Yusuf Akçura'nın üç ana akıma dair sacayağı misyonu

Yusuf Akçura, ‘Üç Tarz-ı Siyaset’te Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılığı ayrı ayrı ciddi bir analize tâbi tutmuştu..

Yusuf Akçura'nın üç ana akıma dair sacayağı misyonu

2 Aralık 1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’da (eski adıyla Simbir’de) doğan Akçoraoğullarından Yusuf, daha Harbiye mektebinde okuduğu, gençliğinin ilk yıllarında içine girmiş olduğu siyasal atmosferde tanıştığı ihtilalci çevrelerden etkilenerek katıldığı darbe girişimleri dolayısıyla Divan-ı Harb kararı ile müebbet kalebentliğe mahkum edilir.

Zamanın Taşkışla Divan-ı Harb kararı bir süre sonra Padişah fermanı ile Trablusgarb’da sürgüne çevrilir ve Yusuf Akçura, İttihat Terakki’nin koruması ve kollaması sonucunda Trablusgarb içinde serbest dolaşma hakkı alarak iki yıl süren sürgünden sonra Paris’e kaçarak Jöntürklere katılır.

Bu Paris deneyimi ve Jöntürklük onun içindeki enerjiyi daha bir kavileştirerek, Siyasal Bilgiler Yüksekokulu’nda okumak gibi bir fırsat kazandırır ona.

Yusuf Akçura’nın asıl düşünceleri Kazan’da öğretmenlik yapmaya başladığı yıllarda şekillenmişti

Fransa’da yapmış olduğu bu eğitim neticesinde Yusuf Akçura’nın din ve laiklik konusundaki düşüncelerinin epeyce seküler bir alanda şekillenmeye başladığı söylense de, bu yorum onun Türkçülükle yoğrulmuş düşüncelerine uygun bir yorum olarak, Akçura’nın din ve özellikle İslam dini hakkında olumsuz ya da ikincil değerde düşüncelere sahip olduğunu söylemek anlamında yeterli değildir.

Zira daha bebek sayılabilecek bir yaşta babasını kaybeden Yusuf Akçura, ilköğreniminden itibaren, sonradan söyleyeceği gibi, din konusundaki duyarlılığını şu ya da bu şekilde etkileyecek ölçüde dinî yönü ağır basan bir eğitim almış, Rusya’da Lohafka’da mahalle imamı ve ilkokul öğretmeninden oldukça etkili bir din eğitimi görmüştür. Yusuf Akçura’nın bu eğitimi, 1883 yılında İstanbul’da Mahmut Paşa Camii’ne yakın ilkokul ile daha sonra Kara Hafız İlkokulu’nda da sürmüştür.

Ona göre, dinden ziyade din eğitiminden kaynaklanan sıkıntı ve sorunlar söz konusudur. Sözgelimi; Kara Hafız İlkokulu’nda “İnna fetahna” suresini okurken hocasından yediği tokadı hiç unutmamış, sürekli anmıştır. Yusuf Akçura’ya göre, insana eğitim adına hemen hemen hiçbir şey vermeyen bu eğitim sürecinin en büyük katkısı, bilinçsiz bir biçimde de olsa çocuklara bir ideal, hedef ve emel kazandırmakta büyük bir boşluğu doldurmuş ve her şeyden önce bu eğitimden geçen çocukların Müslüman olmalarını sağlamıştır.Yusuf Akçura

Fransa’daki eğitimini 1903 yılında ‘Osmanlı Devleti Kurumlarının Tarihi Üstüne Bir Deneme’ başlıklı başarılı bir tezle bitiren Yusuf Akçura’nın asıl düşünceleri ise, Rusya’ya dönerek Kazan’da öğretmenlik yapmaya başladığı yıllarda şekillenmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun giderek tarih sahnesinden çekilmeye yüz tuttuğu ve Anadolu, Balkanlar ve Kafkas eksenli Türk-İslam topluluklarında endişeli bir bekleyişin hâkim olduğu bu dönemde Mısır’da yayınlanan ‘Şura-yi Ümmet’ ve ‘Türk’ isimli gazete ve dergilerinde yayınlanan çok sayıdaki imzasız yazıları da bu anlamda önem taşımaktadır.

12 Mart 1935'de İstanbul'da ölen Yusuf Akçura’ nın, onu Türkçülüğün kurucuları arasında gösteren en önemli kitabı Üç Tarz-ı Siyaset: Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük’le beraber, Şark Meselesine Dair Tarih-i Siyasi Notları (1920), Muasır Avrupa'da Siyasi ve İçtimai Fikirler Cereyanlar (1923), Siyaset ve İktisat Hakkında Birkaç Hitabe ve Makale (1924), Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri (1925), Türk Yılı (1928) adlı derlemesi ile hapis yattığı döneme ilişkin anılarını içeren Hatıralar (1914) kitaplarını da Akçura’nın önemli çalışmaları arasında sayabiliriz.

“Üç Tarz-ı Siyaset”le üç görüşü ciddi bir analize tâbi tuttu

İlkin 1904 yılında Mısır’da yayınlanan ‘Türk’ mecmuasında çıkan bu 32 (kimi kaynaklara göre 33) sayfalık makalesinde Yusuf Akçura,  Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtarılması için elzem hale gelen başlıca tartışmaları konu edinerek, bu tartışmalar içerisinde dikkati çeken Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarını tartışmaya açmış ve çare olarak da imparatorluğu kurtaracak akımın Türkçülük akımı olması gerektiğini savunmuştur.

Daha sonra onun bu tezine cevap verecek olan Ali Kemal ve Ahmed Ferid’in cevaplarına da yer verilen bu makalesinde Yusuf Akçura, büyük ölçüde de Türkçülüğünü etkileyen İstanbul, Fransa ve Rusya’da yaşadıkları ve okuduklarından hareketle, Osmanlıcılığı, İslamcılığı ve Türkçülüğü ayrı ayrı tarif ederek, Osmanlıyı kurtarmak anlamında kullanılışlı bir çare olup olmadıkları bağlamında bu üç görüşü ciddi bir analize tâbi tutmuştur.

Ona göre her şeyden önce, bir Osmanlı milleti teşkil etmek gayesini öne alan Osmanlıcılık, dünya Müslümanlarından bir birlik teşkil etmeye çalışan İslamcılık ve Osmanlı devleti sınırları içinde yaşayan Türk ya da Türkleşmiş unsurlar ile Asya ve Doğu Avrupa’da yaşayan Türklerin birleştirilmesiyle teşekkül edecek Tevhid-i Etrak / Türkçülük elde edilmesi düşünülen fayda açısından incelenmeli ve buna göre savunulmalı ya da eleştirilmelidir.

Bu fikirlerin hemen hepsi Batı’dan öğrenilmiş ‘pan…’ ön ekli arayışların ürünü

Yusuf Akçura’nın söz konusu makalesi, Türkçülükten yana olan bütün tek yanlılığı bir yana, tartışmaya açtığı ve savunduğu bu görüşlerden yola çıkarak, bütün samimiyetlerine rağmen bu fikirlerin hemen hepsinin Batı’dan öğrenilmiş ‘pan…’ ön ekli arayışların ürünü olduklarını da ortaya koymuştur. O kadar ki, hemen hepsi Batı toplumlarında şekillenen ekonomik, sosyal ve siyasi tartışmaların Doğu’ya ve özellikle Osmanlı’ya yansımış versiyonlarıymış gibi şekillenen bu görüşlerin -Türkçülük fikri öne çıkarılarak da olsa- böylesi bir incelemeye tâbi tutularak tartışmaya açılmış oluşunu da eklediğimizde nasıl bir arayışın ürünü olduklarını görmek mümkün olacaktır.

Akçura’ya göre Osmanlıcılık, her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde varlık bulan bütün gayrimüslim ve Müslim halkları her türden hak ve ödevler bakımından eşit kılacaktır. Akçura’ya göre, bu eşitlik fikri daha önce II. Mahmut zamanında denenmiş ve başarısız olmuş bir fikirdir. Osmanlıcılık düşüncesini savunan bir takım Genç Osmanlılar büyük bir yanılgı içinde sanki Osmanlı bünyesindeki bütün Müslümanlar birleşecekmiş gibi bir fikri savunmakla, zaten uygulanan ve başarısız olan bir hayalin peşine düşmüşlerdir. Sözgelimi, Mithat Paşa iktidarından sonra II. Abdülhamit bu siyaseti uygulamışsa da bir başarı sağlanamamış, Osmanlı toplumu içindeki gayrimüslimlerin hem Türklerin hem de İslam’ın ve Müslümanların aleyhine güç elde ettiklerini öne sürmüştür.

Yusuf AkçuraYusuf Akçura’ya göre, İslamcılık siyaseti -aslında keşke olabilse- sınırları belli olmayan bir coğrafya üzerinde tam bir hesap yapılamayacağı düşüncesiyle bütün istenilirliğine rağmen imkânsız bir hayal gibidir.

Buna rağmen, Tanzimat ve Genç Osmanlılık fikirleri dâhil tarihte Türkleri birleştirmek fikrinin ve ırk anlayışı üzerine tesis edilmiş bir Türk siyasi milliyeti elde etme fikrinin ise, oldukça yeni olduğunu öne süren Akçura, Türklük siyasetinin İslam siyaseti gibi Osmanlı hudutları ile sınırlı olmadığını, İslamcılığın ve Osmanlıcılığın tam aksine hem Türklüğün hem İslam’ın hem de Osmanlı’nın menfaatine uygun geleceğini iddia eder.

Akçura’nın fikirlerini akıl dışı, ham hayal ve edebiyat idmanı olarak değerlendirdi

“İslamcılıkla elde edilecek menfaat Osmanlı devletinin ve Türklüğün menfaatlerine uymaz” der Akçura. Bu şekilde düşünerek, büyük ölçüde de dünya çapındaki bir konjonktürü dikkate alarak şöyle devam eder; İslam esasına göre bir Osmanlı milleti meydana geldiğinde Rumlar, Ermeniler, Türkler ve Araplar millet olarak eriyeceklerdir. O günki şartlar içinde ise böylesi bir eriyiş, başta İslam dünyası olmak üzere, diğer Müslüman ülkelerin, Türklerin, gayrimüslimlerin, Rusya’nın ve Balkan ülkeleri ile bünyesinde Müslümanların da yaşadığı pek çok Avrupa ülke ve idaresini de rahatsız edecektir.

Daha da ileriye giderek; İslamcılığın, çokça farklı dilleri ortadan kaldırabileceğini, bir çok millete ait geçmişi, örf adet ve gelenekleri unutturacağını, farklılıkları böylece ortadan kaldırarak tek tip bir Müslüman kimliği oluşturacağını, bunun ise imkânı olmadığını savunur.

Oysa Akçura’ya göre Türkçülük düşüncesi, dünya çapındaki bir Türk edebiyatı ve bütün dünya Türklerini birleştirmek düşüncesi ise oldukça yenidir. Hatta bu fikir, henüz doğmamış bir çocuk gibidir. Ve İslam’ın birleştirici gücü ve kuvvetli teşkilat geleneği büyük Türk milliyetinin oluşmasında mühim bir unsur olarak dikkat çekicidir. Türklüğün birleşmesinde İslam oldukça kullanılışlıdır.

Bu noktada ilginç bir ek olarak Üç Tarz-ı Siyaset’e cevap hükmünde bir yazı kaleme alan Osmanlıcılık fikri savunucusu Ali Kemal’in, Akçura’nın fikirlerini akıl dışı, ham hayal ve edebiyat idmanı olarak değerlendirişinin altını çizmek gerekiyor. Zira Ali Kemal’e göre Türk’ü İslam’dan, İslam’ı Türk’ten, Türk ve İslam’ı Osmanlılıktan ayırmak olağan değildir.

Sonuç olarak, Yusuf Akçura’nın bahsekonu makalesi devrine göre ciddi bir meseleye eğilerek kendince düşünen bir adamın kendince yapmış olduğu bir çözümleme hükmündedir. Son tahlilde Akçura da, Müslümanlığı din, devlet ve millet olarak gören  ve bir Müslümanın Türk veya İranlıyım demeden önce “Elhamdülillah Müslümanım” diye ortaya çıkışını, Müslüman birliğini kolaylaştıracak bir söylem olarak değerlendirmektedir. En büyük korkusu ise ne şekilde olursa olsun, Türklüğün ve dolayısıyla Tevhid-i Etrak’ın bir şekilde yok olacağı korkusudur.

Şahin Torun 

Yayın Tarihi: 11 Mart 2021 Perşembe 13:00 Güncelleme Tarihi: 11 Mart 2021, 13:24
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hamza Eratlı
Hamza Eratlı - 8 yıl Önce

Akçuraoğlu Yusuf Bey,Hiç bu kadar teknolojiye bağımlı, kapitalizme hayran muhafazakârlarımız olmamıştı. Bugün toplum olarak geldiğimiz nokta hiç te hoş olmayan bir manzara koyuyor önümüze. Evet, ekonomik açıdan zenginleştik, ama kültürel anlamda hala yoksuluz. Batı’nın en azından bizden daha yükseklerde olan ahlâki vasıflarına şahit oldukça kahroluyoruz. Üç tarz-ı siyaset neden böyle bir kuşatma altında? Bu meseleyi manevi azınlık durumuna düşen büyük çoğunluğa izah etmek güç.

Hamza Eratlı
Hamza Eratlı - 8 yıl Önce

Üzülerek ifade edeyim ki biz sizden sonra da, aynı yerdeyiz. Hâlâ tarz-ı siyasetimizi seçemedik. Mütemadiyen bir yol ayrımında 'duruyoruz'. Osmanlılık bir üst kimlik tasarımı olarak Türkiyelilik şeklinde yeniden önümüze konuluyor. Acaba siz ömrünüzde, kendisini sadece yaşadığı coğrafya ile tarif eden, köklü tarih ve kültüre sahip bir ülke gördünüz mü? Batılı ülkelerin vatandaşlarının kendilerini Almanyalı, İngiltereli, Fransalı olarak vasıflandırdıklarını hiç işittiniz mi?

Hamza Eratlı
Hamza Eratlı - 8 yıl Önce

Bölücü bir ırkçılık şimdi bizde tarihte eşi benzeri görülmedik bir şekilde kahir ekseriyete 'statü' dayatıyor. Oysa biz istemesek bile; Avrupa’nın nezdinde, Osmanlının devamı müslüman Türküz. Bu tabir, uluslararası camiada halkımızın “kod adı” olmuştur. Pek çok kimse, umumi gidişata bakıp, 'Biz bitmişiz' diyor. Biz de onlara 'Bu ülke elbet bir yol bulup akar diyoruz'. Çünkü bu halk 'millet-i merhume' diyoruz. Kısacası 'Allah büyüktür' diyoruz…Ruhun şad olsun.

banner26