Üzgünlükten toplumsallığa İbrahim Tenekeci

Etki var, şairi yetiştirir, ortaya çıkarır. Etki var, kişiye şair olmadığını gösterir. İbrahim Tenekeci şiirinin etkisinde bunun ikisini de gözlemleyebiliriz. Ömer Yalçınova yazdı..

Üzgünlükten toplumsallığa İbrahim Tenekeci

İbrahim Tenekeci, 90 Kuşağı’nın en etkili iki şairinden biri. Diğeri Hakan Arslanbenzer. Etki derken, yalnızca kendilerinin genç şairleri etkilediklerini söylemek istemiyorum. O zaman zaten etkileyici şairlerdir der geçerdik. Asıl mesele hem kendilerinden önceki şairleri, hem kendi kuşaklarını, hem de gelecek kuşakları etkilemişlerdir. Biliyoruz, bunlar çok iddialı tespitler. Fakat Türk şiirinin son on, on beş yılına baktığımız zaman; özellikle şimdilerde yetişkin diyebileceğimiz 2000 Kuşağı ve yeni kuşak şairlerin şiirlerinde bu iki şairden izler yakalayabiliriz. İstisnalar kaideyi bozmaz. Bir de şiir anlayışındaki değişime bakmak gerekir. Yine bu iki şairin, şiirleriyle, şiir üzerine yazdıklarıyla ve çıkardıkları dergilerle geniş bir yelpazeyi etkilediklerini görürüz.

Tenekeci, şiirinde hep kendi sesini ve yaklaşımını bir şekilde duyurmayı başarmıştır

Etki var, şairi yetiştirir, ortaya çıkarır. Etki var, kişiye şair olmadığını gösterir. İbrahim Tenekeci şiirinin etkisinde bunun ikisini de gözlemleyebiliriz. Bu, bazı şairlerin ortaya çıkmalarını ve kendilerini bulmalarını sağlamıştır. Bir de şu var: Tenekeci şiirinden etkilenerek şiir yazmış, kendini şair zannetmiş, hatta birkaç şiir de yayımlamış, sonra da şiiri bırakmış kişiler… Tamam, genç şair, etkilenir ve döktürmeye başlar. Fakat bir yerde ustasıyla kendi şiiri arasındaki mesafeyi fark eder. Eğer genç şair, o mesafenin içine yuvarlanırsa, şiiri biter. Ve kendisinin şair olmadığını anlar. Yok, o mesafeyi atlayıp, kendi sesine doğru koşmaya başlarsa, ortaya yeni, soluklu bir şair çıkmış demektir. İbrahim Tenekeci’nin çıkardığı dergilerde, ilk dikkatimi çeken husus bu oldu. Yani onun çevresine toplanan, ondan etkilenen gençlerin bazılarındaki parlayış, bazılarındaki geçicilik. O zaman şunu söyleyebiliriz: İbrahim Tenekeci şiiri bir yerde atlama tahtası gibidir. Gençlerin bir şekilde kendilerini denemek zorunda hissettikleri bir atlama tahtası.

Bunları onun şiirindeki etkileyiciliği anlatabilmek için yazıyorum. Bir de tabii Türk şiirinde neden böyle bir vakıanın yaşandığını düşünmek için. Oysa Tenekeci’nin de etkilendiği şairler vardır. Onun ilk kitabı Üç Köpük’te (yeni baskı, 2013, Profil y.) bunu net olarak göremeyiz. Fakat ikinci kitabı Peltek Vaiz’de (yeni baskı, 2014, Profil y.) İsmet Özel sesi duyulur. Diğer kitapları da incelendiğinde Türk şiirinin ustalarıyla karşılaşabiliriz. Fakat ilk kitabından son kitabına kadar Tenekeci, şiirinde hep kendi sesini ve yaklaşımını bir şekilde duyurmayı başarmıştır. Onun şiiri mesela 80 Kuşağı şiirlerinden farklıdır. 60 Kuşağı şairlerine yakın olduğu noktalar vardır. Kendi kuşağından birçok şairle de ayrı bir yol tutmuştur. Belki en çok Süleyman Çobanoğlu ve Ahmet Murat şiiriyle karşılaştırılabilir. Ama onda da çift yönlü bir etkilenmeden söz edebiliriz. Yani Tenekeci etkilendiği kadar etkilemiştir de bu şairleri. Şu sonucu çıkarabiliriz: İbrahim Tenekeci ve Hakan Arslanbenzer her ne kadar birbirinden çok ayrı şiirlerin şairleri olsalar bile, Türk şiirinde bir dönüm noktasında hareket etmişlerdir. Bir tıkanıklığın açılmasında etkili olmuşlardır. Güçlü şairler olmaları dolayısıyla bu tıkanıklığı açmışlardır. Böyle kritik bir zamanda şiir yazmaya soyundukları için güçlü olmak zorunda kalmışlardır.

Ve ikisi de İslamcıdır. İslamcılığın doksanlardaki ve günümüzdeki serüveni düşünüldüğünde, neden şiirin İslamcı iki şairin elinde dönüp durduğunu daha iyi anlayabiliriz. Fakat bu konuya girmeyeceğim, çünkü çok uzun. Onu başka bir yazıya bırakalım.

Tenekeci kadar yazdıklarından emin olan az sayıda şair vardır

Aslında Tenekeci’nin portresini yazacaktım. O düşünceyle bilgisayar başına geçtim. Fakat şunu fark ettim ki Tenekeci’yi tanımıyorum. Diğer ifadeyle Tenekeci şöyledir, böyledir diyebileceğim çok bir şey yok. Yine de hafızamı zorluyorum ve oradan ilk, onunla iki saati geçkin, bir telefon konuşması yaptığımız aklıma geliyor. O sohbetten, birincisi; Tenekeci’nin edebiyat ortamına olan hakimiyeti dikkatimi çekmişti. Başka ifadeyle edebiyat ortamında ne olup bitiyorsa, kim neyle ilgili, nasıl yazıyorsa Tenekeci biliyor ve takip ediyordu. İkincisi; Tenekeci’nin kendine inanan insanlara karşı düşkünlüğü, ilgisi ve merhametiydi. Üçüncüsü ise ondaki şaşırtıcı hafızaydı. Tenekeci neredeyse her şeyi olduğu gibi hatırlıyordu. Konuştuğumuz yazılar üç yıl öncenin yazıları olmasına rağmen. Dördüncüsü ise rahatlığıydı. Tenekeci kadar rahat, diğer deyişle kendine güvenen, yazdıklarından emin olan az sayıda şair vardır.

Çünkü Tenekeci ne istediğini bilen, onun uğruna yapması gerekenleri göğüsleyen, çok çalışan bir şair. Bir defasında nasıl şiir yazdığını söylemişti. Gece üç veya dörtte uyanıp masanın başına geçtiğini ve bunu birkaç gün değil haftalarca yaptığını anlatmıştı. Tabii o çalışmalardan, şimdilerde tekrar tekrar okuduğumuz şiirler meydana geldi. Yukarıda sözünü etmeye çalıştığımız kuşak meselesi bu yüzden. Yani Tenekeci’nin şiir yazdığı dönem, onun bu ölçüde çalışmasını gerekli kılıyordu. Yoksa yalnızca yetenekle açıklanacak bir durum veya başarı değildir bu. İsmet Özel’in Üsküdar’dan kalkıp Çağaloğlu’ndaki Dergâh Yayınları'na gelerek yeni şiirlerini okuduğu bir zamanda şiir yazmak… İçinden çıkılması zor bir kıskaçtır. Ve bunu 90 Kuşağı yaşadı. Yeni kuşaklar Erbain’in etkisini bu derece hissetmediler. Çünkü İsmet Özel, biraz da kendi eliyle, Erbain ve Bir Yusuf Masalı’nın etkisini kırmıştır. Özellikle son yazdığı şiirlerle. 90 Kuşağı; alternatif, 1960’ların veya 1980’lerin atmosferinde değil 1990 ve 2000’lerin havasında şiirler yazılması gerektiğini, yazılabileceğini göstermiştir.

Her zaman iyiye, doğruya, güzele dair işaret taşıma kaygısı

Tenekeci’nin kafasında sürekli projeler olduğunu fark etmiştim, Milli Gazete’de öğleden akşama kadar yaptığımız uzun sohbette. Sürekli yenilenen ve hemen pratiğe dökülmesi gereken projeler. Tenekeci neredeyse karşılaştığı herkesi bu projelere dahil edebiliyordu. O dahil ediyordu, fakat yine kişiyi kendi haline bırakıyordu. Kişi kendi gönlüyle, tasdikiyle, çalışkanlığı ve hareketliliğiyle, Tenekeci’nin açtığı kulvarda koşabilirdi. Yoksa Tekeneci kimsenin arkasından itip kakmaz. Kimseyi bir şeye zorlamazdı. Telefon açardı ve “yazı lazım, birkaç güne kadar gönder” derdi. Neyi, nasıl, hangi kaynaklara başvurarak yazacaksın; yazıda neler söyleyeceksin, bu konularda sıkıştırmazdı. Onunla yoğun bir şekilde yalnızca Kırklar’ın son beş, altı sayısında bu şekilde çalışabildik. Daha sonra Kırklar kapandı. Böylelikle Tenekeci’nin dergicilik serüveni bir süreliğine sekteye uğradı. Çünkü Tenekeci dergisinde, her şeyi gönlünce, doğru bildiğince yapmak ister. Yönlendirme ve engellemelere bir ölçüde tahammül edebilir. O da sonuçta 90 Kuşağı’na mensuptur. Bir yerde tek başına hareket etmek sevdasındadır. Bunun için de hep kendi dergisini çıkarmalı, oradan seslenmelidir. Ki kafasında dolaştırdığı, yenilediği, herkesi bir şekilde dahil etmeye çalıştığı projeleri uygulayabilsin.

Tenekeci iyi bir şair olmakla birlikte iyi bir denemecidir de. Milli Gazete’deki denemeleri, ilk önce akıcı üslubuyla dikkat çeker. Şimdilerde Yeni Şafakta köşe yazıyor. Yeni dönem yazıları, öncekilere kıyasla daha usta işi, kıvrak ve fikir dolu. Onda her zaman iyiye, doğruya, güzele dair işaret taşıma kaygısı vardır. Yoksa yazmayı gereksiz bulur. Belki kırk tilkinin ortalıkta dolaştığını ve birbirinin kuyruğuna değmediğini görür, tespit eder ve çözümler. Fakat kırk tilkinin üzerinden atlayıp, güzele dair bir şey söylemeyi başarır.

Şiirinde de böyledir. Ağır Misafir’de başkalarını da şiirine davet ettiğini, bir ölçüde siyasi, toplumsal diyebileceğimiz şiirlere yelken açtığını söyleyebiliriz. Aslında çoğu şiirinde Tenekeci tek seslidir. Başkalarına yalnızca kendi zaviyesinden yer açar. Kendi söyleyeceğine, başkalarını ve olayları paravan yapar. Onun lirik şair diye anılmasının en büyük sebebi bu. İşte Ağır Misafir’de bunun kısmen de olsa kırıldığını söylemek istiyorum. Diğer ifadeyle ilk kitaplarındaki şair üzgünlüğünü aşıp, artık üzgünlüğün içinden değil, biraz da toplumsalın içinden konuşması. Yoksulluğa, geçim derdine, toplumun ve insanların gidişatına dair söz almak. Daha doğrusu büyümek ve hayatın ağırlığını omuzlarında duymak. Müslüman; dünyaya gelmiş bir misafirdir, dünyanın sahibi değildir. Ve üstelik Müslüman, ağır bir misafirdir. Üç Köpük’te de aynı ruh var. Dünya hayatının köpük misali olması. Üç Köpük’teki yoğun hüzün ve üzgünlük, Ağır Misafir’de yavaş yavaş öfkeye, tespitlere, çıkarımlara ve ne yapmak lazım soruna evrilir gibidir. Dolayısıyla Tenekeci şiirinin bu özelliği güzele, doğruya ve iyiliğe dönük olmasında, bunları kaygı olarak kendine seçmesinde yatar.

Tenekeci’yi bir de Dergâh Yayınları'ndaki haliyle hatırlayacağım. Mustafa Kutlu’yla tanışmıştık. Ve Mustafa Kutlu kendi odasından, diğer odaya seslenmişti: “İbrahim! İbrahim bak kim gelmiş?!” Tenekeci’nin diğer odadan hızlı gelişini ve “Biz Ömer’le tanıştık, konuştuk.” deyişini, o andaki itaatkar, dinleyen, emirleri bekleyen yüz ifadesini, Mustafa Kutlu’nun tek sözünü ıskalamak istemeyen telaşını unutmayacağım.

Ömer Yalçınova yazdı

Güncelleme Tarihi: 15 Haziran 2019, 11:10
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26