: “Beni bu saatte aç bırakmaya kimsenin gücü yetmez!” Öyleydi. Yoksulluğun gücünden başka hangi erk beni lokmamı ağzıma götürmekten men edebilirdi?</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span>Şunu da söylerdim kendi kendime: Gecenin bu saatinde hangi erk beni yemek yemeye çağırıyor? Hangi devlet gücü beni, gecenin bir vaktinde bu sofraya konuk ediyor? Ve ben nasıl oluyor da, bu çağrıya seve isteye uymak istiyorum? Gerçekten düşünülünce, bir tür cinnet halini yaşadığımız hayal edilebilirdi.</span></span></p>

<p><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Bir sırrın Allah'la paylaşılması</strong></span></span></span></p>

<p><span><span>Bir sırrı Allah'la paylaşıyorsun. O sırrı ikinizden başka bilen hiç kimse yok şu yeryüzünde… Oruç da zaten böyle bir anlam içeriyor gibime geliyordu. Bir sırrın Allah'la paylaşılması… Bunun, insanı ne kerte yüceltebileceğinin takdirini herkesin kendi bilincine terk ediyorum.</span></span></p>

<p><span><span>Ancak alışılmışın, kalıplaşmış olanın sürgit devam etmesini beklemeye hakkımızın olmadığını bilmemiz gerekiyor. Çünkü o öylece devam ederse, bu kez, farkında olmadan, parçalanmış olan eski rutinin yerine bir başkasını ikame etmiş oluruz. Bu da, rutinin parçalanmışlığını öldürür. Böyle olmaması için parçalanmış olan kalıbın tam kıvamında bırakılması gerekir: Ne daha fazlasına tahammül etmeliyiz, ne daha azına göz yummalıyız. Olması gereken, gerektiği kıvamda bırakılmalıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Ancak yeniden o eski alışılmış günlere dönüşün özlemi çekilmeye başlamalı. Ayın sonuna ulaşıldığında aynen öyle oluyor. </span></span></p>

<p><span><span>Şevval, Ramazan'a üç gün ödünç veriyor. O üç günlük aralıkta, artık ne alışılmış ve kalıplaşmış günler yaşanıyor; ne Ramazan'ın bütün rutinleri parçalamışlığı geçerliğini sürdürüyor. Onlar, kendilere mahsus günlerdir. Ne Ramazan'a benzerler, ne başka ayların kalıplaşmış hallerine. Onlar ara günlerdir, aradaki günler… Kalıplaşmışın parçalanmışlığı ile kalıpların eski haline rücuu arasında bir yerde dururlar. İnsanı, kalıplaşmış olanın parçalanmışlığından, yeniden kalıplaşmış olanın alışılmışlığına döndüren müstesna günler… Sanırım belki bu yüzden o müstesna günlere bayram adı verilmek isteniyor. Ve o müstesna günlerin tadı gene istisnai olanın zevkine varılarak çıkartılmak isteniyor. Bayram denilen şey belki de böyle bir kesittir: Gönüllerin tuhaf bir yumuşaklığa, barışa, affa, merhamete evrildiği, ellere ve yanaklara kurumuş dudakların temasının sağlandığı demler…</span></span></p>

<p><span><span><em>Rasim Özdenören, “<a href="http://www.yenisafak.com/yazarlar/rasimozdenoren/bayram-gunleri-33678?mobil=true" rel="nofollow" target="_blank"><strong>Aradaki Günler</strong></a>”, 11 Ekim 2007, Yenişafak gazetesi.</em></span></span></p>

<p><span><span><strong>Buğra Atlı</strong> alıntıladı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/rasim-ozdenorenden-bayrama-dair</guid>
      <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 22:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2015/06/27/rasim-ozdenoren.JPG" type="image/jpeg" length="47607"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cahit Zarifoğlu'ndan oruç ve Ramazan'a dair]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/cahit-zarifoglundan-oruc-ve-ramazana-dair</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/cahit-zarifoglundan-oruc-ve-ramazana-dair" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA['Müslümanın nasıl olması gerektiğini söyleyebilen kaç imamımız, kaç müftümüz var?' Cahit Zarifoğlu'nun 'Bir Değirmendir Bu Dünya' kitabında yer alan oruçla ilgili bir bahsi alıntılıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span>Ramazan gelip de ibadete pek ilgisiz olanların bile oruç ve namaza sıkıca sarıldığı, vakit namazlarında safların beş-on katına çıktığı günlerde, yollarda alenen ve arsızca oruç yiyenlere rastladığım zaman kulakları çınlasın, hep <strong>Rahmi Hoca</strong>'yı anarım. Onun bazı sözlerini hatırlarım, öfkem yatışır. İlahi armağanı, nasibi ve saadeti düşünürüm. Kalbime bir yumuşaklık, insanların tümüne iyilik dilemek, merhametle iyilik dilemek arzuları gelir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Kim bilir nerelerdedir, şimdi Rahmi Hoca!</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Allah'ın rahmetinin erişmeyeceği bir yer mi biliyorlar?</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Kur’an’ın emrettiği hakikatleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı bir devlet memuru olup cami kürsülerinden cemaate açıkça söyleyebilen onun gibi kaç kişi var? Cihadı, takvayı, zulmü küfrü, devleti, imanı, sorumluluğu günümüzün şartları ve hadiseleriyle ele alarak söyleyebilen kaç kişi var? Müslümanın nasıl olması gerektiğini söyleyebilen kaç imamımız, kaç müftümüz var? Rahmi Hoca kürsüsünden bir defasında şöyle haykırıyordu:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>“- Hocam çok ileri gidiyorsun, dikkat et, seni oradan oraya sürerler diyorlar bana. Söylesinler bakalım nereye sürecekler? Söyleyin nereye sürecekler? Allah'ın rahmetinin erişmeyeceği bir yer mi biliyorlar?”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bu ne güzel korkusuzluk. CHP iktidara gelir gelmez, kendisine kalıtım yoluyla kurucu atalarından geçmiş İslâm düşmanlığı gereği, davar boğazlar gibi mescid kapatmaya başlar. Bazı resmi dairelerde her nasılsa kapatılmamış mescidler vardır. Bakıyorsunuz bunlara, cemaatleri yarıdan ziyade azalmış. Hadi diyorsunuz bunların bir kısmı, kendilerini eski idarecilere beğendirmek için, namazı istismar eden münafıklardı. Ya peki namazı Allah rızası için kılanlara n’oldu dersiniz. Namazı, takip edilmek, tekdir edilmek, sürülmek endişeleriyle, bir takım rızık endişeleriyle bırakmadılarsa söyleyin niçin bıraktılar? Sırf Müslümandır diye sürülmenin, eza çekmenin şerefinden ve ecrinden mi kaçarlar?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Hepimiz oruç tutarken, kedi demin oruç yiyordu</strong></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span>Rahmi Hoca bu Ramazan'da bir camide konuşabiliyor mu acaba? CHP hükümeti devlet dairelerindeki mescidlerin derhal kapatılması için seri genelgeler yayınlarken, kapatılan mescidlerdeki İslâmî eserler ardiyelere konurken çirkin ve zavallı bir suskunluk içinde kılları bile kıpırdamayan Diyanet İşleri Başkanı ve avânesi Rahmi Hoca’yı aktif vaizlik görevinden alarak, mahut “İrşat heyeti”ne atadılar. Yani ağaların keyfi gelinceye kadar ağzını açmadan bir köşede oturmaya tayin ettiler.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Ama Rahmi Hoca bu! Biliyorum, o, yüzlerine hakikati söylediği yüzlerce kafanın karşısındadır. Daha doğrusu hakikati duymak isteyenler kulaklarını götürüp onun ağzının önüne koymaktadırlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Yazımızın başına dönmek istiyorum.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Geçmiş Ramazanlardan birinde, bir camide Rahmi Hoca vaaz ederken bir ara şunları söylemişti:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>-Çocuk, evlerindeki kediyi pataklamaya başlamış. Baba, “Oğlum” demiş, “kediyi niçin dövüyorsun?” Çocuk, “Babacığım, hepimiz oruç tutarken, kedi demin oruç yiyordu, o sebeble cezalandırıyorum” demiş. Baba çocuğun başını okşayarak hoşnutluğunu belli etmiş, çocuğun hassasiyetini ve dikkatini tebrik etmiş ve şunları söylemiş: “Yavrum, kediyi bırak zira hayvanlar oruç tutmaz”.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Cemaatte gülüşmeler oldu. Ama birkaç saniye sürdü bu. Aslında hepimiz, yüzlerce insan iliklerimize kadar ürperdik. Hidayet nasib ve nasibsizlik hadiseleri karşısında büyük aczimizi idrak ettik. Kuru öfkeyi bıraktık, tefekkür ettik. Merhamet, yumuşaklık ve tebliğ arzuları duyduk.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><em><strong>Cahit Zarifoğlu, Bir Değirmendir Bu Dünya</strong></em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong>Murtaza Özeren </strong>alıntıladı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/cahit-zarifoglundan-oruc-ve-ramazana-dair</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2019/04/cahit_zarifoglu_ndan_oruc_ve_ramazan_a_dair_h21033_27e7c.jpg" type="image/jpeg" length="89037"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Niyazî-i Mısrî Hazretleri'nden Kadir Gecesi'ne dair]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/niyaz-i-misr-hazretlerinden-kadir-gecesine-dair</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/niyaz-i-misr-hazretlerinden-kadir-gecesine-dair" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Hz. Pir Niyazî-i Mısrî k.s, 'Mevaidü'l İrfan' eserindeki yirmi yedinci sofrada Kadr Suresi ve Kadir gecesi hakkında neler söylüyor?" Ahmed Sadreddin derledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span>Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile,</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>"Biz onu yani Kur'an-ı Kerim'i Kadir Gecesi'nde indirdik." Burada şuna işaret edilmektedir: Ölüm ister iradi, ister ıztırari, ister tevazui olsun, yokluk olduğundan dolayı zulmettir. Zira ölüm, zulmetin başlangıçlarındandır. Bunun hepsi Kadir Gecesi'dir. Bu geceye Kadir Gecesi denmesinin sebebi, kadir sahibinin, bu kadrine ancak Allah'ta mücahede yoluyla ulaşabilmesidir. Kulun kalbine ilim ve marifet, ancak ve ancak zikirle, tevhidle, mürşidin teveccühü ile varlığından tamamiyle geçip, fenâ fillah oluncaya kadar mücahede etmesiyle iner. Zira tane, toprak altında fani olmadan içindekini bitirmez. Mezkur mücahedeye ve fenaya Leyletü'l-Kadr denmiştir. Bu gecenin Ramazan Ayı'nda bulunmasının kuvvetle muhtemel olması da bu söylediğimiz fikre delildir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Mücahede bir ağaçtır, maarif onun meyvesidir</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>"Kadir Gecesi'nin ne olduğunu sana ne bildirdi?" ayetinde de şuna işaret edilmektedir: Allah'ta mücahedenin kadrini Allah Teala'dan başkası bilmez. Çünkü mücahid, sülûkunun başlangıcında, mücahede sonunda kendisine ne gibi maarif ve müşahede açılacağını bilemez. Bu mücahede, bu kadrin, şerefin zuhuruna sebeb olduğundan dolayı ona kadir nisbet edildi, kadir denildi. Yoksa kadir, mücahede ile hasıl olan maarifindir. Mücahede bir ağaçtır, maarif onun meyvesidir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Sonra sülûki mücahedenin kadrini üç vechile beyan ederek buyurdu: "Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır." Burada da şuna işaret vardır: Maarif-i ilahiyye'nin husulü ile sonuçlanan Allah'ta mücahede, sahibinin, değirmen eşeği gibi eseri etrafında dolaştığı bin ay ibadetten daha hayırlıdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Sonra Yüce Rabbimiz buyurdu: "Melekler ve ruh, o gecede her emri yüklenerek inerler." Bu da şuna işarettir: Sülûki mücahedede kendilerine müşkil olan her hususta meleki ilhamlar, Rabbani varidat iner, bununla mücahede edenlerin müşkilleri çözülür, onlar kalb şehirlerinin fethine, görmedikleri birtakım askerlerle giderler ki bu askerler gizli padişahlardır. Bunun içindir ki, "Hüküm Allah'ın yeryüzünde askerleridir. Onlarla mürîdlerin ruhlarını takviye eder." denilmiştir. Nerede ordularla bir şehri fethe giden, nerede tek başına giden. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Mücahede gecesinde kadir, şan, şeref sahibini şaşırtmaz, azdırmaz</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>"Şafak atıncaya kadar selamet." ayeti de işaret ediyor ki: Bir mürşid-i kâmilin mürakabesi altında sülûki mücahede, ta hakikat güneşi doğuncaya kadar her türlü yol afetlerinden selâmette olmaktır. Çünkü sultan, askerleri, harb aletleri çok olduğundan dolayı yoldaki hırsızlardan, eşkiyalardan, düşmanlardan emindir. Ama kendi kendine bir şehri fethetmek veya hücum eden askerlerden savunmak için mücahede yoluna çıkan, o hususta tek başına kalır. Allah daha iyi bilir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bil ki; bir kimse kendi kadrini bilmez, asli kabiliyyet ve fıtratını bozar, ömür malını havaya sarfederse mücahede kadrini nasıl bilebilir? Hele maarif-i ilahiyyeden ibaret olan mücahede meyvesini tadmamış ise. Mücahede gecesinde kadir, şan, şeref sahibini şaşırtmaz, azdırmaz. O zat, kadrine kibir eklemez. Yani onunla başkasına kibirlenmez. Ama bunu, sülûki mücahedenin hayrinde bulan kimse bununla başkasına kibreder ve o takdirde bu kadrin, ne kendisine ne de başkasına faidesi olmaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Önce kemaline güvendiği ve o kemale ehil olduğunu iddia ettiği için yüksek kadre, şerefe ulaşamaz. Çok cahil vardır ki, Allah indinde âlimlerin, kibirleri ve ehliyyet iddiaları yüzünden ulaşamayacakları mertebelere ulaşmışlardır.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span>Sonra, bu kemal üzerine yılan dolanmış bir ağaç gibidir. Bundan dolayı insanlar ondan kaçarlar. <strong>Bayezid-i Bistâmi Hazretleri</strong> şöyle demiş, "Kadri bulan, kadir sahibinin kadrini bilmekle, babalar, analar ve şeyhler gibi kadirli kimselere hürmet etmekle onu bulmuştur." Allah indinde mahlukattan birinin küçük görmek kadar büyük bir günah yoktur. Kendi meş'um nefsinin azizliği için, Allah'ın kadrini yücelttiği kimselerin zelil olmasını istiyor. Miskin bilmiyor ki: "İzzet tamamen Allah'ındır"*, onu, kullarından istediğine verir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>*Yunus Suresi 65. ayet</span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong>Ahmed Sadreddin </strong></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı, Havadis</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/niyaz-i-misr-hazretlerinden-kadir-gecesine-dair</guid>
      <pubDate>Fri, 27 Feb 2026 12:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2019/05/niyaz_i_misr_hazretlerinden_kadir_gecesine_dair_h20928_92985.jpg" type="image/jpeg" length="18027"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İbn Arabi hazretlerinden oruç ve Ramazan'a dair]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/ibn-arabi-hazretlerinden-oruc-ve-ramazana-dair</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/ibn-arabi-hazretlerinden-oruc-ve-ramazana-dair" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İbn Arabi hazretleri Fütühat-ı Mekkiye'sinde Ramazan değil şehr-i Ramazan denilmesini öğütler. Bunun delili ise şu hadistir: “Ramazan demeyiniz. Çünkü Ramazan Allah’ın isimlerinden biridir.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span><span lang="en-US">Bismillâhirrahmânnirrahîm</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span lang="en-US">Allah size yard</span>ım etsin, bu yurdun ismi Şehr-i Ramazan’dır. Şehir denmesi şemsten yansıyan bütün hilâlleri toplaması ve insanın ilâhî nazardan aldığı ziyâ ile bütün insânî halleri, hayat ve davranış tarzlarını cem etmesindendir. Kamer, şemsten yansıyan cümle ziyâları, kendinde toplaması dolayısı ile “şehir” ismini almıştır. Ramazan, hilâlin görünmesi ile başlamasından dolayı, buraya Şehr-i Ramazan denmiştir. Bize ulaşan bir hadîs-i şerifte Rasûlullah -sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: “Ramazan demeyiniz. Çünkü Ramazan Allah’ın isimlerinden biridir”. Zîrâ Kur’ân-ı Kerim’de de Allah -celle celâluhû-, Ramazan dememiş, Ramazan ayı demiştir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır; “Orucun dışındaki bütün amelleri kuluma âiddir. Oruç ise bana âiddir ve onun ödülünü ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Aranızdan birisi oruçlu olduğunda, kavga yapmasın ve kızmasın. Birisi kendisine sataşırsa veya kavgaya tutuşursa ‘Ben oruçlu bir insanım’ desin. Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, oruçlunun ağız kokusu kıyâmet günü Allah nezdinde misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun iki sevinci vardır. Orucunu açtığında sevinir. İkincisi ise, Rabb’iyle karşılaştığında oruç tuttuğu için sevinmesidir’.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Benzeri olmayanı ancak benzeri olmayan görebilir</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bu iki hadîs-i şerif, oruç yâni savm ve Ramazan hakkında hakîkate ulaştıran köprüler hüviyetindedir. Önce şunu bilmelisiniz ki, oruç, tutmak ve yükselmek demektir. Oruç diğer bütün ibâdetlerden âlâ olduğundan savm diye isimlendirilmiştir. Allah orucu, ibâdetler arasında benzeri olmamakla nitelendirmiştir. Bizler bunu ibâdet maksadı ile îfâ etsek bile, Allah orucu bizlerden düşürmüş ve kendisine izâfe etmiştir. Orucun mükâfatını ise bizzât kendisi vermiş, benzersizlik de orucu kendisine katmıştır. Allah kendisi için ‘O’nun bir benzeri hiçbir şey yoktur’ diyerek kendisinin bir benzeri olduğunu reddetmiştir. Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi vesellem- orucun ibâdetler içinde misilsiz olduğu hükmünü ortaya koymuştur. Hal böyle olunca, bizler oruç tutmamız nedeni ile yâni benzersizlik özelliği ile oruçlu adını kazanmışızdır. Yâni Allah şöyle demiştir: “Ben, siz yâni kullarımı, oruçlu oldukları zamanlarda yemeden ve içmeden münezzehlikle yâni samedânîlik ile nitelemiş olsam bile, şanıma yakışan mutlak tenzîh bakımından değil, sınırlı tenzîh yönünden isimlendirdim. Bu yüzdendir ki ödülünüzü ben vereceğim”.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Hadîs-i şerifteki iki sevincin ikincisi, iki benzeri olmayanın bir araya gelmesinden ibârettir. Benzeri olmayanı ancak benzeri olmayan görebilir. Bunu iyi anla!</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>O geceye ulaşanlar artık ebediyyen şirk-i hafîden münezzehtirler</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Ramazan isminin bu aya verilmesi durumuna gelince, bu ayın, diğerleri arasında eşsiz ve benzersiz olmasındandır. Yâni, ibâdetler içinde eşsiz olan orucu, geceler içinde eşsiz olan “Kadir”i barındırmasından dolayıdır ki, aylar içinde bu iki eşsizliği cem eden ayı yâni şehri ismi ile isimlendirmiştir. İşte bu üç benzersizlik ve misilsizliğin bir araya geldiği geceye verilen isimdir “Kadir Gecesi”. Bütün benzersizliklerin cem ediliş andır. O geceyi bin aydan hayırlı kılan mânâ ise, kulun, Hakk’ın insanları yaratırken, aralarındaki istîdâd ve işlev farklarına rağmen, gönlünde insanlığa âid sığdıramadığı hiçbir şey kalmayan, kendine verdiği değeri kimseden esirgemeyen, kendi hak ve adâletini gözettiği gibi, herkesi bu dâireye alarak, insanlığı kendi âilesi telâkkî edenin gecesidir ‘Kadir’. Artık beşer yurdu, kendilerine hizmet edecek bir insana daha kavuşmuş, ondan yayılacak adâlet, merhamet ve bereket ile kendilerini beşer kılan her ne isim, sıfat ve fiil var ise bunları düzeltme şansına kavuşmuşlardır. Bu geceye ulaşanlar artık ebediyyen şirk-i hafîden münezzehtirler.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span>Şirk-i hafî şudur ki: “Yaratanları farklı ilâhlarmış gibi varlığın hukukunun bâzısını koruyup, bâzısına umursamaz olmaktır. Sanki seni yaratan başkasıymış gibi, hakkı senden ve sâhiplendiklerinden başkasına revâ görmemendir. Hakkı sâdece kendin için tutup, başkalarına aynı hakları tanımamazlık etmendir. Şimdi senin yapman gereken dâima varlığın her zerresini ve haklarını kendin ve hakların gibi aziz tutmaktır. İşte bu idrâk sende meleke kesbettiğinde Allah sana şöyle buyurur: “Sen ki, her şeyin hakkı benim hakkım kadar kutsal ve bana emânettir dedin, herkesi kendin bilerek, hep kendine iyilik ettin, şanım gereği ben de, katımda üstün kıldığım insanlardan seni ayırt etmeksizin sırlarıma seni mahrem kıldım”. Allah sizi bu anlattıklarımda başarıya ulaştırsın, biliniz ki ‘kalbinde mârifet hilâli doğanlara oruç tutmak farz olmuştur.’ Allah muhakkak doğruyu söyler.</span></span></p>

<p></p>

<p><span><span><strong>Ahmed Sadreddin</strong> alıntıladı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/ibn-arabi-hazretlerinden-oruc-ve-ramazana-dair</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 13:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2019/03/ibn_arabi_hazretlerinden_oruc_ve_ramazan_a_dair_h20883_a6e59.jpg" type="image/jpeg" length="90577"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İsmail Kara'dan Ramazan ve Kadir gecesine dair]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/ismail-karadan-ramazan-ve-kadir-gecesine-dair</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/ismail-karadan-ramazan-ve-kadir-gecesine-dair" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA['Gök kapısı açıldı, hemen duanızı yapın.' İsmail Kara'nın, 'Aramakla Bulunmaz' kitabında yer verdiği Kadir gecesi ile ilgili bir hatırasını alıntılıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span>Kü­çük yaş­lar­da bir ço­cuk Ka­dir ge­ce­si ile na­sıl bağ ku­ra­bi­lir? He­ye­can­lı bir hi­kâ­ye­ye dö­nüş­müş “hakikat”­le­ri an­lat­mak en iyi yol ol­ma­lı. Bi­ze de an­la­tı­lan bir “hi­kâ­ye” var­dı; çok er­ken yaş­lar­dan iti­ba­ren duy­ma­ya baş­la­dı­ğı­mız ve za­man içe­ri­sin­de keş­fet­me­ye ko­yul­du­ğu­muz bir hi­kâ­ye...</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Çok ya­kı­nı­mız olan genç ha­nım ay­nı büyük hadiseyi ye­ni­den ya­şar­ca­sı­na he­ye­can­la an­la­tı­yor:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Yaz ay­la­rın­a rast­ge­len bir Ra­ma­zan­dı. Sıcak ve uzun... Yay­la yap­tır­mak­ta olan kom­şu­muz, ma­hal­le­nin ka­dın­la­rı­nı ve kız­la­rı­nı tah­ta ta­şı­ma­ya ça­ğır­dı. Yayla tahtası hem kalın hem de uzun olduğu için her kadın taşıyamaz. Yaylanın keresteleri de öyledir; güçlü, kuvvetli ve dayanıklı erkek ister... Ra­ma­zan ol­du­ğu için sa­hu­ru bi­raz er­ken ya­pıp gü­ne­şe ya­ka­lan­ma­dan gi­de­ce­ği­miz ye­re var­ma­lıy­dık. Yak­la­şık iki sa­at­lik bir me­sa­fe.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Sa­hu­ru yap­tık ve yola çık­tık. Ön­de er­kek­ler, ar­ka­da otuz ci­va­rın­da ka­dın. Gür­gen­ler, çam­lar, kes­ta­ne­ler ve fun­da­lık­lar­la çev­ri­li or­man yo­lu­na gir­dik. Bildiğin patika yol... Ay ışı­ğı­nın ay­dın­lı­ğın­da yo­kuş yu­ka­rı gi­di­yor­duk. Taş­la­rın ara­sın­dan dö­kü­len so­ğuk ve tat­lı su­lar­dan bi­ri­ne yak­laş­tı­ğı­mız­da be­ra­ber git­ti­ği­miz yaş­lı ha­la be­nim­le bir ar­ka­da­şı­mı ge­ri­ye çe­ke­rek “on­lar git­sin, biz bu­ra­da na­ma­zı­mı­zı kı­la­lım” de­di. Ya­vaş­la­dık ve su­yun ba­şı­na gel­di­ği­miz­de otur­duk.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Ha­la ab­des­ti­ni al­dı. Biz al­ma­ya baş­la­mış­tık ki or­ta­lık bir­den kıp­kır­mı­zı ke­sil­di... Aman Allahım!... Ateşin içine düşmüştük. Or­man, dağ­lar taş­lar ya­nı­yor gi­biy­di... Şaşkınlık içinde ha­la­nın se­si­ni duy­duk: Kız­lar! Gök ka­pı­sı açıl­dı, he­men du­anı­zı ya­pın! Onun bak­tı­ğı ta­ra­fa doğ­ru bak­tık. Gö­ğün bir nok­ta­sın­da na­rın iki­ye ay­rıl­ma­sı gi­bi kor ha­lin­de bir yer gör­dük. Şaş­kın ve he­ye­can­lı idik, ka­pı da ka­pan­ma­ya baş­la­mış­ gibiydi...</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Ha­la iç­ten ge­len bir inil­tiy­le du­ası­nı tek­rar­lı­yor­du: Ya rab­bi! Günahlarımı affet, Cen­ne­ti­ne ko be­ni!... Ya­nım­da­ki ge­li­nin yıl­lar­dır er­kek ço­cu­ğu ol­mu­yor­du, o da bir er­kek ev­lat is­te­di. Ben be­kâr­dım, he­lal süt em­miş ve “okun­muş”* bi­ri­nin kıs­me­ti­me düş­me­si için ses­siz­ce yal­var­dım.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bun­la­rı ya­pa­na ka­dar gök ka­pı­sı da ka­pan­dı. Ken­di­mi­zi to­par­la­dık, ab­dest­le­ri­mi­zi al­dık, na­maz­la­rı­mı­zı kıl­dık. Yo­la ko­yu­lur­ken ha­la bi­zi uyar­dı: Gök ka­pı­sı­nı gör­mek bir kıs­met­tir kızım, her­ke­se na­sip ol­maz, her­ke­se de an­la­tıl­maz. Onun için ye­ti­şe­ce­ği­miz ka­dın­lar ba­his aç­maz­sa siz de bir şey söy­le­me­yin, bel­ki de on­lar gör­me­miş­tir... Ger­çek­ten de yüz, iki­yüz met­re ile­ri­miz­de­ki bu ka­la­ba­lık her­han­gi bir şey gör­me­miş­ti.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Ha­la­nın du­ası öte­ki dün­ya­ya ait idi. Ço­cuk is­te­ye­n gelinin bir se­ne son­ra oğ­lu ol­du. Adını Zelkif koydular. Ben de he­lal süt em­miş ve okun­muş bi­ri­ne düş­tüm. Beni gelin olarak isteyen Kutuz’un evi bir ay kadar önce yanmış, kül olmuştu. Komşularının evine gelin gidecek, yeni bir ev yapmak için yırtınacaktım. Arkadaşlarımdan bazıları da bana bu durumu hatırlatmışlardı. Ben duymazlıktan geldim, çünkü gök kapısı açıkken “okunmuş” birini istemiştim ve taliplim okunmuştu. Za­ten gök ka­pı­sı­nı gö­rüp de dua eden­le­rin du­ası ay­nen ka­bul olur...</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>*</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bu ha­di­se­nin ve an­la­tı­mın et­ki­si ve ca­zi­be­si yü­zün­den ol­ma­lı ki oku­mak­la ün­si­yet pey­da et­tik­ten son­ra gök / rahmet ka­pı­sı ile il­gi­li bil­gi­ler, anek­dot­lar dik­ka­ti­mi çe­ki­yor­du. Bel­ki de bir da­ya­nak, sağ­lam bir kay­nak arı­yor­dum. Rast­la­dık­la­rım da­ha çok folk­lor, ede­bi­yat ve tür­kü mal­ze­me­si idi. Fa­kat El­ma­lılı Ham­di Efen­di’nin Ka­dir su­re­si tef­si­rin­de ver­di­ği kı­sa bil­gi­le­re ka­vu­şun­ca çok he­ye­can­lan­mış­tım. Mer­hu­mun yaz­dık­la­rı­nı bi­raz sa­de­leş­ti­re­rek ak­ta­rı­yo­rum:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>“İbn Ha­cer-i Hey­te­mî (r.a.) Tuh­fe­tu’l-Muh­tac’da der ki: “Ka­dir ge­ce­si­ni gö­re­nin bu­nu giz­le­me­si sün­net­tir. Çün­kü onun ke­ma­li ve fa­zi­le­ti­ne an­cak Al­lah Teâlâ’nın mut­ta­li kıl­dı­ğı kim­se­ler nâ­il olur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>“Ka­dir ge­ce­si­ni gör­me­nin ne de­mek ol­du­ğu ko­nu­sun­da da ule­ma hay­li gö­rüş­ler ile­ri sür­müş­tür. Alu­sî’nin be­ya­nın­dan açık­ça an­la­şı­lan şu­dur: Onu gör­mek de­mek ona mah­sus olan nur­la­rı ve me­lek­le­rin yer­yü­zü­ne in­me­si gi­bi hu­su­si şey­le­ri bil­me­yi ifa­de eden ala­met­le­ri gör­mek de­mek­tir. Ve­ya böy­le bir il­mi ifa­de eden ve ha­ki­ka­tı an­cak eh­li­ne ma­lum olan bir keş­fe er­mek­tir”.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>El­ma­lı Ham­di Efendi mer­hu­mun, sır­rî­li­ği sür­dür­mek için ifa­de­si­ni bilerek muğ­lak­laş­tır­dı­ğı­nı sa­nı­yo­rum.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>*</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>O muğlaklaştırsın, ben sırrı fâş edeyim: Çok yakınımız olan anlatıcı genç hanım, anamdır.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span>* Mahalli dilde "okunmuş", hafızlık yapmış, dinî ilimler tahsil etmiş kişi için, bir de okunup üflenmiş su, tuz vb. için kullanılır. Okullaşma oranı arttıkça normal (laik!) tahsil almış kişiler için de “okunmuş” kelimesi kullanılacaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><em><strong>İsmail Kara, Aramakla Bulunmaz, Dergah Yayınları, sf. 16-18.</strong></em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong>Mehmet Erken</strong> alıntıladı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/ismail-karadan-ramazan-ve-kadir-gecesine-dair</guid>
      <pubDate>Fri, 20 Feb 2026 10:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/haber/2015/02/10/ismail-kara.jpg" type="image/jpeg" length="78244"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Oruç da Acıkır: Sezai Karakoç'tan oruç ve Ramazan'a dair]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/sezai-karakoctan-oruc-ve-ramazana-dair</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/sezai-karakoctan-oruc-ve-ramazana-dair" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Üstad Sezai Karakoç'un 'Sütun' adlı kitabında yer alan 'Oruç da Acıkır' başlıklı yazısını alıntılıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span><span lang="en-US"><strong>Oruç</strong>, hiç gecikmeden, yolunu şaşırmadan, tam saatinde, dinç ve genç, tarihin dinamizmini de özünde gaybın bir üfleyişi gibi taşıyarak geldi. Mademki geldi, onu iyi tanımak gerek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span lang="en-US">Oruç, boş bir çerçeve olarak veya bir mevsim gibi sadece tabiatın bir parçası olarak gelmedi. Tarihin bir parçası olarak geldi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span lang="en-US">Dolu geldi. Kendindekini boşaltacak. Giderken de dolu gidecek. Dolu gitmeli.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span lang="en-US">Her yılın orucu, büyük "oruç kitabı"na, sabırla ve meleklerin üslubuyla işlenmiş bir sayfa, bir yaprak gibi eklenir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span lang="en-US">Taşların, ağaç kovuklarının, toz zerrelerinin bile, en keskin bir hafızayla şahitlik yapacağı büyük Hesap Gününde, şüphesiz, "oruç kitabı", en büyük şahitler arasında, dosyasında en çok belge bulunduran suç ve sevap araştırıcıları arasında görünecektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span lang="en-US">Demek ki, oruç, çağımıza, göklere mahsus nişanlarla donanmış büyük ve yetkili bir şahit olarak geliyor ve geldi.</span></span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su</strong></span></span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Siz sanmayın ki, oruçta yalnız siz susar, siz acıkırsınız. Oruç da susar, oruç da acıkır. Çünkü: Oruç da canlıdır. Sizin gibi. Hatta sizden fazla. Çünkü: Onda, ölümün eriteceği et ve kemik de yok. İnsan, sağken bile ölüme karışıktır. Biz, hayatla ölümün karıştığı bir terkibiz. Sağken, hayat ölüme baskındır ve ölümü kullanır. Sonra yaşlandıkça, ölüm güçleri yavaş yavaş artar ve ölüm yüzdesi, hayat yüzdesinin üstüne çıkar bir gün. İşte o gün ölmüşüzdür, ölüm hayatı kullanmaya başlamıştır. Toplum yaşayışında da böyle. Ecel olarak gelen ölüm, bu hayat-ölüm çatışmasını kesin bir sonuca bağlar. Ama oruç yüzde yüz diri, saf olarak diridir. Net diridir, insan gibi brüt değildir.</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Bizden daha canlı, bizden daha cıvıl cıvıl olan bu gök varlığı orucun susadığı su, acıktığı yemek nedir öyleyse? Şairin, şair için dediği:</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Cins şaire mahsus yiyecekler.</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Deniz yosunları mavilik medüzaları tarzında,</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Oruca, gök şahidi oruca mahsus besinler,</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Yükseltilen dualar, derinleşen secdeler,</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Kur'an sesiyle aydınlanan ikindiler,</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Allah adıyla diriltilen geceler. diyebiliriz belki.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Evet. Oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur'an sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı giyindiği, Allah adının yükseltilmesi, yani cihattır.</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Ve orucun da iftarı vardır. Oruç müminin kalbinde iftar eder. Onun sofrasında, işte saydığımız, göğe mahsus yiyecekler bulunur.</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir</strong></span></span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Yalnız, insan orucu özlemez, oruç ise insanı özler. Ramazan ayı gelince sıla-ı rahim edenler gibi, meleklerin bile önünde eğildiği insana koşar. Oruç, insana acıkır ve koşar gelir.</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Oruç geldi, öyleyse oruca yemek taşımalı, su sunmalı, orucun lambasını yakmalı, örtüler atmalı üzerine ki geldiğinden daha zengin gitsin. Verdiğinden daha çok alsın. Yanına gideceği eski oruçlara katacağı, söyleyeceği çok şeyler bulunsun. Çağımız Müslümanlarının portresini eski çağ müminlerinin portrelerinin yanına çizecek ya, bizim öyle bir portremizi çizsin ki, ilerde gün olur ki, o portreyi bize gösterirler, utanmayalım o zaman ondan.</span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"><span><span>Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken, bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı. </span></span></p>

<p lang="en-US" style="text-align:justify"></p>

<p lang="en-US"></p>

<p lang="en-US"><span><span><strong>Ahmed Sadreddin </strong></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/sezai-karakoctan-oruc-ve-ramazana-dair</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Feb 2026 23:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2019/05/sezai_karakoc_tan_oruc_ve_ramazan_a_dair_h20915_0651d.jpg" type="image/jpeg" length="31973"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Afet Ilgaz'dan oruç ve Ramazan'a dair]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/afet-ilgazdan-oruc-ve-ramazana-dair</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/afet-ilgazdan-oruc-ve-ramazana-dair" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA['Ramazan değişmiyor, her yıl bütün ihtişamı ve heybetiyle gelip duruyor. Değişen biziz; zaman!' Afet Ilgaz'ın Ramazan'a dair yazdığı bir yazıyı ç-alıntılıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span>Bana Ramazanlarda Ramazan hatıralarımı sorarlar, bir de eski Ramazanlarla yeni, Ramazanları mukayese etmemi isterler. Ben de, o kadar düşündüğüm halde, dişe dokunur bir Ramazan hatırası bulamam. Ondan sonra da derim ki: “Değişen biziz. Ramazanlar değil.”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Eğer bendeki değişiklikleri sorarsanız, işte meydanda, yaşlandım. Sokakları, caddeleri, evimi sorarsanız, önce bir, sonra iki katlı iken, şimdi apartman oldu. Babamın ekip diktiği meyve ağaçlarının bulunduğu bahçe de çöplük. Ne yaparsınız, apartmanlardan atıyorlar. Gene de babam zamanından kalma bir incir, bir hünnap, bir ıhlamur, her ne kadar sonradan bitme aylondoz ağaçlarının arasında kayboluyorlarsa da hepsi bir olup arka civarlara nefis bir yeşil perde çekiyorlar. Hele sarmaşıkları hiç sormayın. Onlar, bıraksanız ikinci bir perde olacaklar. Ama neme lazım, doğruyu söylemek gerekirse, o sarmaşıkların kızaran yaprakları, sonbaharın en tabii, sade ve munis süsüdür. Neden munis diyorum biliyor musunuz, onlardan bir dalı yaz ortasında laf olsun diye toprağa batırmıştım. Şimdi duvarları ondan nasıl temizliyeceğimizi düşünüyoruz. Böylelerine halk “arsız” der ama o kızıl yaprakların hatırı için, ben munis dedim işte.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>Bayramlıkları yetiştirmeye çalışan anneler</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Ramazan konuşurken botanik konuşmaya başladık. İşte o zamanlar tramvaylar vardı, hep anlatırlar ya, biz de tramvaylarla geceleri teravihe giderdik. Sultanahmet Camii’ndeki bir teravih namazını, sanırım imam da <strong>Sadettin Kaynak</strong>’tı, hikayeleştirmiştim. "<strong>Başörtülüler</strong>" adlı ismi var cismi yok kitabımda bu hikaye vardır. Hatta galiba kitaba adını veren hikaye de budur. Eyüp Sultan’a giderdik, Hırka-i Şerif'e giderdik, Sünbül Efendi, Ramazan Efendi zaten yanımızda. Hatta o zamanlar Ramazan gezileri listesinde bu son yazdığım Evliyaullah yoktu. Kadınlar sabah namazlarını bu yakınımızdaki camilerde kılmaya giderlerdi. Sonra da kapıların önünü sular, süpürürlerdi: Evet yanlış anlamadınız. Kapıların önündeki kaldırımları annelerimiz, komşu kadınlar süpürürdü.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Evimiz tek katlıyken malta taşı döşeli holünde gaz ocağında iftar ve sahur yemekleri hazırlar, bulaşıkları bu holdeki (buna, aralık denirdi. İki oda bir aralık, mesela) kuyudan çektiğimiz suyla yıkardık. Evlerin tabanları da tahta idi ve bayrama yakın bu tahtalar fırçalanır, ayakla (ayağın altında elbette tahta bezi var) ovularak temizlenirdi, sapsarı bir renkleri olurdu ve çok hoş, şimdi burnumda adeta tüten tahta kokusu yayılırdı bütün eve.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>İşte, elde çamaşırlar yıkanırdı, tatlı hazırlanırdı, börek açılır ve komşu fırına pişmesi için götürülürdü. Arife akşamında üstleri gazeteyle örtülmüş tepsiler geçirilirdi fırınlardan evlere doğru.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Ha, bir de evde dikişler dikilirdi, onu unutuyordum az daha. Bayramlıkları yetiştirmeye çalışan anneler, arife geceleri ya çok geç yatarlar yahut hiç uyumazlardı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span style="color:#ff0000"><strong>İslam ülkeleri güle oynaya iftarlar yapacaklar mı?</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Şimdi bu “tad”lar yok gerçekten, ama onun yerini başka tadlar aldı. Bayram geceleri artık ibadetin değeri daha iyi anlaşıldığından galiba ev temizliği kısa kesiliyor ve ibadet ediliyor. Televizyonlardaki iftar programları da yeni Ramazanların tadlarından.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Allah, bir kapıyı kaparsa ötekini açıyor. O eski, tabii, halis tadlar yerine şimdi işte bu teknolojik imkanları verdi bize. Eskisinden daha çok bilgileniyoruz. Zekat, sadaka, infak konularında mesela, daha bilgili, bilinçli ve sorumluyuz. Öğren öğren bitmiyor; bilginin, bilgilenmenin sonu gelmiyor ve bu, yaygınlaşıyor. Bununla birlikte, bir yanıyla da bozulmalar başlıyor. Gösteriş, şaşaa, israflar artıyor, bilhassa bu mali ibadetlerdeki samimiyetlere halel geliyor. Ee bunlar da herhalde “kader” iktizasından. Öyle olacak da, böyle olacak! Neyse işte bir yere doğru koşup duruyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Şimdi, aklıma hiçbir yerde bahsini etmediğim bir Ramazan hatırası geldi. Hatıra da denmez ya, işte bana ilişkin bir şey. Ramazanlar kısa geliyordu gene. Ben hem öğretmenlik yapıyor, hem üniversiteye gidiyordum. Yıl sanırım 1958 falan. Hem de nereye ve ne öğretmeni olarak biliyor musunuz? Üsküdar Kız Lisesi’ne, müzik öğretmeni olarak. Ne yapayım, ben başvurana kadar bütün ücretli öğretmenlikler bitmişti, bana ise o kalmıştı. Ben vapurdayken iftar saati olurdu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>İşte, diyeceğim, Ramazan değişmiyor, her yıl bütün ihtişamı ve heybetiyle gelip duruyor. Değişen biziz; zaman! Allah’ın takdir ve tayin ettiği bir zamana doğru sürüklenirken, önceleri çocukluğumuzdan, gençliğimizden veya iletişim araçlarının yokluğundan kaynaklanan sadelik, sükunet, şimdi kana bulandı. Ramazan. Ramazan’dır ama insanoğlu kendine göre bir şeyleri değiştirmeyi aklına koymuş, kesip biçiyor. Bu sene Ramazan’da Iraklılar, Filistinliler ne yapacaklar? İslam ülkeleri güle oynaya iftarlar yapacaklar mı? Yapacaklar zahir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Bir hikaye vardır, hangi Allah dostundan gelmiştir hatırlamıyorum ama yangın çıktığı haber verildiğinde kaygılanıp kendi dükkanının yanmadığını duyunca şükreder de onun tevbesini ede ede bitiremez.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Hiç olmazsa, evet hiç olmazsa bu şer düzenine dur diyecek kuvvetlerin yanında olmak, tevbe hesabına geçer mi dersiniz? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><em>Afet Ilgfaz, Milli Gazete / Ramazan Günlüğü</em></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p><span><span><strong>M. Murtaza Özeren</strong> ç-alıntıladı</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/afet-ilgazdan-oruc-ve-ramazana-dair</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Feb 2026 15:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2020/05/afet_ilgaz_dan_oruc_ve_ramazan_a_dair_h20999_59c18.png" type="image/jpeg" length="75389"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Kötülükleri Konuşmak Yerine İyilikleri Harekete Geçirmek"]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kotulukleri-konusmak-yerine-iyilikleri-harekete-gecirmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kotulukleri-konusmak-yerine-iyilikleri-harekete-gecirmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Önümüzdeki hafta mübarek Ramazan-ı Şerif ayına kavuşacağız. Ramazan yalnızca oruç ayı değil; insanın kendini muhasebeye çektiği, iyiliği çoğalttığı kötülükleri hayatından uzaklaşturmaya çalıştığı bir arınma zamanıdır. Bu mübarek ayı vesile kılarak hayır işlerinde daha fazla yer almalı, kötülüklere karşı daha güçlü bir toplumsal set oluşturmalıyız.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Son haftalarda ülke ve dünya gündeminde hepimizi karamsarlığa sevk eden gelişmeler yaşandı. Özellikle uluslararası ölçekte ortaya çıkan bazı skandallar, çocukların ve gençlerin nasıl kirli ağların içine çekilebildiğini bir kez daha gözler önüne serdi.</p>

<p>Tahmin edeceğiniz üzere bu olay Epstein skandalıydı…</p>

<p>Ayrıntısına girmek istemiyorum; ancak yaşananlar hepimizi derinden üzdü.</p>

<p>Hergün ortaya dökülen bilgi ve belgeleri ibret, hayret ve üzülerek izledik ve izlemeye devam ediyoruz. Hergün yeni bir iğrenç hadise ortaya dökülüyor. . İnsanların nasıl bu kadar alçalabildiklerine inanamıyoruz. Üstelik bunlar uluslararası toplumda sözde saygınlık kazanmış kişiler.</p>

<p>Bu işleri yapanları ve bu kötülüklere bulaşanları şiddetle kınıyor ve hak ettikleri ne tür ceza varsa bu cezalara çarptırılmalarını diliyorum</p>

<p>Bunun üzerine ben bu konu çerçevesinde acaba bu olaylardan nasıl bir ders alabiliriz noktası üzerinde bir miktar araştırma yapmaya çalıştım. Bugün sizlerle kısaca bunları paylaşmak istiyorum</p>

<p><strong>ÜLKEMİZDEN BAZI RAKAMLAR</strong></p>

<p><strong>ÖNCE ÇOCUKLAR</strong></p>

<p>Türkiye’de 18 yaşın altında yaklaşık 22 milyon çocuk ve genç yaşıyor. Bu büyük bir umut, büyük bir gelecek demektir. Ancak bu tablo içinde özel ilgiye ve korumaya ihtiyaç duyan ciddi bir kesim de var.</p>

<p>Yaklaşık 350 bin çocuk annesini ya da babasını kaybetmiş durumda.</p>

<p>25 bine yakın çocuk devlet koruması altında büyüyor.</p>

<p>On binlerce çocuk sokakta yaşıyor ya da çalışıyor. ( Bu rakamın 50 bin civarında olduğu ifade ediliyor)</p>

<p>Resmî verilere göre 700 binin üzerinde çocuk çalışma hayatının içinde; bazı ölçümler bu sayının birkaç milyon olduğunu söylüyor.</p>

<p>Binlerce çocuk ise cezaevi ortamında, annelerinin yanında büyümek zorunda kalıyor. ( Bu sayının 5000 civarında olduğu ifade ediliyor)</p>

<p>Bu rakamları genellikle resmi kaynaklardan toplanan veriler</p>

<p><img alt="" height="165" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" src="http://erhanerken.com/wp-content/uploads/2026/02/IMG_3846-300x165.jpeg" width="300" /></p>

<p>Bunların hiçbiri yalnızca bir istatistik değildir. Her biri bir hayattır, bir hikâyedir ve aynı zamanda bir gelecektir.</p>

<p><strong>KÖTÜ YOLLARA SÜRÜKLENEN GENÇ KIZLARIMIZ</strong></p>

<p>Sorun sadece çocuklarla da sınırlı değil. Yoksulluk, istismar ve çaresizlik nedeniyle sömürü düzenlerinin ve fuhuş sektörünün içine sürüklenen binlerce kadın ve genç kız da var. Resmî kayıtlarda on binlerle, kayıt dışı tahminlerde yüz binlerle ifade edilen rakamlardan söz ediyoruz. Bu hikâyeler çoğu zaman görünmez, konuşulmaz ve duyulmaz.</p>

<p>Ama maalesef bunlar acı gerçekler.</p>

<p><strong>UYUŞTURUCU İLLETİ</strong></p>

<p>Yine kısa bir süre önce patlak veren uyuşturucu ile ilgili soruşturmalar, yayınlar, haberler de yine çok can sıkıcıyıdı..</p>

<p>Şöhretli ve gencecik çocuklarımız elleri kelepçeli adliye, hastane ve emniyet koridorlarında boy gösterdiler. Hepsini üzülerek takip ettik</p>

<p>Bunlar maalesef aysbergin görünen yüzü, olarak nitelendiriliyor. Dip dalgayı kestiremiyoruz.</p>

<p>Uyuşturucu illetinin tuzağına düşen genç sayımızın ürkütücü boyutta olduğu ile ilgili endişelerimiz var.</p>

<p>Buraya kadar anlatılanlar biraz iç karartıcı oldu ama şunu da belirtmemiz gerek</p>

<p>Bu gerçek sadece bugünün gerçeği değil. Bunlar ve benzerleri insanlık tarihinde de farklı şekillerde hep olmuş vakalar. Bundan sonra da kıyamete kadar da muhtemelen olacak</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ama burada durup sadece karanlık hikâyeleri konuşmak, sadece üzülmek, sadece şikâyet etmek bize yakışmaz.</p>

<p>Bizim yapmamız gereken şey, sadece kötülükleri konuşmak değil iyilikleri örgütlemek olmalıdır, diye düşünüyorum.</p>

<p>Bu ülkede binlerce çocuk, genç, kadın, kız esasında kendilerine merhametli, şefkatli bir iyilik elinin uzanmasını bekliyor.</p>

<p>Birilerinin onları görmesini, birilerinin onları duymasını, birilerini onlara “sen yalnız değilsin” demesini bekliyor.</p>

<p><strong>PEKİ BİZ NELER YAPABİLİRİZ?</strong></p>

<p>Her zaman çok büyük adımlar atmak zorunda değiliz. Küçük ama sürekli adımlar büyük sonuçlar doğurabilir. Şöyle sıralayabiliriz…</p>

<p>Mesela</p>

<p>– Devlet koruması altındaki çocuklara hizmet eden kurumlara destek olabiliriz.</p>

<p>– Güvenilir gönüllü kuruluşların yanında yer alabiliriz. ( Mesela Yetim vakfı güzel bir örnek)</p>

<p>– Bağımlılıkla mücadele eden kurumlara desteklerimizi artırabiliriz. ( mesela Yeşilay verimli çalışan köklü bir kurumumuz)</p>

<p>– Amatör spor kulüplerini (sadece futbol veya basketboldan bahsetmiyorum; judo, karate, okçuluk gibi diğer branşlar da var vs) , sanat ve kültür faaliyetlerini , izcilik çalışmalarını destekleyebiliriz</p>

<p>– Eğitim desteği sağlayabilir, gençlere meslek ve yön kazandırabiliriz.</p>

<p>– Toplumsal sorumluluk projelerine aktif katılım gösterebiliriz.</p>

<p>– Kötülük şebekeleriyle ilişkili olduğunu bildiğimiz çevrelerle ekonomik ve sosyal mesafemizi net biçimde koyabiliriz.</p>

<p>İTO olarak meslek liselerine hamilik yapıyoruz. Ancak bu büyük kurumun temsilcileri olarak daha geniş bir iyilik halkasını harekete geçirebileceğimize inanıyorum. İstanbul’dan başlayarak TOBB ile birlikte ülke sathında güçlü bir dayanışma seferberliğine öncülük edebilir ve geniş çerçeveli bir iyilik hareketinin tetikleyebiliriz….</p>

<p>Ve elbette en temel sorumluluğumuz kendi ailemizden başlıyor. Çocuklarımızla, gençlerimizle ve çevremizle daha yakından ilgilenmek hepimizin asli görevi.</p>

<p><strong>RAMAZAN-I ŞERİFTE İYİLİKLERİ ÇOĞALTMAK</strong></p>

<p>Önümüzdeki hafta mübarek Ramazan-ı Şerif ayına kavuşacağız. Ramazan yalnızca oruç ayı değil; insanın kendini muhasebeye çektiği, iyiliği çoğalttığı kötülükleri hayatından uzaklaşturmaya çalıştığı bir arınma zamanıdır.</p>

<p>Bu mübarek ayı vesile kılarak hayır işlerinde daha fazla yer almalı, kötülüklere karşı daha güçlü bir toplumsal set oluşturmalıyız.</p>

<p>Unutmayalım:</p>

<p>Bir çocuğun ya da bir gencin hayatına dokunmak yalnızca bir kişiyi değil, bir nesli ayağa kaldırmaktır.</p>

<p>Bizden geriye kalacak olan; makamlar değil, hayır ve iyilik yolunda bırakacağımız izlerdir.</p>

<p>Bugün kendimize şu soruyu soralım:</p>

<p>Ben kaç kişinin hayatına güvenli ve insani bir dokunuş yapabilirim?</p>

<p>Çünkü her çocuk, her genç doğru bir el uzandığında yeniden ayağa kalkabilir.</p>

<p>Ve şunu da unutmayalım:</p>

<p><strong>Bir toplum, en zayıfını koruduğu kadar güçlüdür.</strong></p>

<p><em><strong>*İTO’nun 12 Şubat 2026 tarihli Meclis toplantısındaki konuşmasından...</strong></em></p>

<p><em><strong>Kaynak: <a href="http://www.erhanerken.com" rel="nofollow">www.erhanerken.com</a></strong></em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kotulukleri-konusmak-yerine-iyilikleri-harekete-gecirmek</guid>
      <pubDate>Fri, 13 Feb 2026 11:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2026/02/erhan-erken-1.jpg" type="image/jpeg" length="29051"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Halil İbrahim Kutlay, M. Emin Saraç Hocaefendi’yi anlatıyor]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/halil-ibrahim-kutlay-m-emin-sarac-hocaefendiyi-anlatiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/halil-ibrahim-kutlay-m-emin-sarac-hocaefendiyi-anlatiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Hocaefendi iki binden fazla talebe değil, iki binden fazla “hoca” yetiştirmiştir. Yetiştirdiği hocaların tamamı İslâmî ilimlerde ya da İslâmî hizmetlerdedir.” Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay, Mehmet Emin Saraç Anadolu İmam Hatip Lisesi tarafından çıkarılan İnşirâh dergisinde hocası, M. Emin Saraç’ı anlatıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Değerli Hocam, Emin Saraç Hocamızla tanışmanızı anlatır mısınız?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Kendisini ilk defa 1973 yılında Beşiktaş Müftüsü merhum <strong>Fuad Çamdibi</strong> Hocaefendinin evinde tanıdım. <strong>M. Emin Saraç </strong>Hocaefendi, Fuad Hocaefendinin haccını tebrik için ziyaretine gelmişti. Ben de bir vesile ile sınıfta sıra arkadaşım <strong>Şerafeddin Kalay</strong> ile birlikte orada bulunuyordum. Hocamla orada zemzem içerken tanıştık. Hocamız, beni o zaman, Fatih Camii’ndeki derslerine davet etmişti. Bu davetine ancak ertesi yıl icabet edebilecektim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Emin Saraç Hocamızdan hangi dersleri aldınız?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>1974 yılı Ekim ayında Yüksek İslâm Enstitüsü’nün ikinci sınıfında talebe iken İlim Yayma Vakfı Vefa Yurdunda kaldığım ilk günlerde akşamları M. Emin Saraç Hocaefendinin Fatih Camii müezzin mahfilinde verdiği hadis, fıkıh ve tefsir derslerine başladım. O günden bu yana 40 yıldır hocamızın talebesi olmakla iftihar ediyorum. Bana hadis-i şerifleri ve hadis ilmini M. Emin Saraç Hocam sevdirdi. Sünnet-i seniyyeyi yaşayan, onu hem sevecek hem de sevdirecektir. <em>Sünen-i Ebu Davud</em> kitabının tamamını, baştan sona İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’ndeki arkadaş grubu ile birlikte onun Fatih Camii’ndeki ders halkasında okuduk. <em>Bulugu’l-Meram</em>, <em>el-İhtiyar</em> ve daha sonra Mekke’de kendisinden ders aldığımız muhterem üstadımız Muhammed Ali Es-Sabunî hocamızın <em>Tefsiru Âyati’l-Ahkâm</em> kitabını okuduk.<img align="right" alt="" height="304" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/632653775_1280x720_2.jpg" width="300" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Emin Saraç Hocamız, nasıl bir hocaydı?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>M. Emin Saraç Hocamın en önemli hususiyeti, ders arasında parantez arası anlattığı müstesna hatıralardır. Hocamızın hocalarından; <strong>Abdülvehhab Buhayrî</strong>, <strong>Ahmed Fehmî Ebu Sünne Hocaefendi</strong>; Hind diyarının mübarek şahsiyetlerinden <strong>Ebul-Hasen En-Nedvî</strong> Hoacefendi; Suriyeli hocaefendilerden <strong>Abdülfettah Ebu Gudde</strong>, <strong>Abdullah Siraceddin</strong>, <strong>Nureddin Itır</strong>, <strong>Muhammed Avvame </strong>Hocaefendi ile ülkemizin müstesna alimlerinden <strong>Şeyhulİslâm Mustafa Sabri Efendi</strong>, <strong>Muhammed Zahid el-Kevseri</strong> Hocaefendi, <strong>Ahıskalı Ali Haydar Efendi</strong>, kayınpederi <strong>Ali Yekta Efendi</strong>, <strong>Bekir Haki Efendi</strong>, <strong>Ömer Nasuhi Bilmen</strong> Hocaefendi, <strong>Süleyman Hilmi Tunahan</strong> Efendi, <strong>Kastamonulu Ömer Efendi</strong>, <strong>Gümülcineli Mustafa Efendi</strong>, <strong>Hüsrev Efendi</strong>, <strong>Mahmut Sami Hocaefendi,</strong> <strong>Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi</strong>, <strong>Musa Topbaş</strong> Hocaefendi, <strong>Ali Yakub Cenkçiler</strong> Hocaefendi, <strong>Mehmet Zahid Kotku</strong> Hocaefendi, <strong>Abdurrahman Gürses</strong> Hocaefendi, Trabzonlu <strong>Ahmet Yaşar Hocaefendi</strong> ve diğer pek çok zevattan naklettiği her biri ders, ibret ve öğütlerle dolu hatıralar talebelerinin hiç ama hiç unutamayacağı hatıralar olarak gönüllerinde kalacak, bu şahsiyetler bizlere daima rehber olacaktır. </span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Emin Saraç Hocamızın toplumla münasebeti nasıldı?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Hocaefendi İslâmî vakar ve şahsiyet sahibidir, ilmin ve ilim adamının izzet ve vakarına çok önem vermektedir. Şan ve şöhretten, riyadan daima uzak durmuştur. Elli yıldır hiçbir TV programına katılmamış, çeşitli TV kanallarının röportaj tekliflerini kabul etmemiştir. İslâmî dergilerin mülakat tekliflerini kabul etmiş ama her defasında eksik veya yanlış nakledilen bilgilerden yakınmıştır. Bütün İslâmî cemaatlerle, cemiyet ve vakıflarla irtibatını devam ettirmiş, zaman zaman bu kuruluşları ziyaret etmiş, cemaat faaliyetlerini takdir etmiş, cemaatlerden daima takdir görmüştür. İlim Yayma Cemiyeti İstişare Heyetinde bulunmuş, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) kurucuları arasında yer almıştır. Hocamız; “M. Emin Saraç Cemaati” diye bir cemaat kurmamış, böyle bir cemaat kurmayı istememiştir. Hiçbir müesseseye, vakfa, okula veya öğrenci yurduna kendi isminin verilmesine razı olmamıştır. Mahviyet ve tevazu içinde bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. En son şiddetli ısrar üzerine sizin okulunuza isminin verilmesini razı olmuştur. M. Emin Saraç Hocamız, Ezher Üniversitesi mezunu olmakla, Ezherli olmakla daima iftihar etmiştir. Bununla birlikte o bir Osmanlı hayranı, bir Osmanlı âlimidir. O, başlı başına bir “Osmanlı Medresesi”dir. Ders halkasında fıkıh, hadis, tefsir dersleri yanında; okuttuğu kitaplar arasında <em>Şifa-i Şerif</em>, <em>Şemail</em>, <em>Kaside-i Bürde</em>, <em>Risale-i Kuşeyriyye</em>, <em>Tarikat-ı Muhammediyye</em>, <em>Emalî Şerhi</em> gibi kitaplar da bulunmaktadır. Hocamızın; 1958 yılından bu yana 55 yıldır hiç ara vermediği derslerinin saatleri hiç değişmemiştir. Son yıllarda Armutlu’daki kaplıca seansları sebebiyle yaz aylarında ders yapamayan Hocaefendinin, yıl içinde, hafta içinde, tatil günü yoktur. Onun hayatı ilim ve irfanla, ders ve sohbetlerle doludur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Emin Saraç Hocamızın yakın zamana kadar devam eden derslerinden bahseder misiniz? </span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Hocamızın; Pazartesi-Perşembe günleri sabah 10.00- 12.00 saatleri arası Fatih Camii’nde imamlarla yaptığı ders; Salı-Cuma arası her akşam 20.00-22.00 saatleri arası ilahiyat fakültesi talebeleriyle yaptığı ders; Cuma günleri sabah namazından sonra Fatih Camii’nde daha çok ihtisas erbabının katıldığı <em>Sahih-i Buhari</em> dersi; Cuma ikindi namazı sonrası Fatih Camii’nde halka açık hadis (<em>Mişkatül-Mesabih</em>) dersi; Cumartesi sabah 10.00-12.00 saatleri arası Vefa’daki İlim Yayma Vakfı Yurdu yanındaki Ekmekçizade Medresesi Mescidindeki dersi; Pazar günleri sabah namazından sonra Fatih Camiinde halka açık <em>Şifa-i Şerif</em> ve <em>Şemail </em>dersi saatleri yıllardır, hiç ama hiç değişmemiştir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Emin Saraç Hocamızın, bu derslerinde, talebelerine vermek istediği temel mesaj ne idi? </span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>M. Emin Saraç Hocam, derslerinde daima İslâmî şuur, hizmet aşkı ve ihlas aşılamış; vakar sahibi, şahsiyetli ilim adamları yetiştirmeye çalışmıştır. İslâm kardeşliğine büyük önem vermiş, İslâm dünyasının problemlerini problem edinmiş, hocamızın, İslâm dünyası ile her çeşit ilişkilerin artması konusunda ciddî katkıları olmuştur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Emin Saraç Hocamızın yetiştirdiği talebelerinin adedini yaklaşık olarak belirtebilir misiniz? Böyle bir bilgi var mı?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Hocaefendi iki binden fazla talebe değil, iki binden fazla “hoca” yetiştirmiştir. Yetiştirdiği hocaların tamamı İslâmî ilimlerde ya da İslâmî hizmetlerdedir. Siyasete ve ticarete atılan talebelerinde de hizmet aşkı ön plandadır. Son yıllarda çok sevdiği talebelerinin “icazet talebi” tekliflerini kıramamış, birçok talebesine “icazet” vermiştir. İcazet almak için yurt dışından gelen yabancı misafirleri de çoktur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Hocamızın geçimi nasıldı, maaşı var mıydı?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>M. Emin Saraç Hocamız; 1958-1960 yıllarında İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde ve 1976-1979 yıllarında Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezinde ders verdiği birkaç yıl hariç, hiçbir yerden maaş almamıştır. Yıllarca, Kurban Bayramlarında kurban bile kesememiş ama hiçbir yerden sadaka, yardım vs. kabul etmemiştir. <em>Fizilali’l-Kur’an</em> tercümesinden gelen gelirle geçimini temin etmiş, kanaatkâr ve zahidane bir hayat yaşamıştır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Hocamızın İslâmî anlayışı genel olarak nasıldı?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Hocamız; ifrat ve tefriti, taassub ve aşırılığı reddetmiş; daima itidal ve orta yolu temsil etmiştir. Kendine özel, radikal ve marjinal hiçbir görüşü olmamış, Hanefi mezhebinin müntesibi olmakla iftihar etmiş, Osmanlıların edeb ve vakarını örnek almıştır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Emin Saraç Hocamızın, “Fatih Sultan Mehmet” ismi ile ünsiyeti nereden geliyor?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>M. Emin Saraç Hocamız; ülkemizin medar-ı iftiharı değerli sahabî Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensarî radıyallahu anh hazretlerinden sonra Fatih Sultan Muhammed Han’ı çok sevmiş, onun vakfiyesine uyma hassasiyetini daima dile getirmiştir. Fatih’te “Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi” adıyla üniversite kurulmasını çok önemsemiş, onun bize emanet bıraktığı Fatih Medreselerinin perişan halinden duyduğu üzüntüyü her zaman dile getirmiştir. Biliyorsunuz bu külliye daha sonra restore edildi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Hocamızın, Diyanet’e yönelik eleştirileri nelerdi? </span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span>Diyanet İşleri Başkanlığı müessesesi, M. Emin Saraç Hocaefendinin en çok sevdiği ve en çok tenkid ettiği kurum olmuştur. “Bizim en önemli iki müessesemiz, ordumuz ve diyanetimizdir,” sözünü sık sık tekrarlamıştır. Diyanetin; 2010 yılının Kuran Yılı ilan edilmesi, camilerde hadis ve ilmihal dersleri verilmesi gibi pek çok hayırlı uygulamasını hocamız takdir etmiştir. Merkezi sistem ezan okunması, merkezi sistem vaaz verilmesi, bayan müftü yardımcısı kadrolarının tahsis edilmesi, bayan ilahî korolarının halka açık ilahî konserleri vermeleri, Ankara’dan merkezi hutbe gönderilmesi gibi uygulamalarını da eleştirmiştir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span style="color:red">Değerli vaktinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ederiz hocam.</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/halil-ibrahim-kutlay-m-emin-sarac-hocaefendiyi-anlatiyor</guid>
      <pubDate>Tue, 09 Dec 2025 17:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2018/12/halil_ibrahim_kutlay_m_emin_sarac_hocaefendiyi_anlatiyor_h32196_2ef5c.png" type="image/jpeg" length="60351"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Emin Saraç Hocaefendi ile hasbihâl!]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/emin-sarac-hocaefendi-ile-hasbihl</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/emin-sarac-hocaefendi-ile-hasbihl" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Emin Saraç Hocaefendi'yle Recep Kabakçı Beyin yaptığı bir sohbeti İlim Yayma Cemiyeti Bülteni'nden ç-alıntılıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ulema geleneğinin son temsilcilerinden<strong> Emin Saraç Hocaefendi</strong>'yle yapılmış değerli bir sohbeti İlim Yayma Cemiyeti Bülteni'nden ç-alıntılıyoruz.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Muhterem hocam, Cemiyetimizin 60. Yılına giriyoruz. Bu mecmuamızda sizlerle konuşmamız tarihe bir not düşmek gibi de olacak inşallah. Öncelikle Emin Saraç Hocaefendi kimdir, bize kendinizden ailenizden bahsedebilir misiniz?</span></strong></p>

<p>Bismillahirrahmanirrahim. Efendim, Tokat’ın Erbaa kazası Tanova kasabasında dünyaya geldim. Dedem Nakşibendî Meşayıhından <strong>Üzeyir Efendi</strong>. Niksar’da <strong>Mahmud Hüdâyi Hazretleri</strong>’nin hülefasından <strong>Osman Keşfî Efendi</strong>’nin ismiyle maruf camiin medresesinin hocasıydı. <strong>Bahrullah Efendi</strong>’nin de halifesiydi.</p>

<p>Babam Hafız <strong>Mustafa Efendi</strong>. Kendisi tasavvuf ehli, ibadet ehli bir insandı. Bunun bir tezahürüdür ki; anneciğimle beraber teheccüde kıyam eder ve bizi de okutmak için kaldırırlardı. Sabah namazına kadar Kur’an okuyacağız, namazdan sonra derslerimizi tekrar edeceğiz ve sonra uyuyacağız. Allah kendilerinden razı olsun, o zulümat günlerinde okumamız için bizimle böyle alakadar oldular. Zulümat günleri diyorum zira ilkokul mekteplerinde Allah’ın varlığını inkâr edecek sözler söyleniyordu o günlerde, o derece yani. O günlerde babam bizi hafızlığa da başlattı elhamdülillah. Hafızlığımız devam ederken 1940’ta abimle birlikte Niksar Arasta Camii’nde mukabele okumaya başladık. Ayrıca 1941-42-43’te Merzifon’da Kara Mustafa Paşa Camii’nde Ramazanlarda mukabele okuduk.</p>

<p>Ben nasıl oldu tam hatırlayamıyorum daha sonra İstanbul’a <strong>Ali Haydar Efendi</strong> <strong>Hazretleri</strong>ne gönderildik. Aynı tekkeye mensubiyetlerinden dolayı babamla tanışıyorlardı. Ali Haydar Efendi hocamız bizi bir hafta kadar misafir ettikten sonra Fatih Camii’ne gönderdi. Fatih Camii baş imamı <strong>Kastamonulu Ömer Efendi Hazretleri</strong> bizi üç ay cami içinde misafir etti. Sonra da Üç Baş Medresesi’ne gittik ve orada kalmaya başladık. O zamanlar Arapça eserleri elde tutmak çok zor.  Biz dersleri camiin hünkâr mahfilinde gizlice okurduk. Ya önce hoca çıkar, biz sonra çıkardık, ya da biz önce çıkardık, hoca en son çıkardı. O şekilde ders okurduk. Kitaplarımızı da orada bırakırdık. 1946’dan sonra biraz daha rahat okumaya başlamıştık.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Hocam o zor günlerde gerek siz gerek babanız, dedeniz hiç jandarmanın baskılarına muhatap oldunuz mu?</span></strong></p>

<p>Ben olmadım ama babam olmuştu. Babam bizi okutmaya başladığı zaman jandarmalar gelip babamı götürmüşlerdi ve biz çok korkmuştuk. Babam hâkim huzuruna çıkarıldığında kendisine “Arapça okutmak yasak, medreseler kapatıldı, sen neden hala Arapça okutuyorsun? Bunları bilmiyor musun?” diye sormuşlar. Babam da cevaben “Ben çocuklarıma kimsenin ırzına, malına, canına kastedecek şeyler öğretmiyorum. Ben Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’ı okutuyorum, ben Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’ı okutuyorum…” der ve gözlerinden yaşlar akmaya başlar.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Babanız ceza aldı mı o mahkemeden?</span></strong></p>

<p>Aldı, tabi aldı. Altı ay ceza aldı o mahkemeden. Elhamdülillah o günler geçti.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Peki muhterem hocam biz İstanbul’da kaldığımız yerden devam edelim.</span></strong></p>

<p>Evet efendim. Burada altı yedi sene okuduk. Fakat Ali Haydar Efendi Hocamız bu iş burada bitmez. Bu ilim burada okumakla tamam olmaz, derdi sürekli. Mısır’a gideceksiniz, derdi. Biz de elhamdülillah, Allah nasip etti, gittik. O gitme işleri, hengâmesi de ayrı bir hikâyedir ya...</p>

<p>1950 senesinin bidayetinde biz Mısır’daydık. Evvela bizi imtihan ettiler. Hafız olduğumuzu öğrenince şaşırdılar. O dönemde Türkiye’den nasıl hafız yetişir diye hayretlerini beyan ettiler. Sonra sordukları bazı sualleri cevaplayınca bizi doğrudan liseye kaydettiler. Liseden sonra bazı arkadaşlar Usulü’d-Dîn‘i tercih ettiler, ben ise Külliyetü’ş-Şeria’yı tercih ettim. Allah’a çok şükür imtihanı kazandık. Hiç unutmam ikindi namazını kılıp tramvaya bindim, Abbasiye’ye Zahidü’l-Kevserî Hocamızın yanına gittim. Bizi her zamanki gibi iltifatlarla karşıladı. Külliyeti’ş-Şeria’yı kazandığımı söyleyince isabet ettiğimi söyleyip tebrik etti. “Şimdi sana Türkiye’de şer’î hüküm mü var diyecekler. Ama senin sözünle bir insanın bile amel edecek olmasından dolayı sana sevap gelecek” ifadeleriyle bizi teşvik etti. Hocamız merhum <strong>Zahidü’l-Kevserî Hazretleri</strong> İslam dünyasının en büyük âlimlerinden biriydi. Elhamdülillah Cenab-ı Hak nasib etti ona talebe olduk. Ömrünün sonunda icazetiyle şereflenmek nasib oldu. Hala onun ismini duyan nice insanlar dünyanın her tarafından geliyorlar bizimle görüşmek istiyorlar.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Muhterem hocam, Mısır’da, Osmanlı’dan kalma vakıflar varlıklarını devam ettirmekte miydiler?</span> </strong></p>

<p>Evet, hakikaten Osmanlı’dan kalma çok vakıf vardı orada da. Öğrencilere yardım ediyorlardı. Biz orada Revakü’l-Etrak’ta kalırken paraya hiç ihtiyacımız olmuyordu. Vakıflar o denli yardım ediyorlardı. Ama <strong>Abdunnâsır</strong> Mısır yönetimine geçince Türkiye’ye ittibaen bütün vakıfları ilga etti. Hatta o hale gelmiş ki; Ezher hem öğrencilerine hem hocalarına maaş verirken, hocalarına bile maaş veremez hale gelmiş. Ezher hocaları toplanmış demişler ki, ülkedeki sefirleri toplayalım ve diyelim ki Ezher’in mesuliyetini üzerinize alın. Bunu o zaman ki Şeyhü’l-Ezher <strong>Abdülhalim Mahmud</strong>’a söylemişler. Çok mübarek bir zattı o. O cevaben “Siz zannediyor musunuz ki İslam dünyası ayağa kalkacak. Bakın İslam’ın hilafeti kaldırıldı kim ayağa kalktı. Bu da bunun gibi olur. Bu iş böyle olmaz.” demiş. Sonra <strong>Melik Faysal</strong> ile bu işi çözdüler. Sonrasında da Mısır hükümeti tekrar devraldı.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Hocam siz Mısır’dayken İstanbul’la da irtibatınız devam ediyor muhakkak. O seneler İlim Yayma Cemiyeti’nin de kurulduğu yıllara rastlıyor. Mısır’dayken, böyle bir cemiyetin kurulduğu haberi size ulaşıyor mu?</span></strong></p>

<p>Evet, ulaşıyor. Biz Mısır’dayken <strong>Ali Haydar</strong> Hocamızın büyük damadı <strong>Mazhar Sündüz</strong> Bey uzunca bir mektup yazmıştı. Siz oradayken burada büyük değişiklikler oluyor diyordu mektubunda. Efendim, onun evinde din gayretiyle yanıp tutuşan insanlar bir araya gelmişler. Orada İlim Yayma Cemiyeti’ni kurma kararı almışlar. Aralarında para toplamışlar. Hatta en çok parayı veren de Mazhar Bey olmuş. 12 bin lira mı neydi. O zaman çok para tabii. O işle hep iftihar ederdi. Ne demek derdi. Kur’an’ın yasak olduğu bir diyarda Kur’an okunacak. Cemiyetin kuruluşunu, İmam-hatip Mektebi’nin açılışını, ezanın tekrar Arapça okunmaya başladığını mektubunda anlatıyordu. Cemiyetin kuruluşunu fevkalade önemli bir hadise olarak anlatıyordu. Hatta kendisi cemiyetin kuruluşunda yer aldığı için sürekli iftihar ederdi. Daha hayattayken mezar taşını yaptırmış ve üzerine de İlim Yayma Cemiyeti kurucularından Mazhar Sündüz yazdırmıştı. Bu haberi alınca ben de büyük sevinçle hocalarıma memleketimizde büyük gelişmeler oluyor diye anlattım. Onlar da çok sevindiler. Türkiye irtidattan ihtidaya dönüyor diye seviniyorlardı.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Hocam Ali Haydar Efendi’nin evinde de Cemiyet’imizin ileri gelenlerinden hatırlayabildiklerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?</span></strong></p>

<p><strong>Vehbi Bilimer</strong> varmış mesela. Vehbi Bey gözü yaşlı bir insandı. Kendisi kurmay subaylıktan tekaüd bir vaziyetteydi. Abimle aralarında vuku bulan şu hadiseyi de anlatmak isterim. Vehbi Bilimer’in Kastamonu’da bir şeyh varmış, ona tabii olmuş ve yıllarca ondan öğrendiği evrad-u ezkarı çekmiş. Fakat bir müddet sonra bazı dini hassasiyetlerinden dolayı onunla alakasını kesmiş. Hocasının <strong>Hz. Muavi’ye</strong> hakkındaki fikirleri bu kopmaya sebep olmuş. Ama daha sonra içine vesvese-i şeytani düşmüş. Bu kadar evrad-u ezkarın var, bunlar n’olacak diye. O sıradalar abim, Karagümrük Camii imamı, sabah namazı işrak vaktinden sonra yatıyor ve bir rüyayı görüyor. Rüyasında Vehbi Bey’in Maçka’daki evine gidiyor, bakıyor ki; eşyası arabada taşınacak vaziyette. Abim Vehbi Bey’in taşınma sebebini sormuş. Abime, Vehbi Bey’in sahabî efendilerimizin birinin akrabası olduğunu, sahabî efendimize ait bir yalının Vehbi Bey’e miras kaldığını, Vehbi Bey’in de şimdi o yalıya taşındığını söylemişler… Abim böylece uyanıyor. Vehbi Bey’i tanıdığı için hemen kendisine telefon açıyor. Vehbi Bey’e gördüğü rüyayı olduğu gibi anlatıyor. Vehbi Bey çok şaşırıyor ve hemen abimin evinin adresini alıyor. Evden ayrılma hemen geliyorum diyor. Gidiyor gözyaşları içinde hem teşekkür ediyor abime hem de sarılıyor. Öylece gönlü de rahata eriyor. Hz. Muaviye radıyallahu anh uğruna şeyhinden ayrılmakta isabet ettiğini anlıyor. Vehbi Bey bize hep ümitle konuşurdu. Bizim göremediğimiz güzel ve hayırlı günleri siz göreceksiniz derdi.</p>

<p><strong>Ahmet Çıkrıkçı</strong> da arada bulunanlardan birisidir. Bu zat da bize hep ümitvar konuşurdu. Bu batıl zail olucudur derdi. Biz gittiğimiz zaman siz döndüğünüzde Türkiye daha iyi olacak derdi. Dediği gibi de her zaman daha iyiye gidiyor. Sizler de İlim Yayma Cemiyeti olarak bu gidişatta iyi bir hizmettesiniz. Böyle devam edersiniz inşallah.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">İnşallah, dualarınızla. Hocam Yine kurucularımızdan ve ilk başkanımız Senüyiddün Başak’ı tanıyor musunuz?</span></strong></p>

<p>Evet, onu da tanıyorum. O ilim ehli biriydi. Onun çok hoş hali vardı.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Hacı Muharrem İman?</span></strong></p>

<p>O da çok salih bir insandı, Allah için. Bacanağımın babasıdır kendisi oradan da tanırım. Tüccardı ama öyle bir tüccardı ki Beylerbeyi’nde oturduğu iki katlı çok güzel evini bırakıp Fatih’te bir ev kiralamıştı, sırf Fatih Camii cemaati olacağım diye. İmamın arkasında namaz kılardı. Allah rahmet eylesin.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Âmin. Yusuf Türel?</span></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Onun hiç unutamadığım şöyle bir hatırası vardı. Onların, Hafız Ahmet Paşa Camii’nin kıble tarafında ahşap bir konakları vardı. <strong>Yusuf Türel</strong> oradan Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi'ne derse giderdi. Hukuk okuyordu. O zaman üniversite öğrencileri ciddi giyerlerdi. O da, güzel, ciddi elbiseler giyiyor. Bir defasında Fatih Sultan Mehmet Hazretlerinin türbesi önünden geçerken durup Fatiha okuyor. Eskiden şöyle bir adet vardı: İster kadın olsun ister erkek, Fatih Sultan Hazretleri'nin kabrinden geçerken döner, bir Fatiha okur, öyle geçerdi insanlar. Hatta bu vapurlarda da yapılırdı. Mesela <strong>Fatih Sultan</strong> için, <strong>Eyyüp Sultan Hazretleri</strong> için, <strong>Yahya Efendi</strong> için onların yakınından geçerken kaptan köşkünden el-Fatiha derlerdi ve Fatiha okunurdu. Neyse, Yusuf Türel de işte böyle Fatih Sultan Hazretleri'ne Fatiha okurken onu polis görüyor. Gel delikanlı deyip, karakola götürüyor. Karakolda komiser ona bakmış, şu sözlerle bir güzel azarlamış ve göndermiş: “Sen yakanda hukuk fakültesi rozeti taşıyorsun. Böyle kravatlı, güzel giyimli birisin. Nasıl olur da o hurafeleri sürdürürsün, öyle şey olur mu? Bir daha görmeyeyim.”</p>

<p>Yusuf Türel denince aklıma hep bu hatırası gelir.</p>

<p>Efendim bu kimseler dışında <strong>Hacı Raşit Bağursak</strong> vardı, onunla da ta Üç Baş Medresesi yıllarından tanışırdık. Beni İstanbul’da okurken ilk defa doktora götüren o olmuştur. Allah rahmet eylesin. Çok çalışkan bir insandı. İmam Hatip Okulu'nun inşaatında çalışmıştı. Hatta bizim Tokat Erbaa’daki Tanoba Camiinin minaresini de o yapmıştı.</p>

<p>Ali Haydar Hocamızın büyük oğlu <strong>Şerif Gürbüzler</strong> vardı. Allah hepsine rahmet eylesin.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Mustafa Doğan?</span></strong></p>

<p>Evet, <strong>Mustafa Doğan</strong> Bey Sirkeci Konya Lezzet Lokantasının sahibi. İlim Yayma Cemiyeti’nin toplantıları, henüz kendi merkezi yokken, onun lokantasının üstünde yapılırdı. Sonraları <strong>İbnü’l Emin Mahmut Kemal Bey</strong>’in konağına geçti.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Hulusi ve Nuri Topbaşlar?</span></strong></p>

<p>Allah için bu iki kardeşin de çok hizmetleri olmuştur. İlim Yayma’nın Vefa’daki yurdunu bu iki kardeş alıp İlim Yayma’ya vakfetmişlerdir. Allah kendilerine gani gani rahmet eylesin. Onların bir de kardeşi vardı, <strong>Musa Bey</strong>. Musa Bey, oğlu Osman’ı İmam Hatip’e vermişti. Hatta basirete bakın ki fakir çocuklarla yatıp kalkmasını öğrensin diye mektep yurdu daha tamamlanmamış olmasına rağmen oğlunu burada yatılı bıraktı. Bir hadise daha vardı ki insanın aklına gelecek bir iş değildir. Tahtakale’de yangın çıkmış. Çoğu esnafın dükkânı yanmış. Onların dükkânının bulunduğu yerin etrafındaki dükkânlar yanmış ama kendilerinin dükkânına bir şey olmamış, orada gördük o hadiseyi. Neden? Çünkü onlar harama tevessül etmemişlerdir ve zekâtlarını vermişlerdir.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Hacı Fahri Kiğılı?</span></strong></p>

<p>O da Allah’ın salih kullarından biriydi. Gümüşhanevî hülafasından <strong>Hasib Efendi</strong>’nin müridlerindendi. Cübbesiz çıkmazdı. Kırk yaşından sonra hafızlığa başladı. Hafızlığı bitirdikten sonra hatimle namaz kıldıracağım dedi ve evde hatimle namaz kıldırmaya başladı. Atik Ali Camii’ne yakın bir yerde otururdu. Kayınpederime gelip demişti ki ben fahri olarak sabah ve akşam namazlarını kıldırmak istiyorum. Azimete bakın. Musa Efendinin ve <strong>Muhammer Topbaş</strong> Bey’in kayınpederi O’dur.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş Bey?</span></strong></p>

<p>O asker emeklisi birinin evladı. Babası gaziydi. Ayağında ahşap protez, ellerinde koltuk değnekleri vardı ama çocuklarının yardımıyla muhakkak camiye gelirdi. Oğlu İsmail de çok hayırlı bir insandı. Kendisini İlim Yayma Cemiyeti’ne öyle bir vakfetmişti ki!</p>

<p>Onun da şöyle bir hatırası vardır İmam Hatip Mekteplerinin tarihinde. 60 ihtilalinden sonra <strong>Hasan Ali Yücel</strong> bir gün İmam Hatip Mektebi’ni ziyaret etti. Okulun her tarafını gezdikten sonra öğretmenleri topladı onlara konuşma yaptı. Dedi ki, daha dün gibi aklımda, burada çok güzel bir bina yapmışsınız. Bu binayı din eğitimi için kullanmaya gerek yok, bunu siz sanat okulu yapın. Din eğitimi için, insanların abdest almasını, namaz kılmasını öğretmek için bu okula ihtiyaç yok. Zaten camilerin önünden geçerken şadırvanda abdest alanları görür onlardan öğrenebilirler. Camiye girince de hutbe var, vaaz var, onlar da din eğitimi için yeterli. Dinleyenler arsında <strong>İsmail Bey</strong> de vardı. “Efendim bendeniz sizin maarif vekili olduğunuz zaman tıbbiye tahsil ettim. Elbette ki tıbbiye tahsili zordur. O tahsilden sonra baktım ki olmuyor, dedim ki bu işin ihtisasını da yapmam lazım. Bu işleri cahillerin eline bırakmak olmaz. Din meselerinde de durum aynıdır. Biz dinin en derin meselelerini de öğretmek istiyoruz. Bunları cahillerden öğrenemeyiz.” diyerek Hasan Ali Yücel’e cevap verdi. Ondan sonra sözü<strong> Ali Rıza Sağman</strong> aldı. Ali Rıza Bey hem kurra, hem dersiamdır, hem de üniversitede felsefe okumuştur. “Beyefendi, beyefendi! Sizin gibi yaparsak herkes putperest olur.” dedi. Ondan sonra da <strong>Vehbi Bilimer</strong> sözü aldı, o da bir şeyler söyledi. Adamın efkârı karmakarışık oldu gitti. Daha sonra illa söyleyeceğini söyleyecek ya! <em>Vatan Gazetesi</em>'nde uzun, aleyhte bir makale yazdı.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Mevzu İmam Hatiplere gelince. İmam Hatip Okulu’nun ilk müdürü Celal Hoca ile hatıralarınızı dinleyebilir miyiz Efendim?</span></strong></p>

<p>Efendim ben <strong>Celal Hoca</strong>’yı Mısır’a gitmezden önce bilirdim. Vefa Lisesi hocalarından birisidir. Celal Hoca hem lisede derslere giriyor, hem de Beyazıt’ta Soğanağa Camiinde <em>İhya-ı Ulumu’d-Din</em> okutuyordu. Menderes’in çocuklarına da dersler vermişti. Neyse biz Mısır’dan geldik. İsmailağa Camii’ne gitmiştim namaz kılmaya. Orada Ali Rıza Sağman’ı gördüm, tanıdım. Çünkü daha önce Mısır’da görmüştüm. Mısır’a <strong>Mustafa Sabri Efendi</strong>’yi ziyarete gelmiş. Seyyidina Hüseyin Camiinde bir görüşmemiz olmuştu. Neyse, Ali Rıza Sağman geldi, yanında İmam Hatip Okulu müdürü <strong>Gündüz Bey</strong> vardı, senin aradığın kişi bu olabilir, dedi. Sonra Gündüz Bey bana, bize gelir misin, dedi. O zaman cumartesi öğleye kadar ders vardı. Ben de gittim, tanıştık. Anlat dedi, ne yaptın? Ben de Külliyeti’ş-Şeria’yı bitirdiğimi falan anlattım. Peki dedi, sonra siz Mısır’dan geldiğiniz için, Celal Hoca, sizi görmek istiyor, diyerek ilave etti. Ben de peki efendim, dedim, zaten Mısır’a gitmeden önce de kendisini tanıdığımı söyledim. Sonra birini çağırdı beni Beyazıt’ta hocanın yanına götürmek için refakat etmelerini söyledi. Neyse akşam namazında gittik. Celal Hoca bana <strong>Hasan El-Benna</strong>’nın damadı <strong>Said Ramazan Bey</strong>’den gelen bir mektup çıkardı. Basit bir Arapçayla yazılmış bir mektuptu. Ben üç dört satır okudum, manasını verdim. “Ne ala ne ala!” dedi. Bana bir şey hissettirmedi, hâlbuki kendi derslerine hoca olarak girip giremeyeceğimi anlamak için beni imtihan ediyormuş. Okula, benim altıncı ve yedinci sınıf derslerimi buna verin, demiş. 60 ihtilaline kadar derse devam ettik. Ondan sonra da askere gittim.</p>

<p>Daha isimlerini zikretmediğimiz nice insanlar vardır efendim bu işte hizmeti olan. <strong>Mahmut Bayram</strong> Hocaefendi ve <strong>Mahir İz</strong> Beyler mesela. Allah rahmet eylesin çok dirayetli kimselerdi. <strong>Hasan Sağlam</strong> Paşa mesela, Allah için çok halis, çok temiz bir insandı.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Abdurrahman Gürses Hocaefendi?</span></strong></p>

<p>O âlim, fazilet timsali bambaşka bir kimseydi. İslam Örgütü’nün bir kongresi Türkiye’de olmuştu. Usul gereği kongre Kur’an-ı Kerim okunarak başlayacaktır. Okuması için <strong>Abdurrahman Efendi</strong>’yi hatırlattık. Bize söylediler gidip siz söyleyin diye. Biz neyse telefon açtık, geliyoruz diye. Gittik teklifi ilettik. Şöyle bir baktı. Madem İslam dünyasının karşısında çıkacağız ben sarığımı cübbemi giyer gelirim, dedi. Hakikaten dediği gibi yaptı. Öyle okudu ki, öyle münasib yerlerden okudu ki herkes ona hayran kaldı. Ertesi gün Arap gazeteleri haber yaptılar bunu. Osmanlı’dan kalma bir âlim Kur’an okudu. Öyle ki oradaki mevzuları ihtiyar ettiği ayetlerle hülasa etti, dediler. Hatta daha sonra Topkapı Sarayında bir toplantı daha oldu. Orada da Abdurrahman Efendi Kur’an okudu. Onu da hiç unutamam. Tabii Kuran’ın yasak olduğu, ezanın Türkçe okunduğu günlerden sonra Abdurrahman Efendi’nin böyle yerlerde Kuran okuması çok şahane bir şeydi. Hatta yeri gelmişken söyleyeyim, <strong>Ali Yekta</strong> Efendi Hocam derdi ki ben altı yaşımdan beri Kuran okuyorum ve okutuyorum. Benim şu ana kadar yapmış olduğum bütün sevapları Menderesin ezanı Arapça okutmasının sevabının karşılığında hibe ederim. Öyle kıymetli bir iştir ezanın tekrar Arapça okutmak, siz o günleri bilmezsiniz. Allah, çok şükür Ya Rabbi!</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Evkaf Müdürlüğü ile ilgili hatıranızı anlatır mısınız?</span></strong></p>

<p>Bir teklif geldi ve bizi apar topar Evkaf Müdürlüğü’ne götürdüler. Orada çalışmak üzere. Benim huzurum kaçtı tabii. Nereden çıktı bu şimdi diyorum. Orada mahzenlerden kitap çıkaracağım, sonra onları tasnif edeceğim falan. Neyse oraya gittim. Bana birkaç belge gösterdiler, onları gazete okur gibi okudum, pekâlâ dediler, hemen mucibi neyse yapılsın dediler. Yani atık beni işe alacaklar ama benim içim çok fena daraldı. Neyse ikindi namazı vakti Hacı Bayram’a gidiyorum. Orada Niksar’dan <strong>Bedrettin Bey</strong> ve daha birkaç kişiyle karşılaştık. Hacca gideceklerini kendilerine refakat etmemi istediler. Ben de tabi ki giderim, seve seve giderim dedim. Zaten içim daralmış. Allah’ın işine bak ki pasaport da yanımda. İstanbul’dan Ankara’ya gelirken pasaportu da yanımda getirmişim. Niye getirdim bilmiyorum. Allah’ın işi işte! Alın dedim, buyurun pasaportum. Hadi dediler bu akşam çıkıyoruz. Haydaa. Şimdi nasıl olacak? Diyanete gittim, tanıdıklar vardı. Dedim ki efendim bana Evkaf’tan vazife verdiler ama benim önüme hac çıktı ben de haccı tercih ettim. Başladılar bana görevi övmeye. Yok, efendim, bizden şu kadar maaş fazla alacaksın, şöyle çalışacaksın falan. Bana maaşını övüyorlar. Söz epey uzadıktan sonra onlardan biri dedi ki, yahu bir saattir bu gence söz söylüyorsunuz ama anlaşılan o ki bu genç kendini başka yola teksif etmiş. Ne güzel bir tercih! Hem rızık kapısı bin tanedir hac kapısı bir tanedir dedi. Neyse akşam namazını kıldıktan sonra yola çıktık. Sabah Konya’ya vardık. Kapı Camii’nde namaz kılıp biraz dolaştıktan sonra yola devam ettik. Hacda gerek Efendimiz Aleyhisselam’ın huzurunda gerekse Arafat’ta, her yerde dedim ki “Ya Rabbi! Bana hükümet tasallutundan uzak, hayırlı ilim yolunda hizmet etmeyi nasip et.” Demek ki geri çevirmedi, çok şükür Ya Rabbi. Hacdan döndükten sonra İsmail Niyazi Bey beni çağırdı. Dedi ki biz İlim Yayma Cemiyeti olarak Cerrah Paşa Camii’nin yanında bir yer açtık, Yüksek İslam Enstitüsüne giden talebelere orada yaz kursu düzenleyip ders verdireceğiz. Sizin de ders vermenizi arzu etmekteyiz. Hay hay dedim, pekâlâ iyi olur. Orada derslere başladım. Tabii Allah-u Teâlâ nice rızık kapıları açtı. Ben bu ilim yolunda kalmaya azmettim, sabrettim bugüne geldik elhamdülillah.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Muhterem hocam bu sohbetimiz Cemiyetimizin bülteninde yayınlanacak. İlim talebeleriyle buluşacak inşallah. Son olarak onları tavsiyelerinizi alabilir miyiz?</span></strong></p>

<p>Hocalarımızdan işittiğimiz şeyleri söyleyelim Efendim. Bu diyarlar İslam tarihinde Asr-ı Saadetten sonra İslam’ın en güzel şekilde yaşandığı yerlerdir. Osmanlı vardı burada. Allah rahmet eylesin <strong>Bekir Haki</strong> Efendi hocamız, derdi ki; <strong>Ebu Hanife</strong> hazretleri Abbasiler devrinde eziyet gördü. Benim Osmanlımın devrinde yaşasaydı baş tacı olurdu. İşte böyle şerefli bir İslam milletini, küfür devletleri bir araya gelip harben yenemedikleri için dinsiz, fikirsiz hale getirdiler. Bu kötü gidişatın tersine dönmesinin ilk adımı İmam Hatip Mektepleriyle atıldı. İmam Hatip’li kardeşlerimiz Peygamber yolunun şerefine nail olmaya gayret etsinler. İbadetlerinde kusur göstermesinler Kuran’ı güzel ve devamlı okusunlar. Bu gibi güzel işlere başka kardeşlerini de davet etsinler. Çünkü hakiki Müslüman kendisi için sevdiğini mü’min kardeşi için de sevmelidir. Zira bunlar güzel, Canab-ı Hakk’ın rızasını celb edecek işlerdir. Biz mücerret diploma sahibi olmak için değil ehliyet sahibi olmak için kendimizi yetiştirelim. Unutmayalım talebe kulağından önce gözüyle alır. Gördüğünü de duyarsa ona kıymet verir, onunla amel eder. Bu şerefli görev bize eslafımızdan geçmiştir bizden de insanlar bu görevin şerefine uygun işler beklemektedir. Bu topraklar La ilahe illallah ile yoğrulmuştur ve bize öyle yadigâr kalmıştır. Hem bu topraklarda yaşayacağız hem de o yadigârın emanetine muhalif yaşayacağız. Bu bize yakışmaz.</p>

<p><strong><span style="color:#ff0000">Çok teşekkür ederiz muhterem hocam.</span></strong></p>

<p><strong>Recep Kabakçı</strong> konuştu</p>

<p><span style="color:#000000"><strong>M. Fatih Kutan</strong> alıntıladı</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/emin-sarac-hocaefendi-ile-hasbihl</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 13:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/news/27900.jpg" type="image/jpeg" length="85499"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünyayı değiştiren sıradışı bir Müslüman: Selahaddin Eyyubi]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/dunyayi-degistiren-siradisi-bir-musluman-selahaddin-eyyubi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/dunyayi-degistiren-siradisi-bir-musluman-selahaddin-eyyubi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Dicle Nehri'nin kıyısında bulunan eski Tikrit kentinde çok uzun seneler önce bir Kürt aşireti reisinin cesur mu cesur oğlu yaşarmış. Adı Selahaddin olan bu çocuk ileride büyüyüp dünyanın göreceği en gözü pek savaşçılardan biri olacakmış." Dünyayı Değiştiren Sıradışı Müslümanlar kitabının, Selahaddin Eyyubi  için ayrılmış müstakil kısmını dikkatlerinize sunuyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><img align="left" alt="" height="379" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/Gorsel-1_2.jpg" width="208" />Selahaddin'in yaşadığı on ikinci yüzyılda çocuklar, yetişkinliğe çok daha hızlı bir şekilde adım atardı. Hükümdarların ve politikacıların arasında yetişen Selahaddin, henüz küçük yaşta devlet işlerinin idaresi ile ilgilenmeye başladı. On beş yaşına bastığında fen, matematik ve hukuk öğrenimini başarıyla tamamlayan ve askere yazılan Selahaddin, burada Sultan Nureddin'in öncülüğünde, amcası Esâdüddîn Şirkuh'tan askeri eğitimini aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Birkaç yıl içinde generallere ve diğer askerlere savaş meydanındaki kabiliyetlerini ispatlamayı başaran Selahaddin'in kılıç kullanma kabiliyeti ve aldığı zekice kararlar komutanları tarafından fark edildi. Selahaddin, onurlu davranışları, adaleti ve mertliği ile âdeta orduda nam salmıştı; zira bunlar o dönemde herkeste bulunan özellikler değildi. Askeri yaşantısına sıradan bir erbaş olarak başlayan bu genç asker, kısa sürede saygı duyulan bir komutan oldu ve amcasının ölümünün ardından ordunun başına geçti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Dönemin hükümdarı son nefesini verirken ülkenin yönetimini on bir yaşındaki oğlu Salih'e bırakmıştı; ancak yeni kurulan hükümdarlık oldukça güçsüzdü. Pusuda bekleyen düşmanlar yeniden hain planlar yapmaya başlamışlardı bile. Salih'in hükümdarlığını zayıf düşürmek istiyor ve yönetimi ele geçirmek için her fırsatı değerlendiriyorlardı. Önceki hükümdar Nureddin'in ölmeden önceki son isteği Müslüman ülkeler arasındaki anlaşmazlıklara son vererek İslâm dünyasını bir bütün kılabilmekti; fakat ülkenin dört bir yanında savaşlar patlak verirken oğluna miras bıraktığı hükümdarlığın çökmesi an meselesiydi. Selahaddin ise bu esnada kendisine büyük bir ordu kurmuştu ve tahtı ele geçirmek için var gücüyle savaşıyordu. Savaşta ön cephede yer aldı, ordularını büyük bir ustalıkla kumanda etti ve geçtiği yerlerde halkın takdirini kazandı. Sonunda da Müslüman dünyasını biraraya getirmeyi başaran kahraman bir savaşçı oldu.</span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Ülkenin yeni hükümdarı olan Selahaddin'in ilk icraatı Müslüman hanedanlıklarının kontrolünü ele geçirmek oldu ve Suriye, Mısır ve iki ülke arasında kalan geniş çöllerde yaşayan Müslümanların lideri hâline geldi. Daha sonra da gözünü Kudüs'ün kutsal topraklarına dikti. Bu, onun gelmiş geçmiş en tehlikeli fethi olacaktı çünkü yüzyıllar boyunca pek çok farklı dinden hükümdar kutsal toprakları ele geçirmeye çalışmıştı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>O dönemde Kudüs, Haçlı Seferlerini gerçekleştiren Avrupalıların kontrolündeydi. Bu nedenle Selahaddin'in kutsal toprakları fethetmek ve korumak için çok sağlam bir fetih planı hazırlaması gerekiyordu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><img align="left" alt="" height="388" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/Gorsel-2_1.jpg" width="294" />Haftalarca planı üzerinde çalışan Selahaddin, nihayet planın ilk adımını uygulayarak düşmanlarına bir tuzak hazırladı. Selahaddin ve askerleri, Haçlıların kontrolündeki eski Tiberya şehrine saldırdı. Bu saldırı karşısında küplere binen Haçlılar, hemen kılıçlarını ve mızraklarını kuşanıp kalabalık bir orduyla Tiberya'ya doğru yola çıktı. Haçlıların gelişi Selahaddin'i korkutmamıştı. Aksine, gelmelerini istiyordu. Düşmanları yemi yutmuştu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Selahaddin, kendi ordusu ile Haçlılar arasındaki arazinin çöl olduğunu biliyordu. Tam tahmin ettiği gibi düşman ordu, çöl iklimine hazırlıksız yakalanmıştı. Haçlılar çok geçmeden susuzluk çekmeye başladı, kızgın güneşin altında bitap düşmüşlerdi. Selahaddin, ordusuyla zayıf düşen düşmanlarının etrafını sardı ve saldırıya geçti. Düşmanlarını yenilgiye uğratan ve hedefine çok yaklaşan kumandan, kutsal topraklara doğru harekete geçti ve Kudüs tamamen düşene kadar kenti kuşattı. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span><span><span><img alt="" height="352" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/gorsel-3_17.jpg" width="593" /></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Kara haber tez yayılmıştı. Avrupalılar, kutsal toprakların kontrolünü kaybettiklerini duyar duymaz derhâl daha kalabalık Haçlı birlikleri toplayıp, onları Kudüs'e gönderdi. Yüzlerce çarpışmanın galibi olmayı başaran Selahaddin ilk kayıplarını vermeye başlamıştı. Ancak hanedanlığı saldırı altında olmasına rağmen Kudüs'teki hâkimiyetini var gücüyle korudu ve kutsal topraklardan vazgeçmeyi tüm gücüyle reddetti. İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard'ın bizzat savaşa katılıp, Kudüs'ü Selahaddin'in elinden almaya çalışma çabaları da sonuç vermeyince ateşkes yaptılar. Selahaddin, Kudüs şehrinin yeni koruyucusu oldu ve kentin kontrolünü elinde tuttu. Karşılığında ise Hristiyan hacıların hiçbir şekilde zarar görmeden kentten geçmelerine izin verdi. İngiltere kralı Avrupa'ya dönmeden önce Selahaddin'in askerî becerilerini, cesaretini ve iyiliğini resmî olarak tanıdı ve onu İslâm dünyasında hüküm süren gelmiş geçmiş en büyük Müslüman prensi ilan etti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#ff0000"><strong><span><span><span>İlginç bilgi:</span></span></span></strong></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Selahaddin'in asıl adı, "Yusuf'un oğlu Eyüp" anlamına gelen Yusuf bin Eyyüb'dü. O dönemde İran'da erkek çocuklarına babalarının adının verilmesi yaygın bir gelenekti ve "bin", Farsçada "oğul" anlamına geliyordu. Yusuf, büyük bir savaşçı olarak kendini kanıtladığında ona "dinine bağlı, imanlı kimse" anlamına gelen Selahaddin unvanı verildi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><em>Kaynak: <strong>Dünyayı Değiştiren Sıradışı Müslümanlar</strong></em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/dunyayi-degistiren-siradisi-bir-musluman-selahaddin-eyyubi</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 10:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2022/12/dunyayi_degistiren_siradisi_bir_musluman_selahaddin_eyyubi_h47522_db7f3.jpg" type="image/jpeg" length="21330"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Diriliş Konuşmaları]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/dirilis-konusmalari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/dirilis-konusmalari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2021 yılında kaybettiğimiz merhum Sezai Karakoç’un eserleri ve fikirleri üzerinde ne kadar durulsa azdır. O, Doğu’yu ve Batı’yı bilen, yoğun kültürel birikime sahip ve tecrübelerinden yararlanacağımız aydınların başında gelmektedir. Ortaya koyduğu Diriliş düşüncesi; ülkemiz, İslam dünyası hatta tüm insanlık için bir reçete ve şifa niteliğindedir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Üstad hakkında daha hayatta iken azımsanamayacak sayıda programlar, açık oturumlar ve sempozyumlar düzenlenmiştir. Eserleri ve düşünceleri üzerine Yüksek lisans ve Doktora tezleri hazırlanmıştır. Bu tür çalışmalar halen devam etmektedir. Gördüğüm kadarıyla daha çok şiirleri, sanat ve edebiyat yönü üzerinde durulmaktadır. Elbette bu yanlış değildir. Ancak bir o kadar memleketimiz ve İslam dünyasının sorunlarına yönelik düşünceleri ve önerileri de üzerinde durulması gereken hususlardır. </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Sezai Karakoç’un çıkardığı dergiler, gazeteler ve yayımladığı kitapların yanında yaptığı konuşmaların da gözden kaçırılmaması gerekir. İnternette yüzlerce konuşması vardır. Bazı konuşmaları iki saate yakın uzunluktadır. Bu konuşmaları baştan sona dinlemek biraz da sabır ve irade işidir. Konuşmalarındaki içtenlik ve fikir yoğunluğu dikkate değerdir. Aslında Üstadın bütün konuşmalarının yazılı metin haline getirilip kitaplaştırılması ve yayınlanması gerekir. Güncel konuları da içermesi nedeniyle 2 Şubat 2013 yılında Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Merkezinde yaptığı konuşmanın metnini paylaşmak istiyorum. Üstad şunları söylüyor: </font></font></p>

<p>“<font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Geçmiş çok problemli diye geçmişten uzak kalmak, olayları geçmişe bağlamadan çözmek mümkün değildir. Fakat tamamen geçmişte boğulup kalmakta doğru değil. Bir orta yolu bulmak lazım. Geçmişe gerektiği kadar önem verip işin temeline inmek lazım ama bir de günümüzü ve geleceği de düşünmek lazım. Zaten bütün çabalar gelecek içindir.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Bugün yaşadığımızı 30 yıl evvelinden hazırlamamız lazımdı. Eğer hazırlamamışsak zaten onu şu andaki problemleri çözmemiz oldukça zordur. Memlekette şu anda da en büyük problem budur. Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman problemini düşünmek. Yani bunların dengesini kurmak ve bu açıdan hadiselere bakmak… Yani hadiseler üç boyutlu; bir geçmiş zaman boyutu var, bir şimdiki zaman boyutu var, bir de gelecek zaman boyutu var. Bunun birini gözden kaybettiniz mi, bir çözüme varamazsınız. </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Osmanlı neden uzun ömürlü bir devlet olmuş? Bu üçünü de hesaba katarak yapmış. Her sahada, yalnız bir sahada değil sadece padişah veya vezirler düşünmemiş. Her alanda herkes geçmişe dayanmış, geçmişi iyi bilerek, geçmişi temel alarak, bir de şimdiki zamanı da mümkün olduğu kadar en düzenli, en güzel, en tertipli şekilde yaşamaya çalışmışlar. Aynı zamanda geleceği de çok iyi düşünmüşler. Mesela, bir cami yaparken, onu tabii öyle 3 yıllık, 5 yıllık, 30 yıllık, 40 yıllık yapmıyor. 500 yıllık yapıyor, 1000 yıllık yapıyor. Hatta köküne de, Selçuklarda temeline de, gümüş, altın, para da koyuyorlar. Yıkıldığı zaman, nasıl olsa temel çıkınca para çıkacak. Yeniden yapılması için o parayı da koyuyorlar. Sonra maalesef Moğollar geldiği zaman bunu duymuşlar. Bütün camilerin temellerini delik deşik etmişler. Çıkarmışlar o paraların hepsini.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Süleymaniye cami tamir edilirken, yenileme yapılırken şişeler bulundu. Hatta Mimar Sinan'ın mezarı da (türbesi) orada. Orada şişeler bulundu. Şişelerin içinden yazıları çıktı Mimar Sinan'ın. Orada diyor ki, 500 sene sonra veya epey zaman sonra, bu set duvarlar yıkılacak. O zaman onu tamir ederken şöyle hareket edin. Yani direktif veriyor, şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın diye… Çınar koyuyor yanına. Çünkü çınar uzun ömürlü bir şeydir. </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Ondan sonra efendim, her alanda öyle, ileride çıkacak problemleri düşünerek hareket ediyorlar. O yüzden devletin ömrü uzuyor. Yoksa devleti, günlük yönetmek bir şekilde olur. Olur, ama bıraktığı zarar telafi edilemez. Devlet hayatında biraz kesin olmak gerekir. Biraz da geri dönülmez durumlar vardır. Onu hesaba katmak lazım. Yani bir gün tarih huzurunda hesap vereceksiniz. Tabi Osmanlılar da hata yapmıştır. Ve bunu biz şimdi, şu yanlıştır, şu doğrudur diye tartışıyoruz. Ama genel kanaat, bilginlerin de, bizim de genel kanaat, Osmanlıların yönetimi, gerçekleştirilebilecek yönetimlerin en üst düzeylerinden biri. Ama her şeyin bir ömrü var tabi.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Bu devlette (Osmanlı devleti) tabi tarihe karışmış oldu. Fakat burada yaşayan bir millet var. Bu millet İslam milleti. Adıyla, sanıyla İslam milleti. Başka bir millet yok. Irklar bu milletin eski deyişle söyleyeyim nesçleridir. Nesç nedir? İplikçikler. Diyelim ki bir halı dokuyorsunuz, dokunurken yeşil, kırmızı gibi çeşitli renklerde ipler kullanıyorsunuz ve sonra bir halı çıkar ortaya. İşte bu iplikçiklerin her birine ırk diyebiliriz. Eee şimdi dokunmuş halıya iplikçik diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. İplikçik, iplikçiktir, halı halıdır. Haa… Bir irtibat var. Elbette ırkın da bir yeri var. Ama o kadar. Sonuçta medeniyet, dokunan halıdır. İplikçikler değil.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">İşte onun için İslam, medeniyeti esas almış, milleti esas almış, inancı esas almış, ırkı esas almamıştır. Tabi, tabiatta her şeye değer verdiği gibi, ırklara da dokunmamış, bozmaya kalkmamış. Mesela Kuran-ı Kerim Arapça. Arapçayı öğrenmeye gayret edecek tabi Müslümanlar, âlimleri yetiştirecek. Arapça öğrenecek. Çünkü dinimizin kitabı, Allah'ın kitabının dili. Ama halk, herkes Arapça öğrenecek diye bir zorlama hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü bu doğru değildir. Onun için medeniyeti bir ırka dayandırmamış. Emeviler zamanında biraz bazı insanlar, Arap üstündür, diğerleri ona tabi gibi düşüncelere girmişler. Fakat bunu Müslümanlar da, âlimler de hiç kimse kabul etmemiş. Sonunda onlar da zaten 90 yıllık bir devirleri var. Sonları da çok acı olmuş. Yani ırklar birer realitedir, gerçektir. Bunların hakkını vereceğiz. Fakat bunu her şeyin esası gibi kabul etmeyeceğiz.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Aynı şekilde devlet de yine insanların kurduğu bir yapıdır. Devlet büyük hizmet yaptığı için, dinin emrinde, dinin hizmetini de yaptığı için kutludur ama kutsal değildir. Kutsalla kutlu arasında fark vardır. Buna tabi Türkçede kutsal, kutlu diyoruz. Bu bazen karıştırılıyor. Mesela kutluyu kullanabilirsin ama kutsalda çok titiz olmak gerekir. Çünkü o Allah'a mahsus. Ama Hıristiyanlıkta karışmış. Bizim bunu ayırmamız gerekir. Mekke-i Mükerreme denir. Mesela kutsal Mekke denmez. Ama onlar Kudüs'e kutsal derler, zaten Kudüs kelimesi de kutsallıkla, kutsi kelimesinden çıkar zaten. Bizde ona çok dikkat edilir. Kutsallık daha çok Allah'a mahsus, ama kutluluk vardır. Medine-i Münevvere, aydınlık Medine, Mekke-i Mükerreme, tekrim edilmiş, keremlendirilmiş, iyilikle donatılmış Mekke. Her birinin ismi var, Şam-ı Şerif böyle, Bağdat için Darüsselam, barış ülkesi, İstanbul için Darüsaadet, dersaadet, saadet ülkesi, mutluluk ülkesi. Çok dikkatli bizim medeniyetimiz isimlendirirken de, çünkü kelimeler çok önemli, bir yanlışlık yapmamak lazım diye dikkat etmişler.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Onun için millet olarakta ırkı esas almamışlar, her ırkın hakkını vermişler, ırkları muhafaza etmişler, dilleri muhafaza etmişler. Fakat millet deyince İslam milleti anlaşılmalıdır. Aynı şey medeniyette de öyle, bir Arap medeniyeti değil, İslam medeniyetidir.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Arap'ın, Türk'ün, Acem'in, Pakistanlının, yani Hindistanlı Müslümanların, bilmem kuzeydeki ta aşağıya kadar, Sibirya'ya kadar giden Müslümanların, Türklerin, Afrikalı Müslümanların kurduğu bir medeniyettir İslam medeniyeti. Hepimizin, Müslümanların medeniyeti. Ama işte Araplar başlamış, birisi başlayacak. Peygamber Efendimiz Arap olduğu için oradan başlamış. Ama evveliyatı var. Evveliyatı da vahdaniyettir zaten. Hz. Adem'den başlar, Mezopotamya'da gelişir ve sonunda İslam medeniyeti adını alır. İslam medeniyeti, bizim medeniyetimiz İslam medeniyetidir.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Avrupalı olmak, Avrupa medeniyetine girmek, bütün bunlar batının iğfalidir. İğfal eski kelime, yani aldatmacasıdır bunlar. O oyuna gelindi. Tanzimat’tan sonra Avrupa'ya giden aydınlarımız bu düşüncelere kapıldılar, geldiler. Batıdan faydalanmak ayrı bir şeydir. Fakat batının iğfalatına kapılmak ayrı bir şeydir. İğfal ve iğva diye iki eski kelime var. Yani biri yoldan çıkarma, baştan çıkarma, biri de gaflet. Böyle bir takım psikolojik şeylerin içine düşüldü. Aydınlardan bir kesim geldi ve devletin de zayıfladığı bir zaman, tabi Batı vuruyor durmadan. Bunlar işte yeni cereyanlar, şu bu çıkardılar ve sonunda devlet içten dıştan zayıflatılarak battı. Ondan sonra İslam milleti sahipsiz kaldı. Bunun üzerine istila geldi, hepsini parçaladılar, böldüler, haritalar çizdiler. Siz Arapsınız, siz Türksünüz, siz yok bilmem, işte Hintlisiniz, İranlısınız, hepsi paramparça edildi, bölündü, gitti. Ve Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra birçoğunu da istila ettiler. İkinci Dünya Savaşı'nda kendileri, kendi dertlerine düşünce bir kısmı siyasi bağımsızlık elde edildi birçok yerde. Fakat ne yazık ki bu siyasi bağımsızlık gerçek bağımsızlığa dönüşmedi. Çünkü dönüşmesi için bunların o parça halinden, yabancılar tarafından yapılmış suni hallerinden çıkmaları lazımdı.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Bir halkı, yöneticileri felakete de götürür, selamete de götürür. Halk kendisi gidemez. Halk pasif güçtür. Su, bir suyu bir nehirden akıtırsınız, eğer kendi haline bırakırsanız kışın baharda taşar, etrafını yıkar, yazında kurur gider. Hâlbuki ona baktığınız zaman ne olur, işte onu muhafaza altına alırsınız falan, taşkınlıklarından korursunuz etrafınızı, yazın da dikkat edersiniz, kurumamasına çalışırsınız. Bunu yapacak da aydınlardır. Aydınları felakete götürürse, o halkı koruyacak kimse yoktur. Nitekim öyle oldu.</font></font></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Aydınlar, işte Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, şimdi de demokrasi aydınları diyelim, liberaller, bir takım türemişler, şucu, bucu, bunlar da tabi yanlış şeyleri devam ettirmek için uğraşıp duruyorlar. Yıkılmış, parçalanmış, bölünmüş İslam milletinin sahipsizliği devam edip gidiyor. </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Suriye bizden kopup, ilkin Fransızların oldu, sonra Fransızlardan kurtuldu. Doğru dürüst, kafası işleyen, sağduyulu aydınları olsaydı, demeleri gerekmez miydi ki? Biz bu durumda bu kadarcık bir gövdeyle, bu kadarcık bir şeyle biz yaşayamayız. Ne yapıp yapalım, büyümenin yolunu bulalım demeleri gerekirdi. Bunu demeyip, büyük Suriye diye bir projeye kapıldılar. Büyük Suriye ne? İşte Lübnan, Irak hepsi büyük Suriye, kralları vardı. Fakat tabi büyük Suriye yürümedi. Sonra, aydınları, bağımsız Suriye dediler. Hayır, bağımsız Suriye olamaz. Bağımsız Irak da olamaz, işte görüldü. Daha hiçbirine bir şey olmamışken ben bunu 40 sene evvel yazdım. Dedim ki, Irak, Suriye bu şekilde yaşayamaz. Türkiye ile birleşip bir Dicle Fırat Federasyonu kuralım. Tabi maalesef sesimizi duyuramadık. Kimse kale almadı. Kitaplarım da vardır, devam eden yeni baskıları da belli. Tarihi belli, günü belli. Bir defa yazmış değilim, iki defa yazmış değilim. Bunu da dedim, İslam Birliği'nin temeli yapalım. Eğer bu olsaydı, tabi Kürt meselesi de olmayacaktı, Türkiye'de düzene girecekti. Şimdi daha da büyüdü iş. Bununla da tabi çözüm olmaz. Çünkü zaten Irak gitmiş, Suriye'nin ne olacağı belli değil. </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">İşte Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan'da şimdi milletin geleceği. Yani bunların elinde, bir de Pakistan'ı da katabilirsiniz. Şu beş devletin elinde, bunu da 90'lı yıllarda kaç kere söyledim. Bir İslam barış ordusu kurunuz. Sınırlara koyun, Çeçenistan'a gönderin, şuraya gönderin, buraya gönderin.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Benim söylememden birkaç ay sonra Erbakan da söyledi. Ama bir defa söyledi, geçti. Hâlbuki alıp, parti politikası yapması lazımdı. Başbakan oldu. Onu biz söyledik, o da söyledi. Ama tabii o söyleme bizden nakil ama işte mal etmiyor kendisine, benimseyip de tam takip etmiyor. Birçok şeyi, söylediğim sözleri söylediler. Fakat bir bakıma harcandı sözler.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Şimdi diyorum ki, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, İran, Pakistan bir araya gelip bunu bir çözüme kavuşturmaları gerekir. Bunlar bu ümmetin, milletin, İslam milletinin kaderini ellerinde tutuyorlar. Hani bir de belki Özbekistan'ı da katmak mümkün, yani katılan daha varsa öbürleri de katılsın. Ama bu beşinin sırtında sorumluluk, yarın İslam âlemi esarete yeniden düşer, hep istila edilirse en çok bunlar sorumlu tutulacak. Mısır'daki aydınlar, Mısır'daki yöneticiler, Suudi Arabistan'daki yöneticiler, Türkiye'dekiler, Pakistan'dakiler, İran'dakiler. En çok bunlar… </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Türkî cumhuriyetler yeni kurtuldu. Ama orada da büyükçe bir ülke olan Özbekistan var. Onun etrafında hemen toplanmaları gerekirdi. Ama o da olmuyor. Bu şekilde, tabi bunu aydınların yapması lazım. Yani siyasetçi günü kurtarmaya bakar. Aydınlar gece gündüz bu konuları düşünüp, geçmişimiz böyleydi, bu şekilde bağımsızdık, büyüdük, az çok mutluyduk. Şimdiki zamanımız çok kötü, ama geleceğimizi kurtarmak için de başka yol yoktur. Büyük olarak ancak kurtulabiliriz. Meseleler artar ama çözüm imkânları daha fazla artar.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Cumhuriyet kurulurken bu şeyde bizi kandırdılar, efendim, işte büyük başa derttir, Osmanlı Devleti, çok sıkıntıları vardı. Şimdi biz burada küçük yer, Anadolu'dan ibaret kalırsak, mutlu yaşarız. Hayır, büyük bir yerde büyük meseleler, çok mesele vardır. Ama çözümü de vardır. Yani eğer demek gerekirse, meseleler aritmetik diziyle artar, fakat çözümler geometrik diziyle artar. Yani o daha çok imkânları artırır. Çünkü el ele verilince yapılmayacak bir şey yoktur.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Bugün diyelim ki biz kendi mizacımızla bir çözüm buluruz, ama Arap diyelim kendi mizacıyla dur bakalım der, bu yanlış olabilir. Diyelim İranlı şöyle der, çok akıl bir araya gelince gerçek çözümü bulmak daha doğru olur. Daha kapsamlı olur yani, aydınların hepsi düşünürse. </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Şimdi biz ne yapıyoruz? Aklı hep Avrupa'dan alıyoruz. Özbek ne düşünüyor? Pakistanlı adam ne düşünüyor? Arap ne düşünüyor? Bildiğimiz var mı? Yok. Onlar da bizim ne düşündüğümüzü bilmiyor. Sadece böyle, ajansların haber verdiği veya siyasilerin birkaç cümlesinden ibaret. Mesela benim bir şiir kitabı Arapçaya çevrildi. Onu da işte bir bilim adamı, Türkolog çevirdi. Ne kadar bastınız diye ziyarete gelen talebelere sordum, 500 adet dediler. 200 milyonluk Arap dünyasında Arapçaya çevrildi yani. Ama 500 adet basıldı. Yani bununla bir yere varamayız tabii. O da tamamen kendi şahsi teşebbüsü. Şimdi bizim işte İslam milleti şuurunu, bilincini yazmalı. Tabii hep her yerde ırk, esasına dayalı millet bilinci var. Mısır'da da öyle, onlarda da Arap sözleri. Peki, Arap birliğini kurabildiler mi? Hayır, onu da kuramadılar.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Yani işte Türkler, biz Türk diyoruz, onlar her biri kendine ayrı isim veriyor. Kırgızlar, Türkmenistan, Azerbaycan, Özbekistan, bunlar bir birlik kurabildi mi? Kuramadılar. Aslında Türk. Biz Türk diyoruz. Hayır, Türk'ü de kabul etmiyorlar. Çünkü onlara Ruslar, sen Kırgız’sın, sen Özbek’sin, sen şusun, sen busun diye yerleştirmiş kafalarına, ruhlarına.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Arapları da işlemişler. İlkin Arap’sın demişler, daha sonra da sen işte Mısır Arap’ısın, sen Suriye Arap’ısın, sen Irak Arap’ısın, sen şeysin. Şimdi ırkla bir yere varılamaz. Bunu atalarımız görmüş ve doğru hale getirmiş. Ama ırkı yok edelim demek de yok, zaten olmaz ve gerek de yok. Bir çeşitliliktir.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Doğada olan bir şeyi, ağaçların hepsini bir ağaç yapalım, olur mu? Her ağacın kendine göre güzelliği, faydası vardır. Güzel bir şeydir. Zaten Kur'an-ı Kerim'de söylüyor, biz sizi işte kabilelere, şubelere, dillere böldük ayırdık ki birbirinizi daha iyi tanıyınız. Çünkü gerçekten hepimiz robot gibi olsa birbirimizi ayıramayız. Bazen ikizler oluyor, çok benziyor, karıştırılıyor. Hâlbuki şimdi gerçekten insanlar çok güzel ayrılıyorlar. Bu Arap diyoruz, özellikleri var, bu Türk, bu şu. Bu boşuna değil yani. Allah insanları böyle yaratmış. Bu bir zenginlik, güzellik. Bunun hakkını yerine getirmek ama mübalağa etmemek lazım. Aslında mesela diyelim ki bir aile bir takım özellikleri vardır. Meşhurdur, şudur, budur. Boyuna övünse bu nefret uyandırır. Ama mütevazı davransa herkes der, işte parmakla gösterir. Şu ailenin insanları şöyle marifetlidir, şudur, budur. Onun için ırk olayı da böyledir. Irkçılıkla övünmenin bir yeri yoktur. Ama ırkın da değeri vardır, onu yerine getirirsin. Ama millet, tabi çok daha büyük bir olay, hepsinden oluşmuş. Ondan çıkan devlet de tabi tümüne hitap eden bir yapı olmalı.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Yoksa böyle parça bölünmüş bir şey, bunun da altından kalkmak mümkün değildir. Bugün, işte Kürt, Türk meselesi şu bu falan diyorlar. Bir türlü çözüm olmuyor. Neden? Çünkü işin temelinde birleşme yok, bir bölünme kavgası var. Bölüşme kavgası var. Yani her şeyi bölüşemezsiniz zaten. Ne yapacaksınız yani? Parçalayacak mısınız? Hani meşhur hikâyedir. Bir çocuğa iki kadın, benim çocuğum diyormuş, öbürü de benim çocuğum diyormuş. Mahkemeye götürmüşler. Hazreti Süleyman'a derler, Hazreti Ömer'e derler. Hikâyenin versiyonları var. O benim diyor, öbürü benim diyor. Elde bir delil yok, iddia var iki tane. Ne yapacaksın? Bu çocuk hangisinin çocuğu? Hâkim demiş ki, ne yapalım, başka çare yok. Elde bir delil, şahit, şu hiçbir şey yok. Sizin ikinizin iddiası da benim diyorsunuz. Çocuğu ortadan keselim de her bir parçasını birinize verelim. Ne yapalım? Başka çare var mı? Biri atılmış hemen oradan. Demiş, kesmeyin onun olsun. Çocuğu kesmeyin. Hâkim, bu çocuk senindir, öbürünün değil demiş. Öbüründen ses çıkmadı. İşte anne öyledir.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Şimdi, İslam milleti şuuruyla, bilinciyle hareket etsek, çözülmeyecek mesele yok. Ama zaten sen bölmeye, bölmek düşüncesiyle hareket edersen bir şeyi paylaşmak zor. Parçalama, bölmek falan. Bir opera vardı. Pek bizim kültürümüzle ilgili değil. Ben de fazla bilmem, Turandot operası diye bir opera. Rahmetli Necip Fazıl Bey Üstad da çok severdi. Hatta evinde bir ara o operanın plakları vardı. Arada dinlerdi onu. Turandot operasında esas şey şu: Çin Padişahının, Çin İmparatorunun kızı evlenecek. E.. şimdi bu kıza talipler var tabi. Her taraftan hükümdarlar, şehzadeler, herkes geliyor. Buna talip oluyor. Turandot da gençlerden biri. O da geliyor tabi, talip oluyor. Fakat bir sınav var. Sınav da şu: üç tane kadeh koyuyorlar böyle. Kadehlerde işte şarap var. Neyse içki var diyelim. Bunun birisi zehirli. Gelen talip bir kerede bulacak bunun zehirli olanını. Bulamazsa onu reddediyorlar. Hatta ceza, hatta idam ediliyor belki. Talip olmak kolay mı Çin İmparatorunun kızına? Bilemedi mi, idam da ediliyor belki. Hepsi geliyor, işte biri şunu da diyor, bunu da diyor. Çıkmıyor, olmuyor tabi. Gidiyorlar, cezalanıyorlar falan. İsabet olmuyor veya çıkmıyor. Turandot geliyor, üç kadeh ya, sağdakini ortadakine boşaltıyor. Soldakini de ona boşaltıyor. Üçü bir, buyurun diyor, bu zehirli kadehtir. İşte o kazanıyor. Yani hepsi ayırarak çözmeye çalışıyor. Ama birleştirince çözülüyor. </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">İslam âleminde olan bütün problemler çözülmüşten, ayrılıktan doğan problemlerdir. Şimdi bunları daha da çözmek senin hakkındır, benim hakkımdır, sen haksızsın, sen haklısın. Bununla olmaz. Birleştirdin mi, problemler büyür fakat total hale gelir, genel hale gelir ve onu öyle çözersin. Başka türlü çözemezsin zaten. </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Bizim Kürt meselesi de öyleydi. Ben dedim ki hani geçen konuşmalarımda da söyledim. Kürt aydınları, ayırarak, bölerek bir yere varamayacak. Çünkü İran'la çatışacaksın, Türkiye ile Irak'la o zaman Suriye ile e şimdi Irak’ta Amerika, Suriye'de Rusya var. Bunları güya hepsini bu devletleri yıkacaksın da bir Kürt devleti kuracaksın. Bu olacak şey değil. Bu dördünü birleştirmeye çalışsaydı ki, biz bunu yazdık ben vaktiyle çok yazdım. Bu başlarına geleceği de yazdım. Bunu yapsaydı doğacak devlet elbette Türk devleti olmayacak, İran devleti olmayacak, Arap devleti olmayacak, Kürt devleti olmayacak, Müslüman devleti olacak ve hepsi de orada eşit, hepsi de hür, bağımsızlığını duyacak, devleti olduğunu duyacak, büyük, güçlü, kuvvetli bir devlet olacak.<br />
Fakat işte hep aydınları diyorum ya bir felakete götürür veya selamete götürür. Ne yazık ki, işte devletin çöküşünden beri panik içinde olan aydınlar, ta Tanzimat, Meşruiyet’ten bu yana sakin düşünemediği için ve beyinleri de biraz yıkandığı için bölünüpte hep kavga ettikleri için ne yazık ki gerek Türkiye'deki aydınlar gerekse Suriye'deki, gerek Irak'taki gerek Kürt, gerek Türk, gerek Arap aydınları, selametli, şamil, geniş ufuklu düşünememekten ve sakin düşünememekten, çünkü düşünmek sakinliği gerektirir. Uzun vadeli düşünememekten, geleceği düşünememekten hep yanlış yollara saplandılar ve zavallı millette tabi bunların kurbanı oldu. Ben şuna benzetirim; eskiden at arabaları vardı, biniyorsunuz, iki at vardır, arabacı var orada onu sürer sonra siz arkada oturursunuz. Bazen atların parlaması diye bir olay vardı, öyle bir deyim var. Atlar bir sebeple huysuzlanır parlar, öyle derlerdi o deyimi. At artık çılgınlaşır öbürünü de sürükler alıp giderler bir yerden uçarlar, arabacıyı da götürür onun için ona çok dikkat ederlerdi, atların parlamaması lazım, işte aydının pozisyonu budur. Halk o arabada arkada oturanlar gibidir. Aydınlar o arabacıdır, onu bilmesi lazım atların o huyunu. At alıp felakete, uçuruma götürebilir. Onun için dikkat etmesi gerekir.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Fakat ne yazık ki güncel yaşamaktan, güncel düşünmekten bir kısmı da gelinceye kadar tabi devlet tecrübesi yok, geliyor. Öğreninceye kadar, zaten biraz öğreniyor, ondan sonra git diyorlar, demokrasi de bu. Adama git diyorlar, Menderes belki bir parça öğrenmeye başlamıştı, adamı götürüp idam ettirdiler. Ayağı çok büyüktür bu şeylerin, hareketlerin.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Bugünkü hadiselerin çoğunun sebebi yine geçmişe dayalı. 70'li yıllarda anarşi, terörü yaşadık. Anarşi, terör, böyle sokakta her gün 20 kişi öldürülüyordu. Bu şekilde bir şey, orada doğdu her şey, yani kökü, sebebi, aydınlar birbirine düşmüştü. Laikliğe karşı tipler sokakta hep eylem yapıyor. Ona karşı da işte bir grup oluştu. Birbirlerini vuruyorlar, tahrik ediyorlar, devlet bir bakıma seyrediyor. Herkes kendi adamını koruyor. O şekilde kökü, burada yatıyor yani o 70'li yıllar. Ondan da evvelkileri söyledim zaten, Tanzimat’tan bu yana. </font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Çıkış yolu uzun vadeli, köklü düşünmektir. Palyatif tedbirler denir ya hani, arızı ve geçici çözümlerin bir faydası yoktur. Geçmişi çok iyi bilip, mutlaka temeliniz geçmişte olacak, bir de geleceği hesaba katacaksınız. Ufuk, geniş ufuklu düşünerek çözüm bulunması gerekir. Çözümde kararlı olunması, Mesela Osmanlı'ya sert falan derler, hatta bize de biraz tuhaf geliyor. Bir bakıyorsunuz, adam idam edilmiş falan. Şimdi tabii her dönemin şartları da biraz farklıdır. Fakat düşündüğümüz zaman birçok şeyi çözüyoruz. Şimdi adama diyor, en büyük, yüksek mevkiyi almışsan çok büyük sorumluluk üzerine almışsındır. Bunun, gereğinde, cezası idam olabilir. Ona göre hareket edeceksin. Bunun aksi varit değil. Bunun gibi kesindir, dönmez, kararlıdır, yapar. Hatalar da yapılır tabii, yapmamaya dikkat etmek lazım. Şimdi devlet bir takım tedbirleri alıp da uzun vadeli bir bayağı toplu bir paket halinde ve kararlı, ısrarlı bir şekilde gidip de hareket etmezse, ikide bir dönerse, öbür türlü bir tefsirle veya bir şuna başvuralım, bir buna başvuralım, çözülmez. Mesela bu Kürt meselesinde de, gidipte elinin altındaki bir mahkûmla pazarlık yapamazsın. Devlet bu kadar acze düşmez. Devlet buna tenezzül dahi etmez. Devlet vatandaşına bakar, milletinin bir parçasıdır Kürtler. Onun nedir, şikâyetin kaynakları nedir, geçmişte ne var, ne yapabilirim diye bir düşünür, iyi düşünür. Yapabileceği şeyi planlar, bunu ilan eder ve en kısa zamanda yapar, artık hiçbir şey dinlemez. Bunu yapmaya giriştiği zaman tabii iyi hazırlaması, iyi takip etmesi lazım. Onu yapmaya giriştiğinde biri gelir Başbakanı etkilemeye çalışır, öbürü bakanı dürtükler, öbürü şunu yapar, ona engel olmaya çalışır. Artık onu dinlemeyecek, İyi hazırlanmışsa tatbik edecek. Ama asla da pazarlık yapmayacaksın. Örgüt illegal şey, millete karşı olmuş, insanları öldürmüş. Bunlarla asla pazarlık yapılmaz. Düştün mü o gizli kapaklı bilmem ne… Sen millete ne yapabilirsin? Ne isteniyor? Millet ne istiyor? Ne yapılabilir? Akıl ne diyor? Tarih ne diyor? Geçmiş ne diyor? Medeniyetimiz ne diyor? Hepsini bir plan haline getirirsin, mümkün olanı en kısa zamanda yaparsın. Ha dersin ben bunu yapıyorum. Başka bir şey yapamıyorum. Razıysanız buyurun. Değilseniz karşıma çıkacak şeylerle ben de savaşacağım. Ona da fırsat vermem, ben eşkıyaya da teslim olmam. Fakat bunu, daha evvelkiler zaten her şeyi karıştırdılar, yanlış yaptılar. Üç buçuk insandır, öldür kurtul politikasıyla yürüdü. Ve birçok insan öldü, faili meçhuller, olacak şey değildir. Devlet kimseyi gidip vurmaz, alır, mahkeme eder, yargılar. Yok, ben de illegal yoldan, devlet illegal yoldan mücadele etmez. Bunlar hep yanlış şeyler.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Yanlış, yanlış, yanlış. Yığıldı, birikti, her şey. On senedir de bocalama. İşte durum bu hale gelmiş. Şimdi gelin bunu çözünüz. Artık mecburi iş başa dönüyor. O da, işte çözüm belli. İslam milleti, İslam devleti, İslam medeniyeti, bu üçüyle çözüm. Bütün Müslümanların temel alacağı ana şey bu. Bütün meselelerinin çözümü. İslam ülkesi dört kavram. Çok da zor değil.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">İslam ülkesi, İslam milleti, bütün Müslümanların yaşadığı yer benim yurdumdur, ülkemdir, vatanımdır. Bütün Müslümanlar benim milletimdir. Bir millet, İslam milleti. Üçüncüsü, bunların bir tek devleti olması lazım. Ha bu federatif olur, şu olur, bu olur ayrı. Bir de İslam medeniyeti, bizim medeniyetimizdir. Bu medeniyetin diğer medeniyetlerle ilişkileri olur, olmaz. O ayrı bir konudur, tabii ki olur, alışverişi olur.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Fakat bir medeniyet, efendim; ‘bugüne kadar işte biz bir geçmişte yaşadık. Şimdi dünya medeniyeti, Batı medeniyetidir, biz de ona dâhil olalım’ sözü yanlıştır. Neden yanlıştır? Çünkü Batı medeniyeti, medeniyet olarak Avrupa'yı aşamaz. Kökünde Avrupalılık, yani batılılık yatar. Diğer insanları kendinden ayırır. Kökünde az da olsa, çok da olsa Hıristiyanlık vardır. Kökünde işte Avrupalılık vardır. Avrupa'nın menfaati, Avrupa'nın üstünlüğü, üstün ırk anlayışı var. O da aşağılık duygusundan doğar. Üstün ırk iddiası da aşağılık duygusu da oradan geliyor. Kökünde bu olduğu için ne kadar bilimde ilerlese, ne kadar teknolojide ilerlese, dünya medeniyeti olamayacak. Olamadı ve olamayacaktır. Avrupa, Batı medeniyeti olarak olabilir, vardır. Bunu görüyoruz, yararlanabiliriz. Fakat Batı medeniyeti, insanlık medeniyeti olamayacaktır.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">İnsanlık, bir medeniyet olsun mu? Olsun. Ama benim medeniyetim, insanlık medeniyeti olsun diyeceksiniz. Yani diyelim ki, bir de dünya dili olacaksa, İngilizce olmasın o. O Arapça olsun, Türkçe olsun, biri olsun, bir Müslüman dili olsun. Farsça olsun. Ama bir Müslüman dili, dünya dili olsun, aydınlar dili olacaksa eğer, çok da şart değil. Bütün dünya bir yazı yazsın, Latin yazısı, hayır bizim yazımız olsun o dünya yazısı. Biz öyle düşünmemiz lazım. E buna layık mıdır? Evet, elbette layıktır. Bizim dillerimiz de layıktır, dünya dili olmaya. Yazımız da layıktır. Nitekim onlar rakamları, bunu bir iki defa söyledim. Roma rakamı. Bakın Latin yazısıdır ama Roma rakamları diye bir rakamlar vardır. Ama matematikte kullanılan rakamlar Roma rakamı değildir. O rakamlar, bakmışlar ki yürümüyor, Müslümanlardan almışlar, Arap rakamı demişler. Arap rakamları, onu almışlar biraz, yani bugün bizim de kullandığımız rakamları. Kullandığımız rakamlar aslında Müslümanlardan alınan rakamlardır. Ama biraz değiştirmişler. Bir, birdir, aynıdır zaten. İki, bilmem, ucuna bir ilave yapmış. Üç, bir şey yapmış. Dört, yani bizim rakamlardır onlar. Çünkü yürümezdi. Ama yazı, kendi yazıları, biz kalktık o yazıya aldık. Tabii büyük bir yanlışlık yaptık. İslam birliğinden kopmuş olduk, kültürde. Türkî Cumhuriyetlerine de kötü örnek olduk. Şimdi onlar da bölündüler. Kimsi Latin yazısı alıyor, kimisi kril, bütün bunlar aydınların problemi…</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Dört kavramı temel olarak alıp, meseleleri ona göre çözmemiz gerekir. İşte o da dediğim gibi İslam ülkesi, nerede bir şey oluyor? Fransa bugün Mali'yi mi rahatsız ediyor? O beni ilgilendirmeli, Mali benim vatanımdır, çünkü Müslümanım. Suriye'de olan hadiseler bizi ilgilendirmeli, Suriye benim toprağımdır. Irak öyleydi. Afganistan benim toprağımdır.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Böyle düşünmemiz lazım. Millet benim milletim. İşte bir de bütün bunları gerçekleştirecek bir güç, bir birlik, bir devlet olması lazım. Bunlar ideal olmalı. Geçmişi var. Çok güzel temeller var. Geçmiş araştırıldıkça ortaya çıkacak kaynaklar. Bunları ön plana çıkarıp bilim adamları çalışmalı. Fikir adamları çalışmalı.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Devlet adamlarından fazla bir şey beklenmez. Onlar günü kurtarmaya çalışırlar. Ama aydınlar böyle hareket ederlerse, iyice beslenip bilinçlenirlerse, devlet adamları da buna tabi olacaklardır.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Bugün, aydınlar devlet adamının peşine takılıp gidiyor. Hâlbuki aydınların yönlendirmesi lazım devlet adamını. Hâlbuki tersi oluyor. Birisi bir devlette bir mühim bir şey oldu mu herkes onun peşinden koşup gidiyor. Bu yanlıştır. Aydınlar, her birinin bir yeri, ağırlığı vardır, değeri vardır.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Devlet adamına belli mesafeden, gereken doğruyu söylemek lazım. Biz de yazdık, söyledik. Mahkemelere verildik. Bilmem şu oldu bu oldu. Kitaplarımız toplatıldı. Ama hamdolsun ayakta durduk. Hapis cezası verdiler, kaçak yaşadık, bir şeyler oldu. Bugün geriye dönüp baktığımız zaman, istediğim şeyleri yapamadıksa da yapabildiğim kadarıyla yaptım. Fakat söyledim, inandığımı, doğru bulduğumu söyledim, ısrar ettim. Hatta bir anımı söyleyeyim, 12 Mart, ben Ankara'ya tekrar memuriyete dönmüşüm. Ama o arada mahkemelerim var. Sonunda da mahkûmiyet, kaçak duruma düştük. Orada kala kaldık. Neyse üç yıl böyle kaçak yaşadık. Memuriyet hayatındayız Ankara’da. Fakat aslında her an götürülebiliriz. Ama olmadı elhamdülillah. Arkadan af çıktı 74 yılında. İstifa ettim memuriyetten. Geri geldim, Cağaloğlu'nda bir yer tuttuk, Dirilişi çıkartmaya başladık. İşte o 68'li yıllarda falan gelip giden, tanıdıklardan biri ki biraz o zaman için genç değil. İki kişi geldi. Biri dedi ki, inat ettin, bu işe devam ediyorsun. Tabii iyi niyetli de fakat kelimeyi yanlış söylüyor. İnat etmedim dedim. Israr ettim. Buna ısrar diyeceksin. Biz ısrar ettik. Israr etmeye devam ediyoruz. İnat iyi bir şey değildir ama ısrar güzel bir şeydir. Israr edeceksiniz. Israr ettik. İnşallah dedik bunun sonu da gelir. İşte o gün, tabii ki direnmek lazım. İyi gün olur, kötü gün olur. İyi günde beraber olup da kötü günde gidenler makbul bir şey değildir. İyi günde, kötü günde beraber olmak lazım. Devam etmek lazım.</font></font></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Bir gün tabii Allah, her şey onun elinde istediği anda bir günde yapar. Fakat bizim ona layık olmamız lazım. Yoksa elimizden gene kaçırırız. Kaçırmamak için onu kendi emeğinle kazanacaksın ki değerini bilesin, kaçırmayasın. İşte inşallah bizler de sizler yetişeceksiniz. Kimisi zaten yetişmiş. İnşallah her biriniz bir ucundan tutun. Fakat kargaşalığa meydan vermemek için bu dört temel kavramı unutmayın. Hani dört direk gibi bir şey. Dört direk, dört sütun üzerinde durur ya. Bunlar temel. İslam milleti, İslam devleti, İslam medeniyeti, İslam ülkesi. Her çözümde bunları temel almak lazım. Yoksa çürük olur. Temelsiz, sütunsuz bina yaparsınız. Havada güzel görünür ama ilk rüzgârda göçer gider. Onun için inşallah artık aydınımız temelden alacak ve İslam ülkelerindeki bütün aydınlarla da bu şekilde birleşecek ve sonuç alınacaktır inşallah.” (Sezai Karakoç’un 2 Şubat 2013 tarihinde yaptığı konuşma) </font></font><span style="color:#0000ff"><u><a href="http://yucedirilis.org.tr/2-subat-2013-tarihli-konusma/" rel="nofollow"><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">http://yucedirilis.org.tr/2-subat-2013-tarihli-konusma/</font></font></a></u></span></p>

<p><font face="Times New Roman, serif"><font size="3">Alıntılayan: Nizamettin Yıldız</font></font></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/dirilis-konusmalari</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Oct 2025 13:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/10/hqdefault.jpg" type="image/jpeg" length="17081"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Geçim derdi çeken aydınlarla “kültür iktidarı” kurulmaz!]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/gecim-derdi-ceken-aydinlarla-kultur-iktidari-kurulmaz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/gecim-derdi-ceken-aydinlarla-kultur-iktidari-kurulmaz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Muhafazakâr kesimin gönlünde bayraklaşan yazar, şair ve fikir adamları, eserleriyle bereketlenen ömürlerine rağmen maalesef dünyada kıt imkânlarla hayatlarını idame ettirmek zorunda kaldılar. Çoğu, başlarını sokacak doğru düzgün bir eve bile sahip olamadan bu dünyadan göçtü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Zekeriya Say</em></strong></p>

<p>İstiklal Marşı’nın yazılması için verilen para ödülünü Türk milletine bağışlayan merhum şairimiz Mehmet Akif Ersoy, ömrünü kiralık evlerde geçirdikten sonra, Beyoğlu ilçesinde bulunan Mısır Apartmanı’nda mütevazı bir dairede ruhunu Rahman’a teslim etti. Akif’in bir dönem ikamet ettiği ve 2011 yılında Sezen Aksu tarafından satın alınan Beylerbeyi’ndeki 3 katlı ev ise günümüzde güzellik merkezi olarak kullanılıyor. Bugün “müze” olması gereken o evde, “cilt bakımı, manikür, pedikür” işlemleri yapılıyor.</p>

<p>*</p>

<p>Türk şiirinin “üstadı” Necip Fazıl Kısakürek, bohem hayatı yaşadığı ve “mistik şair” olarak anıldığı dönemde sırf eser üretsin diye CHP tek parti iktidarınca teşvik yağmuruna tutuluyordu.</p>

<p>Dönemin İktisat Vekili Celâl Bayar, milletvekili maaşının ayda 200 lira olduğu dönemde, haftalık bir fikir ve sanat mecmuası çıkarsın diye Necip Fazıl’ın eline o zamanın parasıyla tam 1600 lira saymıştı.</p>

<p>İş Bankası’nda çalıştığı dönemde Zonguldak’taki bir kömür ocağı idaresinin teftişine giden üstada, dağ tepesinde, çam ağaçlarıyla çevreli bir köşk tahsis eden “Teftiş heyeti reisi” ise “Bu konforlu köşkte otur, emrindeki hizmetçiye her ihtiyacını gördür, rahat rahat piyesini yaz” demiş…</p>

<p>Necip Fazıl da burada “Bir Adam Yaratmak” adlı tiyatro oyununu kaleme almıştı.</p>

<p>Daha sonra hidayete eren ve bizim mahalleye geçerek fikirleriyle yolumuzu aydınlatan üstad Necip Fazıl, yazdığı 100’den fazla kitaba rağmen ömrünün son 20 yılını geçirdiği Erenköy’deki “Arif Paşa Köşkü”nde kiracıydı. Tarihe tanıklık eden köşk, üstadın hatıralarına rağmen 2005 yılında yıkılarak, yerine apartman yapıldı.</p>

<p>*</p>

<p>“Tek Parti Diktası”nın tüm baskı ve engellemelerine rağmen “Biz yalnız Hakk’a secde ederiz” diye haykıran…</p>

<p>Kur'an okumanın, basmanın, satmanın yasak olduğu devirde kapağına, “Hakk’a Tapar – Halkı Tutar” yazdığı “Serdengeçti” dergisiyle satış rekorları kıran ve çok sayıda kitabı bulunan düşünce adamı ve eski milletvekili Osman Yüksel Serdengeçti de sefalet içerisinde bir hayat geçirdi.</p>

<p>Hanımı; hapis yattığı yıllarda iki yaşında vefat eden tek çocuğunu tedavi ettirecek para bulamadığı için depresyona girip ayrılan Serdengeçti, Ankara'da Denizciler Caddesi'nde küçücük bir dükkânda yaşıyordu.</p>

<p>Ömrünü; “Kömürlüğü ömürlük yaptık” dediği bu izbe ve rutubetli yazıhanesinde geçiren ve tuvalet ihtiyacı için caminin tuvaletine giden Üstad Serdengeçti, “yeryüzünden iki buçuk metre aşağıdayız. Ölüm bile bizim için yükseliş olacaktır” diyordu.</p>

<p>*</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Merhum şair Sezai Karakoç da, 50 yıl boyunca bir “edebiyat, kültür, medeniyet mahfili” haline gelen Diriliş Yayınları ve kitaplarına rağmen, ancak bir çatı katının sahibi olabildi.</p>

<p>*</p>

<p>“Yüreğimin yarısı Mekke'dir, geri kalanı da Medine'dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır” sözlerinin sahibi olan “Kudüs Şairi” ve “7 güzel adam”dan biri Nuri Pakdil, ancak 81 yaşında, Başkan Erdoğan’ın talimatıyla organize edilen bir programı çerçevesinde Kudüs’ü görebildi.</p>

<p>*</p>

<p>Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü köyünde doğan ve Müslümanların dilinden düşürmediği “Hak Yol İslam Yazacağız” şiirini yazan Abdurrahim Karakoç, devlete ait bir hastanenin mütevazı sedyesinde emaneti teslim etti.</p>

<p>*</p>

<p>Sigortadan gelen emekli maaşı dışında başkaca bir geliri olmayan Yılmaz Yalçıner ağabey ise meyve ihtiyacını uygun fiyata karşılamak için pazara akşamüzeri kapanma saatine doğru gidiyordu. Yılmaz ağabey, yazdığı “Türkçede Dünümüzü Hatırlatma Sözlüğü” kitabından bir miktar satın alan Kayseri Talas Belediye Başkanı’nın gönderdiği teşekkür ve takdir mektubu için çok mutlu olmuş, “Ömrü hayatımda aldığım ilk ve tek Takdir Belgesi’dir bu” demişti.</p>

<p>*</p>

<p>28 Şubat’ın zifiri karanlığında bile bildiği doğruları eğip-bükmeden haykıran, şahsına yapılacak en ufak bir iltimasa tahammülü olmayan ve servet yerine dost biriktirmeyi tercih eden “mert kalem” Ahmet Kekeç de vefat ettiği sırada “kiralık” evde oturuyordu.</p>

<p>*</p>

<p>Edebiyat ve şiir dünyamızın ünlü çınarlardan olan ve iki hafta önce, 28 Eylül’de ebediyete irtihal eden Yavuz Bülent Bakiler de metrobüste çekilen fotoğraf karesi ile ne denli mütevazı bir hayat yaşadığını adeta lisan-ı hal ile haykırıyordu. Bakiler, 1994 yılında, o günün parasıyla iki milyon liraya satın aldığı İstanbul’daki evinin bir milyon lirasını elinde ne varsa satarak toparlarken, kalan bir milyon liranın 500 bin lirasını Sivaslı bir iş adamından, diğer yarısını da rahmetli Enver Ören'den borç almıştı.</p>

<p>*</p>

<p>Örneklerden de anlaşılacağı üzere…</p>

<p>Muhafazakâr kesimin gönlünde bayraklaşan yazar, şair ve fikir adamları, eserleriyle bereketlenen ömürlerine rağmen maalesef dünyada kıt imkânlarla hayatlarını idame ettirmek zorunda kaldılar.</p>

<p>Çoğu, başlarını sokacak doğru düzgün bir eve bile sahip olamadan bu dünyadan göçtü.</p>

<p>Dahası…</p>

<p>Henüz hayatta olan ve fahiş kiralar yüzünden bir kamyon dolusu kitaplarıyla sürekli oradan oraya taşınan veya ancak bazı gönlü zenginlerin yardımlarıyla geçinebilen…</p>

<p>Ya da…</p>

<p>Tıpkı…</p>

<p>Dönemin “Basın Birliği Reisi” Hakkı Tarık Us’un odasına küt diye girerek, “Ben ölünce çelenk gönderecekmisiniz?” sorusunu soran ve “Evet” cevabını alır almaz;</p>

<p>“Öyleyse yarı parasını şimdi nakit ödeyin de ziyanı yok, cenazemde çelenksiz kalayım” diyen meşhur Gayur Bey gibi…</p>

<p>Gönderilen çelenk veya plaket yerine, “keşke parası gelseydi” diye iç geçiren mütedeyyin münevverleri bizatihi kendim biliyorum…</p>

<p>Peki!</p>

<p>Bizim camiada bu tür vefasızlıklar yaşanırken, Sol’un “kısır kalemlerinin” hayatlarına ne demeli?</p>

<p>Yıllarca “gazetecilik” adı altında bu ülkenin “hırsız”ını, “hortumcu”sunu, “vurguncu”sunu, destekleyen “solcu” yazarlar;</p>

<p>Sermaye sahiplerine kiraladıkları kalemler sayesinde “Saray yavrusu ev”lerinde günü gün ediyorlar…</p>

<p>Mesela, ömrü imalathanelerde “hamamböceği”, damlarda ise namaz kılan “İmam Hatipli” öğrenci aramakla geçen Uğur Dündar, yarım asrı aşan meslek yaşamına rağmen kayda değer bir “fikir kırıntısı” bile üretemezken, camları zırhlı, her tarafı kameralarla donatılmış milyon liralık süper lüks bir villada yaşıyor.</p>

<p>“Emlak ağası” konumundaki Dündar’ın, İstanbul’un muhtelif yerlerinde 10’a yakın dairesi ve yığınla arsası olduğu söyleniyor.</p>

<p>28 Şubat’ın medya ayağına dokunulmadığı için elini kolunu sallaya sallayan dolaşan Hürriyet’in eski GYY’si Ertuğrul Özkök de, Muğla’daki meşhur Akbük Koyu’nda, 1. Derece Doğal Sit Alanı olan bölgede, “yağhane ruhsatı” olan tarihi bir binayı satın alarak, usulsüz bir şekilde yazlığa çevirdi. Özkök, “mabedim” dediği bu villanın hemen önüne “kaçak” bir iskele yaparak, denizi bile işgal etmişti.</p>

<p>Urfa’nın “Tülmen köyünden” geldiği Ankara’da gündüz gazetecilik okurken, geceleri pavyonda kanun çalan ve parayı bulduktan sonra mütedeyyin Anadolu halkına “Bidon Kafa” diye küfreden Bekir Coşkun’un, Ayvalık Cunda Adası’ndaki deniz nazır muhteşem evini…</p>

<p>Dünyaya “şoför çocuğu” olarak gelen Sözcü yazarı Yılmaz Özdil’in, Mustafa Kemal kitapları yazarak kazandığı parayla aldığı Bodrum Bitez’deki 310 metrekarelik “kaçak” villasını…</p>

<p>Avustralya’ya giderek orada üç yıl boyunca barlarda çalışan ve minibüsle nakliyecilik yapan Fatih Portakal’ın, kapağı Amerikan sermayeli televizyonlara ve CHP’ye göbekten bağlı kanallara attıktan sonra Seferihisar’da aldığı 8.3 dönümlük çiftlik evini ve yasalara aykırı şekilde diktiği 3 kaçak yapıyı…</p>

<p>Karanlık Odatv yazarı Soner Yalçın’ın, İzmir Çeşme’de tarım arazisine yaptırdığı villayı da unutmamak lazım…</p>

<p>*</p>

<p>Sadede gelecek olursak...</p>

<p>Yıllardır “AK Parti’nin gelişiyle birlikte Türkiye’de siyasal hegemonyanın milletin eline geçtiğini fakat kültürel hegemonyanın hala seküler azınlığın elinde olduğundan” şikâyet ediyoruz ama…</p>

<p>Sıra “millete istikamet çizen” ve “fikir dünyalarına rehberlik eden” yerli ve milli isimlere gelince, bu alanda hiçbir adım atmıyoruz…</p>

<p>Kuruldukları köşelerden “halkçılık” edebiyatı yapan çakma solcular, millete “göbeğini kaşıyan adam” şeklinde küfretmekten öteye gidemedikleri halde “telif gelirleri” ve CHP’li belediyelerden aldıkları “desteklerle(!)” milyonluk villalarda lüks bir hayat sürerken…</p>

<p>Bizler, vefatlarının ardından cenaze namazlarına katılmayı borç bildiğimiz ve arkalarından gözyaşı döktüğümüz aydınlarımızın bir kitabına bile para vermeye yanaşmıyoruz…</p>

<p>Konserlere, festivallere para bulan belediyelerimiz, sıra bu isimlerin katılabileceği konferanslara ve kitap teminine geldiğinde, “tasarruf tedbirlerini” bahane ediyor.</p>

<p>Her yıl sinema ve tiyatrolara destek veren Kültür Bakanlığı, acaba bu isimler için hangi adımı atıyor?</p>

<p>Geçtiğimiz günlerde konuştuğum mütedeyyin bir yazar, “Demet Akalın’a konser verdiren bir AK Partili Belediye’nin, “para olmadığı” gerekçesiyle 10 yıllık emeğinin ürünü olan kitabından sadece 5 adet satın aldığını” söyledi.</p>

<p>Kimse kusura bakmasın ama…</p>

<p>Fikir insanları ve aydınları “geçim mücadelesi” veren bir siyasal görüş, asla “kültür iktidarı ” kuramaz!</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Haber7.com</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/gecim-derdi-ceken-aydinlarla-kultur-iktidari-kurulmaz</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Oct 2025 13:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/10/yoksul-yazarlar-aydinlar.jpg" type="image/jpeg" length="96282"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kendi dilinden: M. Emin Saraç Hocaefendi]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/kendi-dilinden-m-emin-sarac-hocaefendi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/kendi-dilinden-m-emin-sarac-hocaefendi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["İlim ehli kimse, boş sözlerle, mâlâyaniyle vakit geçirmez. Onların bulunduğu meclisler hep ilim meclisleri haline dönüşür. Biz de öyle olmaya çalışacağız. Güzelce, yerine göre en güzel sözleri söyleyeceğiz." Derin Tarih Dergisi'nin "Muhammed Emin Saraç Hocaefendi'nin Hayatı" adlı kitap ekinden alıntıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">İlk tahsil hayatım </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Hafızlığım küçük yaşlarında babamdan bitirdim. Babamız bizi, dört erkek bir de kız kardeşimizi öyle karanlık bir devirde hafız yaptı ki gayreti takdire değer. Babam ve dedem Nakşi tarikatından Yanyalı İsmet Efendi'nin Erbaa'daki hulefâsından Bahrullah Efendi’ye müntesiplerdi. Dedem, müderrislerdendi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Dedemin vefatı da ayrı bir hengâmedir, onunla ilgili de bir iki şey söyleyelim. Menemen Hadisesi sırasında Türkiye'nin neresinde meşayıhtan bir zât varsa hapse atılmıştır. Mürettep bir hadise olduğu için bütün din adamları tehdit edilmiştir. Ahh... Çok hazin hikayelerdir o tarafı. Babam da dedem de Menemen Hadisesi'nde suçlanan zâtları tanımadıkları, ilgileri olmadığı halde yine de altı ay hüküm giymişlerdi. Hâkimin sonradan ifade ettiğine göre, bu hüküm onların Çorum’daki İstiklal Mahkemesi'ne gitmelerine engel olmuş. Dedem o üzüntüyle hapisten çıktıktan üç ay sonra vefat etti. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Evimiz bir Kur'ân medresesiydi </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bizim evimiz tam bir Kurân medresesiydi. Babam teheccüde kalkmanın bereketiyle soğuk kış gecelerinde dahi bütün aile efradını kaldırır, hepimize şefkatle davranır, o teheccüdünü kılarken biz ab destlerimizi alırız, sonra ders başlardı. Yazları evimizin arkasındaki bahçede Kur'an okurduk. Ortalık aydınlanırken bizim de gönlümüz aydınlanırdı. Seher vakitlerinden güneş doğuncaya kadar bütün aile Kur'ân ile meşgul olurdu. Bir takım maddi sıkıntılar içinde yaşıyorduk fakat huzurluyduk. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bütün kardeşlerimin hafız olmasında çok genç yaşta vefat eden annemizin emeği çok büyüktür. Bizler babamız tarafından verilen günlük ezberlerimizi önce annemize dinletirdik, dersimizi yapmadan rahmetli annemiz bize yemek vermeyi geciktirirdi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Babam bize Kur'ân okuttuğu, öğrettiği için evimiz defaatle jandarma tarafından basıldı, babam karakola götürüldü. Elhamdülillah arak onlar geride kaldı. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span><span><img alt="" height="335" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/hafız-mustafa-efendi.jpg" width="456" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Fatih Camii ile ilk tanışma </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>1943'te İstanbul'da Çarşambalı Ali Haydar Efendi'ye geldim. Kendisi çok maruf bir zât idi. O da o günlerde tekkesi takibatta oldugundan bizleri Fatih Camii Baş İmamı Ömer Efendi'ye gönderdi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Onun himayesinde üç ay Fatih Camii'nde misafir olduk. Ömer Efendi Kelâmi Dergâhı müntesiplerindendi. Hatta 1944 veya 1945 senelerinde Sami (Ramazanoğlu) Efendi'yi onun evinde görmüştüm; zayıfça, vakur, güzel simalı, siyah sakallı bir zâttı. Adetleri üze i koltuğa hep diz üstü otururlardı. Ömer Efendi gayet celalli, Hz. Ömer (r.a.) meşrepli bir zât olmasına rağmen Sami Efendi'ye gayet müeddebane bir şekilde davranırdı. Hâlbuki Ömer Efendi oldukça yaşlı, Sami Efendi ona göre genç bir kimseydi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>İstanbul’da bizler Karagümrük'te Üçbaş Camii’nin medrese olanak yapılan yerlerinde kalırdık. Üç beş talebe Fatih Camii'nin üst katında o yıllarda gizli gizli İslami ilimle meşgul olurduk. Ali Haydar Efendi'nin evinde mutad olarak dersimiz olurdu. Ali Haydar Efendi ile Ömer Efendi’den başka Gümülcineli Mustafa Efendi, Muhaddis İbrahim Efendi gibi zâtlardan da ders okumaya devam ediyorduk. Fatih Camii'nde de evlerde de okuyorduk. Fakat hepsi gizlice oluyordu. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bu tedrisat sekiz sene devam etti. Ali Haydar Efendi'nin teşvikiyle Mısır'a gidinceye kadar. Kendisi bir gün ilim tahsilimizin devamını ve Ezher'e gidip orada ilmî çalışmaları sürdürmemi istedi. Şifâ-i Şerif'in zevkini bana aşılayan insandır. Ondan Şerh-i Akaid ve usul-i fıkıh sahasında Mirat okudum. Meclisi dersten ibaretti. Her an istifade edilirdi, müstesna bir insandı. </span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><span><span><span><img alt="" height="397" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/mısır-gunleri.jpg" width="420" /></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Mısır günleri </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Mısır'a gittiğimiz zaman Mustafa Sabri Efendi, Zahidü'l-Kevseri, İhsan Efendi hayattaydılar. Rabbimiz nasip etti, İstanbul'daki güzel bir muhitten Mısırdaki güzel bir muhite intikal ettirdi. Ezher'in lise sini okuduktan sonra Şeriat Fakültesi'ni bitirdim. Kadılık mastırının bir senesini okuduktan sonra Cemal Abdunnâsır'ın zulmüyle bırakmak zorunda kaldık. Gittiğimiz zaman Bağdat Oteli'nin 7-8. katları kral faruk bizlere tahsis etmişti. Abdülnasır gelince çıkartıldık. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><img align="left" alt="" height="350" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/mustafa-sabri-efendi.jpg" width="340" />Zahidü'l-Kevseri Hocamız'ın evine cuma günleri gider, kendi de ders okurdum. Vefatından 20 gün evvel bana icazet verdi i benim için Ezher diplomasından daha kıymetlidir. Çünkü Zahidü'l Kevseri Fatih silsile-i ilmiyesine müntesiptir. Düzcelidir ve Faili dersiamlarındandır. Mustafa Sabri Efendi'nin meclislerinden, derslerinden ve ilimlerinden de istifade ettik. Mısırda sekiz sene halim Yaşadığımız bir "ilim hicreti" idi. Bu müddet zarfında İstanbul’a hiç gelemedik. Çünkü gelseydik dönemeyecektik. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>İlk gittiğimiz zaman oradaki Türk vakıflarının tahsis ettiği burslar ile ihtiyacımızı karşılıyorduk. Ecdadımızın hayır eli orada da imdadımıza yetişmişti. Sonra General Abdunnâsır bütün vakıfları kaldırdı bizlere çok cüz'î burslar bağladı, onunla da geçinme imkânı yoktu, Mısır’a hayır sahiplerinden bir şey gelmesi de çok uzun zaman alıyordu. O vakit böyle vakıflar, hayır kurumları ne yazık ki ülkemizde yok idi. Bir hayli sıkıntılar çekildi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Oradaki unutmadığım tatlı hatıralarımızdan birisi de yokluk sebebiyle sık sık oruç tutmak mecburiyetinde kalışımızdır. Ama hamd-ü senalar olsun ki bir defa bile tahsilimi yanda bırakmayı düşünmedim. Allah Teâlâ bir azimet lütfetti. Kimi vakit gözümüz kararırdı, açlıktan... Bir avuç Türk talebeydik ama azmettik, biliyorduk bizim için memleketimizde dua edenler vardır. Tek bir düşüncem vardı, memleketimize dönmek, ilmi çalışmalarda hizmet etmek. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Türkiye'ye dönüş </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Türkiye'ye döndükten altı gün sonra İsmail Ağa Camii'ndeki cuma namazının akabinde Ali Rıza Sağman Efendi yanıma geldi ve yanındaki şahsa "İşte aradığın genç budur, Ezher mezunudur” diyerek bizi anlattı. Meğer İmam Hatip Mektebi'nin banisi meşhur Celal Hoca imiş yanındaki, etrafına "Ben artık Medine'ye gitmek istiyorum, yerime birisini bulun." diyormuş. Bana "Yarın İmam Hatip Mektebi'ne gelebilir misin?" dediler. O zaman cumartesi günleri de tedrisat vardı. Gidince Celâl Hoca kendisine Hasan el Bennâ'nın damadı Said Ramazan Bey'den gelmiş bir mektup çıkardı ve okumamı istedi. Okuduk, sohbet edip ayrıldık. Ertesi gün Celâl Hoca'nın sınıflarını bize verdiler. Bu gönlüme büyük bir teselli oldu. 1960 İhtilali'ne kadar üç yıl muallimlik yaptık. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Askerliği ikmal ettikten sonra bizi Ankara Evkaf Müdürlüğü'nde bir imtihana tabi tuttular. O vakitlerde birkaç saat içerisinde Evkaf Müdürlüğü'ne tayinimizi çıkarttılar. Fakat ben burada çalışma fikrinden dolayı müteessir olmaya başladım. O kadar ağırıma gidiyordu ki ağlıyordum. "Babam bize karanlık gecelerde Kur'an-ı Kerim okuttu, şu kadar senedir gurbetlerde tahsil yaptım ki hepsi dine hizmet etmem içindi. Şimdi bu mahzenlerde haramilere malzeme hazırlamak için mi çalışacağım?" şeklinde düşüncelerle muzdarip oluyordum. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Hac yolculuğu ile açılan kapılar </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Aynı günlerde Hacı Bayram Camii'nde bir öğle namazında Mehmed Akif Aydın Bey'in babası hemşerimiz Bedreddin Beylerle karşılaştık. Bana "Biz hacca gidiyoruz, hadi seni de götürelim." dediler. Birden kararımı verdim hacca gidecektim, işimi de bırakacaktım. Muameleleri başlattık. Diyanet'teki arkadaşlar “Biz Müşavere Kuru orada 500 lira maaşla çalışıyoruz, sen 900 lira alacaksın." tarzındaki sözlerle beni vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Bu minval üzere belki bir mücadele ettik. Sonunda içlerinden söze karışmayan birisi dedi ki arkadaşlar hac kapısı bir tanedir, rızk kapısı bin tanedir. Kardeşimiz gönlünü hacca hazırlamış, bırakınız." Bu söz bana o kadar tatlı geldi ki.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Evkaf 'taki işi öylece bırakıp yola çıktık. Yol boyunca, Medine-i Münevvere’de, Mekke-i Mükerreme’de, Arafat'ta hep dilinde şu dua vardı "Ya Rabbi, hükümet tasallutundan uzak, ulum-u şer'iyyeye hizmet etmek kapısını bana feth eyle." Elhamdülillah o hac başka oldu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span><span><span><img alt="" height="317" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/bir-omur-ilim.jpg" width="440" /></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Bir ömür ilim yolunda</span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Döndükten hemen sonra İlim Yayma Cemiyeti'nin Yüksek İslâm Enstitüsü talebeleri için ilk defa açtıkları yaz kursunda Ahmed Davutoğlu Hoca'yla birlikte tedrise başladık. Sonra İlim Yayma Cemiyetinden İsmail Niyazi Bey (Numan Kurtulmuş'un babası) bana bu tedrisi devamlı yapmamı teklif etti. Ve o günden bugüne kadar ha yatım ilim tedrisi ile geçti elhamdülillah. Allah Teâlâ o yönden kapımızı açtı. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Fatih Medreseleri ulüm-i dîniyye merkeziydi. Fatih Sultan Mehmed'e kadar dayanan köklü bir geleneği vardı. Biz o derin âlimlerin, güzel insanların sonuncularına yetişebildik. Şimdi o hocalarımın vazifelerini uhdeme tayin edilmiş olarak görüyorum. Yalnız başına olsam da ilim halkasını kurup tedrise devam ediyorum. Tefsir, hadis, fıkıh, usul... Bu dört ders bizim ana derslerimiz. Hadiste Bulûğu'l Merâm'dan başlayıp Tac'ı, sonra da Kütüb-i Sitte'yi Arapça metinlerinden talebelerimle okumak suretiyle bitirdik. Şifâ-i Şerif'i bitirir tekrar başlarız; son seferlerde talebelerimiz takrir ediyor ben de onların yanında dersi dinliyorum elhamdülillah. Tefsirden, fıkıhtan şimdi isimlerini hatırlayamadığım nice kitaplar okumak nasip oldu. Allah'a sonsuz şükürler olsun. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><em><span>(Bu yazı, bazı tasarruflarla Kitabın Ortası dergisinin Temmuz 2018 tarifli nüshasından iktibas edilmiştir.) </span></em></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span><span><em><span><img alt="" height="287" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/ummet-insanı-olmak.jpg" width="462" /></span></em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span><span style="color:red">Ümmet insanı olmak </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span>Kıymetli Gençler! </span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><strong><span>İlim yoluna çıkmış evlatlar! </span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Cenâb-ı Hakk'a ne kadar şükretsek azdır. Zira bizlere ilim kapısını açmıştır. Fakat şükür sadece dille yerine getirilecek bir vazife değildir. Bizlere düşen vazife; ilmin kemâline ermek için, bunun izzetini bulmak için, gelecek nesillerin peşimizden gelmek suretiyle manevi servetimizi devam ettirmeleri için bu yolda devam etmektir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Resulullah Efendimiz (s.a.v) ne buyurmaktadır, dikkatle dinleyiniz ve inşallah hiç unutmayınız: </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>"insan öldüğünde amel defteri kapanır..." Öldükten sonra artık in sanın yapacağı bir iş kalmamıştır, dünyadan gitmiştir, amelleri bitmiştir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Ama uç kimse vardır ki müstesna: Birincisi, sadaka-i cariyesi bulunan kimsedir... Sadaka-i câriye nedir? Allah rızası için yapılmış Beşeriyete faydalı, hayırlı olan hangi şey varsa işte ona sadaka-i </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>İkincisi ilim ve irfan neşreden insandır..." Mesela hocaları nice fedakarlıklarla bizi okuttular, ama şimdi okuduklarımız amellerimizden istifade ediyorlar inşallah. Amellerimiz onların defteri ameline yazılmaktadır. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Üçüncüsü de salih evlat yetiştiren kimsedir. Evladının salih halinde o evladın yaptığı bütün güzel ameller aynı şekilde anne babanın siciline işliyor ve anne baba da kendileri bizzât hayatta yaptıkları amel gibi çocuklarının amellerinden istifade ediyor, memnun oluyorlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bizler de ilim talebeleri olarak dünyadan ayrıldıktan sonra amel defterlerinin hasenât kısmı açık kalan kimselerden olacağız inşallah. Sizler daha gençsiniz, fakat bilin ki vakti geldiğinde arkanızdan çok insanlar gelecektir. Bunun için aman ha dikkat ediniz; siz ferd-i vahid değil, ümmet insanı olacaksınız. "Her kim İslâm'da güzel bir ir açarsa, kıyamet gününe kadar ona hem açtığı bu yolun sevabı hem de kendisinden sonra aynı yolda yürümeye devam edenlerin sevabı yazılır." hadis-i şerifini hiç unutmayacağız.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Sonra, başka bir şey daha: "Herhangi bir kimsenin hidayetine vesile olmak, hidayet kapısını bulmasına sebep olmak, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyuruyor Peygamberimiz (s.a.v).</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bütün bu temennilerimizin gerçekleşebilmesi için evvela kendimize çekileceğiz. Kendimizi, kalbimizi Kur'an-ı Kerim ile nurlandıracağız. Evlerimizi Kur'an-ı Kerim'den mahrum bırakmayacağız. Nasıl ki Kur'an-ı Azîmüşşânın okunmadığı bir ev karanlıktır, haraptır; aynı şekilde kalbinde Kur'ân-ı Kerim olmayan kimsenin vücudu da haraptır. O Kur'an-ı Kerim ki; ruhtur ve nurdur. Ayet-i kerimede Cenab-ı Hak nasıl buyuruyor: "İşte biz, sana da (Habibim) böylece emrimizden bir ruh vahyettik." Ruh ne manada bu âyet-i kerimede? Kur'an-ı Kerim manasındadır. Düşünelim, ruhsuz olan bedenin hali nedir? En sevdiğimiz akrabamız vefat ettikten sonra, onun ruhu olmadığı için artık gözümüzde itibarı yok olur, onu defnederiz. Hemen götürürüz, defnederiz. Gözümüzün önünden uzaklara bırakır geliriz. Binaenaleyh bizim kalplerimizde de Kur'an-ı Kerim yoksa halimiz nice olur?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Kur'an'ın olmadığı kalpte -Allah muhafaza- iman da yok gibidir. İmansız Kur'an; Kur’an ‘sız iman olur mu? Kur'an-ı Kerim ruhtur, aynı zamanda nurdur. Nur ne demektir? Gözümüzün önünü görmesini sağlayan şey demektir. İnsana gideceği yeri gösteren şeydir. İşte insanın içinde Kur'an-ı Kerim varsa ona nereye gideceğini gösterir. İnsan ancak o nurla dünya huzurunu temin edebilir, cennet yolunu bulabilir. O sebeple Kur’an-ı Kerim'le irtibatımız daima kuvvetli olacak. Onu okumadan geçirdiğimiz günlerimizi ziyanda bileceğiz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Kur'an-ı Kerim'in hemen yanı başında da Rasulullah Efendimiz ‘in (s.a.v) hadis-i şerifleri gelecek tabi ki. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz şeylerdir. İslam tarihi boyunca bütün ulemamız bunu böyle bilmiş ve öğretmişlerdir. Daha dün gibi aklımdadır. Mısır'a tahsile gittiğim yıllarda bir gün Ezher Camii’nden çıkıyordum. Yanımda da Mısır’ın büyük allamesinden Abdulvehhab Buhayri Hocamız vardı. Bana "Senin Riyazu's-Salihin’in var mı? diye sordu. Olmadığını söyleyince, hemen caminin yakınında bir iki basamak alt tarafta</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Mektebetü's-Subeyh vardı, oraya girdik. Bana bir tane Riyâzu's-Sâlihin hediye etti. "Bunu masanın üzerine koyacaksın, hani her gün Kur'an-ı Kerîm okuyorsun ya -bu oku demektir tabi ki- sonrasında da bir miktar da bundan okuyacaksın." demişti. İlk sahifesine de oldukça tevazuâne birkaç satır yazmıştı, hatıra kabilinden. O kitabı hâlâ gözüm gibi saklarım. Talebelerimiz bilir. Hâlâ ders okuduğumuz masanın üzerinde Kur'ân-ı Kerîm'in yanında durur. Hocalarımızın bu tavırları bizler için misaldir. Ben de şimdi sizlere başka ne diye bilirim ki? Kur'an-ı Kerîm okuyacağız ve ehâdîs-i şerife okuyacağız.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Dikkat buyurunuz, çok güzel, kısa kısa bazı hadis-i şerifler var din onları güzelce seçip zihnimizde, ezberimizde, lisanımızda bulundurmalıyız. Bunlar bizim sermayemiz olacaktır. Bilmeyenlerin arasında bulunduğumuz zaman, bunları söylemeliyiz. İlim ehli kimse, boş sözlerle, mâlâyaniyle vakit geçirmez. Onların bulunduğu meclisler hep ilim meclisleri haline dönüşür. Biz de öyle olmaya çalışacağız. Güzelce, yerine göre en güzel sözleri söyleyeceğiz. Söylediğimiz takdirde, çevremizdekiler de bunları öğrenirler. Hem öğrendikleri bu bilgilerle amel ederlerse, biz de onların bu amellerinden öyle bir servet kazanırız ki, bunun, dünya servetleriyle kıyası mümkün değildir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Anlatacağız. Önce biz yaşayacak, sonra da güzel bir üslûpla anlatacağız. Bakınız, maalesef insanlarımızın nicesi namaz kılmıyor. Namaz kılmayanlara, "Yapma kardeş, gözünü aç, bu fâni hayat biter. Senin ilk sualin namazla başlar." dememiz gerekir. Böyle derken biz de öyle güzel namaz kılacağız, kötülüklerden elimizden geldiğince uzak duracağız ki insanlar halimize tavrımıza bakarak bazı şeylerin farkına varacaklar. En önemli hususlardan biri olan haram-helal meselesine keza dikkat edeceğiz. Nice nice haberler vardır ki bunların yapılmasına vesile olanlar en büyük ahiret sermayesini elde etmiş olurlar. Bunlara dikkat edeceğiz. "Bunlar zâten bildiğimiz sözler canım, tekrar konuşmaya ne hacet var?" demeyeceğiz. Çünkü birbirimize nasihat etme mükellefiyetimiz vardır. Merhum Bekir Hâkî Efendi, "Kardeş öyle bir devirdeyiz ki Besmeleyi bilen onu öğretmeli" derdi. Maalesef cemiyetimiz bu hallerde.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Bunlar bizim asli vazifemizdir. Bir de ilim yoluna çıkan kimselerin, dinimizi daha güzel öğrenip öğretme derdinde olan kimselerin yapmaları gereken bir şey var: Arapça lisanını öğrenmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Arapça lisanına efendim, tüccarların ticaret lisanı gibi bakmayız biz. Bir talib-i ilme göre Arapça öyle bir lisan değildir. Ama maalesef bakınız İngilizce öğreniyorlar, yüzde doksan dokuz değil yüzde yüz öğreniyorlar, ticaret âleminden bir şeyler almak için ya da işte siya set âleminden birisi olmak için vs... Biz ise Arapçayı basit dünyalık metalar için değil, ahiret saadetini elde etmek için öğrenmeliyiz, diyoruz. Ama ne kadar çalışıp öğrenebiliyoruz? Ne diyor Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): "Arap'ı seviniz, çünkü ben Arap'ım, Kur'an Arap çadır, ehl-i cennetin dili de Arapçadır." Evet, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Arap'tır. Bugün Arap dediğimizde misal, Nusayrileri de Arap diye sevecek değiliz ya. Kur'an-ı Kerîme iman eden Araplar, benim din kardeşimdir, işte biz onları severiz, bir ikincisi efendim, Kelamullâh, Kur'ân-ı Azimüşşan Arapçadır. Ve cennet ehlinin dili Arapçadır. Ahirete gittiğimiz zaman Arapça konuşacağız.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span><img align="left" alt="" height="459" src="https://www.dunyabizim.com/images/upload/dergi_4.jpg" width="300" />Bunların yanında Allah Teâlâ ne buyuruyor: "Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun ayetlerindendir. Hakikat, bunlarda ilim ehli için elbette ibretler vardır. İnsanların renklerinin, dillerinin farklı olması mühim değil. Hepimiz Âdem’in (a.s) nesliyiz, Âdem (as) soyundan geliyoruz. Rasulullah Efendimiz (s.a.v), "Hepiniz Âdemdensiniz, Âdem ise topraktandır. Arap olanın Arap olmayana, beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. Kim mü'min ve muttaki olursa onlar makbuldür, muteberdir. Onlar, Allah nezdinde muteber sayılır." buyuruyor hadis-i şeriflerinde. Öyleyse kavmiyetçiliğe vs. lüzum yok. Biz Arap lisanını Kelâmullâh için, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) için öğreneceğiz. Evvela oradan başlayacağız. Rasûlullah Efendimiz'e muhabbetimiz için öğreneceğiz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Dikkat, burası bizim en mühim sermayemdir ki Rasûlullah Efendimiz'e muhabbet, dinimizin emridir. Rasûlullah Efendimiz'i sevmek imanımızın en mühim noktalarından birisidir. Çünkü bir insan tabii olarak evvela kendisini seveni sever, değil mi? Çevremizdekileri de neredeyse bize olan muhabbetlerine göre severiz. İşte Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bizi o kadar seviyor ki hatta ve hatta Kur'ân-ı Kerim'inde ne buyuruyor Cenab-ı Hak: "O peygamber, mü'minlere öz nefislerinden evlâdır..." Mü'min olan kimseleri Rasûlullah (s.a.v) seviyor. Bizi bizden daha fazla seviyor. Bizim kendimizi sevdiğimizden daha fazla Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bizi seviyor. Ondan dolayıdır ki bizim hayrımıza, faydamıza olan şeyleri bize tebliğ ediyor, ikaz ediyor, beyan ediyor. Böyle olunca da Rasûlullah Efendimiz'i sevmek bizim imanımızın icabı oluyor. İmanımız bununla tamam olur. Onunla temel bulur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span>Rasûlullah Efendimiz'in sevgisi, evvela O'nun yolunu takip etmekle tahakkuk eder. Allah Teâlâ ne buyuruyor: "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin... Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Allah Teâlâ'nın emriyle bunu, bu emri bize tebliğ ediyor. Bunu Allah Teâlâ emretti O'na da onun için söylüyor. Ne diyor: "Ey insanlar! Sizi yaratan Rabbinizi seviyorsanız bana tabi olacaksınız." Tabi olursak ne oluyor: "Cenâb-ı Hak da bizi muhakkak seviyor, sevecek. Allahın sevgisinin şartı, Rasûlullah Efendimiz'in yolunu takip etmemiz, Onun amellerini yapmamızdır. Rasulullah Efendimiz'in amelleri nedir? Rasulullah Efendimiz'in amellerinin hepsinin ismi için "sünnet" tabirini kullanıyoruz. Sünnet ne demektir? Rasûlullah Efendimiz'in akvali / sözleridir. İkinci sırada Rasulullah Efendimiz'in (s.a.v) yaptıkları, amelleri; üçüncü sırada ise Rasûlullah Efendimiz'in tasvip ettiği, yanında yapılıp da reddetmediği, tasviple karşıladığı ameller gelir. Bu üç hususun hepsine birden sünnet denmiştir. Biz bu sünnetleri yaptığımız takdirde Rasulullah Efendimiz'e (s.a.v) ittibâ etmiş oluyoruz. Bu ittibâmız ağırlığında da Allah'ın (c.c) rızasını kazanmış oluyoruz. Rabbim bizleri bu iman üzere yaşatsın ve bu imanla haşretsin.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><em><span style="background-color:white"><span><span arial=""><span style="color:#3a3e3f">Kaynak: </span></span></span></span></em><strong><em><span style="background-color:white"><span><span arial=""><span style="color:#3a3e3f">Derin Tarih</span></span></span></span></em></strong><em><span style="background-color:white"><span><span arial=""><span style="color:#3a3e3f"> Dergisi Kitap Eki</span></span></span></span></em></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı, Portre</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/kendi-dilinden-m-emin-sarac-hocaefendi</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Oct 2025 16:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/images/haberler/2022/02/kendi_dilinden_m_emin_sarac_hocaefendi_h45414_79c6e.jpg" type="image/jpeg" length="78745"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hint Müslümanlarının önde gelen isimlerinden Seyyid Ahmed Han Batı ve İngiliz yanlısıydı]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/hint-muslumanlarinin-onde-gelen-isimlerinden-seyyid-ahmed-han-bati-ve-ingiliz-yanlisiydi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/hint-muslumanlarinin-onde-gelen-isimlerinden-seyyid-ahmed-han-bati-ve-ingiliz-yanlisiydi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni Delhi’de dünyaya gelen, modern eğitim reformcusu, yazar, hukukçu ve “Sir” lakabıyla tanınan Seyyid Ahmed Han koyu bir İngiliz yanlısıydı. Ona göre İslam dünyası İngilizlerle barış içinde yaşamalı, Batı medeniyetine uyum sağlamalıydı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de, 17 Ekim 1817’de dünyaya gelen Seyyid Ahmed Han modern eğitim reformcusu, yazar, hukukçu ve “Sir” lakabıyla tanınıyor. Ataları Babür döneminde Afganistan’dan Hindistan’a gelip yerleşmiş ve devlet memuru olarak önemli görevlerde bulunmuştur. Soyunun Hz. Hüseyin’e dayandığı düşünüldüğünden “Seyyid” olarak adlandırılmıştır.</p>

<p>Dedesinin Ekber Şah’ın vezirlerinden biri olduğu biliniyor. İlk eğitimini annesinden alan Ahmed Han, Delhi’deki Medrese-i Şah Aziz ve Şah Gulan Ali’nin tekkelerinde bulunmuştur. 1838’de babasının vefatı üzerine ailesinin geçimini sağlamak için 22 yaşındayken çalışmaya başlamıştır. İlk olarak Delhi Ceza Mahkeme’sinde zabıt katibi görevini üstlenmiş ardından çeşitli şehirlerde hâkimlik yapmıştır.</p>

<p>Sir Seyyid Ahmed Han, 1857 Sipahi Ayaklanması sırasında İngilizlere bağlı kaldı ve bağımsızlık hareketine katılmadı. Bu durum İngilizlerce takdirle karşılanırken Seyyid Ahmed Han, Müslümanların eğitim sorunu üzerine odaklanmaya başladı. 1869-70 yılları arasında İngiltere’ye giderek Oxford ve Cambridge üniversitelerindeki eğitim modellerini inceledi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ziyareti esnasında başta Kraliçe Victoria olmak üzere İngiliz devlet bürokrasisinin yakın ilgisiyle karşılaştı. İngiltere’den dönüşünde “Tehzibü’l Ahlak” isimli bir dergi çıkararak Batı kültürü ve eğitimi konularında sosyal reformun yapılmasını destekledi. Din ve devlet işlerinin ayrı yürütülmesine büyük bir inançla bağlıydı. Bu nedenle Ahmed Han, dinin siyasi ve sosyal meselelere karıştırılmaması için çaba gösterdi ve Hilafet hareketine sıcak bakmadı.</p>

<p>Seyyid Ahmed Han, 1875’te en büyük eseri sayılan Medresetü’l Ulum Müslüman-ı Hind’i (Hint Müslümanlarının Medresesi) kurdu. Aligarh’da kurulan bu medrese, iki sene sonra “Anglo Muhammadan Oriental College” ismini almıştır. Kolejin ünü, vermiş olduğu modern müfredata uyumlu eğitim ile kısa sürede tüm Hindistan’a yayılmıştır. 1920 yılında kolej üniversiteye dönüştürülerek “Aligarh Muslim University” adını almıştır.</p>

<p>Günümüzde Hindistan’ın en köklü ve seçkin eğitim kurumlarından olan üniversitede pek çok Hintli Müslüman aydın, edebiyatçı, siyasetçi ve sosyal bilimci eğitim almıştır.</p>

<p>Müslümanların modernizme, Batı’ya ve Batılı değerlere ayak uydurmasını zorunlu gören Ahmed Han, İngilizlere karşı başlatılan Milli Kongre Hareketi’ne şiddetle karşı çıktı. Onun inancı, Batı medeniyetinin en iyi şekilde Müslümanlar tarafından özümsenebileceği ve özümsenmesi gerektiği noktasındaydı. Bu nedenle Seyyid Ahmed Han, İngilizleri Hindistan’ın yasal idarecileri olarak görüyor ve onlarla siyasi işbirliği yapılmasını savunuyordu.</p>

<p>Seyyid Han’ın hareket noktası, geçmişte İngilizlere yönelik gösterilen direnişlerin başarısızlıkla sonuçlanmasıydı. Onun bu İngiliz yanlısı tavrı, İngiltere tarafından memnuniyetle karşılanmış ve kendisine “Sir” unvanı verilmiştir.</p>

<p>Batılılaşmanın bilimle yakın temastan geçtiğine inanan Seyyid Ahmed Han, bilim alanındaki önemli kitapların İngilizceden Urducaya çevrilmesine çalıştı. Bunun için, “Scientific Society (Bilimsel Toplum)" adıyla bir kurum ihdas etti. Günümüzde de hâlâ okunan birçok eser, bu kurum bünyesinde tercüme edildi veya kaleme alındı.</p>

<p>İslâm’ın akılla uzlaştığı tezinden yola çıkan Seyyid Ahmed Han, Kur’an ve hadislerde “akla aykırı” gördüğü birçok şeyi tevil veya inkâr noktasına yöneldi. Kainatın tamamen sebep-sonuç ilişkisine göre işlediğini düşündüğünden, mucizeleri “tabiat kanunlarıyla uyumlu” şekilde tevile çalıştı. Hadislerin kabulünde de “akla ve tabiata uygunluk” ölçüsünü şart koştuğundan, buna uymayan hadisleri reddetti.</p>

<p><img alt="Resized 69049 8Df19Ba77389435" class="detail-photo img-fluid" height="1305" src="https://dunyabizimcom.teimg.com/dunyabizim-com/uploads/2025/08/resized-69049-8df19ba77389435.jpg" width="900" /></p>

<p>Seyyid Ahmed Han, düşünceleri ve İslâm’ın temel metinlerini okuma biçimi sebebiyle, ciddi eleştirilere maruz kaldı. Ancak eğitim alanında attığı adımlar, Hindistan Müslüman toplumunun temelden değişmesine ve eğitim standartlarının yükselmesine giden yolu açtı. Pakistan millî şairi Muhammed İkbal’in Han hakkındaki değerlendirmesi şöyledir:</p>

<p>Onunla aynı görüşleri paylaşmıyor olabiliriz. Ama modern çağa reaksiyon gösteren ilk duyarlı şahsın o olduğunu inkâr mümkün değildir.<br />
Seyyid Ahmed Han, Pakistan’ın ayrılması fikrine karşı çıkmamış ve iki ulus teorisine sıcak bakmıştır. Onun Aligarh’da kurduğu kolejden mezun olan çoğu Hintli Müslüman da Pakistan bağımsızlık hareketinde rol oynamıştır.</p>

<p>27 Mart 1898 yılında Aligarh’ta hayatını kaybeden Sir Seyyid Ahmed Han, hayatının son döneminde Kur’an tefsiri yazmaya başlamış ancak tamamlamaya ömrü vefa etmemiştir. Öte yandan Sir William Muir’in “Life of Muhamed” adlı kitabında Hz. Peygamber’e iftira attığı ve siretini olumsuz şekilde ifade ettiği gerekçesiyle onun yazdıklarına cevap olarak “Hutabat-ı Ahmediye” adlı eserini kaleme almıştır. Pek çok kitap ve makaleye imza atan Sir Seyyid Ahmed Han’ın eğitim modeli ve fikirleri, kurucusu olduğu Aligarh Muslim University’de yaşatılmaya devam ediyor.</p>

<p>Sir Seyyid Ahmed Han’ın eserleri aşağıdaki gibidir:</p>

<p>Cam-ı Cem: Farsça olarak yazdığı bu eserinde Timur’dan başlayarak son İmparator Bahadur Şah’a kadar olan hükümdarların biyografisini kronolojik olarak vermiştir.<br />
Asaru's-Sanadid (Eski Eserler): 1847’de yazdığı bu eseri Urducada arkeoloji dalında ilk eseridir. Delhi’nin inşası ile ilgili olarak arkeolojik tarihini yansıtır. 1854’te eserin ikinci baskısı yapılmıştır.</p>

<p>Tarih-i Serkeş-i Bicnur (Bicnur İsyanının Tarihi): Bicnur İsyanına ait bilgilerin bir arada toplandığı bir eserdir. Mayıs 1857’den Nisan 1858’e kadar olan olaylar yazılmıştır.</p>

<p>Tashih-i Ain-i Ekberi (Ain-i Ekberi’nin Düzeltilmesi): 1. cildi 1855’te yayınlanan eserin 2. cildi 1857 ayaklanmasında kaybolmuştur.<br />
Tashih-i Tuzuk-i Cihangiri (Tuzuk-i Cihangiri’nin Düzeltilmesi): Eserin düzeltilmiş nüshası Ahmed Han tarafından ilk olarak Gazipur (1863) ve Aligarh’da (1864) yayınlanmıştır.</p>

<p>Tashih-i Tarih-i Firuz Şahi (Firuz Şahi Tarihi’nin Düzeltilmesi): Bengal Asiatic Society’nin 1861’de bu eserin düzeltilmesini istemesi üzerine Ahmed Han’ın yaptığı çalışmadır. Eserde ayrıntılı bir de önsöz bulunur.</p>

<p>Esbab-ı Bagavat-ı Hind (Hint İsyanının Sebepleri): 1858 ayaklanmasının sebeplerini ortaya koyan bir çalışmadır. İngilizceye de çevirisi yapılmıştır.<br />
Kimya-yı Saadet: Gazzali’nin ünlü eserinin birkaç sayfasının Urduca çevirisidir.</p>

<p>Hutubat-ı Ahmediyye: Sir William Muir’in “Life of Mohammad” adlı eserine itiraz olarak yaptığı çalışmasıdır. Eserin tümünde 17 mektup bulunmaktadır.<br />
Tehzibu'l-Ahlak (Ahlakın Islahı): İngiltere dönüşünde Ahmed Han’ın çıkardığı dergidir (1870).</p>

<p>Aligarh Institute Gazette (Aligart Enstitüsü Gazetesi): 1866’da yayınlanmaya başlamıştır. Biri Urduca, ikinci İngilizce çeviri yayınlayan iki sütunlu bir gazeteydi.<br />
Sefername-i London (Londra Gezisi): İngiltere dönüşü görüş ve izlenimlerini anlattığı eseridir.</p>

<p>Loyal Muslims of India (Hindistan’ın Sadık Müslümanları): 1860.</p>

<p>Silsiletu'l-Muluk (Hükümdarların Silsilesi): Ahmed Han geçmişte yaşamış hükümdarların biyografisini bu eserinde toplamış ve Cam-ı Cem’in belgelerini de buna eklemiştir.</p>

<p>Tefsiru'l-Kuran (Kuran’ın Tefsiri): Kuran’ın Urduca tercümesi ve tefsiridir. 1877’de yazmaya başlamıştır.</p>

<p>Kelimetu'l-Hak (1849): Mürşidlik ve müridliğin mevcut durumu ile ilgili bilgiler ve tekke geleneklerine itirazları içermektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Mecra</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/hint-muslumanlarinin-onde-gelen-isimlerinden-seyyid-ahmed-han-bati-ve-ingiliz-yanlisiydi</guid>
      <pubDate>Mon, 25 Aug 2025 15:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/08/resized-f78d7-1f5cb6fd43a611b7sirsyedwithnawabmohsinulmulkandsyedmehmoodahmad.jpg" type="image/jpeg" length="49279"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sami Yusuf: Her zaman Filistin’in yanında oldum]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/sami-yusuf-her-zaman-filistinin-yaninda-oldum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/sami-yusuf-her-zaman-filistinin-yaninda-oldum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[10 yıl aradan sonra İstanbul’da konser verecek olan ünlü sanatçı Sami Yusuf, Yeni Şafak’a konuştu. “Gençlerin Mevlana’yı tanımasının sebebi olmak istiyorum” diyen Yusuf, tasavvufla kurduğu bağın çocukluğundan bugüne uzanan hikâyesini anlattı. Konserin gelirinin bir kısmını Filistin’e bağışlayacağını duyuran Yusuf, “Her zaman Filistin’in yanında oldum. Oraya da gittim. Hayatım boyunca bu meseleyle ilgilendim.” dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sami Yusuf deyince akla Doğu ile Batı müziğinin buluşmasıyla ortaya çıkan büyülü atmosferin mimarı geliyor. Kimisi onun sadece tasavvuf müziği yaptığını zannetse de o geleneksel olan bütün seslere sahip çıkıyor. Dünyadaki geleneksel sazları ve sözleri birbiriyle harmanlamaya çalışan Yusuf, bu şekilde medeniyetler arası bir söylem üretmeyi de kendine vazife edinmiş. Kültürler aracılığıyla birbirimizi tanıyıp saygı duyabileceğimize öyle gönülden inanıyor ki, dünya kültürlerinin yolları kesişsin diye çeşitli bölgelerde verdiği konserlerinde ortak besteler yapıyor. Geleneksel müziklerin özünde ruhani olanla ilgilendiğine inanan Yusuf’la hem cumartesi günü gerçekleştireceği İstanbul konserini hem de müzik yolculuğunu konuştuk.</p>

<p><strong><em>İstanbul’da vereceğiniz ve Ecstasy albümünü tanıtacağınız konserinizden bahsedebilir misiniz? Bu albümde hangi Türk enstrümanlarını ve melodilerini duyacağız?</em></strong></p>

<p>Konserdeki şarkılarımın yarısı mevcut eserlerden olacak, diğer yarısı da daha önce kimsenin duymadığı Ecstasy albümümden olacak. Sadece geleneksel enstrümanların olduğu çok büyük bir orkestramız var. 18 kişilik koromuz, 24 telli çalgımız, klasik kemençemiz, bağlamalarımız, en sevdiğim enstrümanlardan biri olan Türk tamburumuz var. Türk vokalistlerimiz ise gerçekten harika.</p>

<h3>MÜZİĞİMLE MEDENİYET SÖYLEMİ GETİRİYORUM</h3>

<p><strong><em>Dünyanın doğusundan batısına geleneksel müzikleri bir araya topladığınız bir konseptiniz var. Bununla ne yapmak, nasıl bir mesaj vermek istiyorsunuz?</em></strong></p>

<p>Geleneksel enstrümanların özünde yatan birliği çok önemsiyorum. Onları birbirine bağlayan o hakikat ipliğiyle ilgileniyorum. Bir aile gibi bağ var aralarında. Bu, “Bizanslılar Türkleri etkiledi, Türkler şunu etkiledi, Persler bunu etkiledi” şeklindeki alışılmış, akademik bir yaklaşım değil. Müziğimin odak noktasını oluşturuyor. Müzik ve sanat aracılığıyla kendi yolumda bir medeniyet söylemi getirmeye çalışıyorum. Çünkü geleneksel müzik ve kültürlerin ömrü tükeniyor. Geleneksel kültürler gölgede kaldığında, kim olduğunuzu bilmiyorsunuz. Mesela İngilizcenin kökeni Shakespeare’e dayanıyorsa, Türkçenin kökeni de Yunus Emre, Nesimi gibi şairlere dayanıyor. Gençlerin Mevlânâ’yı tanımasının sebebi olmak istiyorum. Tüm bu yapay zekâ ve modern gelişmelere rağmen, kültürü ve sanatı canlı tutmada bir rol oynuyorum, çünkü onu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Ama aynı zamanda kültürler aracılığıyla birbirimizle tanışabilir ve birbirimize saygı duyabiliriz.</p>

<h3>YOLLAR SEVGİYLE KESİŞİYOR</h3>

<p><strong>Son yıllarda “When Paths Meet” konser serisi yapıyorsunuz ve buradan çok iyi eserler çıktı. Türkiye’deki konseriniz de bu seriden biri mi? Bu konser serisi fikri nasıl doğdu?</strong></p>

<p>When Paths Meet’ten bahsettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bu projenin benim kalbimde yeri çok özel, çünkü tam da konuştuklarımızla ilgili, yani yolların kesişmesiyle. Mesela Paris’e gittiğimde, klasik bir org ve klavsen istedim, çok az insan bunları kullanıyor artık. Batı klasik müziği tınısına Pir Sultan Abdal veya Ebu’l Hasan eş-Şuştari şiirlerini kattık. Yani bu yollar, karşılıklı saygı ve sevgiyle bir araya geliyor, ama temelinde sanat var. Sanat, birbirimizi tanımanın yolu çünkü konuşmak zorunda değilsiniz. İstanbul’daki konser When Paths Meet’in bir parçası olmayacak. Bu ayrı bir konser. Fakat burada da bir When Paths Meet yapmayı çok isterim.</p>

<h3>GELENEKSEL MÜZİK RUHANİDİR</h3>

<h3><strong>Sufizm üzerine beste yapmaya nasıl başladınız? Bunun bir hikâyesi var mı?</strong></h3>

<p>Küçükken, babam bana tasavvufu ilahi merkeze ulaşmanın yolları olarak öğretti. Bu sözler ruhani anlayışımı, maneviyat ve evrensellik duygumu şekillendirdi. Ben her zaman Doğu müziğini sevdim. Yaşım ilerledikçe anladım ki klasik müzik hep ilahi olana yöneliyor. Aslında Batı klasik müziği de dahil, bütün geleneksel müzikler özünde daima ruhani olanla ilgileniyor.</p>

<p>Çocukluğumdan beri manevî ve geleneksel müziği seviyordum. “Hasbi Rabbi” ilahisi gibi farklı bir tarzla tanındığımda bir süre müziğe ara verdim. Çok popülerdi, ama ne felsefî ne entelektüel ne de müzikal olarak beni besliyordu. Bu yüzden tasavvuf hakkında, İslam geleneği hakkında eğitimler aldım, geleneklerin özüne daha çok girdim. Geri döndüğümde değişmiştim. Allah’a şükür, dinleyicilerim de benimle birlikte değişti. Özellikle Türkiye’deki dinleyicilerim, benimle birlikte büyüdü ve bu yolda beni takip ediyorlar. Hayatımın geri kalanını dünya müzik geleneklerine adamak istiyorum.</p>

<p>HER ZAMAN FİLİSTİN’İN YANINDA OLDUM</p>

<p><strong>Konserinizin gelirinin bir kısmını Filistin’e göndereceğinizi söylediniz. Filistin’le ilgili çok fazla paylaşım yapmadığınıza yönelik eleştiriler de var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>

<p>Filistin’de bir soykırım yaşanıyor ve bu bir insanlık felaketi. Hayatımızda hiç görmediğimiz bir kötülükle karşı karşıyayız. İnsanlar o yüzden büyük bir öfke hissediyor. Bu konuda konuşmak çok zor, bolca dua etmeliyiz. Geleneksel toplumlar üzerine yapılmış bir araştırmaya göre, biz aslında 150 haneden fazlasını bilmek üzere yaratılmadık. Dünyadaki her şeyi bu kadar bilmemiz gerekmiyordu. Ama öyle bir çağda yaşıyoruz ki her şey parmaklarımızın ucunda ve olup biteni biliyoruz. Artık bildiğimize göre elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Kapasitem ölçüsünde, her zaman Filistin’in yanında oldum. Oraya da gittim. Hayatım boyunca bu meseleyle ilgilendim ve biliyorum ki Türkiye de ilgilendi. Türk insanı için bu konu çok hassas, ama elimizden geleni yapıp güçlü olmalıyız. Ekrana çıkıp bağırmak çok kolay, ama sonra bu bir “Filistin endüstrisi”ne dönüşüyor. Bazı insanlar bu acıyı kullanarak şöhret, beğeni ve anlık tatmin sağlıyor. Dua edip elimizden geleni yapmaktan başka çaremiz yok. Gazze’deki bazı müzisyenlerle temas halindeyim. Çadırda yaşıyorlar, ama ruhları yaşam enerjisiyle dolu. Enstrüman çalmayı öğretiyorlar ve müzik icra ediyorlar. Biz de onlara müzik tarafında destek olmak için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.</p>

<h3>DERİN SOHBETLER İÇİN YENİ PLATFORM</h3>

<p><strong>İnsan Yayınları’ndan yeni çıkan “Sesin Ötesinde” kitabınızda Reflections programına konuk aldığınız önemli isimlerle sohbetleriniz derlendi. Bu sohbetlerde müzisyen Sami Yusuf dışında okuyucuları neler bekliyor?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Okuyucular bu kitapta benim entelektüel eğilimlerimi ve ilgi alanlarımı görecek. Felsefeyle çok ilgileniyorum ama Batı felsefesi değil geleneksel felsefeyle. Hikmet de diyebiliriz buna. Geleneksel sanatlar ve geleneksel müzik hakkındaki görüşlerimi de göreceksiniz. Bunun yanı sıra Sami Yusuf Circle adını verdiğim bir platform kuruyorum. Orada dinleyicilerimle bir araya gelip bütün bu meseleleri içeren daha anlamlı ve derinlikli sohbetler yapabileceğimizi duyurmak isterim.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Yeni Şafak</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/sami-yusuf-her-zaman-filistinin-yaninda-oldum</guid>
      <pubDate>Thu, 21 Aug 2025 20:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/08/sami-yusuf-1.jpeg" type="image/jpeg" length="43707"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sünnetullah’ı sorgulamakla değil çalışmakla yükümlüyüz]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/sunnetullahi-sorgulamakla-degil-calismakla-yukumluyuz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/sunnetullahi-sorgulamakla-degil-calismakla-yukumluyuz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şüphe yok ki O her şeyi bilmektedir, her şeye kâdirdir. (Fâtır, 35/43-44) mealindeki ayetlerde, sünnetullah ve başka bir ayette Allah’ın kesinleşmiş bir hükmü anlamında kaderen makdura (Ahzab, 33/37) olarak sabitlenen terim yukarıda zikredilen hikmetin, neden ve sonuçların resmidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Ömer Lekesiz</strong></em></p>

<p>Yaratıldığı günden beri dünyanın yeryüzü kabuğundaki sismik, halklarındaki sosyal hareketlilik belli aralıklarla ama kesintisiz olarak devam etmiştir. Sismik hareketlilik için yaptığımız “beşik gibi sallanma” benzetmesi, sosyal hayat için de aynıyla geçerlidir.</p>

<p>İnsan için mesele bu bitmeyişin hikmetini, neden ve sonuçlarını kendi zamanına ulaşan örnekleriyle göre doğru görmek, aklen ve imanen doğru idrak etmektir. Nitekim “Çünkü yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötülük tuzakları kuruyorlardı. Halbuki kötülük tuzakları, kuranların ayağına dolaşır. Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın yasalarında (sünnetillah) asla bir değişme bulamazsın; Allah’ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın. Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki kendilerinden öncekilerin sonu nice olmuş görsünler! Kaldı ki onlar bunlardan daha güçlüydüler. Göklerde ve yerde Allah’ın kudretine karşı durabilecek yoktur. Şüphe yok ki O her şeyi bilmektedir, her şeye kâdirdir. (Fâtır, 35/43-44) mealindeki ayetlerde, sünnetullah ve başka bir ayette Allah’ın kesinleşmiş bir hükmü anlamında kaderen makdura (Ahzab, 33/37) olarak sabitlenen terim yukarıda zikredilen hikmetin, neden ve sonuçların resmidir.</p>

<p>Buradan baktığımızda belli başlı imparatorluklardan Sümer, Asur, Babil, Pers, Makedon, Roma, Hun, Emevî – Abbasî, Büyük Selçuklu, Bizans ile Osmanlı’nın…hangi sona ulaştıkları malumdur. Bu ümmetlerin “nice olmuş” sonları onlara mahsus bir son olup, insanlığın kendi sonuna (kıyamete) yürüyüşü ise şu İlahi esasla devam etmiştir ve etmektedir: “Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.” (Bakara, 2/141)</p>

<p>İşte sünnetullahın, takdir edilmiş kaderin işleyişini kendi şimdimizde zikrettiğimiz doğru görme ve aklen doğru idrak etmenin nirengi noktası bu mealdeki ayet ile Peygamberimiz Aleyhisselam’ın “Birinizin elinde bir fidan varken kıyamet kopuyor olsa bile derhâl onu diksin!” mealindeki haberidir.</p>

<p>Bugünkü muhatapları Gazzeliler olan Müslüman bir topluluğa sürekli ölüm korkusuyla ve açlıkla zulmeden ABD-İsraili’nin, bunları psikolojik düzeyde de İslam ümmetine yaymaya çalışmasına, -şuurla ve azami uyanıklık içinde- karşı çıkılmasını isteyişimizin nedeni de meallerini zikrettiğimiz bu ayetler ve haberdir.</p>

<p>Zira, yeryüzü kabuğunda ve sosyal hayatta -yağma, işgal, savaş, sürgün, zulüm olarak- ne denli bir hareketlilik olursa olsun, Allah’a kullukta ve kendi rızkını aramak dahil başkalarının hayatını kolaylaştırmada bir boşluk yoktur. Diğer bir söyleyişle “Gazze’deki kardeşlerimizin maruz kaldığı zulüm yüzünden depresyondayım, çalışamıyorum” deme hakkına asla ve asla sahip değiliz. Bu konuda -önceki yazımda vadettiğim örneği de kapsaması tahtında- Gazzâlî’nin yaşayışına bakılması önereceğiz.</p>

<p>Gazzâlî, Melikşah ile Nizamülmülk’ün şehadetlerine tanık olduğu gibi, Melikşah’ın karısı, oğulları, amcaları ve kuzenleri arasındaki iktidar çatışmalarında devletin yaşadığı fetret devrini de yaşadı. Felsefecilerle hesaplaştığı Tehâfütü’l-felâsife’sini o fetret şartlarında tamamlayan Gazzâlî, muhteşem eseri İhyâu Ulmû’id-Din’i de yine o şartların dışına çıkmak için çıktığı Şam, Kudüs, el-Halil, Mekke ve Medine hattındaki seferinde yazdı. Kudüs, Haçılar tarafından o yaşıyorken işgal edildi; Sultan Berkyaruk ile Muhammet Tapar’ın fırtınalı hüküm yılları o yaşıyorken geldi ve geçti, devlet merkez (İran, Irak, Orta Asya), Şam - Halep Melikliği, Anadolu Selçukluları olarak üçe ayrıldı; Haçlı seferleri gemi azıya aldı ama Gazzâli bu şartlarda bile yeni eserlerini yazmaktan, Tûs’taki hankahında ders vermekten, halkı ihya ve irşat etmekten biran bile geri durmadı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>O halde bize ne oluyor ki, İslam ümmetinin tamamını içine çeken bir savaşta savrulmaya meyledebilelim; Gazze acımızı tembelliğimize gerekçe edinelim?</p>

<p>Yukarıda da söylediğimiz gibi yaşadığımız sürece kulluğumuzda bitiş olmadığı gibi, çalışmamızda da bir boşluk yoktur. Bu çalışmayı Gazzâlî örneğimizde göre sadece entelektüel ortamla da sınırlandıramayız.</p>

<p>Savunma sanayimizin yeni gözbebeği Tayfun Blok-4 füzesi ile “boyanmış havuç” diyerek dalga geçmeye kalkışanlarla, onların güç devşirdiği ihanet şebekesinin kahrı için, bir değil binlerce Tayfun yapmak da çalışmaya dahildir; ihtiyar ve yalnız bir ninenin evine erzak taşımak da…</p>

<p>Çünkü biz sünnetullah’ı sorgulamakla değil, çalışmakla yükümlüyüz.</p>

<p>Gazze’ye gelince. Evet görünürde yenilgiye uğruyoruz. Bu sebeple hüzünlüyüz ama asla meyus değiliz.</p>

<p>Zira inanıyoruz ki -Sezai Karakoç’un söyleyişiyle- “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır!”</p>

<p>Yeter ki çalışalım.</p>

<p>Kaynak: Yeni Şafak</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/sunnetullahi-sorgulamakla-degil-calismakla-yukumluyuz</guid>
      <pubDate>Thu, 24 Jul 2025 19:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/07/omer-lekesiz.jpg" type="image/jpeg" length="96996"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Necip Fazıl'a neden saldırıyorlar!]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/necip-fazila-neden-saldiriyorlar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/necip-fazila-neden-saldiriyorlar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Zor zamanlarda büyük imtihanlar veren Kısakürek, büyük bir hayat yaşamış, inancı uğruna büyük kavgalar vermiştir. Milletimiz üzerinde uygulanan kültürel soykırımlara tek başına karşı çıkmıştır." Mahmut Bıyıklı, Haber7'deki yazısında Necip Fazıl'a yönelik saldırıların altında yatan temel nedenleri bir kez daha hatırlattı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Vefatının ardından kırk iki yıl geçmesine rağmen Necip Fazıl’ın toplum üzerindeki tesiri devam etmekte, fikirleriyle yeni nesilleri beslemektedir. Çok yönlü bir şahsiyet olan Üstat, gerek yazdıklarıyla gerekse yaşadıklarıyla son yüz yılın en çok konuşulan, tartışılan edebiyatçılarından birisi olmuştur. Dün olduğu gibi bugün de gündemdedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çile şairi, sadece edebiyatta zirve olmakla kalmamış, mücadele tarihimizin de öncülerinden olmayı başarmıştır.</p>

<p>Yerli düşünceye yürekten bağlı olan Üstat Necip Fazıl Kısakürek, bu topraklarda yürütülen batılılaşma projesini başarısızlığa uğratan kahramanlardan birisidir.</p>

<p>Hiç kimsenin olmadığı bir zamanda meydan yerine çıkarak “Durun kalabalıklar! Bu cadde çıkmaz sokak!” demek cesaretini gösterebilmiştir.</p>

<p>Zor zamanlarda büyük imtihanlar veren Kısakürek, büyük bir hayat yaşamış, inancı uğruna büyük kavgalar vermiştir. Milletimiz üzerinde uygulanan kültürel soykırımlara tek başına karşı çıkmıştır.</p>

<p>Bir yürek efendisi, onun vazifesinin “küfrü imha etmek” olduğunu söylemiştir. Üstadın bütün hayatı bu vazifenin şuurunda geçmiştir.</p>

<p>Kıyamete kadar adını hayırla anmamıza vesile olacak büyük hizmetlerde bulunarak geride silinmez izler bırakmıştır.</p>

<p>Necip Fazıl, surda mukaddes bir gedik açarak Müslüman Anadolu insanına yeniden özgüven kazandırmıştır. Tekerleğin tümsekten çıkıp başların göğe yükselmesinde en büyük pay onundur.</p>

<p>Tarihi sahte kahramanlardan temizleyerek gençliğe yön göstermiş, yol açması için yol olması gerektiğini görerek yolun olmadığı yerde yol da olmuştur.</p>

<p>Türk milletinin evlatlarını kendi evladı bilerek bütün gençleri ilk göz ağrısı Mehmet gibi görmüştür. Tarihine düşman edilmiş, kökleriyle bağı koparılmış gençliği kök değerleriyle barıştırmayı başarmıştır.</p>

<p>Sanatı, Allah’ı aramanın müessesi olarak görmüş, şiiri iman için bilmiştir. Edebiyat, ona göre bir gayeye hizmet ediyorsa gerçek değerini bulur. “Ver cüceye, onun olsun şairlik; şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta” deme büyüklüğünü göstermiştir.</p>

<p>Yoksa gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmaktan farkı yoktur. Batılı bir yazarın “hayat mı, eser mi?” sorusuna bir anlamda “hem hayat hem eser” diyerek cevap vermiş; hem hayatı hem eseri öncelemiştir.</p>

<p>İslam’ın emrine sunduğu sanatı aracılığıyla camide tutsak kalan Müslümanları sahaya çağırmış ve meydanın hâkimiyetini ele geçirmeyi salık vermiştir.</p>

<p>Zor zamanda yazmanın ağır sorumluluğu içerisinde, kaleme aldığı her cümlenin bedelini misliyle ödemiştir.</p>

<p>Kavgası kutsal bir kavga ve öfkesi kutsal bir öfkedir. Allah adamlarına olan sevgisinde de Allah düşmanlarına olan nefretinde de hep samimi, hep en önde olmuştur.</p>

<p>Necip Fazıl, tek başına bir ümmet olan Hazreti İbrahim gibi duruş sergileyerek devrindeki putları tek tek kırmıştır.</p>

<p>Sorumluluk hissettiği hiçbir alanı boş bırakmamıştır.</p>

<p>Vefatının ardından yakın dostu ve dava arkadaşı Osman Yüksel Serdengeçti, onun hayatını özetleyen şu sözleri söylemiştir:</p>

<p>“Necip Fazıl öldü. Ölmeyebilseler, Peygamberler ölmez. Herkes şu beylik lafı ediyor: ‘Bıraktığı boşluğu kimse dolduramaz!’ Boşluk bırakmadı ki doldurulsun… Her şeyi doldurdu gitti; kafaları doldurdu, gönülleri doldurdu ve yaşını doldurdu.”</p>

<p>NECİP FAZIL DÜŞMANLARI</p>

<p>Necip Fazıl, hayattayken dünya görüşünden dolayı düşmanları hiç eksik olmadı. Şöhretinin zirvesindeyken Müslümanların safına geçmesini bir kesim kabullenememiş; çeşitli iftiralarla büyük şairi yıpratmaya, toplum nezdindeki etkisini azaltmaya çalışmışlardır. Sistemin muhafızları tarafından hakkında davalar açılmış, yüzlerce yıl hapsi istenmiştir. Üstadı hapislerde atarak bedel ödetmişlerdir.</p>

<p>Neredeyse ömrünün yarısı zindanlarda geçen büyük şairin yolundan dönmemesi, birilerini çıldırtmaya yetmiştir. Kin ve nefretlerinin ana sebebi onun davasından ödün vermemesidir.</p>

<p>Bohem hayatını devam ettirseydi heykelini bütün meydanlara dikecek olanların asıl düşmanlığı, Üstadın temsil ettiği değerleredir. Günümüzde de farklı platformlarda Üstada kin kusanlara baktığımızda, kültür ve medeniyetimizin düşmanları olduğu hemen görülür.</p>

<p>CHP’li Tanju Özcan büyük Türk şairi Necip Fazıl’a zehir kustuCHP’li Tanju Özcan büyük Türk şairi Necip Fazıl’a zehir kustu</p>

<p>Necip Fazıl’ın nesiller üzerindeki tesirini bitirmek için çabalamaları boşuna değildir. Her şeye rağmen Üstad, zihinleri ve gönülleri beslemeye devam etmektedir.</p>

<p>Deist akademisyeni, ateist ilahiyatçıyı, sarhoş belediye başkanını, Türkiye düşmanı gazeteciyi de çıldırtan budur.</p>

<p>Ne zaman Üstad aleyhine bir haber görsem, bütün gönlümle “Elhamdülillah” derim. Bu durum, Necip Fazıl’ın eserleriyle Müslüman Anadolu insanına öncülük ettiğinin göstergesidir.</p>

<p>Kim ne derse desin, neyi ispat etmeye çalışırsa çalışsın, Necip Fazıl bizim aziz Üstadımız olarak kalmaya devam edecektir. Hakkındaki iddialar, hayatındaki inkıtalar bizim sevgimize, saygımıza engel olamaz.</p>

<p>O, küfür cephesine karşı verdiği destansı mücadeleyle adını kahramanlar arasına yazdırmayı fazlasıyla hak etmiştir. Milletimizin gönlünde ebediyen böyle kalacaktır.</p>

<p>Sağda solda ağzından salyalar akıtan Necip Fazıl düşmanlarına yine Üstadın diliyle cevap verelim:</p>

<p>“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;</p>

<p>Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!..”</p>

<p>Geçmişte Necip Fazıl’a düşmanlık yapanların hepsi de silinip gitti. Ne adlarını anan var ne de kitaplarını okuyan. Günümüzde de düşmanlık edenlerin hiçbirisi kalmayacak.</p>

<p>Ama Üstad, sonsuza dek bu topraklarda sözünü en gür şekilde söylemeye devam edecek. Milletimizin zavallılarla kahramanları birbirinden ayırma ferasetine güvenimiz sonsuzdur. &nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/necip-fazila-neden-saldiriyorlar</guid>
      <pubDate>Thu, 29 May 2025 10:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/05/necip-fazil-kisakurek.jpg" type="image/jpeg" length="10266"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yapay zeka mitleri: Üstün akıl mı iyi bir asistan mı?]]></title>
      <link>https://www.dunyabizim.com/yapay-zeka-mitleri-ustun-akil-mi-iyi-bir-asistan-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabizim.com/yapay-zeka-mitleri-ustun-akil-mi-iyi-bir-asistan-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yapay zekanın (YZ) gelişimi ve günlük hayatımıza hızlı girişi, birçok kişinin bu teknolojiye bakışını etkiliyor. Ancak YZ'yi bir bilgelik nişanesi veya insan aklının üstünde bir varlık olarak görmek doğru mu?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Ahmet Yıldırım (Araştırmacı Yazar)</strong></p>

<p><strong>ChatGPT ve DeepSeek </strong>gibi teknolojilerin hızlı bir şekilde hayatımıza girerek becerileriyle hepimizi etkilemeleri, yapay zeka teknolojisinin nasıl çalıştığına dair soruları da teknik konulara aşina olmayan vatandaşların gündemine getirdi. Kendi kararlarını uygulamaya başlayan makinelerin insanları mağlup edeceği gibi bilim-kurgusal popüler kültür mitlerinin arasında, gerçek nerede duruyor? Yapay zeka neyi iyi yapar, nerede yüksek performans sağlayamaz? İş yapış şeklimizi derinden etkileyeceği açık olan bu teknoloji, insanı tamamen devreden çıkarabilecek bir potansiyele sahip mi? Bu soruları anlaşılır şekilde cevaplayabilmek için, yapay zekanın çalışma prensibini inceleyip, bunun sonucunda nasıl çıktılar beklemenin makul olacağını irdelemek gerekiyor.</p>

<p>Yapay zeka ifadesi, iki farklı mantık ile çalışan bilgisayar algoritmalarını tarif etmek için moda bir terim olarak uzun süredir kullanılıyor. Son yıllarda yapay zekanın halk kullanımındaki karşılığı değiştiyse de, uzun yıllar boyunca standart bilgisayar programı algoritmaları da yapay zeka olarak anılıyordu. Bu yazılımlar, kararları koşullar halinde kurallaştırarak bilgisayar emri haline getiriyordu. “<em><strong>Satır bitince alt satıra geç, dosya silinecek olursa kullanıcıyı uyar</strong></em>” gibi. Son dönemlerde popülerleşen ikinci grup uygulamalar, yalnızca tanımlı işlemleri yapan programları yapay zeka olarak andığımız devri sonlandırdı. Peki bu ikinci grup sistemler nasıl işliyor?</p>

<p><strong>DERİN YAPAY SİNİR AĞLARI DEVREDE</strong></p>

<p>Geleneksel bilgisayar programlarının önceden tasarlanmış şartlı emir mantığının aksine, yapay zeka yazılımları derin yapay sinir ağları dediğimiz bir mantıkla gelişiyor. Bu sistemin işleyişi ise aslında basit bir istatistiksel mantığa dayanıyor: Nesneleri ne kadar sık yan yana görürsek, onlar o kadar ilişkilidir.</p>

<p>Örneğin milyonlarca at fotoğrafının piksel dizilişleri üzerinde istatistiksel testler yaptığınızda, fazlaca benzeyen farklı piksel dizilişlerinin de at olarak isimlendirildiği sonucuna varabilirsiniz. Aynı kelimeyi ahır, savaş, arpa, eşek gibi farklı kelimelerle sıklıkla birlikte görmek de, bunlar arasında farklı bağlamlarda ilişkiler bulunduğunu gösterir. Tümevarım yaklaşımını yansıtan bu öğrenme şekli, bilgisayarlar için 1950’lerden beri bilişimci ve istatistikçilerin farkında olduğu muhtemel bir akıl yürütme tarzıydı. Lakin bilgisayarların benzerlik arayıp sonuca varabileceği verilerin yetersiz olması ve kafi işlemci kapasitesinin bulunmaması sebebiyle yöntem ikinci plana bırakılmış ve uzun yıllar boyunca bilişim sistemleri, ilk tür uygulamalar üzerinde geliştirilmişti. Sırasıyla web teknolojisinin ve sosyal medyanın yaygınlaşması, bilgisayarların benzerlikler üzerinden çıkarım yapabileceği kadar bol verinin birikmesine yol açtı.</p>

<p>Çip teknolojisindeki hesaplama kapasitesi artışı da bu furyayı destekleyince, derin sinir ağı araştırmacılarının aradığı fırsat ayaklarına gelmiş oldu. Bu öğrenme tarzı, milyarlarca sayfalık metnin incelenmesiyle birlikte cümle akışının da tahmin edilebilir hale gelmesine yol açtığından, bugün yapay zeka ile sohbet edebilir hale geldik. Fakat sistem temelde aynı ilinti kurma mekanizmasını kullanmaya devam ediyor. Yani yapay zeka sadece sorularınızın neyi istemiş olabileceğini dil kurallarının da yardımıyla ayıklayıp, kütüphanesindeki bilgi parçalarıyla eşleştirdikten sonra gerekli hesaplamaları da yaparak alakalı cevaplarla size dönüş yapıyor.</p>

<p><strong>YETERSİZ KALDIĞINDA UYDURUYOR</strong></p>

<p>Peki yapay zeka tarafından kullanılan bu öğrenme sistemi, ne gibi durumlarda iyi çalışıp ne zaman yetersiz kalır? Bu konuda bilişim, dilbilim, zihin, davranış, felsefe ve matematik gibi farklı alanlarda görev yapan bilim insanlarının yorumları, hikayemizin netleşmesine yardımcı oluyor.</p>

<p>Öncelikle veri üzerindeki eşleşmelerin artmasıyla istatistiksel ilişkiler kuvvetleneceği için, yapay zekanın öğrenmesi tekrarlar sayesinde netleşir. Frekans problemi adı verilen sorunu ortaya çıkaran bu durum, yapay zekanın güvenilirliği ve esnekliği arasında bir tercih yapma mecburiyeti doğurur. Sonuçların güvenilir olmasını sağlamaya yönelik tasarlanan programlar esnekliği yitirir, zira istatistiksel bağı kuvvetli tutmak farklılıkları gözden kaçırmaya yol açar. Bu durumda mecazlı anlatımlar doğru şekilde sınıflandırılamaz veya nadir görülen hastalıklar teşhis edilemez. İlişkinin gevşek bırakıldığı esneklik durumunda ise, kalp hızınızın yükselmesi bile kalp krizi uyarısı tetikleyecek kadar büyütülebilir. ChatGPT’nin bilgiye ulaşamadığı konularda bolca yalan uydurmasının sebebi de tam olarak budur.</p>

<p>İkinci problem, yapay zekanın geçmiş veriye dayalı olmasıdır. Sosyal bilimcilerin iyi bildiği gibi, belirsizliklerle dolu dünyamızda geleceğin geçmişteki gibi gerçekleşeceğine güvenmek mümkün değildir. Yapay zeka ise önceye ait olan hazır veriye bakıp bugüne ve geleceğe dair sonuçlar sunar.</p>

<p><strong>İNSAN ZİHNİNİ AŞABİLDİĞİ ALANLAR</strong></p>

<p>Bu çalışma prensiplerine bakıldığında, bol miktarda veri erişimi olan ve belirsizliğin az yaşandığı alanlarda yapay zekanın insan zihnini aşan katkılar sağlayacağı anlaşılır. Örneğin anormal bankacılık işlemlerinden potansiyel sahtekarlıkları yakalamak, basit yüz tanıma sistemlerinde bir kişinin yüzünü tek bir görüntüyle eşleştirmek, veri erişimi olan kurallara bağlı satranç gibi oyunları oynamak, doğru müşteri grubuna doğru pazarlamayı yapmak veya hareketleri belli olan gök cisimlerine roketler ulaştırmak yapay zekanın kolaylıkla yapabileceği işlerdir. Yapay zeka istediğiniz metinleri, benzer kompozisyonlara benzeterek süratle hazırlar, formata uygun dilekçeler üretir, hesaplama gücüyle veri üstünde keşfedilmemiş stratejiler bulur. Kelime karşılıkları ve cümle akışlarına alışması sebebiyle, bağlamla ilişkili insan müdahaleleri gerekli olsa da, tercümeler hazırlar.</p>

<p>Öte yandan belirsizliğin sık görüldüğü, güçlü istatistiksel ilişkiler kurmaya yetecek kadar fazla veriye erişemediğimiz, istisnai durumlarla sıklıkla karşılaşılabilen gündelik doğal hayata ilişkin hususlarda yapay zeka sistemleri, "çıkarımsal akıl yürütme" olarak da bilinen abdüksiyon kullanan insan zihninden üstün değildir. Karar kalitemiz çevreyle olan anlık ilişkiye ve mevcut kültüre göre şekillenir. Bu bağlamsal bilgiyi işleme konusunda, büyük veriden beslenen yapay zeka yeterince etkin değildir.</p>

<p><strong>YANILTMAK MÜMKÜN MÜ?</strong></p>

<p>Örnekler vermek gerekirse; standardın dışında bir nesnenin tanınması dahi ciddi bir kriz sebebi olabilmektedir ve 1 Piksel Saldırısı gibi yöntemlerle yapay zeka sistemlerinin tanıma becerisini yanıltmak mümkündür. Pek çok kişinin yüzünü bir veri tabanıyla eşleştirme söz konusu olduğunda, piksel okuma ve ifadelerdeki değişim belirsizliği arttırdığından isabet çok düşer. Arama motoru verileriyle grip salgınını tahmin etme projesi insan davranışının öngörülemezliği karşısında başarısız olmuştur. Sesteş kelimeler içeren tercümeler algoritmaları zorlar. Bağlam bilgisi gerektiren işe alım, psikolojik danışmanlık, diplomatik müzakereler, seçim tahmini, mizah gibi konularda yapay zeka yetersizdir. Üstelik geçmişe ait veriler üzerinde başarı kaydeden algoritmalar, başka veri üzerinde denendiğinde performans düşer. Örneğin boşanma verileri incelenerek geliştirilen ve boşanacak aileleri tespit edebildiği iddia edilen bir yapay sinir ağı algoritması, başka bir popülasyon üzerinde neredeyse rastgele tahmin seviyesine gerilemiştir. Arama motorlarında olmayan, derin anlama gerektiren “timsahlar engelli koşu yapabilir mi” gibi özgün sorularda sorun yaşanır; bunların cevabını istisnai olarak öğretmek kökteki problemi çözmez.</p>

<p><strong>ORİJİNAL BİR ÜRÜN VEREBİLİR Mİ?</strong></p>

<p>Yapay zekanın yeni bir teori veya benzersiz, kaliteli bir sanat eseri ortaya koymak gibi görevlerin üstesinden gelmesi de olası görünmez. Örneğin yüz binlerce örneğe bakarak istediğiniz bir resmi çizebilen bir uygulama, o resmi alandaki diğer resimlere benzettiği ölçüde başarılıdır. Orijinal çalışmalar tasarlayabilmesi için benzerlikten feda ettiğinde, insana makul ölçüde güzel gelecek ürünler tasarlaması zorlaşır. Mevcuta bağlı olan sistem, Einstein öncesi devirde Newton fiziğini, Kopernik öncesi devirde Batlamyus astronomisini savunan en yaygın argümanları tekrarlamaktan öteye geçemez. Yapay zeka üretimi metinlerin aşırı derecede genelgeçer ve alana aşina şahısların rahatlıkla fark edeceği tekdüzelikte olması bu durumun bir yansımasıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>İNSANLIĞI ALT EDEBİLİR Mİ?</strong></p>

<p>Bunların ışığında, yapay zekanın ileride insanlığı alt ederek kendi egemenliğini kuracağı gibi spekülasyonların bir mit olduğunu söyleyebiliriz. Heseaplama kapasitesi ve istatistiksel bağ kurmadaki başarısına rağmen, yapay zekanın insan kalitesinde düşünebildiği doğru değildir. Zira akıl yürütmenin önemli bir bileşeni olan abdüksiyonun nasıl gerçekleştiğini biz dahi formülleştiremiyoruz. Bilincin ne olduğuna dair tartışmalar sürse de bunun hesaplama kapasitesinden farklı bir konu olduğu hayli açıktır.</p>

<p>Yapay zeka teoriler oluşturup sorular sorarak ilerleyememekle kalmaz, tanımladığı nesnenin bir benzerinden işlevsel farkını, yani anlamını kavrayacak konsept algısından de yoksundur. Bir çocuğun bile birkaç defa gördüğü nesneyi işleviyle ayırt edebilmesine mukabil, sinir ağları yalnızca istatistiksel görülme sıklığına bakar. Ünlü davranış bilimci Gerd Gigerenzer, bir zebraya 2 bacak daha eklendiğinde, hayvan üzerindeki çizgilerin sayısı artacağından sistemin bu nesnenin zebra olduğuna daha kuvvetli bir ihtimal verebileceğini vurgular. Nitekim bazı örneklerde kurtlar kar ile, Rus tankları bulutlu gökyüzüyle, bir hastanedeki taşınabilir röntgen cihazı yatağından kalkamayacak kadar ağır zatürree vakaları ile eşleştirilmiş ve bu nesneler farklı ortamlarda doğru şekilde tespit edilememişti. Algoritmanın neyi birbiriyle ilişkilendirdiğini önceden bilmenin çok zor olması bu problemi büyütmektedir.</p>

<p><strong>İSTİHDAM SORUNU</strong></p>

<p>İstihdam konusu ise daha gerçekçi bir tehlikeyi işaret etmektedir. Yapay zekanın verilen emirleri hızla uygulayarak, yazılım geliştirme gibi pek çok alanda beyaz yaka iş gücünü boşa çıkaracağı açıktır. Öte yandan 1940'lardan itibaren elde edilen verim artışının emek piyasasını beklenenden az etkilemesi, bu etkiyi tahmin ettiğimizden sınırlı tutabilir. Verimdeki artış firmalarca daha fazla üretim imkanı olarak görülürken, çalışma saatleri de esneyebilir. Ayrıca yapay zeka ciddi bir uzman kontrolü gerektirir. Nitekim JetBlue Havayollarının Gelir Yönetimi birimi gibi yapay zeka kullanan pek çok iş biriminde, çalışanların en önemli işi yapay zeka çıktılarını kontrol edip düzeltmek haline gelmiştir.</p>

<p><strong>BİLGELİK NİŞANESİ DEĞİL</strong></p>

<p>Sonuç olarak, yapay zekadan ne beklemek gerektiğine dair kavrayışımızın makul hale gelmesi gerekiyor. Yeni teknolojilerin bizi heyecanlandırması veya korkutması şaşırtıcı değildir. Öte yandan itibar sahibi şahısların dahi, yüzeyselliği yeğleyen bir sistemden gelen cevapları savundukları görüşe kanıt olarak sosyal medyada paylaşmaları henüz sistemin doğru kavranamadığını gösteriyor. Benzer şekilde, insanların çoğu zaman özel meseleleri için başvurdukları, dolayısıyla genel bilginin uyumsuz olduğu fetva danışmanlığı gibi konularda da yapay zekanın öne çıkarılması problem teşkil ediyor.</p>

<p>Bağlam bilgisi kısıtlı olan yapay zekayı bir üstün akıl, bilgelik nişanesi, üst makam olarak görmek doğru değildir. Her ne kadar yapay zekanın üstün olmadığı alanlarda da bir yardımcı araç olarak sağladığı verinin dikkate alınması gerekiyorsa da, belirtilen zayıflıklara yeterince dikkat edilmediği takdirde yapay zekaya fazlaca bel bağlamak doğal zekamızı körelterek bizleri pek çok konuda geri götürecektir.</p>

<p>Kaynak: Yeni Şafak</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Alıntı</category>
      <guid>https://www.dunyabizim.com/yapay-zeka-mitleri-ustun-akil-mi-iyi-bir-asistan-mi</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Feb 2025 09:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabizimcom.teimg.com/crop/1280x720/dunyabizim-com/uploads/2025/02/yapay-zeka.jpg" type="image/jpeg" length="67729"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
