Tüm Anadolu'yu sesinde taşır Hafız Şerif

Fukaralıklar, yoksulluklar, upuzun gurbetler, gurbete gidip dönmeyenler, sıla hasretiyle gözleri faniliğe kapananlar, dumanlı dağlar... Erzincanlı Hafız Şerif'i yazdı Muaz Ergü.

Tüm Anadolu'yu sesinde taşır Hafız Şerif

ErzincanHafız ŞerifŞerif Tanındı… Erzincan türkülerinin içli, yanık sesi. Erzincan türküleri, Anadolu coğrafyasının yekûnu, ritmi yüreklerimizde vuran, yüreklerimizi vuran… Fukaralıklar, yoksulluklar, upuzun gurbetler, gurbete gidip dönmeyenler, sıla hasretiyle gözleri faniliğe kapananlar, dumanlı dağlar, yolları gözlenenler, yolları gözleyenler, uzun ince yollar, yüreği dağlananlar, yürek dağlayanlar…

Kaşların İnce mi İnce” türküsünü Hafız Şerif kadar içli söyleyen, yürekten söyleyen ikinci bir ses var mı bilemem! Bir Erzincan türküsü, aşkla söylenen, aşkı söyleyen… “Kaşların karesine/ gül koymuş aresine” diye devam edip gider türkü. “Ben senden hiç ayrılmam kabire girmeyince” der sonrasında. Kavuşmaların kolaylaştığı kadar ayrılıkların da kolaylaştığı bir zamanda nasıl anlayabiliriz ki kabire girmeden ayrılınmayacağını. Çok çabuk tüketiyoruz şimdilerde kavuşmayı da ayrılmayı da… Neydi bir ömür boyunca düşüne dalınan? Neydi insanı düşe daldıran gerçek? Sahi neydi?...

İstanbul’da onu duyanlar Erzincan’ı yaşarlar

Hafız Şerif gerçekten hafız, hıfz-ı Kur’an. Babası gibi… Baba Ebubekir Efendi ehli ilim, irfan sahibi. Oğlunu da en güzel şekilde yetiştirir. O zamanlar hafızlar bütün makamları, musiki nazariyesini derinliğiyle kavrayan, bilen insanlardı. Çok güzeldi sesleri… Ruhları kavrardı Kur’an’ı kıraat edişleri… Neşter vururlardı sesleriyle yüreklerimize. Hafız Şerif de imamlık yaptığı Çolhasa köyünde yanık türkülere ses verir. Uzun kış gecelerinde, köy odalarında, sohbetlerde yanmış yürekleri harlar. Ünü yayılır her yerde. Erzincan’da Camii Kebir’de müezzinliğe başlar sonra. Sesinin büyüsü, sesinin koyakları onu sevilen, sayılan bir müezzin haline getirir. Sesinin ıssız koyaklarında yitip gider nice dertliler, yüreği yanmışlar.

Hafız Burhan'ın övgüsüne mazhar oldu

Erzincan dar gelmeye başlar Hafız Şerif’e. Sesinin güzelliği ve türkülere bağlanmışlığı İstanbul’a götürür onu. Erzincan’daki görevinden istifa eder. Erzincan’ın havası, suyu, toprağı, insanı, evleri, sokakları Hafız Şerif’in sesinde saklanmış gibidir. İstanbul’da onu duyanlar Erzincan’ı yaşarlar, Anadolu’yu… Ta ki onun benzersiz sesi Hafız Burhan’a kadar ulaşır. Aralarında Nizamettin Bayram’ın naklettiği şöyle bir olay geçer: “Hafız Burhan işitiyor ki, Erzincan'dan bir delikanlı gelmiş. Sesi çok güzelmiş. Merak ediyor ve bir akşam dostları vasıyasıyla Hafız Şerif'i evine davet ediyor. Hoşbeş.. Çay ikramından sonra Hafız Şerif'e sorular soruyor ve zaman zaman da onu alaya alıyor. Hafız Şerif bu durumdan biraz alınıyor. Ünlü sanatçı Şerif'e dönerek, “Hafız şöyle köyde çifte giderken, tarla sularken eli kulağa nasıl atıyorsan, hele bir de burada eli kulağa at da seni dinleyelim” diyor.

Hafız Şerif balkonda oturdukları yerde elini kulağına atıyor, bir "Yıldız" çıkıyor. Tahammülü bitiyor, ayağa kalkıyor. İstanbul sanki birbirine çarpıyor. Derken bir, bir daha, üst üste üç uzun hava çekiyor. Onu dikkatle dinleyen Hafız Burhan, Şerif'in yanına oturuyor, ona iltifatlar ediyor ve şunu ekliyor: "Yarabbi senden korkmayan kâfirdir. Benden daha tiz sesli kimse gelir miydi, diye düşünmüşümdür. Kardeşim seni tebrik ederim, bu sesinizi muhafaza ediniz."

Hafız Burhan’ın iltifatına mazhar olan Hafız Şerif artık çokça tanınan biridir. Plaklar doldurmaya başlar. Birbirinden güzel türküler hafızalara kazınır. “Bir Gül İçin”, “Ördeğisen Göle Gel”, “Keklik Taşta Ne Gezer”, “Bugün Bir Dilberle”, “Üç Güzeller”, “Keklik Gibi Kanadımı Süzmedim”, “Küstürdüm Barışamam”, “Çıkar Yücelerden”, “Yıldız” ,”Nasıl Methedeyim Sevdiğim Seni”, “Eşimden Ayrıldım”, “Dağlar Ağardı Kardan”…

Bu arada Şerif’in babası ölür. Erzincan’da deprem taş üstünde taş bırakmaz. Aylarca süren bir yolculuktan sonra memleketine döner Hafız Şerif. Yalnız eski Erzincan yoktur artık. Tekrar İstanbul’a döner. Sağlığı bozulur bu ara. Tedavi görür. Yeniden memleketine döner. İmamlığa başlar. Artık iyice düşkünleşir. Hastalandığı bir zaman hastaneye yatırılır ve bir ay kalır burada. Nitekim 1948 sonbaharında fani âleme gözlerini kapatır. Geride yüreklerimizi, ruhumuzu canlandıran, bizi sonsuzluğun âleminde gezdiren nice türküler bırakır.

Ruhu şad olsun, mekânı cennet…

 

Muaz Ergü yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2017, 14:01
YORUM EKLE

banner19