banner17

Üstad Süleyman Hilmi Tunahan

Söz, söylenmekle Sevgili'nin güzelliğini artırmaz yahut eksiltmez. Ancak niyet halisse, Sevgili'nin adını anmak, belki sözü güzelleştirebilir..

Üstad Süleyman Hilmi Tunahan

Küçük çocuklara sorarız ya hep, falanı ne kadar seviyorsun?

Yanıt kollarını açabildiğince büyük bir “çoooooook” olur ya hani…

Süleyman Hilmi Tunahan“Peki niye seviyorsun?” diye ekleriz ardından, bu kez cevap “benimle oyun oynuyor da ondan, bana çikolata alıyor da ondan…” vs. olur. Hakiki cevap “beni seviyor da ondan”dır aslında. Zira sevildiğini hissettirir tüm bu kendisi için yapılanlar çocuğa. Sevilmektir çocuğun gıdası…

Sen mi beni seviyorsun ben mi seni?

Allah dostları karşısında, hepimiz bu misaldeki çocuklarızdır aslında. Onları severiz, çünkü onlar bizi sever. Sevgi maşuktan âşığa doğru akar gelir… Hani sormuş ya bir gün bir Hakk dostu müridine, sen mi beni seviyorsun, ben mi seni? Aman efendim, demiş mürid, elbette sevilmeye layık olan sizsiniz, ben sizi seviyorum. Bunun üzerine birkaç gün geçmiş, mürid efendisini gördüğü zaman, kalbini bir katılık, bir soğukluk kaplamaya başlamış. İçinde çağıldayan o coşkun sevgiden eser bulamıyormuş. Istırap içindeymiş. Derken kendisinin mürşidi olan o zat gelmiş bir gün yanına… Demiş, kalbinden bir an sevgiyi aldırdık, bizi özlemez oldun. Şimdi söyle, sen mi beni seviyorsun, ben mi seni?

Bütün bu uzun girizgâh, bir Seven’den bahsetmek için, yazıyı onunla süsleyip şereflendirmek için yazıldı gerçekte. Buna ihtiyaç vardı, zira ona dair yazacak kişi onu layık-ı vech ile sevme iddiasında bulunmaktan uzak, belki onun tarafından sevilmek lütfundan ümitvârdır.  Allah’ın sevip de dostu kıldığını, kulları hakkıyla nasıl sevebilir ki…

Üstad Süleyman Hilmi Tunahan

Hakkında muhiplerinin hayranlık ve övgü dolu sözler serdetmekte yarıştığı; hakikatte Hakk’a düşman olanların karalama kampanyaları düzenlemeye uğraştığı; gerçekte övgünün de yerginin de çok ötesine ulaşmış, çünkü yalnız “Rıza-yı İlâhi”yi gaye edinmiş Mürşid-i Kamil…

Süleyman Hilmi TunahanAğaç meyvesinden belli olur, derken; onu arayanları icraatlarına bakmaya yönlendiren ve bir Hakk dostunun ancak yetiştirdiği talebelerle ve ifa ettiği hizmetlerle tanınabileceğini anlatan Hazreti Üstad’ın (k.s) gayesini biraz olsun anlamak, hayatına ve eserlerine bakarak mümkün olur zannederim.

Üstad’ın manevî terbiyesi ile kimler meşgul oldu?

Soyu Hz. Fatih’e dayanan, müderris bir babanın ihtiram ile yetiştirilmiş evladıdır… Aile ocağında başlayan eğitimi Silistre Rüşdiyesi’nde ve Silistre Satırlı Medresesi’nde devam eder. Ardından İstanbul'a gelerek Fatih Sahn-ı Semân Medresesine kaydolur. Fatih dersiâmlarından -yani profesörlerinden- ve o devrin meşhur âlimlerinden Bafralı Ahmet Hamdi Efendi’nin ders halkasına devam eder. 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet alır.

Daha sonra dersiâm olarak yetişmek üzere Süleymaniye Camii medreselerinden Medresetü'l-Mütehassısîn’in tefsir ve hadis kısmına devam eder. 1919 senesinde buradan da birincilikle mezun olur. Aynı yıllarda, ailesinin çok büyük sorumluluk taşıması ve kul hakkına girilebileceği gibi sebeplerle, üç kadıdan ikisinin cehennemlik olacağı hadisine binaen endişe etmelerine rağmen, o günün hukuk fakültesi olan Medresetü'l-Kuzât’ı da üstün bir derece ile bitirir.

Kur'an Harf ve Harekeleri, Süleyman Hilmi Tunahan
(+)

Bu bilgiler, zahirî ilimlerdeki yetkinliğine kifayet eder. Ancak Varis-i Resul olabilmek için, bu kifayet yeterli değildir. Batınî cephenin de kuvvetle beslenmesi gerekmektedir. İşte, Hz. Üstad’ın manevi terbiyesi ile de devrin kutbu olan Selâhüddîn İbni Mevlânâ Sirâcüddîn (k.s) Hazretleri cismanî nispet; İmam-ı Rabbanî (k.s) Hazretleri ise ruhanî nispet cihetleriyle meşgul olmuşlardır.  

Meşakkat zamanları ve zincire bağlanmaya çalışılan ejderha

Allah, sadık kullarını en zorlu imtihanlarla sınar ya… Hazretin dünyaya geldiği devir, başlı başına bir zahmet ve meşakkat devridir. Devlet-i Âliyye’nin son zamanları ve Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş yılları… Bir profesörü olarak mezun olduğu medreseler kapatılınca, dersiamlık vazifesi elden alınıp, vaizlik ile görevlendirilince Hz. Üstad hiç yüksünmez. Zira gaye, makam-mevki-ikbal gayesi değil, Rıza-i İlahi’dir. Bir sele kapılmış gibi cehenneme sürüklenen ümmet-i Muhammed’i kurtarmaya gayrettir. Kaldı ki gün gelecek, vaizlik belgesi bile elinden alınacaktır.

Devrin zorlukları bununla sınırlı değildir. İslam harflerinin kaldırılışı ile pek çok kıymetli eser atılmış, yakılmış, toprağa gömülmüştür. Asıl gömülmek istenen ise, kalplerdeki iman ve irfan nurudur. Terakki önünde bir engel olarak görülen din, bir nevi ehlileştirilip, zincire bağlanması gereken ejderha muamelesi görmektedir. Elbette bu ejderhayı zincirlerinden kurtarıp, onun ateşini yüreklere salmaya “O Ejderhanın Sahibi”nce vazifelendirilmiş olanlar da bu zincirlenişten, bu esaretten paylarına düşeni alacaklardır.

Süleyman Hilmi Tunahan

Nitekim öyle de olmuştur. Kitabullah’tan devşirilmiş ilimleri yaymaya, onların kaybolmasına engel olmaya çalışan devrin tüm Gönül Sultanları gibi, Hz. Üstad (k.s.) da eziyetler içinde ömrünün biricik vazifesini ifa etmeye gayret etmiştir. Sürekli tahkikatlar, gözaltına alınmalar, tabutluklardaki işkenceler arasında, her alanda kıskaca alınmaya çalışılan, hakkında asılsız davalar açılan Mübarek, bulduğu her fırsatta talebe okutmaya çalışacak; talebe bulamayınca kendi kızlarını okutacak, yevmiye ile işçi tutar gibi talebe “talep edecek”tir. Şu sözleri bu vaziyet karşısındaki halini ne de güzel özetlemektedir:

Okutma imkânı yoktu fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine kızlarımı okutmaya başladım. İleride torunlarım olursa onlara öğretirler ve böylece bu ilimler yeryüzünden kaybolmaz, dedim. Fakat sonradan Cenab-ı Hakk sebepler halketti ve talebe okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi. Ve şimdi yürüyor... Bütün bunlar, Cenab-ı Hakk’ın bize lütfudur.

“Evlatlarına dahi öğretmiyorlar!”

Devrin bazı diğer âlimlerinin içler acısı halini ise, kendisinin bunca zahmet çekme sebebini soranlara verdiği cevapta görürüz:

“Yarın hesap günü var. Allah Teala, ‘Süleyman! Verdiğim ilimle ne hizmet ettin, onu sana bu kara topraklara getir de göm diye mi verdim?’ derse ne cevap veririm. Zamane âlimlerinin bu husustaki gafletleri büyüktür. Sözde varis-i enbiyayız, derler. Nebilerin bıraktığı miras, şeriat-ı Ahmediye’ye hizmettir. Onlar kendi evlatlarına dahi öğretmiyorlar.”

Böyle bir ahval içinde, önleri her kesildiğinde yola daha bir hızla devam etmeye çalışan Hz. Üstad (k.s.), emeklerinin meyvalarını irtihalinden önce görür. Açılan Kur’an kurslarında yalnız Kitabullah’ı yüzünden okuyan değil, İslamî ilimleri ve Arapça’yı bilen, öğrendiklerini tıpkı Üstadları gibi hayatlarına sirayet ettirmeye gayret eden talebeler yetişmektedir. Gün geçtikçe kurslar çoğalır ve Anadolu’ya bir bir yayılır.

Meyve veren ağaç yahut kusurlular kapısı…

Bu çalışmalar elbette tahkikatların çoğalmasına, takiplerin sıklaşmasına sebep olmaktadır. Üstelik zaman zaman İslam’a hizmet etmek gayesindeki kimselerce de eleştiriler gelmektedir Bunda, İslam düşmanlarının atmaya çalıştığı nifak tohumlarının payı olduğu kadar; çocuk denecek yaştaki talebelerin kürsülerdeki gür avaz seslerini duyup da çekemezlik, hizmetlerin gayesini anlayamama veyahut tasavvuf neşvesinden nasipdâr olamama gibi talihsizliklerin de payı vardır.  

Kaldı ki husule gelebilecek ferdî hatalar konusunda, kendisine talebelerinden bazılarını şikayete gelmiş bir kimseye Hz. Üstad’ın (k.s) verdiği cevap oldukça manidardır: “Kusuru olmayanın bu kapıda işi ne?” Öyle ya, Allah dostlarının vazifesi, hataları düzeltmek, eğrileri doğrultmak… Kusursuz olanların (şayet varsa öyle birileri) kusurların düzeltildiği böyle kapılarda ne işleri olur…

Ekmel bir varis-i Resul…

Üstelik Hz. Üstad (k.s.), hiçbir zaman sadece bir ders okutucusu olmamıştır. O bir vizyon göstermiştir talebelerine.  Kâh bir tren vagonunda, kâh bir tarlada ırgat gibi çalışırken, kâh bir mağarada talebe okutarak, ilim için yer ve zaman olmayacağını, ilmin her mahfilde yayılabileceğini yaşayarak göstermiştir. Üstelik talebeler derslerine iyi çalışmadığı vakit onlara kızmak şöyle dursun, “siz çalışamıyorsunuz, bari zahmeti biz üzerimize alalım evladım” gibi sözlerle onlara destek olmuş; talebelerinden asla para almamış hatta onlara para vermiş ve ihtiyaçlarını karşılamıştır. Çünkü o, hocalığın bir ekmek kapısı değil, “Allah’ın, Rasulullah’ın, Kitabullah’ın ve din-i mübin-i İslam’ın tebliğ memurluğu” olduğunu düşünmektedir.

O, zalimler elinde yakılıp telef edilen, her bir harfi servetlere değişilmeyecek binlerce eserin akıbetini görmüş biri olarak, yaşayan eserler yetiştirmeyi tercih etmiştir. O yüzden yazılı olarak çok az eseri mevcuttur. Bunlar içinde bildiklerimiz: Kuran-ı Kerim’i çok daha hızlı ve kolay öğretebilmek niyetiyle yazmış olduğu Yepyeni Usul ve Tertiple Kur’an Harf ve Harekeleri, tarikat ehlinin hâli, adâbı, uyması ve kaçınması gereken şeylerle ilgili sohbet ve yazılarıyla bazı mektuplarının bulunduğu Mektuplar ve Bazı Mesâil-i Mühimme, yine tasavvuf ve kelam ile ilgili Risale-i Kibrît-i Ahmer isimli kitaplarıdır.

Fakat o hakikatte, bugün de ihtiyacını ekmek ve sudan daha ziyade hissettiğimiz, ‘bildiğini, inandığını ve söylediğini yaşayan mümin’ yetiştirmek suretiyle canlı yüzlerce eser vermiştir. Sünnet-i seniyyenin her devirde bihakkın yerine getirilebileceğinin emsali olmuştur. İlmiyle, ahlakıyla, tavrıyla olduğu gibi, gayesi ve çilesi ile de Resulallah (sav)’in ekmel bir varisi olduğunu, hayatını inceleyenlerin görmemesi mümkün değildir.

Hem yalnız kendileri değil, aileleri de bu ahlak üzere olmuşlardır. Eşleri Hafise Hanım, Hz. Hatice validemizin bugün yetiştirdiği bir evlat gibidir. Daima Allah yolundaki hizmetlerinde kocasının yanında olmuş, bu uğurda servetini harcamış ve bir gün olsun şikâyetçi olmamıştır. Keza kızları Bediha ve Ferhan Hanımefendiler de aynı terbiye ve ahlakın birer mümtaz örneği olmuşlar ve İslam dünyasındaki şanlı mümineler arasına hizmet ve gayretleriyle kaydolmuşlardır.

“Dön Rabbine, Sen Ondan Razı, O Senden Razı Olarak”

Bizim hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammed’in evlatları cehenneme bir sel gibi akıp giderken, biz onlara seyirci kalamayız. Bu selden ne kütük kurtarırsak kârdır” ve “Biz, değil yorgunluk, rahatsızlık, mezara gidiyor dahi olsak, okumak, okutmak ve hizmet denince koşarız şiarıyla ömründe bir yirmi dakikayı bile nefsine ayırmayı çok görmüş, daima hizmete koşmuş olan Hz. Üstad (k.s.) 1959 yılı 16 Eylül’ünde Rabbine dönüş çağrısını almıştır.

Süleyman Hilmi Tunahan'ın kabri
(+)

Cenaze namazını dahi ona çok gördüler!

Ne hazindir ki, sağlığında ona ve talebelerine bir an huzur vermeyenler, vefatında da peşini bırakmamışlardır. Fatih Camii haziresine defnedilecek mübarek na’şı, bizzat dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emriyle Altunizade’den geri döndürülmüş ve Karacaahmet’e sevkedilmiştir. Bir tatsız hadise yaşanmaması için ailesi bu zulme rıza göstermiştir. Kendisine son vazifelerini yapmak için Fatih Camii’nde bekleyen gözü yaşlı talebelerinin ve sevenlerinin bir kısmı ise, bu son dakika değişikliği üzerine yollara düşmüşlerse de, cenazeye zamanında yetişememişlerdir.

Niyetimiz halisse…

Söz, söylenmekle Sevgili’nin güzelliğini artırmaz yahut eksiltmez ya hani… Ancak Sevgili’nin adını anmak, belki sözü güzelleştirebilir ya halisse niyet… Yazılan bunca şeyden murad da ancak bu ikincisidir. Ve belki birkaç talibine daha Sevgili’ye dair söz söyleyerek, gözü ve iç kulakları şenlendirmiş olmak şerefi… Yoksa Varis-i Resulleri anlatabilmeye kadir sözlerin emanetçisi değiliz.

Bugün şeksiz şüphesiz kesin olan bir şey varsa, o sadece, dar-ı bekaya irtihali ardından yarım asır geçmiş olsa da Hz. Üstad’ın (k.s) evlatları gibi sevip bağrına bastığı talebeler yetiştirmeye ve din-i celîl-i İslâm’a hizmete devam ettiğidir.

Duamız ise o talebeler arasında yer alabilmekten ibarettir…

 

 

Ayşe Akdağ, "şöyle muhkem dutayın bir dahi dildar eteğin" deyip hasretle ahh çekti

Güncelleme Tarihi: 21 Nisan 2010, 20:48
YORUM EKLE
YORUMLAR
şükrü duman
şükrü duman - 9 yıl Önce

BU GÜZEL SÖZLERİ USTATLARIMIZIN GEÇMİŞLERİNİ YAZANLARDAN ALLAH RAZI OLSUN ÇÜNKÜ ÇOK İNSAN OKUYUP FAYDALANIYORBÜTÜN DİN KARDEŞLERİME SELAM OLSUN.

ibrahim heniyye
ibrahim heniyye - 9 yıl Önce

"Hizmet muvaffak olsun da varsın bizim yerimiz cami pabuçlığu olsun" işte bu söz üstadı anlatmaya özetlemeye yeterli diye düşünüyorum. Rabbim yolundan yürümeyi bizlere nasip eylesin...

Ahmet Çelen
Ahmet Çelen - 9 yıl Önce

"Allah dostları, isimlerinin anıldığı mekâna teşrif ederler" diye bir söz var. İnşaallah bu yazı sayesinde Dünyabizim de onların ruhaniyetleri ile şerefyab olur. Allah dostlarını anlatmak mes'ûliyet ister. Hem muhabbet dolu yazacaksınız, hem de ölçüyü kaçırmayacaksınız. Ayşe Hanım bu dengeyi iyi tutturmuş. Allah ondan razı olsun. Böyle yazılarının devamını bekliyoruz.

metkan
metkan - 9 yıl Önce

ayşe hanım ağzınıza elinize kaleminize sağlık... nasılki ağacı anlamak için meyvesine bakmak lazımsa bu zatı anlamak için müesseselerine talebelerine bakmak bence kafi.. yakından tanıdıkça insan hayran olup gıpta etmeden edemiyor.. yurtların temizliği insanı hayretlebirlikte hayran bırakıyor.. beni anlamak isteyen herhangi bir yurdu gezse yeter

Mehmet DURU
Mehmet DURU - 9 yıl Önce

Süleyman Efendi'yi tanıyınca şunu gördüm:hayatında nümayişe hiç yer yok . Her işi ulvi bir gayeye matuf. Sevenleri de onu tanıtma, adını herkese duyurma, onun reklamını yapma gayesi gütmüyor; dolayısı ile O, birçoğumuz için hala saklı bir inci mesabesinde. O inciden pırıltılar aksettirdiğiniz için size teşekkür ediyorum.

tugba secgel
tugba secgel - 9 yıl Önce

ne güzel bi yaşam.. bazı sorularıma da cevap buldum teşkkürler

esra akman
esra akman - 8 yıl Önce

allah kurslarımıza zarar vermesin ben orda okuyan bir talebeyim

hacı ....
hacı .... - 7 yıl Önce

allah bizi üstadımızın yolundan ayırmasın


banner8

banner19

banner20