banner17

Vakia ve Rahman'a hasta idi

Mürsel Sönmez'den duyardık hep adını. Akerdeonunu görürdük Birnokta'yı ziyaretlerimizde.

Vakia ve Rahman'a hasta idi

Merhamet

I-Çocukluk

Ve samanyolunda aşk

“Oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş güzeller var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.” (Rahman/56)

Nereden başlayacağımı bilmiyorum.

Bir Silivri’nin çayırlarına koşuyorum, kaçmakta olan o delikanlının peşine düşüp, onu yakalayıp, “Aman ormana doğru gitme! Eğer oraya gidersen…” diyemiyorum, arkasını getiremiyorum.

Emel Mathlouthi
Emel Mathlouthi

Birden tüm kelimelerimi geri çağırıyor, “Abi bu hikâyeyi yazmaktan beni azad et!” diyorum, Mürsel abiye.

Sonra, dayanamayıp klavyeye doğru sokuluyorum. Emel Mathlouthi “Malkit!” diyor: “Bulamadım!” Ben de bulamadım ilk kelimeyi.

Atını kaybeden şaire yaslıyorum alnımın sözcüklerden azade tarafını. Her yanım keder ve can eriği oluyor. Atını kaybeden süvari gibiyim: Kelimeler benim atımın uzuvları. Atım olmadan ulaşamam menzile; kelimelerim olmadan ulaşamam mana alemine.

Sen yazsaydın abi

“Aceba,” diyorum, “Abi sen yazsaydın biz de okusaydık doğrusunu? Hem zeval vermemiş olurdum o güzel adamın hatırasına…”

‘Hayır; meczuplara ve delilere bir borcum vardı. Daha yeni yetme zamanlarımda, bir başıma kentte yapayalnız dolaşırken tek sığınağım onlardı benim!’ diyor içimden on üç on dört yaşlarında bir çocuk.

Çocuklar, ‘hocam anlatsanıza, hani bir şairin yanına gidecektiniz. Size bir deliyi anlatacaktı?...’ “Yok! Anlatamam. Hem deli de ne oluyor ki?! Meczup var, deli yok!” diyorum çocuklara asabi bir ses tonuyla. “Nesini anlatayım size?” desem de sonra dayanamayıp başlıyorum anlatmaya:

Üsküdar, ŞehbalHava bir güzeldi ki!… İnsan ya Üsküdar’a ya da Kadıköy sahiline gider, hiç olmazsa denizi seyreder sessiz sedasız, diye düşündüm otobüste. Hatta, bir ara Örnek Mahallesine varmadan dolmuştan atlayıp Kadıköy otobüsüne binmeye de niyetlendim. Hem, dokunmadığım, görmediğim, dinlemediğim meczupları anlatamıyorum. Mürsel abinin cezbeli konuşmaları elbet güzeldi. Onun ağzından Nuri Pakdil’i, Kudüs’ü, yazmanın neden gerekli olduğunu dinlemek gibisi yoktu. Bir de, onun mahremi olan, dostu olan bir ademi dinlemek, sanki onun hanesinden soygun yapmak gibi geliyordu bana.

Ha, evet dolmuş Örnek Mahallesi Merkez Camiinin yakınlarından Göztepe tarafına dönünce, “müsait bir yerde inecek var” dedim. Caminin yanından geçerken Mürsel Sönmez abinin telefonda söylediği ayet geliyor aklıma; Yunus Sûresi 7. Ayet… Dünya nimetleri peşinde mi koşuyorum aceba? Bir hikâye yazmak, yandığında yok olacak bir kağıda kan izi bırakmak değil mi oysa?! “Biliyor musun, Atilla abi Vakıa ve Rahman sûrelerine hasta olur. Okuduğumda cezbeye gelir ‘Allah! Yaşadık be!’ der, sevincinden yerinde duramazdı.” Evet, bu ayetler peşine düştüğüm adamı neden cezbe haline sevk ediyordu? Belki de bu sorunun cevabını alırsam yaptığım işin heves olmadığına inanırım diye düşündüm o sırada. Dolmuştan indim…

Yıllar önce bu mahallede epey yürümüştüm. Pek değişen bir şey olmamış ana cadde üzerinde. Bir yarım ekmek döner yerim diye girdim küçük lokantaya. Dışarısı… Tam önümdeydi dünya denilen adem-cin-şeytan-melek ve meczup tezgahı. Otobüsler, dolmuşlar, taksiler, kızlar, erkekler, bastonuna yaslana yaslana giden o ihtiyar adam. Lokanta çalışanlarının konuşmaları, müşterilerin istekleri… Yani, dünya bildiğiniz gibiydi işte. Alanlar satanlar, gidenler, gelenler üzerine bir çevrimi vardı bu inatla dönen dünyanın.

Mürsel Sönmez

Bir ahilik var kanında!

Lokantadan çıkıp dönüşü olmayan yola girdim. Çok geçmeden Mürsel abinin mağazasının önüne geldim. Allahım; ne insanlar var dünyada! Beyaz eşya mağazası olan kaç insan bilirim parasına para, malına mal katar; Mürsel abi ise dergi çıkarır, dost edinir, muhabbet sofrası kurar… Bir Ahilik var sanki kanında. Levha bin yıldır aynı levha. İçime bir ılıklık geldi oturdu. Gurbette yıllar sonra bir dostunu görmüş adamın heyecanına ve ağlamaklı duruşuna râm oldum. Mürsel abi mağazanın içindeki ofisteydi. Yanında bir misafiri vardı. Yemeği yeni yemişler, aç olup olmadığımı sordu. Toktum. Ama anlatacağı hikâyeye aç olduğumu da söyledim. Ne güzel sarılıyor Mürsel abi! Öyle kenardan durmak fıtratına aykırı sanki. İnsan, onun yanında bir daha insan oluyor. İyi ki tanımışım, iyi ki yanında oturmama müsaade etmiş, diye hizaya geçiyor kelimeler içimde. Misafiriyle tanışıyoruz. Şimdi hatırlamıyorum ama amcamız Erzurumlu ya da Erzincanlıydı. Sıcak bir insan. Yirmi beş yıldır Örnek mahallesindeymiş. Lokantalarda çalışmış. İyi aşçı olduğunu öğreniyorum.

Mürsel abi, tez canlı insandır. Birden sandalyenin üzerine çıkıyor, yukarıdan bir şey indirecek; fotoğraflar! Sanki vakit kaybetmeden başlamak istiyor emaneti anlatmaya. Öyle ya mağazaya gelen, giden oluyor. Sık sık ayağa kalkıp o insanlarla ilgilenmesi gerekiyor. Her ayağa kalkışında özür dilemese keşke… Sandalyenin üzerine basıp kitapların ve mağaza envanter dosyalarının üzerindeki dolap kapağını açıyor. Akordeon orada! Ofise girdiğimde yüreğim sızlamıştı bir ara: Akordeon duvarda asılı olduğu yerde değildi! Mürsel abi Godot’u Beklerken’deki o tombik adam gibi sandalyenin üzerine nasıl da çıktı öyle. Gülesim var ama cenaze evinde gülesi gelmiş adam gibi hem sıkıyorum kendimi hem de utanıyorum.

Abi, şimdi ben bu hikâyeyi öğrencilerime anlattığım gibi anlatmaya çalışıyorum ya; inan birden, kelimelerin kanına canına senin nüfuz etmeni istiyorum. ‘Bırak lafın kuyruğunu! Atilla abi öyle anlatılmaz!’ desen keşke…

Nereden başlayalım Zeki?

Abi, sizin için uygun olursa, en başından…

Çırağan SarayıKavraması mükemmelmiş...

Atilla abimiz İstanbul doğumludur. 1954.

Anne tarafı Osmanlı saraylarında hizmette bulunmuş köklü bir sülale. Baba tarafı da ha keza, askerler yetiştirmiş bir aile. Lakin talih; daha çocukken babasını kaybediyor. Annesi başka bir adamla evleniyor. Adam, kötü bir adam değil. Ancak ne de olsa üvey işte. Coşkulu bir çocuk. Anlaması kavraması da mükemmel derecede. Ama ilkokuldan sonra okumuyor. Çalışıyor. Hani, Nükhet Duru’nun eski kocası var; Dikran Masis. Ünlü adamdır. Eskidji’nin kurucusu. Emlak kralı diye de bilinir. Ha işte o adamın yanında çalışıyor gençliğinde.

Gel zaman git zaman, o coşkusu iyice celalleniyor. Ama akli olarak bir sakatlık yok meydanda. Üvey babanın evinde duramıyor. Ya da orada kalmasını istemiyorlar. Örnek Mahallesinde oturan dedesi ve babaannesinin yanına gönderiyorlar. Burada, babaanne ve dedeye yoldaşlık ediyor. Ha, bu arada; bir de ağabeyi var. Albay. Denizci. Tuzla civarında. Neyse, ona sonra geliriz.

Bir kıza vuruluyor ama...

Şimdi, Atilla abinin bir takıntısı var. Sesi güzel, müziğe kulağı yatkın, yakışıklı adam, işi de var… Silivri taraflarından bir kıza vuruluyor! Kız da onu severmiş… Atilla abi, bazı günler Silivri’ye kızı görmeye gidermiş. Ama, hovardalık yok adamın kanında. Hani, Berkant’ın şarkısı vardır, Samanyolu. Hah işte o ruh hallerinde bir adam. Zaten o dönemi de çok iyi bilir. Neredeyse o dönemin tüm şarkıları ezberindedir.

Tam burada aceleciliğim tutuyor: “Abi, şu meczup olma durumu, ne zaman oluyor? Senin anlattığın adamda deliliğin izi yok!” Benim bu aceleciliğim ah! Mağazaya müşteri geliyor. Mürsel abi özür dileyerek ofisten çıkıyor. Ben Erzurumlu mu yoksa Erzincanlı mı olduğunu hatırlayamadığım amcanın adı neydi, diye kara kara düşünüyorum o sırada. Ofiste çıt çıkmıyor. Allahtan sigara diye bir meret var. Birbirimize sigara ikram etmeye çalışıyoruz. İsimlerimiz yerine sizler, bizler uçuşuyor havada. Amcamız da Atilla abi’yi tanıyormuş. “Allahın garibiydi. Ama başka bir adamdı o!” diyor. Daha da fazla demiyor. Ben de “İnşallah Silivri’de başına bir şey gelmez Atilla abinin” diyorum.

Zekicim, şimdi bizim Atilla abi Samanyolu, Sevemedim Kara Gözlüm, Dönence, Kol Düğmeleri, Gözlerin Doğuyor Gecelerime… Hani o eski şarkılar var ya, su gibi içerdi o şarkıları şu akordeonla. (Akordeon sandalyenin üzerinde adeta Atilla abinin ruhunu temsilen kurulmuş gibi oturuyor.)

Sahipsizlik fena bir şey!

Ha, sen ne zaman başladı cezbenin meczupluk dercesine ulaşması diyordun! İşte, diyordum ya, Fatoş vardı, Silivrili Silahtar Mehmet’in kızı. Atilla abinin annesinin bu kızdan haberi var. Belki üvey babası da biliyor. Ama kızı istemeye gitmiyorlar. Sahipsizlik fena bir şey kardeşim. İnsanı deli eder mi; eder! İşte ona, o güzelim şarkıları söylemeye gittiği bir gün, Silivrili Silahtar Mehmet tüfeğini eline, oğullarını da yanına alıp bizimkini kovalamaya çıkıyorlar…

Mürsel abi böyle anlatırken birden aklıma Beethoven’in Ay Işığı Sonatı geldi. Beethoven babasından pis bir dayak yemiştir. Öyle ki kayışla döven baba oğlunun kulak zarını patlatmış dünyanın en büyük müzisyenlerinden olacak olan çocuğu sağır etmiştir. O dayaktan sonra Beethoven o gece çayırlarda bir at gibi koşmakta daha doğrusu kaçmaktadır. Kulağı o kadar ağrır ki bir yere geldiğinde kendini bırakır. Çayırlardaki su birikintisine düşer… Yüzünü aya döndürür ve gökyüzünü, yıldızları, samanyolunu, en çok da ay’ı izler…

Atilla abi koşmaktadır… Peşinden küfürlerle, silah sesleriyle gelen öfkeli erkek naraları, önünde kapkaranlık bir orman vardır.

Tam orada, birden onun önüne çıkıp: ‘Abi oraya girme! O ormana girersen bir daha asla sen olarak çıkamayacaksın!’ demek istiyorum… Ama, Atilla abi kaderinin kapısından içeriye biraz heyecan, biraz korku, biraz da aceleyle koşarak giriyor. Ofise akordeondan anlayan bir tanıdığı geliyor Mürsel abinin. Gürkan Bey. Bir beyefendi. Kibar, lehçesinde şive yok.(Atilla abi, Türkçeyi ter temiz kullanırmış. Hatta yanında yöresinde şiveli, dursuz, duraksız, kaba konuşan insanları uyarır, kavga eder ya da çeker gidermiş.) Akordeonların kralıdır bu diyor(Weltmeıster). Mürsel abi hava körüklüyor akordeona. Gürkan Bey ise tuşlara basıyor. Etkisiz birkaç tuş olduğunu söylüyor Gürkan Bey.”O, hangilerinin çalışmadığını iyi bilirdi,” diyor Mürsel abi.

Ben, ormanın kıyısında kovalanan Atilla’yı bekliyorum; onlar akordeona dokunup ruhuna adeta selam serenatı yapıyorlar… Aklıma “atını kaybeden oyuncu” İlhami Çiçek düşüyor. Birilerinin aklını kaybettiği, birilerinin parasını kaybettiği, birilerinin kendini kaybettiği, birilerinin onurunu, namusunu, cesaretini kaybettiği şu koca dünyada kelimelerimi kaybediyorum: "Çık ormandan Atilla!” diye bağıramıyorum.

 

Zeki Bulduk yazdı devam edecek Atilla Abi dersine..

Yazının 2. bölümü: http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5380

Yazının 3. bölümü: http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5386

Güncelleme Tarihi: 19 Ocak 2011, 08:31
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20