Târîhini yazan kalem kırılsın, Ahmed Cevdet Paşa vefât eyledi

Ahmet Cevdet Paşa için “Fâzıl-ı Şehir” tavsifi Hüseyin Vassaf’a aittir. İlber Ortaylı Hoca “mütebahhir bir âlim” Ümit Meriç Hoca da “müdebbir bir Osmanlı veziridir” der. Arzu Bosnevi yazdı.

Târîhini yazan kalem kırılsın, Ahmed Cevdet Paşa vefât eyledi

Ahmet Cevdet Paşa için “Fâzıl-ı Şehir” tavsifi Hüseyin Vassaf’a aittir. İlber Ortaylı Hoca “mütebahhir bir âlim” Ümit Meriç Hoca da “müdebbir bir Osmanlı veziridir” der.

Prof. Dr. Ümit Meriç, “A.Cevdet Paşa’nın Devlet ve Cemiyet Görüşü” adlı kıymetli eserinde Yahya Kemal’in Cevdet Paşa’mız hakkında görüşlerini şöyle naklediyor:

 “Devletin 1774’ten beri harbini ve sulhunu, intizamını ve ihtilâlini, idaresini ve siyasetini, daima resmî ve gayri resmî vesikalardan edinilmiş bir düşünüşle, hevâ-ü heveslere kapılmaksızın tasvir eden bu müverrih bizde ciddiyetin nadir bir timsalidir. Açılmış harplerin zahirî tarafına bakmaz ve ledünniyatını kurcalar; akdedilmiş musalahalarımızı da müzakere edenlerin dirayetini ölçer ve kararlarını zemin ve zamanın şerâitiyle tartar ve hükmünü öyle verir: azil ve katledilmiş insanların uğramış oldukları hükümleri bir daha gözden geçirir. Hiç coşkun değildir, lâkin körü körüne muti olmaktan uzaktır. Milleti ve milletin ferdlerini devlete fedâ etmez ve müdaafa etmeğe koyulur, lâkin devleti sokak ihtilâlinin karşısında üstün tutar. Velhâsıl bu müverrihi Fransızların Thiers’i ayarında, mükemmel bir devlet adamı saymak için eserini iyi okumak kâfidir” (S.11)

Ümit Meriç Hoca aynı eserinde “Mukaddime Osmanlı irfanı için bir nevi miri malıdır. Ama bizce Osmanlı tarihçileri içinde İbn-i Haldun’a en yakın olanı Cevdet Paşa’dır. Fi’l-hakika o da Osmanlı devletinin buhranlı bir döneminde yaşar. O da büyük bir devlet adamıdır. O da çağını anlamak ve “Devlet-i Aliye’yi kabilse çöküşten kurtarmak ister” diyerek paşanın hayatını şöyle özetler; S.17

 “Lofça 1822 –İstanbul 1895 eski bir Türk ailesinden Kırklarelili “Yularkıran”lardandır. İlk eğitimini Lofça’da yaptı. Sonra İstanbul’a gelerek (1839) Çarşamba’daki Papazoğlu Medresesine yerleşti. Fatih Cami’nde devrin tanınmış hocalarından ders gördü. İlahiyat, hikmet, Arap edebiyatı, matematik, jeoloji, astronomi okudu. Edebiyata merak sardı. Kendisine Cevdet mahlasını veren Şair Süleyman Fehmi’nin konağına devam ederek Farsça’yı öğrendi. Eski tarzda şiirler yazdı. İcazet aldı. 1846’da devrin Şeyhülislamı tarafından şeriatı iyi bilen, açık fikirli bir âlim olarak Reşit Paşa’ya yollandı. Bu tanışma hayatının dönüm noktası olacaktır. Böylece Ahmet Cevdet Efendi medrese ve tekkeden sonra devlet adamları çevresine de girmiş oluyordu. Genç âlim Reşit Paşa’nın ölümüne kadar onun dairesinden ayrılmadı. Kendisine danışmanlık, çocuklarına hocalık yaptı

Biz de erbab-ı zevk ve idrak sahibi meraklı gençlerimize faydalı olur niyet ve ümidiyle paşamızın bazı eserlerinden aşağıdaki seçmeleri yaptık: 

 “Devlet-i Âliye şer’i şerife bağlıdır. Bu itibarla bütün vükela v memurinin önce şeriatın hükümlerini dikkate alması şarttır” (Tarih III-32)

 “Vezirler için de liyâkat ve kifayetçe üstün ve yaş ve başça büyük olanlar sadrazam olur. Bunlar nice zaman sancakbeyliği ve beylerbeylik ettikten sonra nihayet Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi olarak tecrübe kazanmış ve iyi kötü zamanları yaşayarak dünyanın durumunu gereği gibi anlamış insanlardır. Mansıpların tevcihinde caize ve rüşvet alınmaz, sadece ehliyet ve hak ediş gözetilir”. (Tarih I-76)

 “Sosyal piramidin kuvvetini yapan unsurlardan biri de ulemadır. Hem hoca hem de devlet adamı hem de “beynen-nas adl ile hükme memur” olan ulema yükseliş devirlerinde her türlü ikram ve ihtirama mazhardı. Kadir ve haysiyetleri büyüktü. Bütün mühim işlerde onların rey ve kararı alınır. Yalnız şer’i ve adli ilimlerde değil mülki ve siyasi konularda da kemal sahibidirler.  (Ü. Meriç S.85)

Kızı Fatma Âliye’nin Cevdet Paşa ve Zamanı kitabındaki şu hoş satırlar dikkate değer:

 “O esnada yani 1268 senesi Zilkâdesinin selhi (arabi ayın son günü) olan Salı günü, bağteten (birdenbire) Bâb- Âliye teşrif-i hümayun vuku buldu. Daire-i hümayunda yukarıdan aşağıya dizilmesi mutad olan zevat miyanında Cevdet Efendi de bulunduğu halde dizildiler. Sultan Abdülmecid hazretleri atından inip daire-i hümayunlarına giderken Cevdet Efendi’nin önüne gelince durdu. Ve Âli Paşa’ya bakarak “Cevdet Efendi bu değil mi” dedi. Âli Paşa “Evet Efendim” deyince “Ben onu çok severim. Zira hem dirayetli, malumatlı bir zattır, hem de hüsn-ü ahlâkı vardır” deyip yürüdü. Avdet-i hümâyundan sonra, Âli Paşa Cevdet Efendi’yi çağırıp teveccühü şâhânenin hakkında bir kemal olduğunu tebşir eyledi. Ve tercüme olunmak üzere mevkuf olan evrakı verdi. Ve ondan sonra da o türlü evrak hep kendisine verilirdi. Bâb-ı Âli’de birdenbire Cevdet Efendi’ye muamele değişip emniyet gösterilmeye başlandı. Artık herkes emniyet ediyordu. Zât-ı Şâhâne’nin Cevdet Efendi’ye ol surette iltifatı, Cevdet Efendi’nin hiçbir taraf tutmayıp dedikoduya karışmadığı mesmu-u şâhane olmasından ileri gelmiş bulunduğunu sonra Cevdet Efendi’ye malumat vermişlerdir.” (S.87 Bedir Yay.1995)

Devletin tebaaya karşı iki vazifesi vardır. Bunlardan biri “ihkâk-ı Hukuk-ı İbad” (halkın haklarını korumak) diğeri “Hıfz-ı Bilad’dır” (beldeleri korumak) Birinci vazife ki umur-u Adliye demektir. Bunun ifasına mahkemeler memurdur. İkinci vazifenin ifası dahi heyet-i askeriye’ye düşer. Ahaliye hükümetin emirlerini tebliğ, tekâlif-i maliyeyi hakkâniyet üzere tahsil, adil, askeri vesair masrafları karşılayacak parayı temin etmek; memleketin servet kaynaklarını yoklayıp geliri arttırmak, ticareti genişletmek, her işin ehlini bulmak ve diğer devletlerle olan münasebeti gözetmek gibi mühim işler de kuvve-yi icraiyyeye aittir” (Tezâkir 4 s.97)

 “Adl ile hükme” pek ziyade özen gösteren Osmanlı sultanları divan yerinde bizzat bulunurlardı. Memleket meseleleri, din ve devlet işleri burada görüşülürdü” (Tarih I – 72)

 “Padişahın tebaa ile teması divanlarla da bitmezdi. Savaş zamanı ordunun başındaydılar. Barış zamanında ise İstanbul’da “zapt ve rabt-ı belde”ye kâdir bir vezir bırakarak kendileri saltanat müsteşarı olan kubbe vezirleri ve ulema-yı alâm ve rical-i Devlet-i Âliye’leri ile kâh Edirne ve Yenişehir taraflarında dolaşır, kâh av ve harp oyunları ile vakit geçirirler idi. Bir “kuvve-i seyyare menzilesinde bulunan heyet-i Devlet-i Aliye” bu sayede halkla doğrudan temas imkanı bulurdu”. (Tarih I-83)

 “Maruzat’da Abdülaziz Han’ın hallinden bahsederken bu kanaatini şöyle ifade eder. Efkâr-ı Umumiyenin Abdülaziz aleyhine dönmesinde padişahın istibdadından ziyade, ricalin hataları haklı haksız padişaha yüklemeye çalışmaları, her hareketi irade-i seniye ile yaptıklarını ileri sürmeleri etkili olmuştur. Hâlbuki padişah memleket bütünlüğünün bir timsali olmalı ve her türlü kişisel ihtiras ve menfaatin üzerinde bulunmalıdır” (Ü. Meriç S.83)

“Biz ne vakit hâbı gafletten uyanacağız. Rusya muharebelerinde atılan topların sadaları bizi uyandırmadı. Acaba Bursa’nın kudret topları (zelzele) da uyandırmayacak mı? Hayır. Heman Cenâb-ı Hak bizleri îkaz ve ıslâh eyleye” (Tezâkir 1. S.35)

 “Ecnebiler dahi asakir-i islâmiyenin dünyada birinci olduğunu itiraf ediyorlardı. Nemçe İmparatoru Âli Paşa’ya “Mukaddemleri bilirdik. Bu kerre de neferatınız bi-misl-ü mânend asker olduklarını ispat ettiler. Lâkin zabitiniz yok” demiş olduğunu Âli Paşa beyan eyledi.  (Tezâkir Cilt 1. S.45)

 “Geçen sene Gümrü muharebesinde bir ayağını gülle götüren bir kolağası teka’üd edilecek oldukta “Ata biner zabitandan olduğum cihetle istihdam olunabilirim” deyu tekâ’üdü kabul etmemiş idi ve ağaçtan ayak yaptırıp ata biner ve dâire-i askeriyeye gelip gider idi ve mükâfaten kendisine kaymakamlık rütbesi ihsan buyurulmuş idi. Kabl’el-ıyd Serasker Rüşdi Paşa yanına gelip “Muâyedeye gideyim mi” deyu istizân ettikte Rüşdi Paşa” Sen gitmeyip de yalnız bizler mi gidelim, asıl muayedeye senin gibi yiğitler yakışır” deyu cevab vermiş olduğundan o dahi üniformasını giyip ve ümera-yı askeriye sırasında ağaçdan ma’mul ayağına basarak ve değneğine dayanarak gelip sancak öperken Zat-i Şahane “ Seni miralay ettim ve muayedeye gelişinden mahzuz oldum” deyu buyurdu ve ba’d’el-muâyede kendisini huzur-ı hümayunlarına celb-ü ihzar ile birçok iltifattan sonra haiz olduğu beşinci rütbe nişanını dördüncü rütbeye tebdil ve terfi buyurmuştur”  (Tezâkir 1 S.46)

 “Şevval’in yirmi dokuzuncu perşenbe günü Zat-i Şahane Bâbiâli’ye teşrif ile akd olunan meclis-i umumîde güzel müzakereler cereyan eyledi” Zat-ı Şahane tarafından “Her vakit me’murlar îfa-yi me’muriyete sıdk-u istikamet ile müdavemet etmelidir. Hele harp üstü her iş iki kat olduğundan şimdi herkes iki kat ziyade gayret etmelidir ve sıdk u istikamet ile hidmet ve gayret edenler haklarında mükâfat olunacağı gibi hilâfında bulunanların dahi icra-yi mücazatlarında dakika fevt olunmalıdır” deyu buyurulmuş.  (Tezâkir 1 / 50-51)

“Rusyalılar Kars kal’asını sıkı sıkıya muhasara etmiş olduklarından anı ihtihlâs için serdar-ı ekrem Ömer Paşa Kırım’daki ordu-yi hümayundan mikdar-ı kâfi asker alıp ve Gürcistan sevahiline çıkıp da Tiflis’e doğru ilerleyerek Rusyalının teveccühünü beri tarafa tahvil ile Kars’ı terk ettirmek üzere me’mur olmuş idi. İyd-ı adhanın üçüncü cumartesi günü icra olunan rikâb-ı hümayun resminde Zat-i ŞahaneMes’elenin ehemmiyeti herkesin ma’lumudur. Her vakit sadakat etmek herkese lâzımdır. İşte Serdar-ı ekrem gidiyor. Her yerde muvaffak olduğu gibi inşâallah burada da muvaffak olup kemâl-i âfiyetle avdet eder” deyu buyurmuştur” (Tezâkir C.1 S. 53)

Fransızlar Reşid Paşa aleyhinde bulunduklarından Paris elçisi olan oğlu Cemil Bey Fransa’da tahkir olunur deyu bazı zevat arasında söylenir idi. Hâlbuki Cemil Bey Paris’e varıp imparator Napoleon ile görüştükte aks-i kaziyye zuhur eyledi. Şöyle ki Napoleon ona hitabenZat-i Şahane hakkında olan niyyet-i hasenemi ve Devlet-i Âliyye’sinin istiklâlini muhafaza için İngiltere ile birlikte icra ettiğim mesâiyi siz bilirsiniz. Ben Türkistan’ın yalnız istiklâline kana’at etmeyip kavi ve metin olmasını isterim. Devlet-i Âliyye sefareti için intihaba gelince vesâil-i adîde ile memleketine birçok hidmetler ibraz etmiş bir büyük zatın oğlunun bu işte bulunmasından dolayı kendimi bahtiyar addederim demiştir.” (Tezâkir C.1 S.55)

“Devlet makamları kutsaldır onları layık olanlara sadece layık olanlara vermek lazımdır: Emanetleri ehline veriniz emri şerifine uyulmazsa “şiraze-i devlet” sökülür, devletin nizamında perişanlık ve türlü fenalıklar ortaya çıkar” (Tarih III -29)

“İşlerin “hüsn-ü intizamı” isteniyorsa herkes yetenekli olduğu işte kullanılmalıdır. Yoksa bazı ehil ve erbab olan kişilere mükâfat olsun diye ehliyet sahibi olmadıkları makamlar verilirse onların ehliyetinden bir fayda görünmez. Zira “Ne Eflatun’un başbuğ olmasından mukaddime-i zafer umulur ve ne de Feridun’un rahle başına geçmesinden bir netice hâsıl olur”.

Devletin “İki kanadı hükmünde olan mükâfat ve mücazat kaidelerine uyularak” düzen sağlanır. Çünkü, mükâfat olmaz ise ahali içinde mümtaz olan kişiler devlet işlerine heves etmeyip başka işlere girerler. Devlet işlerinde kullanılacak bayağı âdemler kalır. Onlarsa halkın nazarında haysiyetsiz bir sınıf olarak kendilerine üstün olan halkı idareden aciz kalırlar. Her sınıfın içinde şahsi garezlerine boyun eğmekten kendini kurtaramayan insanlar vardır. Böyleleri ceza göremezse bu hal başkalarına sirayet ederk, heyet-i memurin içinde fenalar çoğalır ve devlet işleri bozulmaya yüz tutar. (Tezâkir IV-99)

Devlet adamları mutlaka tarih bilmelidir. Çünkü siyasi işlerde maharet tecrübe ile hasıl olur. Ama her süreti tecrübeye “Bir adamın ömrü vafi ve bir asrın tecrübesi kâfi değildir.” Bunun için aklı başında devlet adamları her şeyi nefislerinde tecrübeye kalkışmaz ve başkalarından ibret ve nasihat alırlar. Devlet adamları ve toplumun seçkinleri tarih ilminden şahsi ikballeri için değil, “mesalih-i düveliye” için de faydalanacakları şeyler öğrenirler. (Tarih I-14)

Avrupa kıtasında en ibtida tedvin olunan kanun-name Roma Kanun-namesidir. Ki şehr-i Konstantiniye’de bir cem’iyeti ilmiyye ma’rifetiyle tertib ve tedvin olunmuş idi. Avrupa Kanunlarının esasıdır ve her tarafta meşhur ve muteberdir. Fakat Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’ye benzemez. Beyinlerinde çok fark vardır. Çünkü o beş altı kanun-şinas zatın ma’rifetiyle yapılmıştır. Bu ise beş altı fakih zatın ma’rifetiyle vaz’-ı ilâhi olan şeriat-ı garra’dan ahz-u iltikat edilmiştir. Avrupa kanun-şinaslarından olup bu kerre mecelleyi mütala’a ve Roma Kanun-namesiyle mukayese eden ve ikisine dahi mücerred eser-i beşer nazarıyla bakan bir zad dedi kiÂlemde cem’iyet-i İlmiyye vasıtasıyla re’sen iki def’a kanun yapıldı. İkisi de Konstantiniyye’de vuku buldu. İkincisi tertip ve intizamı ve mesailinin hüsn-i tensik ve irtibatı hasebiyle evvelkiye çok müreccah ve faiktır. Beyinlerindeki fark dahi insanın o asırdan bu asra kadar âlem-i medeniyette kaç adım atmış olduğuna bir güzel mikyastır. İntiha.” (Tezâkir-1.64)

Ehl-i ilim ve irfanca zamanının Ebu Hanife’si, İbn-i Haldun’u, İbn-i Kemal’i kabul edilen “Bulunmaz ucu kenâri-Molla Fenârî” misilli bu büyük ilim ve devlet adamını minnet ve rahmetle anarken Fatih Camii haziresinde Sultan Abdülhamid Han tarafından yaptırılan kabrinin mezar taşı kitabesindeki beyitlerle söze son veriyoruz:

“Asrımızın İbn-i Kemâli idi

Hayfâ ki terk-i hayât eyledi

Edîb idi hayli eser bırakdı

Tezyîn-i zât ü sıfât eyledi

Takdire idüb rızâsın izhâr

Allah deyü azmi cennât eyledi

Târîhini yazan kalem kırılsın

Ahmed Cevdet Paşa vefât eyledi.”

Arzu Bosnevi

 

Yayın Tarihi: 23 Ocak 2021 Cumartesi 16:30 Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2021, 16:32
banner25
YORUM EKLE

banner26