Sözün namusundan haber veren bir devdi

Okuyanı çarpan ve çarptığı yerde darmadağın edip yeniden toparlayan bir duruşu vardır Cemil Meriç’in. Hem şaşırtıcı hem de düşündürücü bir duruştur bu… Şahin Torun yazdı..

Sözün namusundan haber veren bir devdi

 

Cemil Meriç tam 71 yıl yaşamış, otuz sekiz yıl boyunca görmüş, izlemiş, kalan 33 yılı da karanlıklar içinde geçirmemiştir. Muhteşem bir birikimle sürekli seslenmiş, konuşmuş, heyhat ki, bağrından tutup getirdiği ‘Bir Dünyanın Eşiğinde’ kalakalmıştır.

Otuz sekizinden sonraki otuz üçün tekmilinde birden kapanan gözlerinin yerine beynini oyup oradan bakmıştır her şeye Cemil Meriç. Nasıl bir tecessüs ve nasıl bir inattır bu?..

Kökünden yapraklarına kadar bir medd ü cezr üzerinde yeşermiştir onun hayatı. Bu yüzden de hem bütün hayatı hem de bütün iş’i ve iş’leri de aydınlıktan karanlığa kadar ve baştan sona kadar bu medd ü cezrin çalkantılarında şekillenmiştir.

Ne içine itildiği toplumda bir yer bulabilmiştir kendine, ne de bütün iteklemelere rağmen yerinden oynatılabilmiştir. Denilebilir ki; gözlerinin, kafasının ve kalbinin şehadet ettiği bir toplu alçalma sürecinde ucundan tutup sayfa sayfa yükseldiği bir kitaba tutunarak yükselmiştir hep.

Fransız idaresindeki o zamanın bağımlı Hatay’ın bağımsız çocuğudur Cemil Meriç. Heyhat ki, bağımsız Hatay’ın da mahpusu olmuştur. Bir başka kaynaktan doğup bir başka kaynağa akmaya yazgılı ayrıksı, aykırı bir yerli yabancıdır o.

Bir kıyam ve kıraat seyyahıdır Cemil Meriç. Bir ilim gezginidir. O kadar ki, hiç durmamacasına okuduğu yerden çıktığı zorlu ve meşakkatli yolculuktan ‘Bir Dünya’yı keşfederek çıkmıştır zamanın karşısına ve anlatmaya başlamıştır. Değil mi ki, hediyelerine adres düşecek kadar konuşmak ve bir muhatap bulmak derdiyle de beklemiş, beklemiştir.

Kimse çalmamıştır kapısını, ya da kimse yükselememiştir onun harf harf yığarak üzerine çıktığı fildişinden kulesine.

Sonuç ise körlükten daha vahimdir; bir dünyanın, bir dilin, bir şiirin ve topyekün devasa bir anlamın keşfine çıkan adam çeke sürükleye eşiğimizin önüne kadar getirip bıraktığı o büyük dünyayı, buldukları adalarda saltanat derdine düşen tek bir korsana bile anlatamamıştır.

Alın, bütün birikimiyle gerçek Şark’tır bu, şarkıdır, fikirdir

Daha en başında, bütün bağımlılıklarla kronik bir çarpışma ve çatışma halinde kurmuştur ilişkisini Cemil Meriç. En önce kendisinin kendi idrakine giydirmeye çalıştığı deli gömleklerinin hiçbirini layıkı veçhile giyinip kuşanamamıştır. Kendi sözleriyle söyleyecek olursak; ne dili, zevki ve heyecanlarıyla akraba olduğunu sandığı ekollerle, ne de fikir ve düşünce atmosferinde kanat açmaya yeltendiği çevrelerle uyuşamamıştır bu yüzden.

Yüzeye dönük bütün çağrılara kapattığı kapılarının arkasında El Biruni’den aldığı anahtarla yeni bir dünyayı bulmak için derinleştikçe derinleşmiş, ilkin Veda’lar ve Upanişad’larla zorlamıştır kendi yüzeyini. O kadar ki, Buda’yı ve Mahavira’yı zihninin ve zihnimizin toz kaplamış konuk odasına çağırmıştır.

Bunu yaparken sanki de bir Şark özeti sunmak istemiştir Cemil Meriç. Alın demiştir, bütün birikimiyle gerçek Şark’tır bu, şarkıdır, fikirdir…

Bununla yetinmeyip Garp’a çevirmiştir beynini. Önce sanat, edebiyat kapısından girmiştir Batı’ya. Öyle bir giriştir ki bu, kırkını da tıka basa doldurduğu birer ambar misali Cervantes’ten Goethe’ye kadar uzandıktan sonra adeta gölgeden asıla geçercesine Batı romanının bir varyantı gibi gelişen anlatı sanatımıza da dikişleri felsefe ile tutturulan sarsıcı bir bakış yönlendirerek tamamlamıştır bu okumalarını.

Okuyanı çarpan ve çarptığı yerde darmadağın edip yeniden toparlayan bir duruşu vardır Cemil Meriç’in. Hem şaşırtıcı hem de düşündürücü bir duruştur bu; zira o böylesi bir duruşla hayatının bütün yoruculuğuna rağmen hiç yorulmamış gibi, baktığı yerde uçurum kenarlarını gösterircesine bir ayna tutmuştur biz okurlarına.

Yine de söylemek gerekir ki; Cemil Meriç ne bir Oblomov gibi boş vermiştir hayatı, ne de bir avcı gibi peşine düşmüştür hayatın. Tıpkı kendisine bakan yüzey insanlarının indinde fırlatıldığı yükseklikte omuzlarına kondurulan nişanla mağrur ol(a)mayışı gibi; dünya ile de fazlaca hemhal ol(a)mamıştır.

Bütün vücuduyla dönüp arkasına aldığı dünyayı ve zamanını, sadece lüzumunu hissettikçe hatırlayıp kah alnından öpmek kah suratına tükürmek için olduğu yerde bırakıvermiştir.

Sevilmek için pek bir çaba sarf etmemiştir Cemil Meriç

Cemil Meriç çoğunlukla bir hoca, bir öğretici olarak görmüştür kendini. ‘...Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu ülkenin. İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını insanından ayıran tüm duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi muhteşem bir istikbale bağlayacak bir köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü...’ diye anlatmıştır rüyasını.

Usanıp bıktığı da olmuştur bazen. Sözgelimi böyle anlarda; ‘…Benzerlerime iletecek hiçbir önemli mesajım yok. Bir yabani gibi yaşadım, bir başkası gibi acı çektim. Hayatımda hiçbir fevkalade olay yok. Önemsiz hayal kırıklıkları, gerçekleşmemiş rüyalar, yerine getirilmeyen projeler...’ diyerek acısını dışa vurmuştur.

Herkesin okuduğu halde kolayca göremediği satır aralarında kendisini dosdoğru biçimde anlayanlar için, en doğrusunu da kendisi söylemiştir zaten: ‘...Kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladı’ olmayı seçen ‘her büyük adam’ gibi  dünkü veya ötelerdeki ‘bir cemiyetin değil kendi cemiyetinin üvey evladı’ olmuştur sürekli...’  Ama heyhat ki bütün çabasına ve nazına rağmen ne ebeveynleri ne de o sevememişlerdir birbirlerini.

Lüzumundan fazla olan her şeye bağrını açan bu toprağın insanları da,  ne acıdır ki, haklı çıkarmışlardır Cemil Meriç’i. Bütün lüzumsuzlukları ve aşırılıkları fazlasıyla kabul etmiş ancak böylesine lüzumundan fazla bir tecessüsü anlamak istememişlerdir hiçbir zaman. Anlamaya durduklarında ise zaman geçip gitmiştir.

Belki de bu yüzden, sevilmek için pek bir çaba sarf etmemiştir Cemil Meriç.

Kelimenin ve sözün namusundan haber veren bir dev

Solda birilerinin tez-antitez-sentez ucuzluğuyla Marks’a yamlaamaya çalıştıkları Cemil Meriç, bazı bazı da sağdaki  birilerinin ısmarlanmış yorumlarıyla Türk-İslam sentezinin ete kemiğe bürünmüş prototip arayışına malzeme edilmeye çalışılmıştır.

Acı da olsa yaman bir gerçek: Ne sağdan ne de soldan yamalanmaya çalışılan bu et ve kemik sentezinin ötesindeki Cemil Meriç’in, kelimenin ve sözün namusundan haber veren bir dev olduğu gerçeği ise sürekli unutulmuştur.

Kelimenin künhüne varmadan sentezlemek gibi bir şeydir bu; neyin hangi şeye ‘tez’ ya da hangi şeyin neye ‘antitez’ olabileceği bilinmeden yapılan bu yamalamalar ne kadar kullanılışlı olsa da Cemil Meriç’in sözünün bir nehir gibi akışıyla kaybolup gitmiştir.

‘Tez’le ‘antitez’in buluşturulup bölüştürüldüğü ve elde edilen sonuçla yamalanıp sentezlendiği bir fikrin adamı değildir Cemil Meriç.

Zira o bir yanıyla hem Türk’ü hem de İslam’ı bilen bir ‘tez’, bir yanıyla da hem Türk’ün hem de İslam’ın agonistik / teatral eksenlerde sahnelenen türlerinin tümüne karşı bir ‘antitez’ olarak hiçbir çuvala sığmayan parlak bir mızrak gibi çıkmıştır zamanın karşısına. Ve  hiçbir zaman da bir çuvala sığıp ‘sentez’len(e)memiştir.

Sözün özünü söylemiştir Meriç Adam... Ama sözü özünden uzakta sadece söz olarak tüketilegelmiş ve onu sadece bir dil eyleyip, tarz ve üslup aşıranlarla, konuşurken dudaklarından ve dillerinden yağ damlayan üslup fukaraları onu hangi anlamda, ne kadar ve niçin sevmişlerse Meriç Adam da onları o kadar sevmiştir işte.

Adı üstünde Cemil, Meriç ve Adam... Akıp giden ve bitmeyen ve bitirilemeyen ve bilinemeyen ve gerçekten bilinmek istenmeyen bir nehirdir o…

12 Aralık 1917’de Hatay / Reyhanlı’da doğan Cemil Meriç, 13 Haziran 1987’de İstanbul’da vefat etmiştir. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

 

Şahin Torun yazdı

Güncelleme Tarihi: 12 Haziran 2013, 15:10
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13