Yaman Dede’den mektup var-2

"İşte baştan ayağa aşk kesilmiş muallim Yaman Dede’nin yazmış olduğu mektuplarda aradığımız o lezzeti buluyoruz. ‘Bu mektupların yazılması bu fakir için bir ibadettir’ der mektuplarının birinde." Arzu Bosnevi yazdı.

Yaman Dede’den mektup var-2

Dünyanın tadı tuzu kalmadı desek de o kadim güzel insanların eserleri hitapları, o gönül ve aşk adamlarının mânâ tadı, lezzeti eserlerine de aksetmiş. Hâlâ günümüze sesleniyor. Bundan dolayıdır ki biz de belki hayata bir tat, bir güzel koku gelir ümidiyle bu eserlerden hoşumuza giden, gönlümüze dokunan, yaraya merhem olan seçmeler yapmaya çalışıyoruz. Tamamını okumak isteyenler de bu eserleri temin edebilir. Kütüphanelerde yüzlerce kıymetli eser var bunları arayıp, bulup karıştırmak lazım. Lâkin ehil bir kişiye danışmadan seçme değil de saçma ya da kendisine hitap etmeyen kitaplarla geçirilen zamanın kıymeti yok.

İşte baştan ayağa aşk kesilmiş muallim Yaman Dede’nin yazmış olduğu mektuplarda aradığımız o lezzeti buluyoruz. ‘Bu mektupların yazılması bu fakir için bir ibadettir’ der mektuplarının birinde.  “Ah Konya ... Konya! Taşının, toprağının her zerresine bin kerre kurban olayım! Ço­cuklarının iştiyakile yaktın beni. Yaktın… Yak. Her ân-ı gayr-i münkasimde milyonlarca, milyarlarca artan bir şiddetle yak. Sen yak, Mevlam da tahammülünü ihsan etsin de kül olmayayım. Beni o kadar yak ki ve alevinin zevkile o kadar feryad edeyim ki dağlar taşlar erisin, cennetin ve cehennemin erisin ...” derken bir mektubunda sesini duyar gibiyiz.

Kayseri Rumlarından bir esnafın oğlu olarak doğan ve oradan ailesiyle Kastamonu’ya taşınan Diyamendi, Henüz daha 14-15 yaşlarında bir çocuk ve İdadi talebesi iken Mevlâna aşkı içine düşmüştür. Yine bir mektubunda Konya’nın Efendisi Hz. Mevlana’ya muhabbeti öyle gönülden taşıyor ki Konya adı geçtikçe içindeki aşk ateşi yandıkça Yanan Dede’ye dönüşüyor. “İşte benim nurum kardaşım, nur kardaşım! Fakiriniz bu dü­şünceler arasında yalpa yapar, bocalarken aziz Konyam ağuşu­nu açtı: (Gel benim dedem, benim aşık yavrum, bağrı başlı... gözü yaşlı yavrum, üzülme sen, gel... gel. "Dedeeeeeeeeeeeeee gel…)”

Kastamonu İdadisi ve İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirip avukat olan Yaman Dede daha ziyade İstanbul’daki yabancı liselerde edebiyat muallimliği yapmayı tercih eder.

Yaman Dede’nin mektup yazdığı talebeleri içinde Ayten adı taşıyanlar var. Bu Ayten Lermioğlu Hanım onlardan biri olabilir diye hatıra geliyor. Gerçi bu kanaate henüz bir senet bulamadık ama kitabın konusu ve üslûbu Yaman Dede’yi hatırlatıyor. Merhum Mesnevi Şarihi Şefik Can Hoca bir söyleşisinde “Mevlânâ aşığı Yaman Dede, yine Mevlânâ muhiblerinden Münevver Ayaşlı, Ayten Lermioğlu ile İsmail Hami Danişmend hocanın Taksim’deki evinde yaptığı sohbetlerde tanıştık” beyanında bulununca en azından mülaki olduklarını anlıyoruz.

Ayten Lermioğlu, Yaman Dede için “Dede, hudutsuz tevazu sahibi idi. Aşkıyla haşır neşir olduğu Mevlâna'sı için: "Mevlâna'yı okurum, fakat anlarım diyemem, yalnız yanarım; yanarken haz ile feryat ederim. Bu feryat belki size onu söyler. Feryadım arasında onun dediklerini bulabilirsiniz." dediğini işittik.

Müellifi Ayten Lermioğlu Hanımefendi “Hz. Mevlâna ve Yakınları” adlı kitap hazırlamış. 1969 yılında da Redhouse Yayınevi tarafından neşredilmiş. Hz. Mevlâna’nın annesi Mümine Sultan ve babası Sultan’ul ulema ile başlayan devamında Seyyid Burhaneddin Tirmizî, Selahaddin Zerkubî gibi üstadları anlatıyor. Onları takiben Hüsameddin Çelebi, Sultan Veled, Ulu Arif Çelebi, Ateşbaz-ı Veli Sultan Divanî, Şahidi, Yusuf Sine-çâk, Kemal Ahmed Dede, Ganem Dede, Galip Dede, Hüseyin Fahreddin Dede, Sükûti Dede, Mehmed Dede gibi mübarek zevatı ârifane, âşıkane bir lisanla anlatıyor.

Hak yolunda er sıfatını taşıyan hanımlar da vardır. Belh Emîri Rükneddin’in asil, güzel ve nazlı kızı Mümine Hatun da bunlardan biridir. Ayten Hanım’ın şu iki paragrafı ne kadar güzeldir:

“Sultanu’l ulemaya kadın, gönüller sultanı Mevlâna’ya ana olan evliyalar güzeli Mümine Hatun, Larende’de vefat etmiştir. Karamanlıların Ak tekke dedikleri zaviyede medfundur. Birinci oğlu Alaeddin‘le aynı türbe içindedir. İki ulu ere hizmet eden Mümine Hatun “Mader Sultan” diye ün salmıştır. Ne yazık ki hayatı hakkında çok az şey bilinir. Fakat veliyye bir kadın oluşunda hiç şüphe yoktur.”

“Ak tekke diğer adlarıyla Valide Sultan Camii veya Mader Sultan Türbesi imanlı Orta Anadolu kadınlarının, evliyaya gönül verenlerin ve bilhassa Mevlâna aşıklarının ziyaretgâhıdır. Bu satırların naçiz yazarına da birkaç sene evvel hüzünlü bir ağustos günü Mader Sultan’ın huşû veren uhrevi havasını teneffüs etmek, dünyayı unutturan eşiğine yüz sürmek nasip olmuştur.”

İşte bunlar 20. asırda Yaman Dede gibi bir hayrûl halef göndermiş oluyorlar. Aynı aşk aynı muhabbet, aynı şevk devam ediyor. Adeta o tertemiz feyiz hattına birkaç boru eklemişler de tertemiz su 20. ve 21. asra kadar gelmiş müştaklarına, teşnelerine ulaşıyor.

Onlardan istifadenin devamına vesile olabilir niyeti ile Yaman Dedenin bazı mektuplarından parçalar nakletmeye devam ediyoruz.

***

Aziz çocuğum Ayten,        4.10.1945

Bu gece Konya'ya gittim geldim. Hazret-i Canan'ın kapısının önünde inledim, sîne dövdüm, geliyorum.

Büyük bir edeb ve terbiye ile oturmuş 15 ile 20 yaş aralarında mahdum ve kerimeler  

Mevleviler edeb ve terbiyeye pek ziyade dikkat ederler.

Mevlevi ayinlerinde okunan parçalardan bazılarını birlikte terennüm ettiler; artık ahiretteyiz:

Şem'i ruhuna cismimi pervane düşürdüm

Evrak-ı dili ateş-i suzâne düşürdüm

Hayfa yolumu vadi-i hicrane düşürdüm

Bir katre iken kendimi ummâne düşürdüm

Takrîr edemem derd-i derunum elemim var

Mevlayı seversen beni söyletme gamim var

Hüsameddin Çelebi’den bahis buyurdukları zaman bilmi­yen sanır ki Hüsam, kendilerinin üstadıdır. (Mesnevi'nin birinci cildinin Arapça mensur mukaddemesi.)

Subh şüd ey subhra püşt-ü penah  

Özr mahdûmi Hüsamüddin bihah

(Sabah oldu. Ey sabahın dayandığı ve sığındığı Zat! Evladım Hüsameddin'den sen özür dile.)

Hazretteki akıllara durgunluk veren inceliğe bakın ki Çelebi'ye Mesnevî'yi yazdırmak gibi cihanlar kadar muazzam bir lutufta  bulundukları hâlde onu hisaba katmıyorlar da o aziz bahtiyar evladın sabahlara kadar çalışarak yorulduklarını düşünerek ondan özür dilemek ihtiyacını hissediyorlar ve ... (aman Allah) ve buna Mesnevî-i Şerif'in tek mısraının kâtibi o mübarek ağızdan almak suretile kâtibi olmak değil, o sultanımı bir lahzecik görebilmek için nelere razı değilim ki ... Boynuma ip takarak beni sürüklesinler, beni artık hiç uyutmamak suretile çıldırtarak öldürsünler!... Yeter ki gözlerim bir an için nur-i nazarlarını massetsin.

***

Kıymetli Evlâdım Ayten,    25.11.945

Ben isterdim ki hiçbir kimsenin ruhu duymadan dünyada yaşıyan bütün dert sahiplerinin dertlerini, ruhlarını kavuran zehirleri çekip alıyım. Heyhat! Buna imkân olmuyor; kendimi sezdirmeden bir şey yapmama imkân yok. Çocuklarım benim kalbimden bir ses işitecekler ki onlara hizmet edebilmekliğim imkân dairesine girsin. Bunun için kendimi gizlememek, sevgi âleminden bir pencere açmak mecburiyetinde bulunuyorum. Bu mecburiyet de ayrı bir ıstıraptır. Fakat ıstıraptan tatlı ne var ki?... Istıraba o lezzeti veren de Allah’ımın büyük bir lütfudur. Yoksa yaşadığımız öyle ıstıraplar olur ki onun zerresi insanı helâk eder.

Şunu arz edeyim ki bu mektupların yazılması bu fakir için bir ibadettir. İbadetin ruhani ve uhrevi zevkini tadıyorum; kalbim Allah’ın huzurunda –ibadette- duyulan huşû’yu yaşıyor.

Bir gün Fahr-i Kâinat efendimize sormuşlar: Ya Rasûlallah! Dualarımızın kabul edilmesi için ne yapalım? Buna cevap olarak: (Günahsız ağızla dua edin) buyurulmuş. Ya Rasûlallah! Günahsız ağız bulunur mu, sualine karşı da şöyle buyurulmuş: (Sizin günahlarınız sizindir, bir din kardeşiniz için dua ettiğiniz zaman sizin ağzınız onun için günahsızdır, onun hakkındaki dua günahsız ağızdan çıkmış demektir.)

***

Aziz çocuğum Câvidan,               29-XI-1945

Kalbiniz ve duygularınız var. Kafanız ve kalbiniz olgun. Kalbinizi dinî heyecanlarla doldurunuz. Aşk-ı ilâhinin kaynağını arayınız. Bu satırları okuduğunuz saniyeden itibaren arayınız. Onu hariçte aramayınız, kendinizde arayınız, ruhunuzun içinde . Hemen namaz kılmaya başlayınız. Kelimelerimin hiçbir harfini ihmâl etme Cavidân.

Bir gün bile tehir etmiyerek beş vakit namazınızı kılmanızı ve hiç olmazsa ayda bir def’a Eyyüp’e giderek Hazret-i Hâlid’i ziyaret etmenizi reca edecek, sizden israr ile istiyeceğim. 

Son nefesime kadar bütün çocuklarıma hizmete hazır bulunacağım. Allah’ın bir kuluna hizmet ettiğim zaman ben ona minnettar oluyorum, bunda ne kadar haklıyım bilseniz. Yapacağım hizmet ne derece olursa olsun nihayet bir bardak su takdiminden ibaret kalır. Bir kimse bunun için Allah razı olsun diyecek olursa muhakkak ki bir Kâbe yapmış oluyorum. Şimdi bu alış verişte kim kârlı. 

***

Yaman Dede’nin bir de “Üsküdarlım” dediği Belma adında bir kızı vardır. Lâkin ihtida ettikten sonra hanımı ve kızı yolları ayırmıştır. Kız öğrencilerine mektup yazarken onlara nasihat ederken onlarda öğrenme ve anlama iştiyakını gördükçe kendi kızı aklına gelir. Belma’nın da bunlardan haberi olsa diye mahzun bir hâl alır. Hayatımın Kitabı başlıklı bir mektubunda Ayten, Nurân, Ayla’ya şöyle seslenir:

Gönlüm, asırlara sığabilecek dertleri, eninleri, hıçkırıkları yaşadı. Yine asırların alabileceği saadetleri yaşadı. Istırap âle-mini de, saadet âlemini de birlikte yaşadı. Her iki âlemi aynı kadehten içtim, aynı zamanda yaşadım. Bunun içindir ki kendimi şöyle tarif etmiştim: (Dünyanın en bahtiyar mahkumu ben, en mustarip fânisi yine ben) İşte ben buyum yavrularım.

Üsküdarlım için sinemde yaşıyan o sonsuz ve hudutsuz bağlılık, Ay-Nur’um için de aynen ve tamamen yaşıyor…

Üsküdarlım, hicran yarasile inliyen o yavrum bu sevgideki sırrı, mucizeyi henüz anlıyamamıştır. O, şöyle düşünerek mahzun olur: Babam, Mevlânâ’yı bizden fazla seviyor….

Üsküdarlımla aramda ikinci bağ bugüne kadar kurulamadı, iç âlemimle münasebet ve muhaberesi yok. O âlemin tek bir kelimesi onun ruhuna gidemez, gidemedi. Aynı tavan altında, fakat başka başka âlemlerde yaşadık. O kadar uzak âlemler ki hayâl bile erişemez…

Yıllarca beklediğim sesi, Allah sizin ruhunuzdan gönderdi. Siz bana, Üsküdarlı’mda bulamadığımı verdiniz. Allah’ın takdiratında binbir hikmet vardır. Biz kullar bunları idrâk edemeyiz, fekat tam bir teslimiyetle boyun eğmemiz lâzım, boyun eğeriz.

Bazan şöyle böyle idrâk ettiğimiz olur. O da yine Allah’ın takdir ve müsaadesiledir.

Mevlânâ’yı sevmek de onların sevgisinden alıp O sultana vermek, onların gönlündeki yerinden o Cânana yer ayırmak mahiyetinde görülüyordu. Allah aşkı mefhumunu yalnız biz anlıyoruz. Allah’a âşık olmayı, zâhir uleması veya rüsum ulemâsı diye andığımız hocalar da kavrıyamıyorlar. (Aşık adam) sözü başka bir dile çevrilince mânâsını kaybediyor; beşeri aşka tutulmuş mânâsına geliyor.

***

Ay-Nur’a yazdığı bir mektupta çok sevdiği Recâi dostundan bahseder;

Ben, Hakkı’nın kapı komşusu Recâi’ye uğradım. Recâi de yürüyemez, ayakta duramaz. (Gözü yaşlıların hâlin ne bilsün merdüm-i gafil) mısraının anlattığı bağrı başlı, gözü yaşlı bir âşık billah. Recâi ile görüşürken insanın ruhu kanadlanır, uçar.

İzharı güç, izmarı güç… Recai ile bahsimiz yalnız O… Cânan, Cânan bahsini açmak için O’nun oku ile yaralanmış olanları bulmak lâzım. O yarayı almamış olan bir kimse öz kardeşim de olsa yedi yabancı oluyor. Piş-i meni, der Yemeni, piş-i meni. Benim yanımdasın ama Yemen’desin; Yemen’desin ama benim yanımdasın.

Yaralı bir gönül sesi gelmiyen yerlerden kaçıyorum, saklanacak yer arıyorum… Gönüller aynı kıbleye yönelince, aynı alevle tutuşunca böyle tecelliler oluyor. Bu tecelli karşısında hepimiz irkildik, hane sahibi de irkildi.(Bir iki kişinin bir iki nefes Allah için söyleştikleri yere âsuman secde eder.) Allah için söyleşmek üzere bir yere giderken de göklerden nimetler, mucizeler yağıyor.

***

Kıymetli evlâdım Şefika,    16-6-1946

Sana evlâdım diyorum. Ne yapıyım, başka kelime yok. Aziz yavrularıma karşı gönlümün dilini söyleyebilecek kelime nerede. O dili ben anlayabiliyor muyum ki anlatmaya çalışayım.

Büyük bir şair ve büyük bir veliyullah olan İbni Farıd Hazretleri şöyle buyuruyorlar: Aşk-ı ilâhi yolundan gelen soy, ana babadan gelen soydan daha kuvvetlidir.

Mektuplarınızın beni ne kadar sevindireceğini söylemeye hacet var mı?

Fârisi bir beyitte deniliyor ki: “Bir iki kişinin oturup da Allah için konuştukları yere gökyüzü secde eder” mektuplaşmak da konuşmaktır.

Hani dünyanın tadı tuzu kalmadı dedik en baştan…İnsanlığın ve ülkemizin muhabbet, merhamet ve adalete çok muhtaç olduğu zamanımızda Yaman Dede ve sevdiklerinin ruhani yardımına çok ihtiyacımız var. İsm-i şerifi geçenlerin ruhları şâd ve himmetleri hâzir ola.

Arzu Bosnevi

Yayın Tarihi: 26 Temmuz 2022 Salı 11:00 Güncelleme Tarihi: 26 Temmuz 2022, 15:36
YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmail Kalfa
İsmail Kalfa - 2 hafta Önce

Allah razı olsun

banner19

banner36