Soru sormaya değil, cevapları bulmaya adanmış bir ömür: Erol Güngör

36 yıl önce 24 Nisan’da ebedi âleme göçen Erol Güngör’ü bir de Avni Özgürel’in “Unutulmayan Portreler” kitabından okuyalım.

Soru sormaya değil, cevapları bulmaya adanmış bir ömür: Erol Güngör

Gazeteci-Yazar Avni Özgürel, Ketebe Yayınları’ndan çıkan Unutulmayan Portreler kitabında 60 biyografiyle yakın tarihimizin iz bırakan yüzlerine ışık tutuyor. Kitaptaki portreleri bir belgesel için kaleme almış. Portreler arasında şahsen tanıdığı ve tanıyamadığı isimler var. Bazılarının sohbetlerine iştirak etmiş, bazılarıyla ise dünya görüşleri bile farklı. Buna rağmen Avni Özgürel kaleme aldığı her portrenin hakkını vermeyi başarmış. Portreleri okurken akıcı ve edebi lezzeti de barındıran bir üslupla yazılmış sayfalar adeta belgeselde izler gibi akıp gidiyor.

Kitaptan 24 Nisan 1983’te aramızdan ayrılan Erol Güngör’ün portresini vefat yıl dönümü vesilesiyle alıntılıyoruz.

*

EROL GÜNGÖR

Ne kimseye benzeyen, ne benzeri olan, akıl-ruh bileşkesi bir insan. Soru sormaya değil sorulara cevap bulmaya, örtmeye değil açmaya, mazeret üretmeye değil sebebi bulmaya ve çıkış yolu keşfetmeye adanmış bir hayat, Erol Güngör…

Millî Şef döneminin başladığı yıl; 1938... Nazi Almanya’sının Avusturya’yı ilhak ettiği, fiilen 2. Dünya Savaşı’nın fitilinin ateşlendiği günler. Herkesin kanaati aynı: Yangın Türkiye’yi de kuşatacak! Ama hüküm aynı olsa da “Ne yapmalı?” sorusuna herkesin cevabı farklı. Bir kesim 1. Dünya Savaşı’nın intikamı olacak savaşta Almanya’nın yanında saf tutulmak gerektiği kanısında; bir başka kesim kıvılcımın Türkiye’ye sıçramaması için mümkün olan her şeyin yapılması gerektiği.

Erol Güngör işte bu tablo içinde Kırşehir’de doğdu. Babası ülkenin sancılı ortamında adliyede zabıt kâtipliği yaparak ailesinin geçimini temin etmeye çalışırken, o dede evinde büyüdü. Ahî Evran Camii imamı Hafız Osman Efendi, dedesi ve bir bakıma ilk hocası oldu. Okula başlamadan eğitimi başlamıştı onun. Herkesin gözlediği şey aynıydı Erol Güngör’de: İnanılmaz bir öğrenme merakı!.. Kimsenin ikazına, dikkatini çekmesine gerek kalmadan biteviye çalışan, mevcut bilginin üzerine sürekli yeni bir şeyler eklemeye programlanmış bir beyin ve o beynin temposuna ayak uyduramayacağı daha erken yaşlarda belli olan zayıf bir bünye... İlkokulda en parlak öğrenci olmak, ortaokulda mektebin iftiharı sayılmak kuşkusuz mutlu ediyordu onu etmesine ama takdir edilmek ya da imrenilen öğrenci olmakla okulda sevilen popüler sima olmak yan yana konulduğunda, arkadaş edinmekte zorlanan, bunun için fazla istekli de olmayan tavrıyla Erol Güngör’ün sık sık çocuksu kıskançlıklara muhatap olduğu düşünülebilir. Ve o çağlarda da birlikte vakit geçirdiği akranlarının sadece öğrenme aşkını paylaşanlar olduğu.

Ortaokula devam ederken dedesinden eski Türk harfleriyle okuyup yazmayı öğrenmesine de şaşmamak lazım. Bu konuda isteğin veya teşvikin dedesinden gelmediğinin işareti, liseye devam ederken sonradan Türkiye’nin önde gelen kütüphanecilerinden biri olarak temayüz eden Lütfü İkiz’den Arapça dersi alması.

Bütün bu zaman zarfında çocukluktan delikanlılığa geçiş sürecinde Erol Güngör’ün hafızasına kazınan tabloların Anadolu’nun günlük hayatını derinden etkileyen kıtlık, siyasî çalkantılar ve zamanla yumuşamış gibi görünse de çoğu kez din karşıtlığı seviyesine varan ifrata varan laiklik uygulamalarına dair olduğuna şüphe yok. Ankara’nın laiklik konusundaki tavrının yol açtığı sıkıntılara dede evinde tanık oldu Güngör. Bunun ötesinde 2. Dünya Savaşı yılları sadece Kırşehir’de değil bütün Türkiye’de ekmek, şeker, tuz, yağ, bez gibi temel ihtiyaç maddelerinin yokluğunun çekildiği, bunların çoğunun karneye bağlandığı; ayakkabı, elbise türü şeyleri ilk giyen olmanın ayrıcalık ve lüks sayıldığı yıllardı. O dönemde halk sıkıntıların sorumluluğunu Cumhurbaşkanı İnönü’nün kişiliğinde sembolleşen tek parti idaresine yüklüyordu. Bu yüzden 1946’da çok partili hayata geçildiğinde diğer illerde olduğu gibi Kırşehir’de de hakim eğilim muhalefetin desteklenmesi olarak belirginleşmişti. Erol Güngör’ün Atatürk ve İnönü’den sonra adını duyduğu ilk siyasî, genç ve idealist bir lider olarak siyaset sahnesine çıkan Adnan Menderes’ti muhtemelen; ama onu heyecanlandıran ve siyasetle daha yakından ilgilenmesi gerektiğini düşünmeye sevk eden kişi Osman Bölükbaşı oldu. Hemşehrileri sayılırdı Bölükbaşı. Nevşehirliydi. Ama Anadolu’dan çıkıp Fransa’da fen fakültesinin matematik bölümünü bitirmiş, döndüğünde de fakülte statüsünde olan Kandilli Rasathanesi’ne asistan olarak girmişti. Kuruluşunu takip eden günlerde Demokrat Parti’ye girip parti müfettişi seçilen, akabinde tek parti iktidarına karşı kâfi derecede sert muhalefet yapılmadığı gerekçesiyle istifa edip Millet Partisi’ne katılan, bu arada birkaç kez tutuklanıp serbest bırakılan ve 1950 seçimlerinde aday olduğu Kırşehir’den partisinin seçim kazanmış tek milletvekili olarak TBMM’ye gelen Bölükbaşı’yı siyasî kimliğin ötesinde başarı numunesi olarak görüyordu Erol Güngör. Bir seçim sonra Demokrat Parti’nin yurt çapındaki ezici hakimiyetine rağmen Kırşehir’in iktidarın öfkesini çekmek bahasına onu tekrar meclise göndermesini de Türk halkının kültür ve değerler sisteminin yansıması olduğunu.

Bütün bu gözlemler, ayrıca Demokrat Parti’nin Kırşehir’i ilçe yaparak cezalandırması, Milliyetçiler Derneği’nin kurulup, gördüğü büyük ilgi sonrasında kapatılması şekillendirdi Erol Güngör’ün düşünce dünyasını. Liseyi bitirdiğinde en büyük arzusu İstanbul’da okumaktı. Hukuk Fakültesi sınavlarını kazandığını öğrendiğinde belki de hayatında ilk kez duyduğu sevinci dışa vurdu. Türkiye’nin en önemli sorunu adaletti. Ve özellikle hukuk felsefesi yani adli düzene yön veren zihniyet, Batı’da ve Doğu’da adalet fikrinin kaynağını keşif, ilgisini çekiyordu Güngör’ün.

Ama İstanbul’da hayatının akışını değiştirecek bir insanla tanıştı: Fethi Gemuhluoğlu. Bu insan kaşifi, adalet de dahil beşerî her faaliyetin hedefinin insanın, insandan yola çıkarak toplumun mutluluğu olduğuna, dolayısıyla toplumun tanınması, sancılı kitleleri ayakta tutan kültürel değerlerin bilimsel açıdan irdelenmesi, bunun için üniversite çatısı altında sosyoloji, sosyal psikoloji eğitimi alması gereğine inandırdı onu. Dönemin önde gelen ilim, fikir, sanat adamlarıyla tanıştırdı Güngör’ü. Ve o süreçte Mümtaz Turhan’la tanışınca tereddütsüz hukuk fakültesinden ayrılıp edebiyat fakültesine kaydını yaptırdı. Turhan onun şahsında kurucusu olduğu kürsüyü taçlandıracak kişiyi, Güngör ise bilimsel araştırmada hiç terk etmeyeceği metot ve disiplinin kaynağını bulmuştu.

Ailesinin eğitimini sürdürmesi için ona maddi destek sağlama imkanı yoktu. Bu yüzden bir yandan üniversiteye devam ederken diğer yandan da Yeni İstanbul Gazetesi’nde düzeltmenlik yapmaya başladı Erol Güngör. Bu işte, o yıllarda kitle iletişimin en güçlü aracı olan gazetenin etkisini gördü. Gelecekte, akademik çalışmalarının en yoğun olduğu dönemlerde dahi terk etmeyeceği kitlelere ulaşma kanalı olacaktı basın.

Güngör üniversite eğitimi ve düzeltmenlik işi sürerken bir yandan iyi bildiği Fransızcasını geliştiriyor, diğer yandan buna İngilizceyi eklemeye çalışıyordu. Üniversitedeki son yılında misafir öğretim üyesi olarak Türkiye’ye gelen Profesör Hains’in laboratuvar asistanlığını yapıyor, onun ders notlarını Türkçeye çeviriyordu Güngör. 1961’de mezun olduğunda yeri hazırdı. Mümtaz Turhan’ın başkanı olduğu tecrübi psikoloji kürsüsüne asistan olarak girdi. Ve Türkiye’de yeni bir alan olan sosyal psikolojiye yönelip bu disiplinin uluslararası alanda kaynak eserleri olan Krech ve Crutchfield’in kitaplarını İngilizceden Türkçeye çevirdi. Ve Kelami Sahada Estetik Yapı Organizasyonu adlı çalışmasıyla doktorasını tamamladı. Bu araştırmanın gayesi şudur: Kelami sahadaki estetik yaratmalarda yapı organizasyonunun isnat ettiği prensip veya prensipleri bulmaktır. Bir resimde güzelliğin renkler veya şekiller arasındaki, bir heykelde nispetler arasındaki, bir musikî eserinde sesler veya melodiler arasındaki muayyen münasebetlerden doğduğu hakkında çeşitli iddialar ortaya atılmakta ve estetik organizasyon muayyen prensiplere istinad ettirilmektedir. Acaba kelami yapılarda, yani manalı sözlerden terekküp eden eserlerde bu organizasyon hangi prensiplere dayanmaktadır?”

1966’da Colorado Üniversitesi sosyal psikoloji hocalarından Kenneth Hammond’un davetiyle Amerika’ya gitti Erol Güngör. Ve orada Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde milletlerarası bir ekibin çalışmalarına katıldı. Türkiye’ye dönüşünde askerlik hizmetini tamamladı, ardından da yedek subaylığı sırasında boş vakitlerinde ana hatlarıyla şekillendirdiği Şahıslararası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü adlı tezini verip 1971’de doçent oldu. Mümtaz Turhan’ın ölümüyle, hocasının kurduğu kürsünün başkanlığına getirildi. Devlet Planlama Teşkilatı, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı… Bilgisinden yararlanmak isteyenleri geri çevirmiyor; sağlığı, özellikle kalbi tehlike sinyalleri verdiği halde pek çok hazırlık komisyonunda görev alıyordu. Bu yoğunluk arasında Değerler Psikolojisi Üzerine Araştırmalar adlı tezini tamamlayarak 1982’de profesör oldu.

Uzaktan bakıldığında, sakin, sessiz, olaylar karşısında tepki verirken ölçülü, konuşurken sözcükleri dikkatle seçmeyi itiyat haline getirmiş insanın, ruh dünyasında meydan savaşları yaşadığına inanmak zor. Ama Güngör hayatı boyunca birikimini, önüne atılmanın yürek istediği dev meselelerin karşısına çıkaran, bu anlamda zihni sürekli seferberlik halinde yaşayan bir insan oldu.

Erol Güngör milliyetçilik düşüncesine inanmış kitlelerin gözünü diktiği fikir adamlarının başında geliyordu kuşkusuz. Ancak 1970 sonrasında çoğu zaman sokakta, slogancı, siyasî kavganın tarafı kitleler değildi onun idealize ettiği. Türk Milliyetçiliği ne Fransız ulusunun bunalımlarının özeti ne de Faşizm-Nazizm bulaşığı ideolojik bir kalıp değil, İslam-Türk Tarihi potasında gelişen toplumsal şuur ve sosyal gerçekliğin ifadesiydi ona göre. Terör tırmanıyor, ülkede kan gövdeyi götürüyor, askerî müdahalenin adım adım yaklaştığını görüyordu kuşkusuz. Ama Güngör insanüstü bir gayretle gazete ve dergiler için kaleme aldığı makalelerinde sorunların ancak kültürün kaynaklarına yönelmekle çözüleceği fikrini savunuyor, gençlerin dikkatini millî kültürün dinamiklerine çekmeye çalışıyordu. Kültürden ve halktan kopmuş gördüğü Türk aydınını ilmin otopsi masasında incelediği yazılarla da yapmak istediği buydu. ‘Küçük Meseleler’ adını verdiği bir makalesinde aydınların halktan kopuk olduklarını anlatırken işaret ettiği kırılma noktalarından biri, gözle görünebilen davranış normlarının farklılaşmasıdır;

“İçki meclislerinde küple rakı içen insanı hoş gören insanlar akşamüzerleri lüks bir otelin lobisinde yarım kadeh viski içen biriyle kendileri arasında dağlar kadar fark görürler.”

Türk Edebiyatı dergisinde Selçuklu ve Osmanlı üzerine yazdıkları tarih makaleleri değil bu mirastan alacağı ilhamla roman yazmaya talip olacak genç kalemlere rehberdi. Osmanlı toplumunda tasavvuf akımlarının rolüne işaret ettiği makalelerini de bu dönemde yayınladı Erol Güngör.

1980 ihtilali öncesinde milliyetçilik düşüncesinin yansıdığı Ortadoğu gazetesinin başyazarıydı Erol Güngör. Ama kalemi Türk okurunun aşina olduğu günlük polemik girdabının çok ötesindeydi. Ne fikir beyan etmekten çekinen, bir tür olay özetiyle geçiştirilmiş değerlendirmelerdi yazdıkları ne de politik mücadelenin içinde aktör rolünü üstleniyordu. Güncel her olayı tarihin süzgecinden geçirerek hükme varan kişiydi o.

İhtilal sonrası ürküp kenara çekilmeyen az sayıda fikir adamından biri oldu Erol Güngör. Yazılarıyla, askerî idarenin sindirdiği insanlara yılgınlığa kapılmayıp dikkatlerini yeni dönemin inşasına çevirmeleri gerektiğini söylemeye çalışıyordu. O ortamda rektör olarak Konya’da kurulacak Selçuk Üniversitesi’nin başına getirildi Erol Güngör. Akademik çalışmalarının üzerine idarî görevin ağırlığı eklenmişti. Bu dönemde onu mutlu eden iki önemli değişiklik oldu hayatında. İlki evlenmesiydi. Ardından da doğumunu heyecanla beklediği çocuğunu kucağına aldı. Ama bu arada kalbi son kez hastalık sinyali verdi. Peş peşe ikisi de kaynak niteliğinde olan kitaplarını yayınladı: Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri ve İslamın Bugünkü Meseleleri. İlki milliyetçiliğin halkın inanç damarlarından ayrı düşünülemeyeceği ve millî kültüre yönelmekten başka çare olmadığı fikrinin bilimsel yapılaştırılmasıydı. İkincisiyle de yükselen İslamcı siyasetin gözden kaçırdığı modern ihtiyaçlara cevap verecek bir hukuk anlayışının üretilmesi gereğine ve 21. yüzyılın İslam’ın prensiplerine geniş çapta uygulama imkânı vereceğine dikkat çekiyordu.

Bunca çabasına, aldığı onca övgüye, gördüğü büyük ilgi ve itibara rağmen Erol Güngör’ün Müslüman Türk toplumunun geleceğine dönük olarak işaret ettiği tehlikelere ve çözüm yollarına siyasetin kulak verdiğini söylemek kolay değil. Perakende meselelerle boğuşan, kitleleri coşturup heyecanlandıran eserler dışında bilimsel düşünceye zihni kapalı lider kadroların kullanabileceği biri değildi o. Muhafazakârdı muhafazakâr olmasına ama statükocu değildi. Değişime, yeniliğe açıktı. Bir dönem savunduğu ama daha sonra yanlış olduğunu düşündüğü fikri tashih etmekten çekinmeyecek ilmî cesaret sahibi biriydi Erol Güngör. Bunun en açık göstergesi kendisini etkileyen ve izinden gittiği insanlardan biri olan Ziya Gökalp’in kültür/medeniyet ayrımı tezine kültür ve medeniyetin birbirinden ayrılamayacağını söyleyerek getirdiği itirazdır.

Kalbi Erol Güngör’ün karşısına 45 yaşında ve kuşkusuz en büyük eserlerini vermeye hazırlandığı dönemde bir kez daha çıktı. İki kez direnmişti. Ama 1983 Nisan’ında gelen üçüncü darbeyi aşamadı.

Yıldız doğmuştu düşünce hayatımıza onunla ama parıltısı fark edilirken kaydı, görünmez oldu adeta.

Güncelleme Tarihi: 24 Nisan 2019, 11:04
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13