Türk hikâyeciliğinin usta kalemi: Ömer Seyfettin 

Türkiye’de kısa hikâyeciliğinin kurucu ismi olan Ömer Seyfettin, aynı zamanda Türkçülük akımının kurucularındandır. Deniz Demirdağ yazdı.

Türk hikâyeciliğinin usta kalemi: Ömer Seyfettin 

Yazar, asker ve öğretmen Ömer Seyfettin, Türk edebiyatının önde gelen hikâye yazarlarındandır. Türkiye’de kısa hikâyeciliğinin kurucu ismidir. Aynı zamanda Türkçülük akımının kurucularından olan Seyfettin, yazılarında; yalın, halkın konuştuğu ve anladığı bir dil kullanarak Türkçenin kendi kurallarına uygun yazılmasını, yabancı sözcüklerden arındırılmasını ve sadeleşmeyi savunmuştur.

Ömer Seyfettin, 11 Mart 1884 tarihinde babasının görevi dolayısıyla bulundukları Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğmuştur. Dağıstan göçmeni bir aileden gelen babası Ömer Şevki Bey binbaşılığa kadar yükselen alaylı bir subaydı. Annesi Fatma Hanım, İsfendiyaroğulları’ndan Ankaralı topçu kaymakamı Mehmed Bey’in kızıydı. Öğrenimine Gönen’deki mahalle mektebinde başlayan Ömer Seyfettin, babasının bulunduğu Ayancık’tan annesiyle beraber İstanbul’a gelerek dedesinin Kocamustafapaşa’daki konağına yerleşir. Tahsiline Eyüp Askerî Baytar Rüştiyesinde ve Edirne Askerî İdadisinde devam eder. Türk edebiyat tarihinde, ilk kez hikâye türünü, tek başına bir yazarlık mesleği olarak gören ve uygulayan Ömer Seyfettin, diğer yazarların ara sıra başvurduğu veya romana geçiş için araç olarak kullandıkları hikâyeyi müstakil ve ciddi bir iş olarak benimsemiştir. Hikâye türü âdeta onunla bağımsızlığını kazanmıştır.

Mekteb-i Harbiyye’de devam ettiği öğrenimi sırasında 2 Ağustos 1903 tarihinde Makedonya’da baş gösteren isyan hareketlerinden dolayı onun bulunduğu son sınıf o bölgede görevlendirilmek üzere erken mezun edilir. Meslek hayatına Kuşadası Piyade Tabur’unda mülâzım-ı sânî olarak başlayan Seyfettin, 31 Mart Olayı’nı bastırmak amacıyla İstanbul’a gelerek Hareket Ordusu’nda da yer alır. İstanbul’un siyasi-ideolojik havası ve asker-siyaset ilişkisi Seyfettin’in askerlikten soğumasına sebep olur. Bu sırada İttihat ve Terakki’nin maddi desteğiyle çıkan “Genç Kalemler” dergisinde “Yeni lisan” hareketini başlatan Ömer Seyfettin, 1911 yılında da bütün zamanını bu konulara ayırmak amacıyla Ziya Gökalp’in teşvikiyle ordudan ayrılır.

Edebiyat dünyasına şiir yazarak adım atan, ilk kısa hikâyeleri sebebiyle Türk edebiyatının ve çağdaş Türk öykücülüğünün öncülerinden biri olarak kabul edilen Ömer Seyfettin, askerlikten ayrıldıktan sonra yazar ve öğretmen olarak Selanik’e yerleşir. Rumeli’nin tek Türk edebiyat ve bilim dergisi “Hüsün ve Şiir” dergisi için çalışmaya başlar. Ancak Balkan Savaşı dolayısıyla subay olarak tekrar askeri görevine başlamak zorunda kalır ve Yanya Kuşatmasında esir düşer. Bir sene süren esareti boyunca yaşadıkları ve okuduklarından kazandığı tecrübelerini hikâyelerinde temel alır. Ordudan tekrar ayrıldıktan sonra 1914 senesinde Kabataş Sultanisi’nde edebiyat öğretmeni olarak göreve başlayan Ömer Seyfettin, ölümüne kadar makale ve hikâye yazmaya devam etmiştir.

Fransız kısa öykü yazarı ve romancı Guy de Maupassant, Ömer Seyfettin’in en çok beğendiği ve etkilendiği yazarlardan biridir. Seyfettin, Türk edebiyatında, Maupassant tarzı öykücülüğün kurucu ismi olarak bilinir. Öykülerinde büyük oranda realizm etkisinde olduğu görülmektedir. Eserlerinde, kahramanları için çok yönlü ve derin bir psikolojik çözümleme yapmaz ancak anlatımı daha etkili kılmak için efsanelerden, atasözlerinden, deyimlerden ve halk hikâyelerinden sık sık faydalanır. Öykülerinin ortak özelliğiyse sürpriz bir sonla bitmesidir.

Öyküde ısrar eden ilk yazar

Ömer Seyfettin, serim, düğüm, çözüm aşamalarını izleyerek Batı tarzı hikâyede ısrar etmiş ve bu çerçevede yer yer romantik, tezli destansı öyküler üretmiştir. Öyküde ısrar eden ilk yazar olarak, tarihsel olgulardan, kültürel olgulara birçok konuyu öykünün alanına; siyasal özlemleri, bireysel yönelişleri, iç ve dış çatışmaları, tarihsel ve bireysel zaferleri, acıları sade ama yoğun bir anlatımla sunmaya çalışmıştır. Ömer Seyfettin’le “Hikâyeden öyküye geçiş” dönemi sona ermekle kalmamış, onu izleyen güçlü kalemler vasıtasıyla üçlü bir açılım kazanmıştır. Başlangıç, oluşum ve gelişme; sınırlarının belirlenmiş olmasıyla “Başlangıç”, gelenekten beslenen modern yöntemiyle “Oluşum” ve yerli öykücülüğün kilometre taşlarını içermesiyle de “Gelişme”… Ömer Seyfettin, geleneksel dil ve yazın anlayışlarını aşmaya çalışan tutumuyla, çağdaş öykücülüğümüzün başlangıcında özel bir yeri vardır. Kahramanlık öykülerinin ya da geleneksel hayatın sert gerçeklerini anlattığı öykülerin yanında, gündelik hayatı, sıradan insanları, memurları, kadın-erkek ilişkilerini anlattığı öykülerinin çok daha önemli olduğunu da çekinmeden belirtebiliriz.

Belki bir daha bu topraklarda ikincisini yetiştiremeyeceğimiz Ömer Seyfettin, erken yaşlarda henüz devrin doktorlarının bile haberdar olmadığı bir hastalığa teslim oluştu. Üstelik daha ne olduğu bile anlaşılamayan bu hastalık hızla ilerliyor ve etkilerini acı bir şekilde gösteriyordu. Ömer Seyfettin, şeker hastası olmuştu ve o zamanlar diyabet ve insülin dünyada bile bilinmiyordu. Her doktora gittiğinde şekerin yaptığı eklem ağrıları için romatizma hastalığına bağlanıp ona uygun tedaviler uygulanıyordu. Otuz altı yıllık kısa ömrüne yüz elliden fazla öykü sığdıran Ömer Seyfettin, bu habersiz olduğu hastalığın pençesinden kurtulamayıp 6 Mart 1920 tarihinde sahipsiz ve yapayalnız hayata veda etti. Vefat ettiği hastanede yazarı kimse tanımıyordu. Bu yüzden sahipsiz olduğu düşünülüp bedeni kadavra olarak kullanıldı.

Yüksek Ökçeler

“Yüksek Ökçeler”, genç yaşında yaşlı bir ihtiyar ile evlenen daha sonra dul kalan zengin bir kadın olan Hatice Hanım’ın evinin hizmetçileri ile yaşamış olduğu olayları anlatıyor. Hatice Hanım’ın Batı hayranlığının timsali olan yüksek ökçeli ayakkabı merakı ve yalı içerisinde görülen diğer aksaklıklar Ömer Seyfettin’in üzerinde durduğu önemli temalar haline gelir. Yazar, bu hikâyesinde Hatice Hanım karakteriyle Batı hayranlığını, şekil üzerinde uygulamaya çalışan bir kadın tiplemesinden faydalanarak dile getirir. Tanzimat Edebiyatı’nda sıkça işlenen bu konu Ömer Seyfettin’in bu hikâyesi ile devam eder. Hikâyenin sosyal içerikli diğer bir konusu da evlilik olayındaki çarpıklığın dile getirilişidir. Devrin getirdiği sosyal yapılanma, kadınların genç yaşta, kendilerinden büyük, yaşça ilerlemiş erkeklerle evlendirilmesine zemin hazırlıyordu. Hatice Hanım’da on üç yaşında iken altmış yaşında zengin bir ihtiyarla evlenmiştir. Hatice Hanım’ın bu izdivacın sonunda erkeklerden nefret etmeye başladığı görülür. Eşinin ölümünden sonra da bir daha evlenmemesi bu tepkinin sonucudur. Eserde sürükleyici bir anlatım kullanan Seyfettin, merak duygusunu ön plana çıkarmış ve dolayısıyla eserine akıcı bir özellik kazandırmıştır. Hikâye, yazarın da savunucusu olduğu Mili Edebiyat akımının dil anlayışını yansıtıyor.

“Hatice Hanım pek genç dul kalmış bir hanımcağızdı. On üç yaşındayken altmış yaşında bir kocaya vardığından, izdivaç denen şeyden nefret etmişti. İşte hemen hemen on sene vardı ki, erkeğin hayali zihnine, romatizma, balgam, pamuk, vandoz, tendürtiyot yığınlarından yapılmış pis, somurtkan, lanet bir heyula şeklinde gelirdi. Gençler başkadır diyenlere, aman aman onlar da bir gün ihtiyarlamaz mı? Sonra dertlerini kim çeker? diye haykırırdı. Başlıca merakı temizlik ve namusluluktu. Göztepe’deki köşkünü, hizmetçi Eleni ve evlatlığı Gülter’le her sabah beraber temizler, aşçısı Mehmet’i her gün tıraş ettirir, zavallı Bolulu oğlanı beyazlar giymeye mecbur ederdi.”

Kaşağı

İki kardeş, Hasan ve kahraman anlatıcı, bir çiftlik evinde ailesiyle birlikte yaşamaktadır. Baba son derece otoriter bir adam, anne ise aralıklarla İstanbul’a gidip gelen biridir. Çiftlikte seyislik görevini sürdüren Dadaruh aynı zamanda çocukların dostu ve gün boyunca çocuklarla bir arada olan yaşlı bir adamdır. İki kardeş, her defasında seyisleri Dadaruh tarafından atların tımar edilmesini keyifle seyrederler. Anlatıcı, kaşağıyı alıp atları tımar etmek istese de daha küçük olduğu için Dadaruh buna izin vermez. Kahraman anlatıcı bir gün kimsenin olmadığı bir vakitte o çok keyif aldığı tımar işini yapmak için ahıra girer.

Kaşağıyı arar bulamaz, bulamadığı kaşağıyı Dadaruh’un odasında arar, orada da bulamaz. Odadaki sandık gözüne çarpar, onu açar ve annesinin İstanbul’dan gönderdiği fakfon kaşağıyı bulur. Kaşağı ile atların tımarını gerçekleştirmeye çalışır, ne var ki kaşağının dişleri çok sivri olduğu için atlar rahat durmaz. Tam bu noktada çocuk, büyük bir öfkeyle kaşağıyı taşla kırıp yalağa atar. Babası yalakta kırılmış kaşağıyı görünce çok sinirlenir ve suçluyu arar; kahraman anlatıcı, kardeşi Hasan’a iftira atarak kaşağıyı onun kırdığını söyler. İftiraya uğrayan Hasan, despot babası tarafından da “yalancı” denilerek eleştirilince bunu kaldıramaz. Üzerine atılan bu iftiradan bir yıl sonra doktorların “Kuşpalazı” olarak adlandırdığı bir hastalığa yakalanarak vefat eder.

Öyküde, kardeşine iftira atıp onun ölümünden sonra vicdan azabıyla yanıp tutuşan bir çocuğun dramı anlatılmaktadır. “Kaşağı”, yalın bir biçimde yalan ve iftira eylemlerinin eleştirisi bağlamında ele alınmaktadır. Buna göre, yalan söyleyen ve iftira atan çocuk, istemeyerek de olsa kardeşinin ölümüne neden olur. Oysa modern edebiyat ışığında yapılan bir yorumlamalar, bu eserde çocuktan çok anne babanın suçlu olduğunu ortaya koymaktadır. Annenin yokluğu, otoriter baba, çocuğa duyulan güvensizlik ve özendirip yasaklama eylemleri çocuk üzerinde duygusal kırıklık yaratmaktadır. Duygusal kırıklık ise çocukta öfkeye dönüşmekte, ardından da korku ve endişe nedeniyle yalan ve iftiraya sevk etmektedir. Bu durumda asıl suçlu çocuk değil, çocuğu doğru anlamayan, onunla doğru iletişim kuramayan anne babalardır.

Pembe İncili Kaftan

Gözünü hırs bürümüş, zalim ve gaddar padişah Şah İsmail, aynı zamanda yenilgiyi kabul edemeyen biridir. Tebriz’e, Şah İsmail’in huzuruna gönderilecek elçinin Şah İsmail tarafından hakarete uğrayacağı kesindir. Bu hakaretlere canı pahasına karşı koyacak bir vatansever aranmaktadır. Aynı zamanda gönderilecek elçinin yiğit, cesur ve devletin onurunu koruyacak biri olması gerekmektedir. Muhsin Çelebi, vaktini kitap okumakla geçiren devlete çok bağlı zengin biridir. Elçi arandığını öğrenince sadrazama giderek gönüllü elçi olacağını söyler. Sadrazam önce Muhsin Çelebi’nin deli olduğunu düşünür. Ancak Çelebi, sıra dışı cesur, pervasız, tam aradıkları bir insandır. Ancak Muhsin Çelebi elçiliği tek bir şartla kabul eder. Tüm masrafları kendi cebinden karşılayacaktır. Çiftliğini, mandırasını ipotek eder. Adından çok söz edilen, çok pahalı pembe incili kaftanı satın alır ve Şah İsmail’in sarayına gider...

Şah İsmail, Osmanlı elçisini beklemektedir. Sarayında tahtının arkasına cellatlar diker... Muhsin Çelebi gelir ve Şah İsmail’in eteğini öpmeden Yavuz Sultan Selim’den getirdiği fermanı uzatır. Şah İsmail onun bu gururlu tavrına çok sinirlenir. Muhsin Çelebi bununla da yetinmez. Üzerindeki muhteşem kaftanı çıkarıp yere serer ve Şah İsmail’in karşısında kaftanın üstüne oturur. Çıkarken de gururlu bir şekilde kaftanı orada bırakır. Şah İsmail sinirinden hiçbir şey yapamaz. Muhsin Çelebi her şeyini uğruna sattığı kaftanı İran sarayında ülkesi uğruna bırakmıştır. Ülkesine döndüğünde her şeyini kaybetmiş; fakat devletinin şanını yüceltmiş biri olarak hayatına devam eder. Böylelikle Muhsin çelebi aklı ve zekâsıyla hiç kimsenin karşı koyamadığı Şah İsmail’e karşı koyar.

“Çünkü ben boyun eğmem, el etek öpmem, dedi. Hâlbuki zamanın devletlileri mevkilerine hep boyun eğip, el etek hatta ayak öpüp, bin türlü iltifatla, riya ile dalkavukluk ile çıktılarından etraflarına daima hep bu iğrenç mazilerinin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimleri, himaye ettikleri, hep alçak ikiyüzlüler, ahlâksızlar, namussuz maskaralar, haysiyetsiz dalkavuklardır. Mert, doğru, onur sahibi, hür, vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi, hemen ona ters bakıp mahvına çalışırlar.”

Pireler

Öyküde, anlatıcı ile Rose Mayer isimli genç bir kadının rastlantı sonucu tanışmaları ve ardından ilişkilerini ilerletip hayatlarını paylaşmaları anlatılmaktadır. Anlatıcı İzmir’de ikinci sınıf bir otelde kaldığı sırada bir rastlantı sonucu Rose Mayer ile tanışır. Kızın acıklı bir hikâyesi vardır ve anlatıcı bu acıklı hikâyeden fazlasıyla etkilenir. Bu güzel ve talihsiz kıza karşı samimi duygular besler. Zamanla kızla olan ilişkileri ilerler ve beraber küçük bir apartman dairesi kiralarlar. Bu dairede Rose, anlatıcı ve anlatıcının küçük köpeği Koton ile beraber mutlu günler geçirirler. Ancak bu mutluluklarına köpekleri Koton’un hastalanışıyla gölge düşer. Koton, yemeden içmeden kesilir. Götürmedikleri veteriner kalmaz ama bir türlü iyileşemez. Son çare gittikleri İtalyan veterinerin tavsiyesi köpeğin üzerine bir avuç pire koyulmasıdır. Anlatıcı, veteriner ile tartışır ve söylediklerini yapmak istemez ama Rose, onu ikna eder ve Koton’un iyileşmesi için bu tavsiyeleri yerine getirirler. Köpekleri kısa sürede sağlığına kavuşur. Hiç inanmasalar da İtalyan veterinerin önerdiği tedavi işe yaramıştır. Öyküden çıkarılan kıssadan hisse: Allah’ın dünyada hiçbir organı, hayvanı gereksiz yaratmadığıdır. İtalyan veteriner, durumu açıklarken; havyanlar üzerinde yaşayan pirelerin ısırmaları sebebiyle uyuyan köpeklerin uyandıklarını, bir daha kolay kolay uyuyamadıklarını ve böylece jimnastik yapmak zorunda kaldıklarından bahseder. Yıkanan, temizlenen köpek ise daima rahat olduğundan giderek tembelleşir ve sonunda da hasta olur der.

“Rose, gerçekten hiç sokağı, gezmeyi sevmiyordu. Sabahtan akşama kadar evin işleriyle uğraşıyor, durmak, dinlenmek bilmez bir hırsla her tarafı, her şeyi yıkıyordu. Temizlik merakını adeta delilik derecesine getirmişti. O, ben, köpeğim, üçümüz de günde üç defa banyo ediyorduk. Geceleri Paris Kahvesi'ne veya sinemaya giderdik. Dönüşte, Rose, yorgun argın ayakkabılarımızın altını çamaşır sulu suyla siler, Koton'un ayaklarını yıkamakla kalmaz, bazı geceler zavallı hayvancağızı tepeden tırnağa kadar gıcır gıcır sabunlardı. Fakat mutluluklar rüyadan başka bir şey midir? Bizim mutluluğumuz da çok sürmedi. Acı bir kederle uyandık.”

İlk Cinayet

Ömer Seyfettin’in “İlk Cinayet” adlı hikâyesi gerek anlatım gerekse taşıdığı psikolojik ve eğitsel mesajlar yönüyle dikkati çekmektedir. İçerisinde özellikle çocuk eğitimine, çocuğun psikolojisine dönük düğüm noktaları taşıyan bu eser, sanatçı duyarlılığının yansımalarından öte, çocukları iyi tanıyan bir erişkinin öğütlerini ortaya koyan anlatımdaki başarılarıyla farklı hâle gelir. Yazar, bu hikâyede 4 yaşındayken yaşadığı acı bir olayı hatırlayarak anlatır. Bu olay kendisiyle ilgili hatırlayabildiği en eski olaydır. Hatta Tolstoy’un yaşadığı ilk duygunun hoşlanma, kendisinin ilk duygusunun ise sıkıntı olduğunu söyler.

Yazar annesiyle vapurda seyahat ettiği bir sırada, vapurun gölgeliğinin üzerinde küçük bir gölgenin kımıldadığını fark eder. Annesine gösterir ve bunun bir kuş olabileceğini öğrenir. Israrla kuşu ister. Annesi kuşun kaçamadığını fark eder ve onu alması için oğlunu havaya kaldırır. Ömer kuşu tutunca bunun beyaz tüylü yavru bir kuş olduğunu görürler. Annesi kuşu biraz sevip oğlunun kucağına verir ve ondan sıkmamasını isteyerek yanındakilerle konuşmaya dalar. Ömer bunu fırsat bilip kuşu bir güzel inceledikten sonra annesinin dediğinin aksine kuşun ince boynunu var gücüyle sıkar. Kuş çırpındıkça daha fazla sıkar ve onu öldürür. Ellerini açınca kuş yere düşer. Annesi ve diğer yolcular kuşu Ömer’in öldürdüğünü anlarlar. Ömer sorguya çekilince ağlamaya başlar. Annesi ve diğer yolcular onu kınayınca daha da fazla ağlar ve hiç susmaz. Öyle ki yazar sanki sonsuza kadar ağladığını söyler. Bu olayı hatırlamasının üzerinden 30 yıldan fazla zaman geçmiştir. Ama buna rağmen ne zaman vapurlarda otururken bir martı görse hep bu olayı hatırladığını ve ağlamak istediğini söyler. Annesinin ağlamalarını duyar gibi olur.

“Kendimi bilir bilmez işlediğim bu cinayetin üzerinden otuz yıl kadar geçti. Şimdi şirket vapurlarının güvertelerinde otururken ne zaman bir martı görsem aniden neşem kaçar. Bir çocuk gibi ağlamak isterim. Kalbimin içinde büyük bir sızı büyür, büyür. Yüreğimi acıtır. “Ah insafsız!”, diye beni azarlayan anneciğimin sesini duyar gibi olurum.”

Külah

Yazarın bu öyküsü, zekice kurgulanmış bir dolandırıcının dolandırılma öyküsüdür. Kendisini kurnaz zanneden bir dolandırıcının kendisi gibi başka bir dolandırıcı tarafından büyük bir oyunla dolandırılması ve ibretlik sonu ince bir yergiyle anlatılıyor. Ömer Seyfettin zekice kurguladığı ve merak ögesini canlı tuttuğu bu hikâyesinde mizahi bir anlatımla kendini uyanık zanneden ve saf insanları türlü hilelerle dolandıran tiplerin ibretlik sonunu gözler önüne seriyor.

Hikâyedeki ana karakter olan Mıstık, Bulgaristan’da doğan ancak savaşlar yüzünden sürekli göç etmek zorunda kalan biridir. Son yerleştiği yerden de çıkmak zorunda kaldığında Anadolu’ya geçer. Pazarlardan ucuza aldığı hasta ve yaşlı hayvanları, bakım yaparak ve bazı bitkiler yedirerek genç ve sağlıklı bir görünüme kavuşturmakta, bunları satarak insanları kandırmaktadır. Bir süre sonra pazar yerlerinde kendisiyle aynı yöntemi kullanan Molla isimli bir adam yüzünden işleri bozulmaya başlar. Bir gün Molla’ya ortaklık teklif eder. Amacı Molla’yı kandırarak ona külah giydirmektir. Bir akşam Molla, valinin çocuğu için beyaz bir eşek siparişi aldığını ve yüksek bir paraya satabileceklerini söyleyerek Mıstık’ı Hacı Hüseyin isimli birine yönlendirir. Hacı Hüseyin ilk başta böyle bir eşeğin elinde olmadığını ancak araştıracağını ve ilerleyen günlerde tekrar uğramasını söyler.

“Mıstık bu yöntemle önüne gelene külah giydiriyordu giydirmesine de at pazarlarında karşısına gerçek ismini kimsenin bilmediği Molla denilen bir herif çıkmaya başlamıştı. Satın almak istediği hayvanların fiyatını arttıran, kar etmesini engelleyen kısa boylu, çember sakallı, çatık kalın kaşlı, 45 yaşlarındaki bu adamın siyah gözleri sürekli önüne bakar, traşlı kafasında beyaz sarıklı bir fes bulunur, geniş ensesi terden parlardı.  Molla, Mıstık’ın bile beğenmediği hasta, yaşlı, miskin hayvanları alıp Mıstık’ın yaptığı gibi bir gün içinde gençleştiriyor, kuyruğunun ve yelesinin şeklini değiştirip gözleri parlayan, şahlanan hayvanlar haline getiriyordu.”

Aynı gün Hacı Hüseyin beyaz bir eşek bulmuştur. Mıstık, eşeği ertesi sabah alacağını söyler ancak Hacı Hüseyin’in yanına uğramaz. Hem Molla’ya külah giydirmek hem de parayı ödememek için gece vakti eşeği çalmak amacıyla ahırına girdiğinde Hacı Hüseyin ve damatları tarafından yakalanarak dövülür. Ardından eşek ile birlikte jandarmaya götürülür. Yani Mıstık, diğerlerine külah giydirmek isterken, daha kötü biçimde kendisine külah giydirilir. Sonunda hem dayak yer hem de hapse düşer.

Deniz Demirdağ, Türk Hikâyeciliğinin Usta Kalemi: Ömer Seyfettin , Kitabın Ortası dergisi, Ağustos 2019, sayı 29.

Yayın Tarihi: 07 Mart 2021 Pazar 13:00 Güncelleme Tarihi: 07 Mart 2021, 17:42
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kazim Şen
Kazim Şen - 10 ay Önce

Teşekkürler..

banner26