Türk halk edebiyatı ve folkloru alanında otoriteydi

Şükrü Elçin’in halk edebiyatı ve folkloru üzerine araştırmaları ve yazıları, üzerinde dikkatle durulmayı hak ediyor. Onun kitaplarını kendi medeniyetine, varlığına yabancılaşan bizlerin hararetle okuması gerekir. Muaz Ergü yazdı.

Türk halk edebiyatı ve folkloru alanında otoriteydi

Şükrü Elçin, 1912 Florina doğumlu. Florina, Yunanistan’ın Batı Makedonya bölgesinde yer alan bir şehir. Ailesi, Lozan Antlaşması'ndan sonraki mübadele döneminde muhacir olarak ülkemize gelip Manisa-Turgutlu’ya yerleşiyor. Elçin, ilköğretimini Manisa ve Turgutlu’da tamamlıyor. 1946’da İzmir Erkek Lisesi’nden mezun olup İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne giriyor. 1939 yılında buradan mezun olarak Sivas, Denizli ve Ankara’da liselerde öğretmenlik yapıyor. İki yıl kadar Fransa’da Sorbon Üniversitesi’nde folklor ve halk edebiyatı üzerine çalışmalar yapıyor. 1969 yılında Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü kuruyor. Uzun yıllar Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nde başkanlık görevi var. Türk Kültürü Dergisi'nin yazı işleri müdürü ve sonrasında derginin imtiyaz sahibi.

Halk edebiyatı ve halkbilimi alanlarında yadsınmayacak bir yere sahip Elçin. Ülkemizde bu alanlardaki çalışmaların kurumsallaşmasında ve ciddiyetle ele alınmasında büyük payı var. Halk hikâyeleri, darb-ı mesel, deyimler, bilmeceler, ağıtlar, Anadolu köy oyunları, halk şiiri, folklor, destanlar Şükrü Elçin'in başlıca çalışma alanlarını oluşturuyordu.

Elindeki metinleri hem maddi (etnografya) hem de manevi (inanç) yönleriyle ele aldı

Anadolu coğrafyası özellikle sözlü kültür alanında bir derya. Halk edebiyatının alanına giren ürünler bağlamında dehşetengiz bir müktesabatı var. Uzun yıllar bakir kalan ve uğraşılmayan bir müktesabat… Şükrü Hoca, büyük emeklerle bu ürünleri ortaya çıkarıyor ve kendinden sonrakilere örneklik teşkil ediyor. Mehmet Fuat Köprülü’ye sunduğu “Kerem ve Aslı Hikâyesi” adlı çalışmasıyla lisansını tamamlıyor. “Kitabî/Mensur Halk Hikâyeleri” doktora tezi. “Anadolu Köy Orta Oyunları” doçentlik çalışması. “Gevheri Divânı” adlı kitabından dolayı Türkiye İş Bankası tarafından Halkbilim Büyük Ödülü'ne layık görülüyor.

Elçin, halk edebiyatı ve folklor alanında çalışırken elindeki metinleri hem maddi (etnografya) hem de manevi (inanç) yönleriyle ele alıyor. Metni ortaya çıkaran kültürün maddi ve manevi unsurları tarihsel bağlamından koparılmadan, bir disiplin dâhilinde inceleniyor. Metinler ele alınırken bu metinleri meydana getiren tarihi süreklilik gözden kaçırılmıyor.

Tuz ekmek hakkı, Türkler arasında yemin ve namus sözü hükmündedir

Ağıt, türkü, darb-ı mesel, deyim, bilmece gibi sözlü kültür ürünleri bir toplumun kültürel genlerini oluşturur. Toplumu anlamak için bu genleri çözmek gerekir. Çünkü bu gibi ürünlerde direkt ve dolaysız olarak varlık algısı kendini gösterir. Şükrü Elçin bu söylediğimizin farkında olarak çalışmıştır. Halk Edebiyatı Araştırmaları kitabının 2. cildinde deyimlerimizden “Tuz Ekmek Hakkı” deyimi üzerine makalesini okuyunca söylediğimiz şey daha iyi anlaşılabilir. Elçin bu deyimin hayatımızda dostluk, vefa, arkadaşlık, sadakat, insanlık, samimiyet, mertlik, dürüstlük… gibi kavramları içine alan zengin bir klişe olduğunu belirtiyor. Bu söz Elçin’in de belirttiği gibi maddeden çok manayı işaret ediyor. Tuz yemeklerimize tat veren önemli bir madde. Tuz birçok Türk lehçesinde yaşıyor ve mecaz olarak lezzet anlamına geliyor. Bu kelime Şark toplumunda misavirperverliğin bir sembolü olan ekmekle birleşerek deyimleşiyor.

Birbirini tanımayan iki kişi, bir münasebetle bir araya gelerek ve birbirlerinin ekmeklerini, yemeklerini yerler. Aynı sofradan alınan nasip ile ikram edilenin minneti, onlara bir ömür boyu unutmayacakları samimiyet ve dostluğun kapılarını açar. Artık birbirlerine kötülük yapamazlar. Karşılıklı itimadın ve civanmertliğin asil örneği olan ruh ve fikir birliği bir yemin hükmünde gerçekleşir.

Şükrü Elçin bu deyimin tarihi eserlerde, edebi eserlerde ve halk edebiyatındaki kullanımlarını açıklayarak mevzuu derinleştiriyor. Yunus Emre şu dizeleri söylüyor: “Şükür bu deme geldük dostları bunda bulduk/ Tuz ekmek bile yidük ışk demin oynar iken.” Âşık Paşa ise şöyle demiştir: “Ne duz Ekmek bilür ol ne komşuluk/ Tamarında yokdurur hiç doğruluk.” Gevheri'nin şu dizeleri de deyimi içeriyor: “Gevheri der olma herkese yakın/ Hiç sayan kalmamış tuz ekmek hakkın/ Zamane dilberine aldanma sakın/ Heman bir yüzünün gülmesi vardır.

Halk edebiyatında “İmam Ali, Kan Kal’ası” adlı hikâyede de Hazreti Ali’nin tuz ekmek hakkına riayet ettiği görülür.

Sonuç olarak Elçin şu değerlendirmelerde bulunuyor: “Bu deyim Türkler arasında uzun asırlar, halk ve aydınlar çevresinde mana ve mahiyetini kaybetmeksizin, zamanımıza kadar gelmiştir.

Elimizdeki malzemeden şu hükümleri çıkarıyoruz:

1- Türk, ekmeğini yediği insana kötülük etmez.

2- Türk, ekmeğini paylaştığı insana; dostluk, samimiyet, dürüstlük, minnet ve şükran duygularıyla bağlanır.

3- Türk, kendisine yapılan iyiliği unutmaz.

4- Türk’e göre tuz ekmek hakkına riayetsizlik en büyük fenalık ve ahlaksızlıktır.

5- Tuz ekmek hakkı, Türkler arasında yemin ve namus sözü hükmündedir.”

Evet, günlük hayatta çoğu kez duyduğumuz ama manasını hiç düşünmediğimiz bir sözün barındırdığı anlamlar. Ne demişti Martin Heidegger: “Dil varlığın meskenidir.” Dilimiz hangi varlık alanına mensup olduğumuzu, neyi yaşadığımızı ya da bizde neyin yaşamakta olduğunu en bedihi şekliyle gösterir. Maddi ve manevi yükselişi ya da düşüşü tecrübe için toplumun diline bakmak yeterli olacaktır.

Araştırmaları ve yazıları, üzerinde dikkatle durulmayı hak ediyor

Ayrıca Elçin’in Halk Edebiyatı Araştırmaları kitabının birinci cildindeki “Türk Halk Edebiyatında Turna Motifi” adlı makalesi de okunmayı hak eden makalelerden. Türkülerimizde, ağıtlarımızda çokça yer alan turna motifini tanımak açısından önemli. Turna, eski yeni bütün Türk lehçelerinde, İslam öncesi ve sonrası edebi metinlerde yer alıyor. Çok güzel, uzun bacaklı, zarif boyunlu, durgun güzellikte gözlere sahip bir su kuşu. Tertemiz… Vefakâr... Söylendiğine göre 10-15 yıl yaşıyor. Eşi ölen bir turna yedi yıl eşini bekliyor ve kolay kolay çiftleşmiyor. Sadakat, bağlılık, dostluk, sebat ve sabır… Turnalar aynı zamanda yaşlanan ana ve babalarının yiyeceğini temin ediyor. Turnalar halk edebiyatımızda dini/mistik bir havayı temsil ediyor. Turnalar aynı zamanda sıladan, sevgiliden haber anlamına da geliyor. Turnalar gün doğarken ve batarken suda iki defa raks ederler. Bu raksın Mevlevi ayinlerindeki semânın hareket noktası olabileceği düşünülüyor.

Şükrü Elçin’in araştırmaları ve yazıları, üzerinde dikkatle durulmayı hak ediyor. Onun kitaplarını kendi medeniyetine, varlığına yabancılaşan bizlerin hararetle okuması gerekir. Her gün biraz daha içine çekildiğimiz gürültüden, parıltıdan kurtulmanın yolu ciddi çalışmaları gündemimize almaktan geçer. Suni gündemlere karşı kendi gerçekliğimizin peşinde olmak en sahici eylem olacak. Bize sunulan tek-tipçi gündemlere, varlık alanlarına esir olmamak en büyük uğraşımız olmalı.

Büyük halkbilimcisi ve edebiyatçısı Şükrü Elçin, 27 Ekim 2008’de Ankara’da vefat eder. Rahmet olsun!...

 

Muaz Ergü yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 12:16
banner12
YORUM EKLE

banner19