banner17

Suskunlar meclisinde bir gül

Ümran Ay, geçtiğimiz haftalarda kaldığı yerden bilge tarihçi Ziya Nur'u anlatmaya devam ediyor..

Suskunlar meclisinde bir gül

Ümran Ay, geçtiğimiz haftalarda kaldığı yerden bilge tarihçi Ziya Nur’u anlatmaya devam ediyor..

Mükrim bir Marmaratör

Ziya Hoca’nın sohbet ettiği masada başkasının hesabı ödemesi mümkün değildi. Üstün İnanç’ın satırlarından onun sadece kendi masasına değil başka masalara da ikramına bir misal şöyledir: İnanç, Marmara’ya geldiğinde parası yoksa eğer, güngörmüş başgarson Hulusi Bey bakışlarından anlar; borcunu daha sonra toptan tahsil ederdi. Sonbaharın kışa uzadığı böyle bir günde cebinde metelik olmadığı halde kendini Marmara’ya atar. Tam çayını bitirip kalkacakken Konya’dan beş misafiri çıkagelir, çaylar gelir gider. Bu arada kahvede o gün Hulusi Bey’in olmadığını farkeden İnanç’ı bir ateş basar. Bu arada hoşbeş biter, misafirler kalkar. Üstün İnanç da korkunç bir utanç hissiyle garsona görünmeden kapıya yönelmek isteğindeyken çay ocağının arkasından bir ses yükselir: İyi günler Üstün Bey. İnanç, hesabını ödeyecekmiş gibi bir hamleyle yönelirse de garson hesabının Ziya Bey tarafından ödendiğini söyler. Kırık dökük bir sesle “Mahçup ettiniz abi”, dediğinde o, kendine has tebessümüyle “Olur mu hazret, onlar benim hemşerim” diyerek tevazuyla başını çevirir.

Sohbet

Söğüt Şenliklerinde çocuklar gibi şen

Marmara sohbetleri dışında gelenek haline getirdiği seyahatlerden biri Ertuğrul Gazi-Söğüt şenlikleridir. Bir otobüs dolusu Marmaratörle birlikte sabah namazının Orhan Gazi Camii’nde edâ edilmesiyle başlayan bu ziyaret; Dursun Fakih, Karahisarî, Bâlâ Hatun türbelerindeki dua ve fatihalarla güneşin doğuşuna kadar devam eder; Bilecik’teki esnaf çorbacısında sabah çorbaları içildikten sonra Söğüt yaylasına hareket edilir. Ecdâd yadigârı yörük çadırlarına misafir olunur, tekne tekne pişirilen etli yörük pilavlarından yenir, cirit ve halk oyunları seyredilir.

Çocukluk yıllarında duyduğu ‘Abdulhamid’ Efendimiz ihtiramını burada bir yörüğün dilinden duyan ‘Osmanlı vak’anüvisi’, vekâyiden ibaret olan tarihimizi doğru yorumlayabilmenin huzuruyla heyecanlanır. Ecdadla ülfet ve ecdâda ubûdiyyet, bir başka gezide, Bursa sokaklarında devam eder. Bursa’nın ufak tefek taşları ata yadigarıdır, düşüncesiyle, zarif adımlarla Osmanlı mimarisinin şaheserleri kâh Erol Güngör’den kâh Ziya Nur’dan dinlenerek ziyaret edilir. Ziya Nur, İstanbul’un da Evliya Çelebisidir aynı zamanda. Çeşmeleri, mescidleri, külliyeleri, camileri, sarayları ihtimamla dolaşır; zevkle yaptığı bu uzun yürüyüşlerden hasıl olan tatlı yorgunluğu Marmara’da Hulusî Bey’in çayıyla giderirken az önce şefkatle seyrettiği Osmanlı medeniyetinin bir sayfasını daha anlatmaya başlar.

Ziya Nur Aksun

Dündar Taşer sevgisi

Dündar Taşer, ‘eşi az bulunur zekası ve erüdisyonu, Osmanlı tarihine getirdiği farklı yorumlarla’ hocanın en yakın dostu olarak bilinir. 27 Mayıs harekâtının bu genç binbaşısının şüpheli bir trafik kazası sonucu 46 yaşındayken vefatı, Ziya Hoca’yı derinden sarsar.  1972 yılında Hacı Bayram Camii avlusunda Dündar Taşer’in cenazesinde “Benim Ankara’da birçok yakınlarım, akrabalarım vefat etti. Hiçbirinin cenaze namazına gelmedim, ama Dündar Bey başka, o ayrı bir insandı, Yavuz Sultan Selim modelinde bir insandı.” sözleri ve ardından gelen Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si adlı eseri ona olan bağlılığının bir nişanesi hükmündedir. Dündar Bey’i ebedi istirahatgâhına uğurladıktan sonra, kendisine de, birkaç sene sonra geçirdiği felçten sonra, suskunlar meclisine bir gül yaprağı olmak kalır. On yıllardır hiçbir şey yazamayan, gezemeyen, konuşamayan Ziya Nur Hocamız sadece işaret diliyle dostlarıyla iletişim kurabilir.

Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan

Türk dünyasından gelen güzel haberlere gönenir; uzak yahut yakın coğrafyadan olsun kötü haberlere dertlenir, üzülürüz. Özer Revanoğlu birkaç dostuyla birlikte Ziya Hoca’yı ziyaret eder. Hoca, Özer Bey’in sekiz yıldır Türkistan’da olduğunu bildiğinden el işaretiyle onun konuşmasını ister. O da Türk dünyasındaki olumlu gelişmeleri anlatır: 1994 yılında 400-500 kişiyle Cuma namazı kıldıklarından; bugün ise ekseriyeti onsekiz, yirmi yaş civarı olan 4 bin 5 bin kişinin Cuma’ya geldiğinden; hele 31 Ağustos’ta Kırgızların yeni anayasalarının kabulünün Cuma gününe denk gelmesi vesilesiyle Azadlık meydanında 15-20 bin kişiyle Cuma namazı kıldıklarından; Kırgız gençlerinin kollarının altındaki seccadeleri serecek yer bulamadıklarından; birçok insanın ayakta beklemek zorunda kaldığından bahsettiğinde çok duygulanır. Onun merak ettiği, gelenden gidenden sorup soruşturduğu beldelerden biri de Hicaz’dır. Emin Işık Hoca onun mübarek topraklara olan sevgisini şöyle anlatır:

“Ziya Bey hacca gitmedi, fakat gidip gelenlerden Kâbe’nin yeni mimârisi hakkında bilgi alıyordu. Resimlerden gördüğü kadarıyla olayı yakından takip ediyordu. Bana yeni bina hakkındaki kanaatimi sordu. Ben de ‘bizi açmaz, ama o iklime uydurmaya çalışmışlar, köksüz ve ruhsuz bir yapı’ dedim. Ziya Bey, ‘sadece köksüz ve ruhsuz mu, olmaz azizim olmaz, bu bir cinayettir, hiçbir şekilde müdafaa edilemez, yazık ettiler, mahvettiler yüce mâbedi, mahv’ diyerek hayıflandı. O tarihte (1973) henüz Mekke kalesi yerinde duruyordu. Şimdi yerle bir edilen ve yerine otel yapılan o kale için kimbilir neler neler söylerdi.” Ziya Hoca’nın yüce dinimize olan bağlılığı, Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin İslam Tarihi isimli eserini ‘ecdâdımızın İslama hizmeti pek çoktur’ düşüncesiyle Osmanlı Padişahları ve 20. yy’da İslam Dünyası Hakkında Bazı Mütalaalar’ı da ilave ederek üç cilt halinde yayınlamasıyla sözden yazıya ebedîleşir.

Âfitâb gibi müstakîmü’s-sîre

Hoca hakkında bu kadar kelam etmek yerine kültürümüze ait bir ayrıntıyı ele alıp işleseydim eminim ki Ziya Hocam bundan daha çok memnun olurdu. (Doğru, anlamında başınızı tebessümle salladığınızı görür gibi oluyorum sevgili Hocam.) Çünkü o bütün büyük insanlar ve çevresindeki dostları gibi övgüden hoşlanmaz, çünkü tarihe ve medeniyete hak ettiği değeri vermek, olayları ve şahsiyetleri bu maksatla gün yüzüne çıkarmak için uğraşmak, aslen her Türk’ün en ulvî vazifesidir. Bunu yaptığı için de taltife gerek yoktur. Ancak ahaliye ait sağduyum da der ki, Ziya Nur hocamıza dair bu mırıldanmalarımız, Yıldırım’ın Timur’a yazdığı mektupta ecdâd-ı i’zâmı için kullandığı “Âfitâb gibi müstakîmü’s-sîre” tabirinin zihnimizdeki tecessümünden mülhem ecdâd sevgisindendir.

Sürç-i lisân eyledimse affola efendim...

 

 

Ümran Ay, tazim duygularıyla kalemini dinlendirdi

Güncelleme Tarihi: 29 Mart 2010, 14:08
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20