Vuslata doğru kulluk yolu

İslâm âlimlerinin yol göstericisi olarak nitelenen müctehit, muhtelif fırkalarla girmiş olduğu ilmî münazaraları genç yaşına rağmen ustaca yönetmiş, muhatabını en çetrefilli mevzularda dahi yüksek bir hitabet ve izah etme kabiliyetiyle ikna etmiş, parlak zekâsıyla Ehl-i Sünnet inancını bidatlara karşı kuvvetli delillerle savunmuştur.

Vuslata doğru kulluk yolu

Huccetü’l İslâm unvanıyla tanınan asıl adı Muhammed bin Ahmed, künyesi ise Ebu Hamid olan İmam Gazali et-Tûsî; 1058 yılında İran’ın Horasan bölgesinde ilme ve ilim adamlarına verdiği önemle tanınan, bugünkü adıyla Meşhed olarak bilinen Tus şehrinde dünyaya geldi. Fıkıhta Şafiî, itikatta Eşarî olan imam, kaynakların da ittifakıyla üstün bir zekâ ve beceriye sahipti. İlk tahsilini, Tus beldesinde başta fıkıh olmak üzere hadis, kelam ve gramer eğitimi alarak üç yıllık bir süre zarfında tamamladı. Daha sonra 1069 yılında döneminin marifet ve kültür merkezi olan Nişabur’a gitti. Kitaplarda “İmam” denildiğinde akla ilk gelen isim olan İmamu’l Harameyn Ebu’l Meâlî el-Cüveynî’nin talebesi oldu. Nizamiye Medresesi’nde, hocasının fıkıh ve kelam alanındaki engin birikimlerinden istifade etmesinin yanı sıra; mantık, felsefe, münazara gibi ilimlerle de tanışarak hikmet ve hakikat yolunu takip etti. “Gazali, derin bir denizdir.” sözleriyle hocası, onun çeşitli alanlarda kuvvetli bir donanıma sahip olduğuna işaret etmiştir.1 Kaynaklar, Gazali’nin bu denli zeki, yetenekli olması ve de mevzulara yaklaşımından mütevellit hocası İmam Cüveynî tarafından içten içe imrenildiğini belirtmektedir.2

İsfahan şehrinde geçirmiş olduğu bu süreçte göstermiş olduğu başarılar ve ilmî gayretleri neticesinde Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın dikkatini celbeden büyük mütefekkir, 1091 yılında devrin veziri Nizâmülmülk tarafından başkent Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’ne henüz 34 yaşındayken müderrislik vazifesiyle tayin edildi. Bu yıllarda “Kitabu’l Basit f’il  Füru”, “Kitabu’l Vesit el-Veciz” ve “Meahizu’l Hilaf” isimli eserleri kaleme aldı. Aynı zamanda Rumca öğrendi ve filozofların iddiaları üzerine incelemelerde bulundu. Filozofların eserleri üzerine gerçekleştirdiği bu incelemeler sonucunda düşünürlerin maksatlarını açıklayan “Mekasıdu’l Felasife” kitabını ve bu görüşleri reddettiği “Tehafütu’l Felasife” isimli kitabı yazdı.

İslâm âlimlerinin yol göstericisi olarak nitelenen müctehit, muhtelif fırkalarla girmiş olduğu ilmî münazaraları genç yaşına rağmen ustaca yönetmiş, muhatabını en çetrefilli mevzularda dahi yüksek bir hitabet ve izah etme kabiliyetiyle ikna etmiş, parlak zekâsıyla Ehl-i Sünnet inancını bidatlara karşı kuvvetli delillerle savunmuştur.

İmam Gazali; filozofların ve bâtınî grupların görüşlerini ele alırken itikadî meseleleri şerh eden eserler yazmayı da ihmal etmemiş, “el-İktisâd fî’l İtikâd” gibi eserlerini, tekfire dair bazı mülahazalarını da kaleme alarak bu konularda kendisinden sonra gelecek olan kelâm âlimlerine kaynak teşkil etmiştir.

Akaid ve ahlak âlimi olan müceddid, yaşamış olduğu çağda karşısına çıkan mefsedete ve Müslümanların kalplerine şüphe tohumları bırakmaya niyetli kimselerle olan savaşında her daim hakkın safında yer alarak yüce İslâm dinini en kuvvetli delillerle müdafaa etmiştir. Zamanın fitnesi olarak ortaya atılan aklın doğru bilgiye ulaşmak için yeterli olduğu fikrinin, ilâhi bir bildiri olan vahyin önüne geçmesi sorununa karşı; bâtıl fikirleri çürütmüş, halkın ve de sonraki nesillerin akıllarında şüphe bırakmayacak bir biçimde iddia edilen her mevzuyu delilleriyle ispatlamıştır. Zira şüphe, fark ettirmeden vücudu kaplar ve samimiyeti eritir.

Kendine yolculuk

Abbasi toplumunda hayli saygıdeğer bir konuma ulaşmış olan Gazali, “Zeyneddin (Dinin süsü)” lakabıyla da farklı zümrelerce iltifata değer bulunmuştur. Gazali, 1905 yılında, zamanının ileri gelen âlimlerinden iken yaşamış olduğu manevî arayış sonucu; yoğun geçen ilmî çalışmalarına ara verip meşhur bir vaiz ve sufi olan kardeşi Ahmed Gazali’yi kendine vekil olarak tayin etmiş ve âni bir kararla Bağdat’tan ayrılmıştır.

Hayatının son dönemlerinde yazmış olduğu “el-Munkız Mined’d Dalal” adlı otobiyografi niteliğindeki eserinde de bahsettiği üzere imam; yaşadığı uzaklaşma sürecinde kendini dünya hayatından çekip hakikatin peşine düşmeye ve bu zamana kadar taklit yoluyla öğrenmiş olduğu bilgileri gerçek ve kesin kanıtlar vasıtasıyla bulmaya karar vermiştir. Tasavvufun kitaplardan öğrenilmeyeceğini, bilakis beşeriyetin bizzat tatması gereken bir lezzet olduğunu ifade ederek, insanın makam, mevki, şöhret gibi dünyevî arzularını bir kenara itip nefsinin isteklerinin önüne geçmesi gerektiği neticesine ulaşmıştır. Bu zaman zarfında Şam ve Kudüs bölgelerine gidip orada hac ibadetini ifa etmiştir.

Kendine olan yolculuğunda, kalbi kötülüklerden arındırma yollarının araştırılması ve iç sesine kulak vermesi neticesinde geçen iki yılın semeresi olarak İslâm dünyasına misli görülmemiş bir hazine olan “İhya-u Ulumi’d Din” adlı eserini kazandırmıştır. Gazali’nin “İhya”sı hayatının son yıllarında kaleme aldığı, hem kitap olarak son derece değerli hem de sapkın fırkaları alaşağı etmesi münasebetiyle son derece bereketli bir eserdir. Öyle ki; h. 6. yüzyılda Endülüs’te cüzlere ayrılıp hatmedilmeye başlanmış, dünyanın doğusundan batısına kadar çeşitli hocalarca dersleri yapılmış ancak kıymette mübalağaya gidilince evlerden toplatılmış bir yapıttır. İmam, bu eserinde hayatı boyunca edinmiş olduğu bilgileri aktarması nedeniyle cevher niteliğinde bir kitap telif etmiştir.

Gazali, Allah’ın bir lütfu olarak kalbinin mutmain olması neticesinde; doğduğu, ilim talep ettiği Tus’a geri dönmüş, burada medrese inşa ederek ilmî faaliyetlerine devam etmiştir. 53 senelik ömrü boyunca hakikatin peşinden gitmeye gayret gösteren, ardından çağlar aşacak ilmî bir birikim bırakan büyük İslâm müfekkiri İmam Gazali, 1111 (H. 505) yılının Cemaziyel evvel ayının 14. Pazartesi günü Tus şehrinde vefat etmiştir.

Cennete doğru abidlerin yolu

İmam Gazali, ömrünün sonlarına doğru kaleme aldığı, en kıymetli eserlerinden biri olan “Minhacu’l Abidin ila Cenneti Rabbi’l Âlemin” adlı kitabından şu sözlerle bahsediyor: “Allah’a kulluk yolunu böyle tehlikeli görünce onu selametle geçmenin çarelerini araştırdım. Bu yolda yürüyen bir insan için gerekli ilmî ve amelî silah, mal, âlet gibi şeyleri meydana çıkardım. Umulur ki Allah’ın lütfuyla birisi bu tehlikeli yolları atlatır, selamete ulaşır.”

Minhacu’l Abidin; Allah Teâlâ’ya ibadet eden kimselerin izlemesi gereken yol veya menhec (yöntem) manalarına gelmektedir. “Allah Teâlâ bana bu kitap hakkında, daha önce yazdığım hiçbir kitapta zikretmediğim mükemmel bir tertibi ilham etti.” ifadeleriyle imam, eserinin mahiyeti hakkında bizlere ışık tutmuştur. Her kesime hitap eden lezzetli bir kitap olması hasebiyle hayat yolundan bahseden latif bir üsluba sahip nadir kitaplardandır.

Ebedi saadet yurdu cenneti kazanmak hem çok zor hem de çok kolaydır. Sabah uyanan modern insan gözünü bir keşmekeş ve bilinmezlikle açıyor. Her gün yeni bir sıkıntı, yetişmesi gereken işler, gönderilmesi gereken mailler, ulaşılması gereken yerler hatta sevilmesi gereken kalpler... Samimiyetin kaybolup gittiği, sevmenin dahi bir görev bilinciyle yerine getirildiği bu ahir zamanda, kişi dümeni kırılmış bir gemi gibidir âdeta. Aslında nereye gideceğini, işin özünde nereye gitmek istediğini ve gittiği yerin ona getirilerini bilmeden hareket eder. Âbid kimse, yolunda ilerlerken yürüdüğü mecrayı tanımalı, engelleri cennet vesilesi olarak kabul edip karşılaştığı çetin imtihanlar karşısında dimdik bir duruş sergilemelidir. Güçlüklerle mücadele ederken eşrefi mahlûkat olarak yaratılan kulun kalbi, İslâm dini üzerinde sabit kalmalıdır. “Minhacu’l Abidin”, öğreti ve tavsiyeleriyle genç veya yaşlı, inanan her insana kulluk yolunda karşısına çıkan sarp geçitlerde muvaffak olmasının yollarını sunarak, onları Hakk’ın yolunda olmaya davet ediyor.

İslâm için parlayan bir kandil misali olan imam, kitabının son sahifelerini, “Ahiretin korku ve dehşeti o derece büyüktür ki onu gören peygamberler bile, ‘Bugün nefsimin kurtuluşundan başka bir şey istemem!’ diye feryat ederler. Hatta o günün dehşeti o kadar büyüktür ki bir kişinin yetmiş peygamber kadar ameli olsa bile kurtulamayacağını düşünür. İşte bütün bu fitnelerden selamete ermek, İslâm dinine uyarak onlardan kurtulmak, oradaki fitne ve dehşetleri yaşamamak, hiçbir musibete uğramadan selametle cennete girmek muazzam bir kazanç değil midir?” sözleriyle tamamlamaktadır.

Çok cömert ve sınırsız ikram sahibi Cenab-ı Hak’tan dilerim ki bizlerin ayıplarını örtsün, ibadetlerimizi cennetini kazanma vesilesi eylesin, amellerimizi samimi niyetlerle kendi rızası için yapılanlardan eylesin. Kıyamet günü arşın gölgesinde barınanlardan olmak duasıyla…

Büşra Çakırhan

Dipnot:

1  Mustafa Çağrıcı, “Gazzali”, DIA, c. 13, s. 490

2  Mustafa Çağrıcı, “Gazzali”, DIA, c. 13, s. 491

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 22:38 Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2021, 22:42
banner25
YORUM EKLE

banner26